28 Mayıs 2012 Pazartesi

Anılar, Düşler, Düşünceler / Carl Gustav Jung


Annemin iki kişiliği arasında çok büyük farklar vardı. Bu nedenle, çocukken düşlerimde onunla uğraşırdım. Gündüzleri sevecen bir anneydi, geceleriyse ürkütü­cü. Öyle olduğunda, ayı ininde yaşayan, hem bir rahibe hem de garip bir hayvan olan bir kâhini anımsatırdı. Çok eskilere dönük ve acımasız; doğa ve gerçek kadar acımasız. Öyle anlarda benim "doğal zihin" dediğim olguyu yaşardı.
Kendimde de, bu arkaik yapıdan izler buluyorum. Üstelik her zaman hoş bir şey olmasa da bunun bir parçası olarak insanları ve her şeyi oldukları gibi görme ye­teneğim var. Görmek istemediğim zamanlar aydınlığı örtüp kendimi sonsuza dek aldatabilirim ama gene de işin gerçek yüzünü her zaman bilerek. Bir süre aldatılabi- len ama sonunda koklaya koklaya bir şeyi bulup çıkarabilen bir köpeğe benzerim. Bu "gerçeği görebilme" yeteneği içgüdüsel ya da başkalarıyla participation mystique denen birleşmenin sonucudur. Bireysel olmayan bir algılamayla gören "gözlerin ar­kasındaki gözler"dir bunlar sanki.
Bunu çok sonraları, bana garip şeyler olmaya başladığında anladım. Örneğin, bir kez tanımadığım bir adamın yaşamöyküsünü anlattım. Karımın bir arkadaşının düğünündeydik. Ne gelini ne de ailesinden kimseyi tanıyordum. Yemekte, bana avukat diye tanıştırılan uzun sakallı hoş bir bey vardı. Suçlu psikolojisiyle ilgili ha­raretli bir konuşmaya dalmıştık. Bir sorusunu daha iyi yanıtlayabilmek için tüm ay­rıntılarını kattığım bir öykü uydurdum. Öyküyü anlatırken, adamın yüzündeki ifa­denin değiştiğini ve masaya sessizlik çöktüğünü fark ettim ve ne yapacağımı bileme­diğim için sustum. Allahtan, o sırada sıra tatlıya gelmiş olduğu için kısa bir süre son­ra masadan kalkıp otelin lobisine gidebildim ve orada, bir köşeye çekilip olanları dü­şünmeye çalıştım. O sırada, konuklardan biri yanıma geldi ve, "Böyle bir patavatsız­lığı nasıl yaparsın!" diye beni kınadı. "Patavatsızlık mı?" diye sordum. "Evet, o an­lattığın neydi öyle?" dedi. "Tümünü uydurdum," dedim.
Karşımda oturan adamın öyküsünü tüm ayrıntısına dek anlattığımı öğrendi­ğimde hem çok şaşırdım hem de dehşete düştüm. O anda anlattıklarımın tek bir söz­cüğünü bile anımsayamıyordum. Bugüne dek de, bir daha anımsayamadım. Heinrich Zschokke, Kendine Bakış'ta buna benzer bir olay anlatır: Bir handa hırsızlık ola­yını içsel gözüyle gördüğü için kimsenin tanımadığı bir gencin hırsız olduğunu an­lamış.
Yaşamım boyunca sık sık bilmemin olanaksız olduğu bir şeyi ansızın bilmişimdir. Bu bilgiler bana sanki kendi düşüncemmişçesine gelir. Anneme de böyle olurdu.
Ne söylediğinin bilincinde olmazdı. Sanki mutlak yetkisi olan bir ses tıpatıp gerçeğe uyan şeyleri ona söyletirdi.
Annem yaşıma göre zihinsel açıdan çok ileri olduğumu düşündüğü için benim­le her zaman bir yetişkinle konuşur gibi konuşurdu. Beni sırdaşı gördüğü ve baba­ma söyleyemediği sorunlarını bana anlattığı belliydi. Beni çok kaygılandıran, ba­bamla ilgili bir konuyu bana açtığında on bir yaşındaydım. Uzun bir süre ne yapaca­ğımı bilemedim. Sonunda, çok etkin bir insan olduğunu duyduğum babamın arka­daşlarından birine danışmaya karar verdim. Anneme haber vermeden bir gün okul çıkışı kente inip adamın evine gittim. Kapıyı açan hizmetçi evde olmadığını söyledi. Canım çok sıkıldı ama çaresiz eve döndüm. Allahtan da evde değilmiş çünkü bir sü­re sonra annem o konuya bir kez daha değindi, ama çok daha değişik ve ılımlı bir yaklaşımla. Böylece, konu önemini yitirmiş oldu. Bu beni çok etkiledi. "Amma da ap­talmışsın! Aptalca ciddiyetin yüzünden neredeyse bir felakete neden oluyordun," di­ye düşündüm. O günden sonra, annemin söylediği her şeyin ancak yarısını ciddiye almaya karar verdim. Bu da düşündüklerimi ona açmamı engelledi.
Oysa, arada sırada ikinci kişiliği ansızın ortaya çıktığında söyledikleri öylesine doğru ve isabetli oluyordu ki çok sarsılıyordum. Annem o durumunu sürdürebilsey- di olağanüstü bir sırdaş edinebilirdim.
