28 Aralık 2011 Çarşamba

Rüya / Cemil Yüksel

                                               rüya başka kadın; kadın öncelikle kadın
teni iz taşımaz bakılmak alanıdır gözleri
hesap kitap işlerinin pek tutturulamaz sonucu
durup dinlenmenin tadına mâni zoraki bir gezinti
elleriyle konuşmayı seven tanıdıkça
rastlanmamış bir sözcükte diyebilirsiniz
önce anlamına yöneldiğiniz sadece yöneldiğiniz
hani o çok konuşurken dilinizin çağrıştırmadığı
bir anlık garip hissettiğiniz süre giden konuşmalar gibi
bir ergenin büyüyen memelerine bakarken ki şaşkınlığı
günaydın demesini bilen gitmek düşüncesine
zerre zerre toplanmış bir yağsam mı kararsızı
ne görmelere sezadır bir görseniz

koparılmış bir kiraz gibi kulaklara yakın söylenir
'varır göğsüyle eşeleriz durduğumuz yaşamayı'

rüya kadınlık içinde bir su özentisi
bir kadın öncelikle kadın; başka
baktığınızda ve bakmadığınızda başka türlü olan şey
meydanda sessizce dolaşan kocaman bir heyy!
bekler mi çağrılmayı öpüşmek düşüncesi!

o kadınların sarıldıkları eller yok mu
sonra uzanıp yattığı, hoşlandığı, hep istediği
kıvrılan şeylerin içinde dolanıp durduğu
o eller yok mu bir mendil katlama sakinliğinde
bir ütüyle düzeltme mesleğinde bütün denizleri





Görsel: Mike Stilkey

Parmak İzi / Cemil Yüksel


Öğretmenlerde öğrenemediklerini düşündüklerinde öğretecek hiç bir şeyin olmadığını kabul edecekler. İçinde sevginin yeşerme şansı bulunmayan her bilgi kaskatıdır. Zorla yedirilen yemeklere benzer.
  
İnsanın içinde durmaksızın işleyen bir giyotin vardır. Bu giyotin en çok insanın kendini haklı çıkarmak için sarf ettiği enerjide hızlı işler hale gelir.



Yaşamlarımız "yapacak bir şey yokla" "olur öyle" salınışında ki sınırlarla durmadan kendi koordinatlarını belirler.

Soluk almak çoğu zaman hissiz bir tekrardır. Boğazımızdan geçerken bizi zorlayan bir elma parçası bunu hatırlatır. Nefes eşsizliğini onu bastıran bir şey karşısında edinir.

İçindeki bir düşünceye destek vermek, onu beslemek, kendine hatırlatmak, sınamak, en sonunda yetersizliğiyle bırakmak. Hepsinde ne çok öğrenme saklı.

Sözler elbiselerdir. Dile gelmeyerek kuşandığı sessizliğin yerine özenirler. Büyük sözler bir zamanlar gelişemeden kalmış bir zayıflığın güçlüyüm deme ispatıdır.

Kal dersen kalır her şey seninle birlikte. Anılar bu yüzden vardır.


Görsel: Jacques-Henri Lartigue

24 Aralık 2011 Cumartesi

Herşey Tekrardır Biraz / Arkadaş Z. Özger


öperse sakalımı biralanmış bir berber
aşkımın civcivleri kanatlanmış
merhaba
şiirlere kılıç çeken gökyüzü
yerin bu şiirde de bir çocuk ağlamasıdır
(yerin bu şiirde küçük bir çocuk ağlamasıdır)
yani ki sen

EY

li bir heple başlıyan
hüzünlerin ve yalnızlığın bekçisi
bütün şiirlerin babası
üvey
babam
merhaba
EY
(artık küçül)
-ey-
acıların güç çeşmesi
suyun artık beslemiyor çocukları
ey babam
                        merhaba
olmasa babamın karısı
büyütün artık beni

