24 Temmuz 2010 Cumartesi

Folklor Şiire Düşman / Cemal Süreya


Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı. François Villon'dan, André Breton'a, Henri Michaux'ya bir çizgi çekelim, bu işin nasıl bir evrim sonucu doğduğunu göreceğiz. Çağdaş şairler kelimeleri bile sarsıyorlar, yerlerinden, anlamlarından uğratıyorlar. Bu böyleyken, bizde hâlâ folklora, halk deyimlerine şiirlerinde fazlasıyle yer veren şairlerin kısır bir yolda oldukları sanısmdayım. Çünkü folklorda şiirin bugünkü entelektüel niteliğini taşıyacak yeti yoktur. Halk deyimlerinin havası şiirin kanat çırpmasına imkân vermeyecek kadar dar bir havadır.
     Bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır. O kelimelerden o deyimlerdekinden ayrı işlemler, ayrı güçler aramayın artık. Çünkü donmuşlardır. Tek yönlüdürler. İşlemleri, güçleri, bir bakıma uyandıracakları çağrışımlar bellidir. Ne olsa değişmeyecektir. Bu kelimelerin meydana getireceği şiirlerle, mısralarmdan meydana gelen şiirler arasında pek büyük bir ayrılık göremiyorum. Çünkü ikisinde de şairin işi kelimelerle değli, kelime bloklarıyla oluyor. Oysa Braque'm resim üstüne söylediklerini şiire uygulamakta bir sakınca görmeyerek diyorum ki: Şiirde asıl olan 'hikâye etmek' değil, kelimeler arasında kurulacak 'şiirsel yük'tür; Braque'm lafıyla anekdotik değil, poetik. Çıkış noktamızı buradan alırsak, dosdoğru, folklorun şiir için kaçınılması gereken bir tehlike olduğu sonucuna varabiliriz. İşin nedeni şurada: Halk deyimlerinde yerleşmiş, birbirine bağlanmış kelimeler arasında yeni bir yük, yeni bir bağıntı kurmak söz konusu olamaz. Nasıl olsun ki, bu kelimeler zaten kıpırdamaz bir şekilde birbirlerine bağlanmışlar, alacakları yükleri zaten önceden almışlardır. Orhan Veli kuşağı şairleri yenilikten sonra daha çok dilin görünür imkânlarını denediler. Bu arada Oktay Rifat, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi bir kısım şairler de, geniş ölçüde, belki en görünür imkânlar olan halk deyimlerine, folklor temlerine yöneldiler. İyi olmadı bu onlar için. Köşelere takılıp kaldılar. Oktay Rifat 'sanat endüstrisi' pazarlarına bol sayıda çürük mal sürmek zorunda kaldı. Bedri Rahmi'ye gelince, o onu da yapamadı, iki üç kalın, iki üç sarı kırmızı çizgi çekti, durdu. Oysa bu şairler başka alanlara yönelmesini bilselerdi şiire daha faydalı, daha verimli olacak kişilerdi.
     Folklordan kaçınmaya önemli bir sebep daha var: Kişilik. Bakın dikkat ederseniz şiirde kişiliğe bugün eskisinden daha çok önem veriyoruz. Sanırım gelecekte bu daha da çok olacak. Çok güzel de olsa iki şiirin yazanım şair kılmaya yetmemesi, şairi belli olmayan şiirlerin estetiğe konu olamaması bu fikrimi doğruluyor. Kişiliğin tadı şiir dünyasını bir tuttu ki bugün, bir şiiri bir şair yazarsa güzel oluyor da aynı şiiri bir başkası yazınca olmuyor. Mesela Fazıl Hüsnü Dağlarca kişilik sahibi bir şairdir, 'Kızılırmak Kıyıları'nı kendi havasından kendi kişiliğinden geçirerek yazmıştır.
     O şiirdeki açı kendi açısıdır, eşyayı ve yaşamayı kavrayış kendi kavrayışı. 'Kızılırmak Kıyıları'nın bir soyutlanmış güzelliği vardır, bir de asıl önemlisi salt Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya ait olmasından dolayı kazandığı güzellik. (Hatta ben yalnız ikincisi var diyorum ya neyse!) İkisi birbirini tamamlıyor, ikincisini aynı zamanda Fazıl Hüsnü Dağlarca değil de bir başka şair yazsaydı ne olurdu? Şu olurdu herhal: Şiir güzel olmazdı, ya da hiç değilse o kadar güzel olmazdı. Kendinden çok, şiir yitirirdi. Diyeceğim, kişilik bugün şiirde bunca önemli bir yer tutuyor. Folklordaysa daha çok anonim kalıplar var. Bu kalıplar kişilik kazanmaya hiç uygun değil. Karacaoğlan'a, Emrah'a, şuna buna büyük şair diyenlerin kulakları çınlasın, kişiliksiz de büyük şair olunacağına iman getirmişler demek. Folklor ve halk deyimleri ancak bir şairi taşıyabilir, fazlasına dayanacak gücü yoktur. O şair de bugün Oktay Rifat. Ona bile halk deyimlerinin neler ettiğini biliyoruz. Bu böyleyken beş altı güçlü şairin hep birden folklora yanaştığını düşünün, bu derinsizlik, sığ alanda bizi allak bullak edecek derecede kişiliklerini birbirinden ayırt etmek imkânlarını bulabilecekler midir acaba? Hiç sanmıyorum. Hem Max Jacob'un kaprislerini, hem Jules Supervielle'in incelikli mısralarını bir arada barındıracak folklorun alnını karışlarım ben.
     Şiirde de azalan verimler kanunu var. Dil bir açıdan işlendikçe o alanda elde edilen verimler bir noktadan sonra azalmaya başlıyor. Bu, bir bunalıma yol açıyor. Bunalımlar da yeni şiir alanları, yeni açılar bulunmasıyla sona erer hep. Şiirimizde şimdi yeni bir eğilim başladı. Bir iki yıldır dilin daha iç, daha derin imkânlarıyla başbaşayız. Genç şairler yalnız folklor gibi kesin klişelere değil, daha hafif kalıplara bile sırtlarını çevirdiler. İlhan Berk'te, Turgut Uyar'da, Edip Cansever'de, bunun ilk güzel örneklerini gördük. Kelimeler bizde de yontuluyor artık. Kelimeler bizde de yerlerinden yan yarıya koparılıyor, anlamlarından ufak tefek saptırılıyor, yeni yükler yükleniyor kelimelere. Böylece bir kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, kavramın değişik görüntü ya da izlenimleri elde edilerek yeni imajlara, yeni mısralara varılmak isteniyor. Genç şairler hep bunu istiyoruz. Folklor ve klişelerin karşısında öbür kutbu meydana getiren bu durum şiirimizde bir evrimdi. Her evrim gibi haklı ve zorunlu.
 