Babamla durum farklıydı. Dinle ilgili açmazlarımı ona anlatıp önerilerini almak isterdim ama bulunduğu mevkiye saygısından, bana vermek zorunda kalacağı yanıt­ları zaten bildiğimi düşünüyordum. Varsayımlarım da kısa bir süre sonra doğrulan­dı. Hıristiyanlığa kabul edilme törenim için sahip olmam gerekli bilgileri bana ba­bam veriyordu ve sıkıntıdan patlıyordum. Bir gün, Hazreti İsa'yla ilgili verilen duy­gu yüklü, sıkıcı ve genelde çok da anlaşılamayan bilgilerin arasında işe yarar bir şey­ler bulur muyum diye İlmihal'i karıştırırken, Tanrı, İsa ve Kutsal Ruh üçlemesinden söz edilen yeri buldum. O bölüm ilgimi çekti çünkü aynı zamanda üçlü olan bir bü­tünden söz ediliyordu. Çelişkinin yarattığı sorun ilgimi öylesine artırdı ki bu sorun­sala geleceğimiz ânı iple çeker oldum. Oysa, sırası geldiğinde babam, "Burasını atlı­yoruz çünkü bundan hiçbir şey anlamıyorum," dedi. Babamın dürüstlüğüne hayran kaldım ama büyük bir düş kırıklığını da önleyemedim. "Bak işte! Bu konuda hiçbir şey bilmiyorlar, sorgulamak zahmetine de girmiyorlar. Bu durumda onlara gizimi nasıl açarım?" diye düşündüm.
Düşünmeye yatkın birkaç okul arkadaşımı yokladım ama boşuna. Yanıt alama­dığım gibi beni uyaran bir tepkisizlikle de karşılaştım.
Çok sıkılmama karşın, babamın tutumuna benzer bir tutumla, anlamadan inan­maya çaba göstererek son umudum olan Hıristiyanlığa kabul edilme törenine hazır­lanmayı sürdürdüm. Bu tören benim gözümde bundan, yani, 1890-30=1860 yıl önce ölen Hazreti İsa'yı anma amacıyla yenen bir yemekten öte bir şey değildi. "Alın, bu­nu yiyin! Bu benim bedenimdir," gibi sözler etmişti. Demek ki, törensel ekmeği onun aslında insan etinden oluşan bedeni niyetine yiyecek, aslında kan ulan şarabı da içecektik.Bunun onu kendimizin bir parçasına dönüştürmek anlamına geldiğini anlayabiliyordum ama bu bana öylesine olanakdışı geliyordu ki! Gene de, babamın çok değer verdiği törende çok büyük bir gizem olduğunu ve benim de ancak törene katılmakla bu gizemin bir parçası olabileceğimden kuşku duymuyordum.


Tanrı'nın doğal dünyayı iyiliğiyle doldurmasını anlayamıyordum. En azından bundan çok ciddi kuşku duyuyordum. Anlaşılan, bu da mantık yürütülmemesi, yal­nızca inanılması gereken noktalardan biriydi. Tanrı en yüce iyilikse, O'nun yarattığı bu dünya, neden bu denli kusurlu, bu denli acınası ve bozuktu? "Büyük bir olasılık­la şeytan onu böyle zehirlemiş ve bir karmaşaya sürüklemiş," diye düşünüyordum. İyi de şeytan da Tanrı'nın bir yaratığıydı. Şeytanla ilgili şeyler okumalıydım. Çok önemli olduğu anlaşılıyordu. Bu yakıcı sorunu çözmek için yeniden Biedermann'm Hıristiyanlık dogmalarıyla ilgili kitabına başvurdum. Acı çekmenin, kusurlu olma­nın ve kötülüğün nedenleri nelerdi? Hiçbir şey bulamadım. Bu iş orada bitti. Anlaşı­lan bu dogmalar, güzel sözlerden başka bir şey değildiler. Daha da kötüsü, tek ama­cı gerçeği bulandırmak olan bir aldatmaca ve eşi benzeri olmayan bir aptallık örne­ğiydiler. Düş kırıklığına uğramıştım. Öfkelenmiştim bile. Babama bir kez daha acı­dım; bu üçkâğıda kurban oldu diye.
Oysa, başka yerlerde ve başka zamanlarda, benim gibi gerçeği arayan, mantıklı düşünebilen, kendilerini ve başkalarını kandırmak istemeyen ve dünyanın acı gerçe­ğini yadsımayan birileri olmuştu kuşkusuz. İşte tam o günlerde, annem, daha doğ­rusu annemin iki numaralı kişiliği durup dururken, "Bir ara, Goethe'nin Faust'unu okumalısın," dedi. Goethe'nin bütün yapıtları vardı bizde. Faust'u seçip okumaya başladım. Ruhuma mucizevi bir merhem gibi geldi. "Sonunda, şeytanı ciddiye alan birini buldum," diye düşündüm. Üstelik, Tanrı'nın dünyayı kusursuz yapmak iste­yen planına karşı olan biriyle ölümüne bir antlaşma yapıyor. Faust'un tutumuna üzüldüm, çünkü bence o denli tek yönlü olmamalı ve çabucak kanmamalıydı. Daha zekice ve daha namuslu davranabilirdi. Ruhu üzerine aldırmadan kumar oynarken ne kadar da çocuksu davranmıştı! Faust'un biraz palavracı olduğuna kuşku yoktu. Trajedinin ağırlığının ve öneminin Mefisto'nun üzerinde yoğunlaştığını düşünüyor­dum. Faust'un ruhunun cehenneme gitmesi beni hiç üzmezdi. Hak etmişti çünkü. Sonunda Mefisto'nun "aldatılmış şeytan" olması hiç hoşuma gitmedi. Her şey olabi­lirdi ama aptal olamazdı. Ayrıca, küçük aptal meleklerin onu kandırabilmesi de hiç mantıklı gelmiyordu. Mefisto çok farklı bir bağlamda kandırılmış, o kişiliksiz geve­ze Faust, dalaveresini öbür dünyaya da taşıdığı için söz verilen haklarını alamamış­tı. Gerçi saflığı orada ortaya çıkıyordu ama bence, aslında büyük gizemlerin derinli­ğine inme hakkını kazanmaya değer bir şey de yapmamıştı. Ben olsam, ona, biraz ce­hennem ateşini tattırırdım. Bence ana sorun, beni çok etkileyen Mefisto'ydu. Çok be­lirgin olmasa da annelere özgü gizemle bir bağlantısı olduğunu sezinliyordum. Uzun lafın kısası, Mefisto ve sondaki, aydınlanmaya başlama bölümü, bilinç dünya­mı ucundan kenarından etkileyen gizem dolu, olağanüstü bir deneyim olarak kaldı.