(ağlamak acıların yontulmuş biçimidir
hüzünse bir çocuğun gökyüzünü sevmesidir)

yorgunum bir gülü devşirmekten
görseniz/artık
yüzüm
bozulan bir çiçektir
evde kalmış kızların göğsünde sık bulunan
beni solduran akşamüstleridir pencerelerde
çünki hüznü hüzün besler yalnızca
merhaba

diyorum bir acıyı ikiye bölmek
bir elmayı ikiye bölmek kadar güçtür
görseniz/artık
yüzüm
bozulan bir dengedir
bir serçeyi gökyüzünde barındırmaktan kıyan
(bence bütün serçeler yaşlandıkça serçedir)

güneş (ki göğün orospusudur)
yatar da çirkinliğin baykuş kuşuyla
unutur bir serçeyi kendisiyle sevişmeyi
şimdi yaşlanan bir gökyüzüdür hayatı
aşkı ve sevişmeyi kendisinde arıyan
merhaba

diye bir ses nerden
gelirse küçük bir çocuğun
(serçeleri çok seven bir çocuğun)
eskiyen yüzüdür güneşe karşı

(babam benim
annemi sana emanet ediyorum)

(Dost, Nisan 1970)

Görsel: Andrew Wyeth

Yalnızlık Dolambacı / Octavio Paz


MEKSİKALININ MASKELERİ

Ey tutkun gönül,
derdini kendine sakla...
Meksika halk şarkısı
Genç-yaşlı, criollo (safkan İspanyol) ya da mestizo (melez) general, emek­çi ya da avukat olsun, Meksika insanı dış dünyaya kapalıdır. Gülen yüzü aslında bir maskedir, hem çe­kici hem de itici olabilen o acımasız yalnızlığında, sus­kunluğu ve sözcükleri, eğitimi ve nefreti, mizah ya da eleştiri gücü ve teslim olmaya yatkınlığı onun sa­vunma burçlarıdır. Kendi özel yaşantıları kadar baş­kalarının özel yaşamını da kıskanır. Komşusuna bak­maktan bile korkar; çünkü, tek bir bakış, çıngar çık­masına, dolu tüfeklerin birden boşalmasına yetebi­lir. Yaşamı boyunca, koruyucu derisi yüzülmüş bir canlı varlık gibidir. Her şey onu kolayca incitebilir. Dolayısıyla yalın sözcükleri bile kuşkuyla karşılar. Sözü sohbeti, suskunluklar, benzetmeler, dolaylı an­latımlar ve bitirilmemiş tümcelerle doludur. Bunlara karşılık suskunluğunda renkli tepkiler, ezilip büzülmeler, fırtına yüklü bulutlar, birden beliren renkli gökkuşakları, anlamı tam çözümlenemeyen gözdağları vardır. Ağız dalaşında bile, örtülü deyimleri, mertçe aşağılamaya ve küfüre yeğ tutar: «Anlayana bir söz yeter!» der. Kendisiyle gerçek arasına aşılmaz bir sınır perdesi çeker. Görünmez olduğu için aşılması zor bir perde! Meksikalı dünyadan, insanlardan hat­tâ kendi kendisinden uzak yaşayan insandır.
Halkın dilinde kendisini dış dünyadan ne denli korumaya çalıştığının öyküsü yankılanır; erkekliğin övgüsü ise hiç mi hiç eksik olmaz dillerden. Başka­larına açılanlar «korkaklar»dır. Öteki insanlardan ay­rılarak dışa açılmayı, güçsüzlük ya da «erkekliğin öl­mesi» sayarız biz. Meksikalı yıpranabilir, eğilebilir, hattâ gereğinde secdeye varıp yakarabilir ama geri­lemez. Yani dış dünyanın özel yaşamına girmesine, karışmasına izin veremez. Bu yüzden gerileyen