Cemal Süreya (A dergisi, Ekim 1956)

Düşmüşlüğün Tahlili / Cioran





Konuşanların sırrı yoktur. Ve hepimiz konuşuruz. Kendimize ihanet eder, kalbimizi teşhir ederiz; her birimiz dile gelmezliğin cellâdıyızdır; her birimiz sırları, en başta da kendi sırlarımızı yok etmek için yırtınırız. Ötekilerle görüşmemiz de, kendimizi boşluğa doğru bir yarış içinde hep birlikte alçaltmak içindir; ister fikir teatisi olsun, ister itiraflar ya da entrikalar... Merak, sadece cennetten dünyaya düşüşe değil, her günkü sayısız düşüşe yol açmıştır. Hayat, bu düşme sabırsızlığından; ruhun bakir yalnızlıklarını, Cennet'in en eski ve en gündelik inkârı olan diyalog yoluyla peşkeş çekmekten ibarettir, insan, aktarılamayan Kelâm'ın sonsuz vecdi içinde yalnızca kendini dinlemeliydi; kendi sessizlikleri için kelimeler ve sadece kendine ait pişmanlıklar için işitilebilen akortlar uydurmalıydı. Ama evrenin gevezesidir o, ötekiler adına konuşur, benliği çoğul biçimi sever. Ötekiler adına konuşan kişi ise daima bir sahtekârdır. Siyasetçiler, reformcular ve kolektif bir bahaneden yana çıkan herkes üçkâğıtçıdır. Sadece sanatçının yalanı bütünsel değildir, zira o ancak kendini icat eder. Kendini iletişimsizliğe bırakmanın, tesellisiz ve sessiz heyecanlarımızın ortasındaki gerilimin dışında, hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde koparılan patırtıdır; evren ise, sara hastalığına tutulmuş bir geometri...

Çürümenin Kitabından

Çavdar Tarlasında Çocuklar / Jerome David Salinger


Her neyse, o manyak topun yanında kıçım dona dona dikiliyor ve maça bakıyordum. Yalnız, maçı pek izlemiyordum. Orada öyle takılmamın nedeni; kendimce bir çeşit veda duygusu yaşamaya çalışmamdı. Birçok okuldan, birçok yerden ayrıldım, ayrıldığımı anlayamadım. Bundan nefret ediyorum. Ayrılışlarım acıklı, hatta kötü olabilir, ama bir yerden artık ayrılıyorsam bunu anlamak istiyorum. Bunu anlamadığınız zaman kendinizi daha kötü hissediyorsunuz.

23 Temmuz 2010 Cuma

Gülünesi Aşklar - Milan Kundera


"Her zaman dürüst biri olduğunu, bununla da gururlandığını biliyorum. Ama kendine tek bir soru sor: İnsan niye gerçeği söylemek zorunda? Bizi böyle yapmaya zorlayan ne? Sonra içtenliği niçin bir erdem olarak görmemiz gerekiyor? Farz et ki, bir balık olduğunu, bizim hepimizin de balık olduğunu ileri süren bir deliyle karşılaştın. Onunla tartışır mısın? Ona yüzgeçlerin olmadığını göstermek için önünde soyunur musun? Yüzüne karşı ne düşündüğünü söyler misin? Hadi, söyle bana!"


Ağabeyi susuyordu; Edward sözlerini şöyle sürdürdü: "Ona yalnızca gerçeği, onun hakkında gerçekten düşündüklerini söylersen, bu, bir deliyle ciddi bir tartışmaya girmeye razı olman ve senin de deli olduğun anlamına gelir. Çevremizdeki insanlar konusunda da aynı şey söz konusu. Gerçeği onların yüzüne karşı söylemekte ısrar edersen, onları ciddiye alıyorsun demektir. Bu kadar önemsiz bir şeyi ciddiye almak ise insanın tüm ciddiyetini kaybetmesi demek. Ben, delileri ciddiye almamak ve kendim de delirmemek için yalan söylemek zorundayım."