Sonunda, kötülüğü ve onun evrensel gücünü görebilen insanların olduğunun kanıtını bulmuş, daha da önemlisi, insanları karanlıktan ve acıdan kurtarmada oyna­dığı gizemli rolü keşfetmiştim. Bu bağlamda, Goethe gözüme bir peygamber gibi gö­züktü ama Mefisto'yu basit bir üçkâğıtla başından savmasını da bağışlayamıyordum.

Zihnimde bunu evirip çevirirken, aşağıda anlatacağım olayla başıma yumruk yemiş gibi oldum: Nasıl olduysa beni ilgilendiren bir konuda bir kompozisyon yaz­mamız istendi. Coşkuyla işe koyuldum ve özenle yazılmış ve başarılı varsaydığım bir yazı yazdım. Beni çok ortaya çıkaracağı için en yüksek notu istemiyordum ama en azından en yüksek notlardan birini alacağımı umuyordum.
Öğretmenimiz kompozisyonları başarı sırasına göre sınıfta değerlendirirdi. İlk önce, sınıfın birincisi olana döndü. Bu da doğaldı. Onunkini öbür öğrencilerin kom­pozisyonları izledi. Sıramın gelmesini bekliyordum ama boşuna. "Bu zayıf öğrenci- lerinkinden daha da kötü olamaz yazdıklarım. Nasıl olur? Acaba, "hors corıcours" (ya­rışın dışında) muyum?" diye düşünüyordum. Bu öbürlerinden iyice ayrı olmak ve çok kötü bir biçimde ilgi çekmek demek olurdu.
Bütün kompozisyonlar bittiğinde, öğretmen, "Bir kompozisyon daha var. O da Jung'un," dedi. "Tümünden iyi. Onu ilk okumam gerekirdi ama ne yazık ki sah­tekârlık yapmış. Bunları nereden çektin? Gerçeği itiraf et."
Öfke ve dehşetle ayağa fırladım. "Kopya çekmedim. İyi bir kompozisyon yaza­bilmek için çok uğraştım," diye haykırdım ama öğretmen, "Yalan söylüyorsun! Böy­le bir kompozisyonu dünyada sen yazamazsın. Kimseyi kandıramazsın. Şimdi söyle bakalım. Bunu nereden buldun?" diye bağırdı.
Boş yere suçsuz olduğumu kanıtlamaya çalıştım ama öğretmen inadından vaz­geçmedi. Tehdit edercesine, "Bak, nereden kopya çektiğini bilsem, okuldan atılırsın," dedi ve sırtını döndü. Sınıf arkadaşlarım bana garip bakışlar fırlatıyorlardı. Dehşet içinde, "Ya, demek böyle!" diye düşündüklerini anladım. Karşı çıkmalarıma kimse aldırmadı.
O andan sonra, mimlendiğimi ve garip varsayılmamamdan kurtulmaya yaraya­cak tüm yolların kapandığını anladım. Yüreğimden yaralandığım ve gururum çok kötü kırıldığı için öğretmenden intikam almaya yemin ettim. Elime bir fırsat geçsey­di orman kanunlarını aratmayacak bir şeyler de olabilirdi. Kompozisyonu bir yerler­den çekmediğimi ona nasıl kanıtlayabilirdim acaba?
Günlerce, zihnimde sürekli buna yanıt aradım, ama hep buna gücümün yetme­yeceği sonucuna varıyordum. Bana yalancı ve hırsız damgasını vuran saçma sapan, kör bir talihin oyununa kurban gitmiştim. O güne dek anlayamadığım bazı şeyleri anladım, örneğin, okuldaki durumumu öğrenmek isteyen babama, öğretmenlerden birinin neden, "Orta bir öğrenci, ama çok gayret ediyor," demesini de. Oldukça ap­tal ve yüzeysel buluyorlardı beni. Buna aldırmıyordum aslında. Kızdığım, kopya çe­kebileceğimi düşünerek moralimi sıfıra indirmeleriydi.
Öfkem ve üzüntüm denetlenemeyecek bir duruma geldi. Sonra, daha önceleri birkaç kez kendimde fark ettiğim bir şey oldu. Gürültülü bir yerin üzerine ses geçir­mez bir kapı kapanmışçasına, ansızın içimde bir sessizlik oldu. Bir sorunun yanıtını merak ediyordum ama artık soğukkanlılıkla. Kendime, "Ne oluyor? Gerginsin anla­dık ama öğretmen aslında senin yapını anlayamayan aptalın biri. Daha doğrusu, onu, senden de az anlayabiliyor. Bu nedenle, o da senin kadar başkalarına güvenmiyor. Sen kendine ve başkalarına güvenmiyorsun ve bu nedenle, zayıf, basit ve kolayca anlaşı­lan insanların tarafını tutuyorsun. İnsan anlamadığı zaman telaşlanır," dedim.