ya da sözünden dönen kimseye güvenilmez. O ya hain ya da alçak bir kişidir. Sır tutamaz; korkulan bir duru­mu, zorbayı göğüsleyecek yüreği yoktur. Kadınlar er­keklerden daha aşağı görülür. Çünkü onlar cinsel ilişkiye baştan «peki» demekle kendilerini dışa aç­mış olurlar. Ne var ki onların güçsüz olmaları beden yapılarından, dişiliklerinden ileri gelir. Cinsel ilişki­ye bir kez «evet» demiş olması hiçbir zaman kapan­mayan bir yara izi olarak kalır kadın için.
Dünyaya karşı beslediğimiz kuşkuyu ve güvensiz­liği, köşemize ve içimize çekilmekle gösteririz. Bu, iç­güdüsel düzeyde, dünyayı korkulacak bir yer olarak gördüğümüz gerçeğini belgeler. Tarihimizi ve yarat­tığımız toplumun özelliklerini gözden geçirince, bu tep­kimizi ancak bir ölçüde anlayabiliriz. Çevremizin düş­manlarla dolu ve bize sakıncalı görünen havasında­ki o anlaşılmaz sinmişlik bizi dünyaya kapalı tutar: Çölde yaşamak için su biriktiren kaktüsler gibi. Baş­langıçta belki gerekli ve doğru sayılabilecek bu ko­ruyucu tutum, şimdi kendiliğinden işleyen bir aygıt olmuştur. Yakınlığa ve içtenliğe karşı da duyarlı ol­mak isteriz. Çünkü bu duyguların gerçek mi, yoksa yapmacık mı olduğunu önceden kestiremeyiz. Ayrıca, erkeklik onurumuz, düşmanlık kadar, sevgi ve seve­cenliğin de baskısı altındadır. Genel savunma düze­nimizdeki herhangi bir duygusal gevşeklik, erkekliği­mize gölge düşürebilir.
Erkekçe iş-güç ilişkilerimizde de bizi en çok et­kileyen duygu kuşkudur. Meksikalı ne zaman bir dos­tuna ya da tanıdığına açılıp derdini paylaşsa, erkeklik tahtından inmiş sayılır. Derdini açtığı kim­selerin kendisini küçük görmelerinden korkar. Bu ne­denle karşılıklı güvene dayanarak kurulan kişisel ilişkiler, onurun yitirilmesine yol açar; böyle bir iliş­ki, güvenen kişi kadar güvenilen kişi için de sakın­calı görülür. Kendine âşık olan Narcissus (Nergis) gibi, kendi yansımamızı gördüğümüz havuzda boğul­mamak için görüntüyü bozarız. Kuşku ve gerilim, gü­vendiğimiz kişi tarafından kötüye kullanılmak kor­kusundan doğmaz yalnızca. Bu korku herkes için söz konusudur. Aslında kaygımız, yalnızlığımızı çoktan bir yana itmiş, ondan artık kurtulmuş olduğumuzu sanmaktan ileri gelir. Başkasına sır vermek kendini yok etmek anlamına gelir. Meksikalı, güvenilir ol­mayan birine sır vermek zorunda kalınca «kendimi falancaya sattım» der. Ele sırvermek, «çatlamak» ya da benlik burcuna bir yabancının girmesine izin ver­mek gibi dramatik bir olaydır. Birbirine sır veren iki erkek arasındaki karşılıklı saygı ve güveni sağla­yan, sürdüren uzaklık ya da perde ortadan kalkmış olur. Bir başkasına açılmakla, kendimizi onun eline acımasına (acımasızlığına) bırakmış; daha kötüsü, başkalarının gözünde «erkeklik» tahtından inmiş sa­yılırız.