Gülünesi Aşklar - Milan Kundera

22 Temmuz 2010 Perşembe

Düşüncenin Şiiri / Edip Cansever


Valery şiirin fikirlerle yapılamayacağını savunur. "Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır" sözü de oldukça ün kazanmıştır. John Ciardi'nin de bir sözü varmış, yeni öğrendim : "Şiir fikirlerden söz açmaz, onları bir aktör gibi temsil eder," diyor. Ben bu yargılardan şunu çıkarıyorum : Demek oluyor ki şair, en önce bir özümleyici; kendinde var olan bir şiir ortamına, ya da bir şair duygusallığına bazı düşünceler katmadan edemiyor; onlarsız yürütemiyor şiirini. Ayrıca, önce edindiği, sonra da şiirine ulaştırdığı bu düşünceler yok mu, onları gizleyip belli belirsiz bir hale getirmeyi de ustalık sayıyor. Okuyucuya gelince, onun durumu başka : O şairin düşüncelerinden çok, bu düşünceleri saklayan duygularla oyalanıyor. Şiir diye yüzeyde kalan bir görünüşü benimsiyor. Böylece duygulandırma dediğimiz, şiirin herhangi bir niteliği değil de, şartı olup çıkıyor.
Burada şöyle bir soru geliyor insanın aklına : İyi ama şair için düşünce bu kadar gerekliyse onu duygular haline getirmenin, daha doğrusu düşünceyi duygularla sindirmenin ne gereği var? Şair böylesi bir davranışla neyi savunmuş oluyor? Şiiri mi yoksa bir başka şiir türünü mü? Yani düşünceyi bunca gizlemek, şiir yazmanın ilkelerinden mi? Ya da şair ister istemez alışkanlıklarını mı sürdürüyor; belli bir şiir geleneğinin tutsağı olmaktan kurtulamıyor mu?
Bu soruları öyle bir iki cümleyle yanıtlamak kolay değil. Değil ya, gene de bir çıkar yol bulmak elimizde. O da şu : düşünceyi örtmek alışkanlığı yerine, onu açığa çıkarıp, şiirsel mutluluğa bu yoldan varmayı denemek. Yani düpedüz "düşüncenin şiiri" ni bulmak, onu yaratmak...
Bakıyoruz da, şiir ilkin düşünmekle başlıyor. Hatta şiir denen olayı, ancak bazı düşünce yöntemlerinin yardımıyla ortaya çıkarabiliyoruz. Üstelik bilimin, felsefenin sanatla bunca kaynaştığı günümüzde, düşünceyi eski bir şiir alışkanlığıyla örtmek elimizden gelmiyor. Yani "düşüncenin şiiri" önce bir zorunluluğun şiiri oluyor.
Bana kalırsa şair de başka türlü davranmak istemiyor zaten.
O da asıl düşüncelerini söylemeye , bildirisini ulaştırmaya çalışıyor. Ne var ki, bunu yapamadığı, ya da yapmak istemediği zamanlarda , bazı kuramlar çıkararak, işini hem güzel, hem de yüce göstermenin yolunu buluyor.
"Düşüncenin şiiri" deyimi, önce düşünürlüğü, yani şairi bir düşünür olarak bellemek gerektiğini çağrıştırıyor. Ama bunu özcülükle karıştırmamak gerekir. Çünkü her biçimli söz, aynı zamanda bir özü de kapsayabilir. Oysa düşünü şiiri, özcü dediğimiz şiiri de kapsayabilecek bir bütünlüğün, bir güçlülüğün şiiridir.
Divan edebiyatından bu yana özcü diyebileceğimiz birkaç şaire rastlıyoruz. Ne var ki onları yapıtlarıyla değil de, tutumlarından ötürü değerlendirebiliyoruz. Örneğin Tevfik Fikret, Namık Kemal gibi şairler, daha çok devrimci, gönülleri toplumsal savaşlara yatkın kişilerdir. Yapıtlarını toplumsal düzensizliklere çevirmişler, şiirlerini bu uğurda bir araç olarak kullanmışlardır. Hatta kişilikleriyle, serüvenleriyle çağdaş Türkiye' de birer "myte" olarak anılagelmektedirler. Özcülüğün bir akım olarak belirmesine gelince, bunu da Orhan Veli - Melih Cevdet - Oktay Rifat öncesinin şiirinde aramamız gerekir. İşte o süre içinde yazılan şiirler, özcü davranışın en bilinçli, en etkin şiirleri olmuştur. Etkin diyorum, çünkü bu başlangıç Orhan Veli ve arkadaşlarının şiirinden ayrı bir çizgide süregelmiştir. Ama aynı özleri savunmak isteyen şairler, bu özleri belirleyen kelimeleri, deyimleri etkisiz birer simge haline getirmekte yarışmışlardır sanki. Orhan Veli bile - daha çok son şiirlerinde - bu akımdan payına düşeni almak istemiştir. Ne var ki yazdığı şiirlerde bir evrim değil de, alınmış bir karar egemen olmuştur. Giderek şunu da söyleyebiliriz : politik kaygılar, ama salt bu kaygılar yeni şiirin ustalarını sınırlamış bir bakıma iğdişlemiştir. Çünkü onlar özcülüğü bir aşama değil, amaç olarak bellemişlerdir. Böylece tekyanlı olmaktan kurtulamamışlar; yani politik anlayışlarını da kavrayacak bir bütünlüğe erişememişlerdir.