Bunları düşününce, ansızın, sine ira et studio, o yasak düşünceye dalmak isteme­diğim zamanlarda, zorla düşünmeye itildiğim birbiri ardına gelen düşüncelerle, bu düşüncenin benzeştiğini fark ettim. O zamanlar henüz, birinci ve ikinci kişiliklerim arasında bir ayrım olabileceğini düşünemiyordum. İkinci kişiliğimin dünyasını da, kişisel dünyamın bir parçası görmeme karşın, çok derinlerde, arka planda bir yerler­de, benden başka bir şeyin de bu işle bir bağlantısı olduğu duygusu beni hiçbir za­man bırakmadı. Sanki bana, sonsuz evrenin ve büyük yıldız dünyasının soluğu do­kunmuş ya da çok uzun süre önce ölen ama zamana bağlı olmadığı için bugün de, çok uzak gelecekte de var olacak bir ruh görünmeden odaya girmişti. Bu tür dönüm noktalan, bir numenin başının üzerindeki ışık saçan halelere benzerler.
O zamanlar, kuşkusuz, kendimi böyle ifade edebilmem olanaksızdı. Bilinç du­rumumda o zamanlar olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek amacında değilim. Amacım o zamanki duygularımı anlatabilmek ve şu andaki bilgimin yardımıyla, o yarı karanlık dünyaya ışık tutabilmek.
Bir süre önce anlattığım olaydan birkaç ay sonra, okul arkadaşlarım bana "Abraham Baba" takma adını uygun gördüler. Birinci kişiliğimin bunu saçma ve gülünç bulmasına ve nedenini hiç anlayamamasına karşın, çok derinlerde bu takma adın, ne­dense çok uygun olduğunu sezinliyordum.
….


Bu kaygılar benim, çok merak ettiğim için onun kitaplarım okumaya karar ver­memi önleyemediler. Elime geçirdiğim ilk yapıtı, "Zamansız Düşünceler"di. Bu ki­tap beni çok heyecanlandırdı. Onun üzerine, “Böyle Buyurdu Zerdüşt"ü okudum. Goethe'nin "Faust"u denli etkileyici bir deneyim oldu benim için. Zerdüşt, Nietzsche' nin Faust'u ve 2 no'lu kişiliğiydi ve dağla pireyi karşılaştırmak gibi olsa da, be­nim 2 numaram, Zerdüşt'ün yerini tutuyordu. Zerdüşt ürkütücü ve maraziydi. Be­nim 2 numaram da mı öyleydi? Bu düşüncenin bana verdiği dehşeti uzun bir süre itiraf etmemeye çalıştım fakat ikide bir, durup dururken ortaya çıkıp soğuk terler dökmeme neden olduğu için sonunda beni kendimle yüzleşmek zorunda bıraktı. Nietzsche 2 no'lu kişiliği, yaşamının sonuna doğru, orta yaşı geride bıraktığında keş­fetmişti. Oysa ben, çocukluğumdan beri biliyordum. Nietzsche ad verilmemesi ge­rekli olan bu şeyden, yani Arrheton'dan, doğalmışçasına, biraz bilinçsizce ve fazla dikkat etmeden söz ediyordu. Bu durumun sorunlara yol açacağını zamanında sezinlemiştim. Nietzsche öylesine parlak biriydi ki, neler olabileceğini hiç hesaba kat­madan henüz gençken bir profesör olarak Basel'e gelmişti. Üstün zekâsıyla, bir şey­lerin eksik olduğunu zamanında fark etmesi gerekirdi. Ürkütücü yanılgısı, 2 no'yu, hiç kuşku duymadan, böyle şeylerden hiç haberi olmayan ve hiç anlayamayacak bir dünyaya korkusuzca salıvermesiydi. Çocukça bir umutla, güçlü heyecanlarını payla­şabilecek ve tüm değer yargılarının ötesine geçtiğini kavrayabilecek insanlar arıyor­du. Oysa, düşündüğünden şaşmayan iyi eğitim görmüş insanlar buldu. İşin trajiko­mik yönüyse, onun da onlardan biri olmasıydı. Öbürleri gibi o da, söze dökülemeyecek gizeme balıklama atıldığında kendini anlayamadı ve Tanrı'nın terk ettiği coşkusuz bir topluluğa, bu deneyiminin övgülerini yağdırdı. Sözcüklerin bombardımanı, mecazların üst üste yığılması ve bir ilahiyi dinlercesine kendinden geçmeleri, tümü, birbirleriyle bağlantısı olmayan gerçekler uğruna ruhunu satmış bir dünyanın ken­disine kulak vermesini sağlamak içindi ve kendi deyimiyle "ip cambazı", başa çıka­mayacağı denli derin bir uçuruma yuvarlandı. Bu dünyanın acemisiydi ve saplantı­ları olduğu için ancak çok dikkatli davranılarak başa çıkılabilen bir insana benziyor­du. Tanıdıklarım ve arkadaşlarım arasında Nietzsche'nin düşüncelerini onayladıkla­rını açıkça söyleyen yalnızca iki kişi biliyorum. İkisi de eşcinseldi. Biri sonunda inti­har etti, öbürü de anlaşılamamış bir dâhi olarak yitti gitti. Öbür arkadaşlarımsa, za­ten bağışıklıkları olduğu için Zerdüşt konusunda hiç şaşkınlığa uğramadılar.