Görsel: Angel Baltasar


17 Aralık 2011 Cumartesi

Yavaşlık / Milan Kundera


I - Akşamdan gidip geceyi bir şatoda geçirme tut­kusuna kapıldık. Fransa’da çoğunu otele dönüştür­düler şatoların: yeşilliğin kökünün kazındığı çirkin bir alanda yitmiş el kadar yeşillik parçası; uçsuz bu­caksız bir yol ağının ortasında bir sığınak, hıyabanlar, ağaçlar ve kuşlar sığınağı. Arabayı ben kullanı­yorum, arkamdan gelen arabayı dikiz aynasında iz­liyorum. Soldaki küçük ışık göz kırpıp duruyor ve arabada sabırsızlık belirtileri. Beni geçmek için bir fırsat kolluyor sürücü; alıcı kuşun serçeyi pusuda beklemesi gibi o ânı bekliyor.
Karım Vera konuşuyor: “Fransa’da her elli daki­kada bir insan ölüyor yollarda. Şunlara bak, hepsi de­li bunların, nasıl sürüyorlar. Sokak ortasında yaşlı bir kadını soyarlarken gıkları çıkmayan, tedbiri elden bırakmayan insanlar bunlar. Direksiyona geçince kor­ku morku vız geliyor, unutuyorlar, nasıl oluyor bu?”
Yanıtı ne bu sorunun? Belki de şu: Motosikleti­nin üzerine yumulmuş giden insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; zamanın sürekliliğinden kopmuştur; başka bir de­yişle, esrime durumundadır; bu durumda yaşı, karı­sı, çocukları, kaygıları umurunda bile değildir, unut­muştur onları, bu nedenle korkmaz, çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve gelecekten kurtulmuş bir insan için korkacak bir şey yoktur.
Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız. Motosiklet sürücüsünün tersi­ne, koşucu, kendi bedeninin varlığını her zaman du­yumsar, ilaç ampullerini, soluk durumunu hiç aklın­dan çıkarmamak zorundadır; gövdesinin ağırlığını ve yaşını hisseder koşarken, kendi kendinin ve ya­şamının zamanının her zamankinden daha fazla bi­lincindedir. İnsan hız yeteneğini bir makineye dev­redince her şey değişir: Artık kendi gövdesi oyunun dışındadır ve bir hıza teslim eder kendini, cisimsiz, maddesiz bir hıza, katıksız hıza, hızın hızlılığına, es­rime hıza.
Tuhaf bağlaşım: tekniğin kişiliksiz soğukluğu ve esrimenin yalımları. Bundan otuz yıl önce, cinsel özgürlük konusunda bana bir ders (dondurucu bir ku­ramsal ders) veren, erotizmin parti komiserine benze­yen, ciddi ve coşkun görünüşlü şu Amerikalı kadını anımsıyorum; çektiği söylevde ikide bir cinsel doyum sözcüğünü kullanıyordu, orgazm deyip duruyordu; saydım: tam kırk üç kez. Cinsel doyum tapıncı: cinsel yaşamda hayal edilen, cinsel yaşama yansıtılan katı ilkeci yararcılık; yararsızlığa karşı verimlilik; aşkın ve evrenin biricik gerçek amacı olan coşkun bir patla­maya erişmek için, olabildiğince çabuk aşılması gere­ken bir engele indirgenmiş çiftleşme.
Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Ah ne­rede şimdi geçmişin aylakları? Halk türkülerinin tembel kahramanları neredeler, bir değirmenden ötekine sürüklenip duran, açık havada yıldız palas­ta uyku çeken şu serseri tayfası nerede şimdi? Kır yollarıyla, çayırlarıyla, harman yerleriyle, doğa gü­zellikleriyle nereye gittiler? Bir Çek atasözü onların tatlı aylaklıklarını bir eğretilemeyle tanımlar: Tanrı’nın pencerelerini seyrediyorlar. Tanrı’nın pence­relerini seyreden kimsenin canı hiç sıkılmaz; mutlu­dur. Günümüz dünyasında işsizlik’e dönüştü aylak­lık; aynı şey değil kuşkusuz: îşe yaramaz hisseder kendini işsiz insan, canı sıkılır, yoksun kaldığı devi­nimi arar durmadan.
Dikiz aynasına bakıyorum: Karşı yönden gelen arabalar yüzünden bir türlü beni sollayıp geçeme­yen aynı araba. Sürücünün yanında bir kadın var; adam kadına neden gülünç bir şeyler anlatmıyor acaba? Elini niçin onun dizine koymuyor? Bunu ya­pacağına, önündeki arabayı yeterince hızlı sürme­yen sürücüyü lanetleyip duruyor; kadına gelince; o da sürücüye eliyle dokunmayı aklına bile getirmi­yor, kafasının içinde onunla birlikte araba kullanı­yor ve o da beni lanetleyip duruyor.
Bana gelince; ben Paris’ten bir kır şatosuna ya­pılan bir başka yolculuğu, Madame de T. ile ona re­fakat eden genç Şövalye’nin bundan iki yüz yılı aş­kın bir süre önce yaptıkları yolculuğu düşünüyo­rum. Birbirlerinin ilk kez bu kadar yakınında duru­yorlar, hızın yavaşlığının yarattığı o dile gelmez kösnül hava onları içine alıyor: Arabanın devinimlerine uygun olarak sallanan iki vücut birbirine dokunu­yor, önce rastlantıyla, sonra bile bile ve oluyor ola­cak olan, öykü başlıyor.

15 Aralık 2011 Perşembe

Pieter Bruegel Census at Bethlehem / Tuvaldeki Başyapıt

Öğreti / Cemil Yüksel


bizi kırdılar baltalar keskiler zulümlerle
sofrada elin tersiyle itilmiş bardaklar gibi
bir beyaz bulutun seyrini izlerken
engin gökyüzünde kaç yaz ortasında
bükülmüş bileklerimizde yok ettiler uyanıp gerinmeyi
kömürlükte kullanımı hor görülen eşyalar
gibi bir eskimeyi büyüdü uğuldayarak
şehrin bacalarındaki kurumlar
taç yapraklarıyla, nişan taşlarıyla kırdılar bizi
şimdi güzellik eşyası halinde boynunda zincirler
oynuyorsun çıplaklığını örten bileklerinde
bileklerinde gemi halatı mavi boncuklu