İşte bu birkaç davranışın dışındaki şiirimizse biçimciliğin, ya da aşırı biçimciliğin şiiri olmuştur. Kişilikler bile biçim değişimlerinin kişilikleridir. İşte ne Ahmet Muhip' e bakarak Cahit Sıtkı'yı yadırgayabiliyoruz., ne de Cahit Sıtkı'yı okuduktan sonra bir Sabahattin Kudret'i, Necati Cumalı'yı...Nedim'le Şeyh Galip'i, Yunus Emre'yle Karacaoğlan'ı bile hep böyle düşünmek gerekir. Bugün bile ilk kitaplarını yayımlamış bulunan Kemal Özer' in, Ece Ayhan' ın kendinden öncekilerle bir çatışmaları olduğu söylenemez. Bütün bu ufak tefek ayrımlar, bir biçim ayrımından, dolayısıyla kısa bir öz başkalığından öte nedir ki?..Yurdumuzda düşünürlüğünden ötürü kişilik yapmış; biçim anlayışını, duygu fazlalığını bu yolda harcamış şair var mıdır, bilemiyorum.
Şimdilerde şiirde yenilik sevinci, ya da yenili sözünün bunca edilir olması bütün bu sorunları batırıyor. Kendi dünyalarımızı, kendi alışkanlıklarımızı kınayamıyoruz. Üstelik bu alışkanlıklar da, şiir geleneğimizden doğan alışkanlıklar. Yani bir sürü biçim formülleri, sonra da bu biçimlerden elde ettiğimiz yeni biçimler...Ionesco, bunu sahneye uygulayarak şöyle diyor : "Sahneye söz koymak..." Yani söze yüklenen duygular, düşünceler bir yana; sözü, sahne içinde nonfigüratif biçimler haline getirme çabası...Günümüz şiirini de bir sürü öğelerden soyarak, "sözlerle yeni biçimler kurmak" diye tanımlayabilir miyiz, bilmem. Tanımlasak da, böylesi bir kahramanlığa, sonu "çıkmaz yol" olan bu uğraşa kaç sanatçının gönlü yatar acaba? Ama biz ne dersek diyelim, şiirimizde bir aşırı biçimcilik dönemi başlamıştır. Sebepleri ne olursa olsun, bu gerçeği görmemezlikten gelemeyiz. Ne var ki, nu arada, belli belirsiz kıpırdanmalar da yok değil. Son günlerde "Değişik kişilikler" deyimlerinin söz konusu olması da bunu anlatıyor. Çünkü değişik şiir alanları, ancak değişik düşüncelerle, düşünme yöntemleriyle kurulur. Bu da bir düşünü şiirine geçme eğilimini gösterdiği gibi, "sözlerle biçimler koyma" nın bir iki şairden fazlasını kaldıramadığını da tanıtlar.
Ben ayrıca duygudan, biçimden düşünce adına yararlanmayı, kendi gerçeklerimize de uygun buluyorum. Hatta şunu da söyleyebilirim : Batının şiir dünyasında yeri olan, ya da Batı şiirine etkin bir Türk şiiri yaratmak istiyorsak seçeceğimiz yol bu olmalıdır. Orhan Veli ve arkadaşları "halkın şiir zevkini" bulmaya yöneldiler başardılar da. Bize gelince, bütün bu davranışları kapsayabilecek bir anlayışla yazmamız gerekiyor. Galiba "zor şiir" dediğimiz de bundan başkası değil.
"Batının şiir dünyasında yeri olan şiir" derken, şimdilik sadece Batıya özendiğimizi söylemek istiyorum. Oysa onların gerçekleri bambaşka. Şiirleri de çeşitlilik ve değerlilik bakımından yüklü. Salt toplumsal kaygılarla yazan şairleri bile, çeşitli görüşleri savunup tartışıyorlar. İşte bu çeşitlilik içindeki her davranış da toplum katında bir anlam kazanıyor. Örneğin "Gerçeküstücüler"in çıkışı, toplumsal yasaklara, baskılara bir başkaldırma olarak değerlendirilmedi miydi? Gene İkinci Dünya Savaşı'nda aşk şiirlerine düşen Fransız şairleri yanında; emperyalizme, insan haklarının çiğnenmesine kafa tutan şairler de yok muydu? Ama bu iki davranışın da tek bir simgesi vardı denilebilir: Dayatmak!..Biri aşkla, öteki kavgayla... Bize gelince , şiirimizi sarmış bulunan "aşırı biçimcilik" sadece" sadece Batıya öykünme diye yorumlanabilir. Hele son günlerde dergilerimizi kaplayan şiirler Batıyı iyi bilen bir avuç aydını bile doyurmaktan uzaktır. Batı şairlerinin tutumları, yöntemleri elbette önemlidir; ama sadece önemli... Rus şiirinin ekininin, önderlerinden olan Puşkin bile, Batıda, öteki rus yazarlarından daha az sevilmiş, daha az yadırganmıştır. Çünkü Rusya'da, Puşkin kadar Batı zenginliğinden yararlanan bir yazar daha gösterilemez. Oysa bu yazar edindikleri, kendi toplumunun gerçekleriyle bağdaştırmasını da bilmiştir. Bizimse böyle bir sorunumuz yok! Melih Cevdet'in de bir yazısında belirttiği gibi,şiirimiz, Doğunun etkisinden kurtulmuş, bu kez de Batı şiirine sığınmıştır. Hem de nasıl; Batının şiir anlayışına vardıktan sonra,bundan kendi gerçeklerimize uygun bir sonuç çıkararak değil de, doğrudan doğruya bir şiir ithaline girişmekle...
Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum : Evet, şiir biçimdir; değişik biçimler yaratma sanatıdır. Ama ben, şimdilik buna inanmak istemiyorum.