Faust bana bir kapıyı açtıysa, Zerdüşt de başka bir kapıyı kapattı ve bu kapı uzun süre kapalı kaldı. İki ineğinin de büyü yüzünden aynı yulara girişini gören yaş­lı köylüye dönmüştüm.
İnsanların bildiği şeylerden söz etmedikçe bir yere varılamayağını anlamıştım. Zayıf bir insan, karşısındakilere bilmedikleri bir konuyu anlatmanın ne denli büyük bir hakaret olduğunu anlayamaz. Bu insanlar, böyle bir şeyi yalnızca yazarlar, gaze­teciler ve ozanlar yaparsa hoş görebilirler. Yeni bir düşüncenin ya da eskisine oranla değişik olan bir yaklaşımın ancak gerçeklerle iletilebileceğinin farkına varmıştım. Gerçekler kalıcıdır, silip atılamazlar ve er geç biri onlarla karşılaşır ve ne bulduğu­nun bilincine varır. Daha iyi bir şeylerin gereksinmesi nedeniyle konuştuğumu ve sa­hip olmadığım kanıtları ortaya koymamam gerektiğini biliyordum. Elimde somut hiçbir şey yoktu. Giderek deneyimin gerekliliğine inanıyor, filozofları deneyimi göz önünde bulundurmadan çene yordukları için suçluyordum. Kanıtlarla yanıt verecekleri yerde susuyorlardı. Bu bağlamda, tümü sulandırılmış dinbilimcilere benziyorlar­dı. Bana, öyle ya da böyle, elmas vadisinden geçip hiç kimseyi, kendim de dahil ol­mak üzere, aldığım örneklerin çakıl taşlarından öte şeyler olduklarına inandıramaz­mışım gibi geliyordu.
Bunlar 1898 yılında, tıp adamı olarak mesleğimi daha ciddi bir biçimde düşün­meye başladığım döneme rastlıyor. Kısa bir süre sonra, ihtisas yapmak gerektiğine karar verdim. Ya cerrah ya da dahiliyeci olacaktım. Anatomide özel bir eğitimim ol­duğu ve patolojiyi tercih ettiğim için cerrahiye daha yatkındım ve büyük bir olasılık­la parasal sorunlarım olmasaydı cerrah olurdum. Baştan beri, okuyabilmek için borç­lanmak zorunda kalmam beni çok üzüyordu. Bitirme sınavları biter bitmez ekmek paramı çıkarmak zorunda olduğumu biliyor ve bir kliniğe oranla daha kolay, maaş alabileceğim bir asistanlık bulabileceğim taşra hastanelerinden birinde çalışmayı umut ediyordum. Üstelik, kliniklerde iş bulabilmek genelde klinik şefinin desteği ve sana duyduğu kişisel ilgiye bağlıydı. Popülaritemin tartışılabilirliği ve insanlarla sık sık yabancılaşma yaşadığım için bu konuda şansın bana güleceğini düşünmeye bile cesaretim yoktu. Bu nedenle yerel bir hastanede mütevazı bir işe çoktan razıydım. Ondan sonrası, çok çalışmama, yeteneklerime ve becerime bağlıydı.
Oysa, o yaz tatilinde, kader beni çok etkileyecek bir oyun oynadı. Bir gün odam­da ders çalışıyordum. Kapı aralıktı. Annemin örgü ördüğü yandaki yemek odasında, babamın büyükannesinin çeyizinden kalma yuvarlak bir ceviz masa vardı. O tarih­lerde, aşağı yukarı yetmiş yıllık olmalıydı. Annem, masadan aşağı yukarı bir metre ötede, pencerenin kenarında oturuyordu. Kardeşim okuldaydı. Hizmetçi de mutfak­ta. Ansızın silah sesine benzer bir ses duydum. Yerimden fırlayıp patlama sesinin geldiği yan odaya koştum. Annemi neye uğradığını şaşırmış, koltukta oturur bul­dum. Örgüsü yere düşmüştü. "Ne, ne oldu?" diye kekeleyerek sordu. "Gürültü tam yanımda oldu." Masaya bakıyordu. Baktığımda ne olduğunu gördüm. Masa ortasın­dan kenarına doğru çatlamıştı. Ek yerlerinden birinden değil de, tahtanın tam orta­sından. Şaşırıp kaldım. Böyle bir şey nasıl oluyordu? Yetmiş yıldır kuruyan ağaç, ora­nın iklimsel özelliği olan oldukça nemli havada nasıl çatlamıştı? Soğuk ve kuru bir kış gününde, ancak yanan bir sobanın yanında dursaydı bu olabilirdi. Böyle bir pat­lamanın nedeni neydi? "Bazen çok garip kazalar olabiliyor," diye düşündüm. An­nem karanlık bir ifadeyle başını salladı. 2 no'lu sesiyle, "Bunun bir anlamı var," de­di. İstemediğim halde etkilendim. Söyleyecek bir şey bulamamam beni rahatsız etti.


25 Mayıs 2012 Cuma

Otorite / Jiddu Krishnamurti


Dünyadaki kargaşadan, sefaletten ve acıdan sorumlu olan her birimizin insan olarak kendi içimizde köklü bir devrim gerçekleştirmemiz gerektiğine canı gönülden inanıyorum. Zira her birimiz kendi içimizde hem toplum hem de bireyiz, hem şiddet hem de huzuruz; zevk, nefret, korku, saldırgan­lık, zorbalık ve kibarlığın bu garip karışımıyız. Bazen bir kişi diğeri üzerine hâkimiyet kurar ve hepimizin içinde büyük öl­çüde dengesizlik vardır.