olgun bir kadındın saçlarınla başlardın
denizi görünce öpüşmek aklına düşerdi
dümdüz akardı saçların bir adam elleriyle yapardı bunu
ellerimiz ısınmaya bir yer bulduğunda
onları da kırdılar sürekli bir çekiniklikte
topladılar en güzel şarkılarımızı sesimizden
durmadan çarpan kalp atımlarını aldılar sofralarına
büyüyen çatal bıçak sesleri kalın ağır tabaklar
doğulu bir tat gibi yayıldık ağzına tarihin

parmak uçlarında biçimsiz etlerin şiştiği
göğüs kafesinin kanatları çizdiği boşlukta
bir şeyler dediği binlerce kez dediğinin unutulduğu
bahçede baltasını kaldırıp omzuyla gücünü denediği
su içmeye çömelmiş ağzımızı eğerken avuçlarımıza
ince dalları sebepsiz sıkıntılarla eğip büken
sonra kavrayıp kırmaları gibi ne vakit buldularsa
sabahlarda öğlelerde akşamlarda bizi kırdılar

bir yazı gibi geri silindi her şey
kırılırız , kırılırız daha, kırılırız da un ufak
eski bir alışkanlıkla kullanırız boynumuzu
incirler gibi bastırılınca göğsümüze.
çeliğin hissiz tutumu ile konuşan kusurlar gibi
soyunurum seni elma ağaçlarında söylenerek
seni soyunurum kulaklarım kızarıncaya kadar
birçok elin kavrayarak tutmasıyla kurtarırım seni

bir mermer sesi kalkıyor sözcüklerden
boşluğa bırakılmış parlak tok ve şaşırtıcı
düşüyor eteklerine İtalyan bir yontucunun
gene iyi mi sonuna kadar açılıyor beyaz.




11 Aralık 2011 Pazar

Makas - Cemil Yüksel

elimin asılı kaldığı bir vakit -tutuldum- 
havanın soluğunu ölçmek için kaldırılmış 
ıslak bir işaret parmağının gösterdiği o kara buluta 
öğrencilerin kullanmak isteyip kullanmadığı 
ve sürekli çekindiğini –tuttum- gör dedim kara tahtada 
o parmağın işaret ettiği gözlere ilişik sonrayı 
inmeden çekime direndiğini –tutup- 
kesik kesik sürekli soluklanmanın 
top top yapılarak duvara çalındığını 
maytap gürültüsü halinde en iyi karnelerden 
tut bir acıdan çıkarılmış eksik kelimeyi 

öperken çıkan seslerin sustuğu
hırsla sıyrılan kıvrımların eğimi
hepsini dinledim 
en dibinde karanlığın çay ve incinmenin 
buharında ağırlaşan tatların maviliğin 
görüntüsüyle saçlarımı durmadan düzelttim 
uzamamaya, aykırısızlığa iyi görünüme 
durmadan ama durmadan avuçlarımın içiyle 
yok sayarak sırtladım o başkaldırıyı 
artık kısa saç kesimlerinden habersiz 
bir berber makasını şaklatır
durmaksızın keser boşluğu

4 Aralık 2011 Pazar

Ağzı Bozuk / Cemil Yüksel


her şeye hazır bir küfür gibiyim
nereye sallansam orda gürültülü
kendi kanıyla iz bırakmış sivrilikten
her şeye hazırlanmış bir küfür gibi
ağzım ne zaman açılsa unuttum koyulduğum yeri

kendime yırtıklar soğuk üşümeler peçeteler biriktirdim
düşüne düşüne oldum işte
düzensiz bazukasız allahtan bir boşluk gibi 
durdu elimde sımsıkı kan yürümüş o güçlü ses
yapmam lazımdı onu da yoksa çok fena

nelerle girdim nerelerden çıktım
beni dizdiler ip ince seğirttim
uzuyor bak sen dokundukça bir yerlerim
onu da aldım hırçın bir ok gibi
işte derinde bir suyun içinde saplı hayali
durmaz gider gelir portakal dilimleri 

her şeye hazır bir küfür gibiyim işte
ağzında bak, arala, nefesi öpülmemişken daha
bir bilsen nasıl çıkardı ordan.