Edip CANSEVER (Yeditepe, 16 Temmuz 1959)

Olivier Brun - Alain Bosquet Söyleşisi



Olivier Brun: Tam gün şair olunur mu?

Alain Bosquet: Daha ziyade sürekli şiir durumunda, tek amaca yönelik yazı aşamalarıyla belirsiz, açıkça görünmeyen bir durumda olunur diyeceğim: bu, oldukça şiddetli bir kendiliğindenlikle kağıdın üzerine dökülen bir şiirin -ya da bir şiirler bütününün- ortaya çıktığı dönemdir. Demek ki daha çok şiirsel belirmeler söz konusudur. Ayrıca şiir mesleğimde bir delik vardır: 1951-56 yılları arasında ne şiir yazdım ne de yayınladım. Romanlar yazma dşüncesine kapılmıştım. Otuz beş yaşındaki bir adam için altı yıl uzun bir süredir. Ve Premier Testament (ilk Vasiyetname) adlı yapıtımı yayınladığımda şiirin on iki heceli dizelerle, düzenli bir biçimde olacağına -yoksa metin mi benim için karar verdi?- karar verdim. O dönemde kimse böyle bir şey yapmıyordu. Daha çok bir tiyatro düşüncesi gerekiyordu: bir yumruk darbesiyle başlamak! Metnimi geliştirmek için bir saldırı ekseni arıyordum, geç belirdi: birinciyle ikinci dize arasında iki ay geçirmem gerekti. Hiçbir şey kendiliğinden gelmedi, şiirler ancak ateşli ve sistematik bir bekleyiş olduğu için kendilerini bana dayattılar. Bir formül aradığım içindir ki ilk dizeler çıktı: "Elmaya elma dedim yalan dedi bana." Henüz nereye gideceğimi bilmiyordum, ama bunun ayakta kalacağını duyumsuyordum. Bu tek başlangıçtan hareketle bir kitap yazılabilir... Ve bütün bunlar ne demektir? Bu demektir ki nesne, doğa, evren olan elma -günah elması, meyve ağacı değil, kısaca bu besleyici, sade ve evrensel olan elma- benim adlandırdığım, neredeyse dinsel anlamda vaftiz ettiğimdir. "Yalan dedi bana": bütünlüğü içinde, elmayla simgeleştirilmiş evren, tartışma konusu edilecek olandır. Bir elma konuşmaz; ancak ben, yeryüzünde ilk insanım -bu bir ön gerçektir-, konuşan ilk insanım, o zaman koşullar hesaba katılmadan onun bana yanıt vermeye hakkı vardır. Bana "yalan" diyerek insanın haklı olmadığını, hiçbir şey bilmediğini bana belirtir. Ve bunun ötesinde istenen yere gidilir: bütün olanakları açan kusursuz bir dizedir. Elbette hem yazarın hem de okurun izledikleri kuralları yaratmak ve onlara saygı göstermek koşuluyla. "istediğiniz yere gelin, ama smokininizi giyin!"

Olivier Brun: O zaman şu düşsel şeyler yaratma gereksinimine geri dönüyoruz...

Alain Bosquet: Evet, insanın insanı yeniden yaratması benim için çok değerli. Ayrıca bu, açıkça söylemediğim aktöreciliğim olacaktır denilebilir; bununla birlikte nedeni ve nasılı kuşatmadan evrende uzağı görecek durumdayız. Bilimin felsefesi yoktur ve insanın bir başarısızlıkla karşı karşıya kaldığı gerçektir: evrimi aktörel değil, teknik olarak kalmıştır. Barbarlık değişmedi. internet'te Vladivostok'la söyleşirken bir sigara içersiniz, tamam. Ama insanın temeli değişti mi? Pek değil... Elbette yasalar yaratıldı, ama acımasızlığın yasaları zamanla gelişti. Dünya daha iyi olsaydı, dinin var olma nedeni kalmazdı; bu, 19. yüzyılın başarayazdığı, baramadığı şeydir.

Olivier Brun: Şair insanı daha iyi yaratmak için kendini mi yaratmak zorundadır?

Alain Bosquet: Şair, -yunancada yaratıcı, yapan kişi- sitenin dışına sürgün edilmelidir, çünkü onu tartışma konusu etmektedir. Ancak, şunu kendisine "Yoksa insan değişik miydi?" sormalı, sonra da okuru bu anlamda itmelidir. Belki de işte tek aktöre: şair -yaratıcı- daha iyi bir dünya ve başka bir insan yaratmak zorundadır. Dinler bununla ayrıca uğraşıyor: kanıtlanamaz, doğal olmayan, ne yazık ki herhangi bir cennetten çok uzak yasalar yaratma hakkını kendilerine mal ediyorlar. Örneğin, nedir şu erkekle kadın hakları arasındaki dinsel farklılık? Ne ki şair özgür kalmalı ve yaratmalıdır. Okura gelince, şiirin söz konusu olup olmadığına karar vermelidir -kabulün ve reddin asıl temeli buradadır, okur, okumaları üzerinde mutlak bir hakka sahiptir- ve kendini en yüksek noktada duyumsama durumunda olup olmadığına bakmalıdır: bir şiiri okurken, ona olduğu gibi var olma erkini verir.