Bizler sadece dünyaya karşı değil, kendimize, yaptıkları­mıza, düşündüklerimize, eylemlerimize, duygularımıza kar­şı da sorumluyuz. Bu tuhaf karışımı, şiddetle inceliğin, şef­katle vahşet, kıskançlık, açgözlülük, haset ve endişenin bu il­ginç çelişkisini anlamadan salt hakikatin veya zevkin peşine düşmek bir anlam ifade etmez. Kendimizin asıl temelinde köklü bir dönüşüm gerçekleşmedikçe, salt hakikatin veya zevkin peşinde koşmak beyhudedir. İnsan çok eski zaman­lardan beri hakikat dediğimiz şeyi, Tanrı dediğimiz zamansız hali, ölçülemez ve tarif edilemez varlığı arayıp durmuştur. İnsan hep bunu aramıştır çünkü hayatı çok sönüktür. Her za­man hayatında ölüm, ihtiyarlık, onca ıstırap, çelişki, çatışma, dayanılmaz sıkıntı ve anlamsızlık var. Biz bu duruma hapsol- muş durumdayız ve bundan kurtulmak için -ya da bu kar­maşık varoluşu biraz olsun anladığımız için- daha fazlasını bulmak istiyoruz, zamanla, düşünceyle, insani çürümeyle bozulmayacak bir şeyi istiyoruz. Nitekim insan hep bunu aramıştır ve bulamadığında da inancı yeşertmiştir. Bir tanrı­ya, kurtarıcıya veya düşünceye duyulan inancı...
İnancın kaçınılmaz olarak şiddeti körüklediğini fark etti­niz mi, bilmiyorum. Bunu düşünün. Bir fikre, bir kavrama inanç beslediğimde o fikri, o kavramı, o sembolü korumak is­terim; o sembol, o fikir, o ideoloji kendimin bir yansımasıdır. Onunla özdeşleşmişimdir ve her ne pahasına olursa olsun onu korumak isterim. Bir şeyi korumak istediğimde şiddete yönelirim. Ve giderek şiddet arttıkça inanç kaybolur; artık Tanrı sayesinde hiç kimse hiçbir şeye inanmaz olur. Bu du­rumda kişi ya kinik ve sert olur ya da düşünsel doyum sağ­layan bir felsefe icat eder ama asıl sorun çözülmüş değildir.
        Asıl sorun şudur: İnsan çatışmayla dolu bu karmaşık, mut­suz dünyada sadece dışsal olarak değil içsel olarak da esaslı bir dönüşümü nasıl gerçekleştirecek? Bu endişe ve çelişki dünyasında köklü bir devrimi nasıl yapacak? Zira bu değişim gerçekleştiğinde insan istiyorsa daha ilerisine gidebilir. Fakat eğer bu radikal, esaslı değişim olmazsa her türlü çaba boşa gi­decektir. Hakikat arayışı, bir tanrının, zamansız bir boyutun olup olmadığı sorusu başka birisi tarafından, bir rahip, bir kurtarıcı tarafından değil de bizzat sizin tarafınızdan cevap­lanacak bir sorudur; bu soruyu, ancak sözünü ettiğimiz kök­lü değişim her insanda gerçekleştiği zaman kendi başınıza ce­vaplandırabilirsiniz. İşte bütün bu konuşmalarda bizim ele aldığımız mesele de budur. Bizler sadece dışımızdaki bu sefil dünyada nesnel bir değişimi nasıl gerçekleştireceğimizle de­ğil aynı zamanda içsel bir devrimi nasıl başlatacağımızla da ilgileniyoruz. Çoğumuz öylesine dengesiz, öylesine şiddete yatkın, açgözlü ve bir şeyler ters gittiğinde hemencecik inci­nen insanlarız ve bana öyle geliyor ki asıl meselemiz, bu dün­yada yaşayan sizin ve benim gibi bir insanın ne yapacağıdır.
Sahiden yapabileceğimiz bir şey var mı? Bu soruyu kendi­nize ciddiyetle sorduğunuzda cevabınızın ne olacağını merak ediyorum. Biliyorsunuz, hayati bir soru soruyoruz. İnsan ola­rak siz ve ben ne yapabiliriz, sadece dünyayı değil aynı za­manda kendimizi de değiştirmek için ne yapabiliriz? Cevabı birisi bize söyleyecek mi? İnsanlar bize çok şey söylediler, bu meseleleri sıradan insanlara kıyasla daha iyi anlaması bekle­nen din adamları bizlere çok şey söylediler ama fazla ileriye taşıyamadılar. Onların onca bilgilerine rağmen bizi ileri nok­talara taşıyamıyorlar.
Birisine bel bağlayamayız; rehber yok, öğretmen yok, oto­rite yok, sadece insanın kendisi ve başkalarıyla ve dünyayla ilişkisi var; başka da bir şey yok. İnsan bunu anladığında, bu­nunla yüzleştiğinde, ya kinikliğe, sertliğe ve benzeri şeylere yol açan büyük bir çaresizliğe ulaşır ya da bu yüzleşmeyle başka birinden değil de sadece kendisinden ve dünyadan ta­mamen sorumlu olduğunu kavrar. İnsan bununla yüzleşti­ğinde artık kendine acımaz. Çoğumuz kendimize acıyoruz, başkalarını suçluyoruz ve bu eğilim berraklık doğurmuyor.