Ten ve İz / David Le Breton

Bu kitabın ana teması insanın bedenini bilinçli olarak yarala­ması ama bu yaralamanın bireyin kendisini sakatlamasına kadar gitmemesidir. Burada incelenen sınırlar insanı zorunlu olarak naif bir mutluluk eğilimi, oyun ya da kendini esirgeme gibi duyguların dışında ele almaya götürür; buna karşılık yaşamak için acı ya da ölümü arzulama durumuyla karşı karşıya bırakır. İnsan mantıklı ya da rasyonel bir varlık değildir, son derece bilinçli bir halde en kötü olasılığa doğru gidebilir ya da yaşamının tehlikede olduğunu göremeyebilir, kendinde onulmaz maddi ya da manevi yaralar açabilir. Sıradan bir yaşamda bile karışıklıklar, belirsizlikler, kör­leşme, yolunu sapıtma durumları vardır, kimi zaman başkaları yol­larını şaşırdıklarında tutulacak tek yol da olabilir bu sapıtılan yol. İnsan kimi zaman tercih yapabilecek durumda olmaz ve yaşamının pamuk ipliğine bağlı olduğu karmakarışık bir ortamda yaşayabilir. O zaman bilinçsiz varlığına yem olabilir, davranış ve tavırlarını de- netleyemeyebilir ama öte yandan her şeye rağmen toplumsal ve kişisel bir tutarlılık içinde de olabilir. Kimi zaman yaşamak için, hayatta kalmak için kendi ölüm ihtimaliyle oynaması, kişisel bir deneyim yaşaması, başka bir yerde, başka koşullarda daha az acı çekmek için kendi canını kendisinin yakması, kendi kendine acı vermesi gerekebilir. Buradaki gaye Georges Bataille'ın gençliğinde sözünü ettiği paradoksal felsefe (Surya, 1992, 610) tarzında para­doksal bir antropolojidir. Burada kesinlikle (antropolojik) insanlık mantıkları ortaya atılmıştır. Bunları doğru anlamak, çok büyük acı­ların çekildiği durumlarda niçin bedenin bir tür son çare olduğunu kavramak gerekir. Doğal olarak, insani olan hiçbir şey, özellikle bir insan bilimi olan antropolojiye yabancı değildir.
Burada bizi ilgilendiren sınırlarla çatışma durumu hiçbir bi­çimde gizli bir ölüm isteği değildir, tersine yaşama isteği, canını kurtarmak için cana yapışan ölümden kurtulma isteğidir. Hiç kuş­kusuz bir çelişki söz konusudur burada. İnsanın kendisinin pe­şinde koşması engebeli yollara götürür onu. İnsanın kendini doğurmak adına, tercih ettiği için değil, bir iç gereklilik dolayısıyla, kimi zaman kaybolma tehlikesini göze alması gerekir, çünkü acı ya da yaşamdaki bir boşluk insanı kemirir ve yaşamdan ayırır. Bu­rada incelenen tavır ve davranışlar bağlamında kişiye özgü bir anlam üretmek, yaşamla barışık olabilmek için ölümle ya da acıyla oynamak söz konusudur. Ama bu yaşam içinde yanmaktan da korkmamak gerekir. İnsan kimi zaman en kötüsüne ulaşarak ken­disinin sonunda rahatlamış bir versiyonunu elde edebilir
Yaşama kök salma yeterli bir yaşama zevkiyle desteklenmezse insanın yapması gereken şey, kendisini tehlikeye atarak ya da zor durumda bırakarak anlamı tuzağa düşürmek ve böylece eksik olan sınırları bulmak ve özellikle kişisel meşruiyetini test etmektir. Yaşam kendini anlam ve değerin himayesinde teslim etmez oldu­ğunda, birey ölüm tehlikesini göze alıp tenha alanlarda dolaşarak son bir çareye başvurur. Yaşama karşı çıkarak, bedenini keserek ya da yakarak kendinden emin olmaya çalışır; varoluşunu, kişisel değerini sınar. Anlamın yolu önünde çizilmiş değilse, icat edilen mahrem ve gizli ritler aracılığıyla yaşamla yüz yüze gelme du­rumu zorla kabul ettirir kendini. Birey kendinden bir parçayı acıya, kana feda ederek asıl olanı kurtarmaya çalışır. Kendine denetimli bir acı vererek çok daha ağır bir ıstırapla mücadele eder. Bütün ormanı kurtarmak için bir bölümünü feda etmek gerekir. Ateşin rolü budur.