Olivier Brun: "Kendini en yüksek noktada duyumsayan okur": tinsel bir yükseliş anlamında mı?

Alain Bosquet: Daha çok bir bilince varış durumu. Şiir özgürlük sağlar. 19. yüzyıldan bir roman alırsanız, Flaubert ya da Stendhal'ı, neyi okursanız okuyun, roman zaman içinde yer alır: hep alınan yollar, eylemler ya da belirli bir zamanda yapılan yer değiştirmeler söz konusudur. Buna karşın Shakespeare'ın bir sonesini, Villon'un bir baladını ya da Joachim du Bellay'in bir şiirini okuyun, zaman yoktur. Ve bunların eskimesi şu ya da bu sözcüğün artık kullanmadığından ya da eskidiğindendir. Ne ki şiirin büyüsü, içimizde şiirin zamanının uzatması dediğim şey, şairin ve şiirinin eskimesinden daha fazla eskimez. Bununla birlikte bazı yazarlarda zamanla yapılan, ama çabucak, yaklaşık yarım yüzyıl sonra kendiliğinden harekete geçen bir seçme vardır. Bu seçmeyi geçmeye görsün! Şiirin zamanı uzar ve zamanla değişmeyene dönüşür. Bu konuda son olarak şu örneği vereceğim: 1870-1914 yılları arasında Fransa'ya egemen olan uzun toplumsal ve siyasal kalkınma sırasında düzyazı yazarları kimlerdi. Anatole France, hala biraz okunan tek kişi. Peki Marcel Prévost? Paul Bourget? Kim oldukları bile bilinmiyor. Peki yenilikler getirenler, yaratıcılar, şairler kimdi? Apollinaire, Jarry, Valéry, Péguy ve herkesin adını bildiği ve okuduğu öteki şairler. Ve yalnızca zaman seçme yaptı. Voltaire yaşadığı dönemde büyük bir şair olarak değerlendirilmişti: sıfır! Elli yıl sonra kendini aktöreci olarak dayattı, iyi ki gerçek yeniden oluşturuldu. Zaman kendi işini gördü.

Olivier Brun: Burada bir çelişkiye değineceğim: şair nasıl zamana bağlı olmayan yanı ve daha güncel olanla gündeliğin içine sokmayı uzlaştırabilir? Nasıl kendisinin çağdaşı olabilir?

Alain Bosquet: Akıl her şeyi yapma yeteneğine sahiptir! Bu çok doğal. Ortalama bir Fransız, dinini uygulayan bir katolik alın. Asgari ücret kazanmakta, kırmızı şarabını içmekte, patates kızartmasıyla etini yemekte, akşam evine dönmekte, karısını dövmekte ya da öpmektedir. Ayın sonunu zor getirir, ama kiliseye gitmeyi eksik etmez. Kilisede fazla ışık yoktur, tanımadığı biri, tanrının temsilcisi ya da aracısı bir tip ona ayet okutmakta ya da pek anlamıdığı sözcüklerle kendisine aktöre söylevi çekmektedir; bununla birlikte adamımız bunu benimser ve bazen derinden ve samimi bir biçimde duyumsar. Ruhsal kişiliğindeki bütünlüğü neden yitirsin ki? Kestirme bir biçimde görmek ve yargılamamak gerekir. Ben kendimi bölümlere ayırdığımı söylüyorum: şairim ve pis bir burjuva olmayı bilirim. Hayvanat bahçesine ya da sinemaya gidilir. Neden şiire gidilmesin? Hepimizin olunan pek az şeyden başka şey olmaya gereksinimimiz var. Sizi yetiştiren ve değiştiren budur işte. Şiirden gerçekliğin yerine geçmesini istemiyorum; ondan uzakta değil, gerçekle yetinmeyenin, yani yüzde doksan dokuz kişinin elinin uzanacağı yerde var olmasını istiyorum. Yüzüncü insan, üzücü gerçekle yetinen ve alkolik olarak, üstelik kısa zamanda ölen hödüğün biridir!

Olivier Brun: Şiir başka biçimde bir gerçek öneremez mi?

Alain Bosquet: O andan itibaren gerçek değildir artık. Elle tutulamaz bir gerçektir diyelim. Bu başka şeydir, asıldır ama uçucudur. Bütün dinler şiirlerle başlar: incil ya da Mısırlıların Ölüler Kitabı bir dizi inanılmaz şeylere, gerçekliği kanıtlanamaz verilere dayanır ki, şiir adı verilen de budur belki. insan yirmi dört saat kendisi olabilir ve birdenbire gereksinimi duyulan, daha yüksek bir şeye ulaşmak için kendinden kopabilir. Herkese ve özellikle kötü yaşayanlara bir "başka şey" umudu gereklidir. Her gün biraz daha alıklaşmak için televizyonla yetinilemez.

Olivier Brun: Kurmaca bir boyut vererek gerçekten kurtulmak romanın rolü değil mi?