Bu dünyada çatışmadan, nefretten, şiddetten uzak akıllı, mantıklı, sağlıklı yaşayıp, aynı zamanda içimizde büyük bir dengeye ulaşabilmek için siz ve ben ne yapabiliriz? Bana ka­lırsa bu soru her birimizin kendi başımıza cevaplamamız ge­reken bir sorudur.
Çoğumuz ne yapmamız gerektiğini öğrenmek veya yeni bir şablona uymak için dinliyoruz. Yahut salt yeni bilgiler edinmek için dinliyoruz. Eğer bu tutumla buradaysanız bü­tün bu konuşmalarda yapmaya çalıştığımız şey açısından fazla bir ilerleme kaydedemezsiniz. Ne yazık ki hepimiz bize bir şeylerin anlatılmasını istiyoruz. Birileri bize bir şeyler öğ­retsin diye dinliyoruz; sadece kendisine bir şeylerin anlatıl­masını isteyen zihin açıkçası öğrenme yetisinden yoksundur.
Kendisine bir şeylerin öğretilmesini istemekle alakası ol­mayan bir öğrenme sürecinin olduğunu düşünüyorum. Ço­ğumuzun kafası karışık olduğu için bu karışıklıktan kurtul­mamıza yardım edecek birini arıyoruz, dolayısıyla sadece belli bir kalıba uymak için öğreniyor ya da bilgi ediniyoruz; bana öyle geliyor ki, bütün bu öğrenme türleri kaçınılmaz olarak yalnızca daha fazla karmaşaya değil aynı zamanda zihnin bozulmasına da yol açar. Farklı bir öğrenme türünün olduğuna inanıyorum; içinde ne öğretmenin ne de öğrenci­nin, ne gurunun ne de müridin olduğu, kendimizi sorguladı­ğımız bir öğrenme. Zihninizin işleyişini sorgulamaya başla­dığınızda, düşüncelerinizi, günlük etkinliklerinizi ve duygu­larınızı gözlemlediğinizde, bir şey öğrenemezsiniz çünkü si­ze öğretecek birisi yoktur. Sorgulamanızı bir otoriteye, varsa­yıma, ön bilgiye dayandıramazsınız. Aksi halde sadece zaten bildiğiniz bir kalıba uyum sağlamış olusunuz ve dolayısıyla artık kendinize dair bir şeyler öğrenmiyorsunuz demektir.
İnsan en tatmin edici, en konforlu, en zevkli yolu kolayca kabul eder. Bu limana sığınmak çok kolaydır. Ve otorite bir dinsel ya da psikolojik sistem içinde bir yöntemi önünüze ko­yup size dayatır. Bu yöntemle güvenliğe nasıl ulaşacağınızı size söyler. Fakat bu otoritede güvenliğin olmadığını fark eder­seniz o zaman herhangi bir rehberlik, kontrol, psikolojik çaba olmadan yaşamanın mümkün olup olmadığını keşfedebilir­siniz. Böylece zihnin meselenin özünü kavramak için özgür olup olamayacağını araştırmaya, görmeye başlarsınız; bu sa­yede ne olursa olsun asla herhangi bir psikolojik kalıba uyum sağlamazsınız.
Bu çok şey talep etmek demektir. Çünkü bizler eğitimli­yiz, çünkü otoriteyi kabullenmeye şartlandırılmışız, çünkü bu yaşamanın en rahat ve kolay yolu. Derin bir tatmin, derin bir güvence bulma umuduyla bütün inançlarımızı, birisine, bir düşünceye, bir kanaate veya bir öğretiye olan güvenimizi, ona kendimizi teslim etmeyi bir kenara bırakalım. Zira o gurular, o öğretiler yapacaklarını yaptılar ve siz sadece onları takip ettiniz.
Şimdi akıllı, oldukça uyanık, kelimenin normal anlamında farkında olan kişi bütün bunlara toptan karşı çıkar. Konuşma özgürlüğü ve diğer özgürlüklerin olduğu, sizinki gibi özgür bir ülkede yaşayan insanlar olarak sizler totaliter bir devlete şiddetle karşı çıkarsınız ama psikologların, guruların, şimdi değil de gelecekte harika bir şey vaat eden öğretilerin otorite­sini kabulleniyorsunuz; çok tatmin edici olduğu için bu oto­riteyi benimsiyorsunuz. Bu nedenle istediğiniz takdirde bü­tün bunları ortadan kaldıracağız; aksi halde sözünü ettiğimiz zekâyı uyandıramayız.
Psikolojik otoritenin olduğu yerde uyum da olur; başkala­rının çeşitli onaylarla koyduğu kalıba uyum ya da deneyimlediğiniz, hissettiğiniz ve onunla güven bulduğunuz kendi otoritenize uyum. Psikolojik otoritede, öğretilerde -konuşma­cının öğretileri, dinsel öğretiler ve tanıdığınız en iyi gurunun öğretileri de dâhil- güvence var mıdır? Ve gördüğünüz gibi, milyonlarca insan sonunda bir gün, gelecek hayatta güvence­ye ulaşma umuduyla bu yolu, bu düşünce biçimini takip edi­yor. Şimdi biz bunda bir hakikat payı olup olmadığım kendi­mize soracağız.
Lütfen birlikte ilerleyelim. Tamam mı? Birlikte keşfediyo­ruz. Bu sorunu birlikte ele alıyoruz yani ben düşünüyorum siz de sadece dinliyor değilsiniz; insanın güvenlik ve mutlu­luk bulma umuduyla öteden beri taşıdığı bu ağır yükün ha­kikatini ortaya çıkarmak için meseleyi birlikte paylaşıyoruz. Uyuma, taklide, herhangi bir geleneği takip etmeye dayan­mayan bir günlük hayatı yaşayıp yaşayamayacağımız soru­sunu çok ama çok dikkatlice ele almak hem konuşmacının hem de sizin sorumluluğunuzdadır çünkü eğer bir geleneğe, bir onaya, bir şablona sahip olursanız kaçınılmaz bir şekilde bilinçli veya bilinçsiz olarak ona uyum gösterirsiniz.