Alain Bosquet: Bu, romanın olası bir tanımıdır. Bu anlamda bazı başyapıtlar bulunmaktadır: Cervantes'un Don Quichotte'u, Voltaire'in ya da Nerval'in masalları, Stendhal'ın Parma Manastırı... Gogol'ü, Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, pek fazla olmasalar da bazı yirminci yüzyıl yazarlarını düşünüyorum elbette: Kafka, Faulkner, Sartre... Bütün bu şeyler çok büyük değerdedir ve sürecektir, çünkü şiirin olağanüstü şeyiyle ilgilenmeden gerçek sorular sorar: bunlar insan ilişkilerinin kitaplarıdır. Şiir insan ilişkilerini sevmez; insanlar kadar çiçeklerden, gökyüzünden, bilinmeyenden ve tek yönlü olmayan düşlenmiş şeylerden de söz eden tek edebiyat biçimidir. Sözü edilen bütün başyapıtlar, ve kuşkusuz unuttuklarım da, insanlık durumlarını ve bundan doğan duyguları ele alırlar: sevgi, gurur, suçluluk... Ne ki, genelde düzyazı ve roman benim için şiire göre alt düzeyde gibi görünmektedir.

Olivier Brun: Roman psikolojik etki yaratan ya da onu kontrol eden bir ilaç mı?

Alain Bosquet: Yine söylüyorum: şiir bir gereksinimdir, ne kadar temel olduğunu açıklamakta güçlük çeken bir gereksinim. Yalnız ilk taslağında kabul edilebilir ya da kabul edilemez olan özü üzerine değil, biçimi üzerine çalışılabilir. Daha sonra yıllarca üzerinde çalışmak, durmadan süsleyip püslemek olasıdır: bir külçemiz varsa onu durmadan inceltip işleyebiliriz, yeter ki bir külçemiz olsun. Teknik iş soğukken yapılır belki; buna karşın ilk yoğunluk, romanın tersine sıcağı sıcağına belirir.

Olivier Brun: Bu ilkenin doğruluğunu kendi çalışmanızda kanıtladınız mı?

Alain Bosquet: Elbette ve şiirsel yoğunluğa verdiğim öncelik bende bundan kaylanmaktadır. Yaratıcı süreç, genellikle bir hayranlıkla başlar. ilkin örneğin Meksika'ya ve onun yabanıl yanına, kurban edilen insanlar üzerine kurulmuş tarihine hayranlık duydum; antik sanat orada Yunanlılarınkinden daha zengin kuşkusuz. Bu hayranlıktan ilk şiir kitaplarımdan biri olan "Hangi Unutulan Krallık?" doğdu. Ardından iç dökmeler biçiminde bir dizi Vasiyetnameler geldi: kimim? neyi düşünüyorum? neye inanıyorum? Sonuç şu: bu yüzyılın verdiği her şeyi kaydenen gözenekli bir varlığım. Bunun bilincinde olarak saçmayla mücadele ediyorum. Camus ve Sartre'a, "Haksızsınız, tavırlarınız geride kaldı. Bilmediğiniz için umutsuz musunuz? Yazık!" diyerek yanıt veriyorum. Ama ben de umutsuzum, ama düşsel şeyler yaratma gücünü, onların egemen olamadıkları imgelem gücünü koruyorum: şiirde, motorsuz uçma işinde benim kadar yetenekliydiler.

Olivier Brun: Saçmayı mahkum mu ediyorsunuz yoksa?

Alain Bosquet: Elbette. Saçmanın varlığını kabul ediyorum, ama onu yendim.

(...)

Türkçesi: Aytekin KARAÇOBAN

Şairlerin Asalağı / Cioran

I. - Bir şairin yaşamı bir yere varamaz. Gücünü, girişmediği her şeyden, ulaşılmazlıkla beslenen tüm anlardan almaktadır. Var olmadaki mahzuru mu hissetti? Bu sayede ifade yeteneği sağlamlaşır, soluğu genleşir.
Bir yaşamöyküsü ancak bir yazgının elastikliğini, içinde barındırdığı değişkenler tutarını bariz kılarsa meşru olur. Ama şair, katılığı hiçbir şeyle yumuşamayan bir mukadderat çizgisini izler. Hayat zevzeklerin hissesine düşer ve yaşanmamış hayatlarına telafi sağlamak için şair yaşamöyküleri icat edilmiştir...
Şiir, ele geçirilemeyenin özünü ifade eder; nihaî anlamı her tür "güncelliğin" imkânsızlığıdır. Neşe şiirsel bir duygu değildir. (Bununla birlikte, tesadüf tarafından aynı demette birleştirilen alevlerle budalalıkların lirik evreninin bir bölümünden doğar.) Bir rahatsızlık, hatta bir tiksinti duygusu uyandırmayan bir ümit şarkısı hiç görülmüş müdür? Bizzat mümkün de bir bayağılık gölgesiyle lekelenmişken, bir mevcudiyete nasıl şarkı düzülür? Şiir ve ümitlenme arasında tam bir bağdaşmazlık vardır; şair de yaman bir çürümenin kurbanıdır. Ölüm aracılığıyla canlı olan biri, kendine hayatı nasıl hissettiğini sormaya cesaret edebilir mi? Mutluluğun cazibesine boyun eğdiğinde ise komedinin alanına girer... Ama bilâkis yaralarından alevler yayılırsa ve büyük mutluluğun -mutsuzluğun o haz dolu akkorlaşması-nın- şarkısını söylerse, her tür olumlu vurgudan ayrılmaz olan bayağılık nüansından kurtulur. Bir hayal Yunanistanı'na sığman ve aşkın çehresini daha saf sarhoşluklarla, gerçekdışılığın sarhoşluklarıyla değiştiren Hölderlin'dir bu...
Şair, kaçışı sırasında mutsuzluğunu beraberinde götürmese, iğrenç bir gerçek döneği olurdu. Mistiğin ya da bilgenin tersine, ne kendinden kurtulabilir ne de kendi saplantısının merkezinden kaçabilir: Vecdleri bile devasızdır ve felâket habercileridir. Kendini kurtarmayı beceremediğinden, onun için her şey mümkündür, kendi hayatı hariç...

II. - Hakikî bir şairi şundan tanırım: Onunla görüşe görüşe, eserinin mahremiyetinde uzun süre yaşayınca, içimde bir şeyler değişir: eğilimlerim ya da zevklerim filan değil, bizzat kanım; sanki içine ince bir dert sızmış, akışını, kıvamını ve vasfını değiştirmiştir. Valery veya Stefan George bizi onlara yanaştığımız yere koyarlar, ya da zihin biçimsel düzleminde daha talepkâr kılarlar: İhtiyaç duymadığımız dehalardır, sadece sanatçıdırlar. Ama bir Shelley, bir Baudelaire, bir Rilke, organizmamızın en derinine müdahale ederler; organizmamız da bir zaaf gibi benimser onları. Onların yakınında olunduğunda vücut önce kuvvetlenir, sonra yumuşar ve dağılır. Zira şair bir tahrip etkenidir, bir virüstür, kılık değiştirmiş bir hastalıktır ve harikulade biçimde belirsiz olmasına karşın alyuvarlarımız için en vahim tehlikedir. Onun çevresinde yaşamak mı? Kanınızın inceldiğini hissetmektir bu; bir kansızlık cenneti düşlemek ve damarlarınızda gözyaşlarının aktığını işitmektir...

III. - Mısra her şeye imkân tanırken, onun üzerine gözyaşlarınızı, utançlarınızı, vecdlerinizi -özellikle de yakınmalarınızı- dökebilir-ken, düzyazı içinizi dökmenize ya da ağlaşmanıza izin vermez: İtibarî soyutluğu bundan tiksinir. Başka hakikatler talep eder: denetlenebilir, tümdengelimli, ölçülü. Halbuki ya şiirin hakikatleri elinden alınsaydı, maddesi yağmalansaydı ve şairler kadar cüretkâr olunsaydı? Onların edepsizliği, aşağılanmaları, yüz buruşturmaları ve iç çekişleri neden sızdırılmasın söyleme? Neden çürümüş, kokuşmuş, ceset, ya da daha kaba bir deyişle, melek veya Şeytan olunmasın ve onca havaî ve uğursuz uçuşa duygusal olarak ihanet edilmesin? Zekânın cesareti ve kendi olma gözüpekliği, filozofların okulundan ziyade şairlerin okulunda öğrenilir. Onların "önermeleri" eski sofistlerin en tuhaf biçimde küstah sözlerini soluklaştırır. Hiç kimse benimsemez onları: Baudelaire kadar uzağa giden, Lear'ın bir parıltısını ya da Hamlet'in bir tiradını sistemleştirme yürekliliğini gösteren tek bir düşünür olmuş mudur hiç? Belki sonundan önce Nietzsche, ama ne yazık ki(!) hâlâ peygamber nakaratlarında ısrar ediyordu... Azizlerin tarafında mı aranacaktır? Avilalı Tereza'nın ya da Angele de Foligno'nun bazı taşkınlıkları... Ama orada da çok sık Tanrı'yla karşılaşılır; cesaretlerini pekiştirirken onları vasıf olarak ufaltan o teselli edici anlamsızlık'la. Hakikatlerin ortasında kanaatsiz ve yalnız başına dolaşmak ne bir insanın ne de bir azizin işidir; ama bazen bir şairin işi olabilir...
Bir gurur davranışıyla şöyle haykıran bir düşünür tahayyül ediyorum: "Bir şairin benim düşüncelerimi kendi alınyazısı haline getirmesini isterdim!" Ama bu hevesinin meşru olması için bizzat onun da uzun süre şairlerle düşüp kalkması, onlardaki leziz lanetlerle beslenmesi ve onlara, soyut ve tamamına ermiş bir halde, kendi düşmüşlük lerinin ya da kendi sayıklamalarının suretini vermesi gerekirdi. Öz likle de şarkının eşiğinde pes etmesi ve ilhamın berisinde yaşayan e gi olarak şair olmamanın pişmanlığını yaşaması gerekirdi - "gözyaşı1 ilmine", yürek taşmalarına, biçimsel sefahat âlemlerine, ânın ölümsüzlüklerine vâkıf olmamanın pişmanlığını...
...Tüm ağızlan bilen, bütün mısralara ve bütün ruhlara yakın ve dünya üzerinde, merhum Fars ülkelerini, Çin'leri, Hindistan'ları ve can çekişen Avrupa'ları dolaşarak zehirlerin, coşkuların, vecdlerin ardında koşan melankolik ve mütebahhir bir canavarı kaç kez düşledim - şairlerin hepsini, içlerinden biri olmamanın ümitsizliğiyle yaşamış bir şair dostunu kaç kez düşledim.

Çürümenin Kitabından.