İnsan dinsel veya psikolojik bir şablona ya da kendisinin oluşturduğu bir şablona uyum gösterdiğinde fiilen olan ile şablon arasında hep bir çelişki söz konusu olur. Her zaman bir çatışma yaşar ve bu çatışma hiç bitmez. Kişinin bir şab­lonla işi bittiğinde bir başkasına geçer. Bu idealler, şablonlar, çıkarımlar, inançlar ve benzeri şeyler yüzünden insan bu ça­tışma alanında yaşamak için eğitilmiştir. Bir şablona uyan in­san asla özgür olamaz; sevginin ne olduğunu asla bilemez, her zaman mücadele içinde olduğundan kendine önem verir; benlik kendini geliştirme fikriyle olağanüstü önem kazanır.
Öyleyse şablonsuz yaşamak mümkün müdür? Şablon der­ken, gelenekleri, çıkarımları, idealleri, gelecekte gelişmenize yardım edecek ilahi bir varlığın olduğu varsayımım kast edi­yoruz; bütün bunları zaten biliyorsunuz. Şimdi tüm insanlı­ğın eksiksiz bir temsilcisi olarak insan bu meselenin hakikati­ni nasıl ortaya çıkaracak? İnsanın bilinci köklü, esaslı bir şe­kilde değiştiğinde -değişmekten ziyade dönüştüğünde- o zaman o insan bütün insanlığın bilincini etkiler. Lütfen mese­lenin özünü görün, o zaman çok sorumlu olursunuz, o za­man kendi küçük dertlerinize, seks yapıp yapmamaya, siga­ra içip içmemeye -bildiğiniz bütün bu eften püften meselele­re- kafa yormakla yetinmezsiniz.
İçinde otorite kıvılcımının yanmadığı bir hayatın olup ol­madığını birlikte araştırıp göreceğiz. Bu meseleyi nasıl irde­leyeceğiz? Hangi kapasiteyle araştıracağız? Araştırmak için güdüden kurtulmak gerekir. Kişi otorite meselesini araştır­mak istediğinde, geçmişi ona şöyle der: İtaat etmeliyim, ta­kip etmeliyim. Ve süreç içinde insanın geçmişi hep koruma­cı davranır, kişinin araştırmasını çarpıtır. Geçmişi hiçbir su­rette araştırmasına müdahale etmesin diye kişi geçmişinden sıyrılabilir mi?
İnsanın acilen hakikati bulma gereği, bu zaruret, bu talep geçmişi susturur; insanın keşfetme hevesi öylesine yoğundur ki geçmiş artık müdahale edemez. Her ne kadar kişinin geç­mişi, aldığı eğitim, şartlanması çok güçlü olsa da -ki asırlar boyu birikmiştir; insan bilinçli olarak onunla mücadele ede­mez, onu bir kenara atamaz; onunla savaşamaz çünkü onun­la savaşmanın yalnızca onu güçlendirmeye yaradığını görür- otoritenin hakikatini bulmaya dönük kararlılığı geçmişi çok uzağa atar; öyle ki geçmiş artık onun zihnini meşgul etmez.
İnsanların diğer insanlara psikolojik olarak, hariçten da­yattığı otorite meselesini incelemeye, onun hakikatini öğren­meye hazır mısınız? Hakikati bulmak için otoritenin özünü araştırmaya dönük bir saik veya sebep olmamalıdır. Bu çok şeyi gerektiren bir iştir, öyle değil mi? Buna hazır mıyız? Yok­sa hepimiz çok mu yaşlıyız? Eğer çok yaşlıysanız bu sizin so­rununuz, eğer kararlı değilseniz bu da sizin sorununuz.
Bir insan olarak meselenin özünü öğrenmek istiyorum. İn­sanlığın bir temsilcisi olduğumu kabul ederek ben kendime "Bu meselenin hakikatini öğrenmek istiyorum," diyorum. Sözünü ettiğim mesele ise hiçbir uyum, hiçbir çatışma, hiçbir amaç, hedef, ideal -ki bunların hepsi çatışma yaratır- olmak­sızın bir hayat yaşamanın mümkün olup olmadığıdır. Araştırmanın yoğunluğu meselenin aslını öğrenme aciliyetine, keşfetmeye dönük muazzam enerjiye sahip olmaya dayanır.
Kâğıt üzerinde parlak bir ütopyanın, cesur yeni bir dünya­nın taslağını çizebiliriz fakat bilinmeyen bir gelecek uğruna şimdiyi feda etmek kesinlikle sorunlarımızın hiçbirini çözmez. Gelecekle şimdinin arayışına giren o kadar çok unsur var ki hiç kimse geleceğin nasıl olacağını bilemez. Ciddiyet taşıyan biri olarak bizlerin yapabileceği ve yapması gereken iş sorunlarımızı geleceğe ertelemeden şimdi ele almaktır. Son­suzluk geleceğin içinde değildir; sonsuzluk şimdidir. Sorun­larımız şimdide mevcut ve ancak şimdiki zamanda çözülebi­lir.
Ciddi insanlar olarak kendimizi yeniden oluşturmalıyız. Ama yeniden oluşum ancak kendimizi korumak ve saldırgan arzularla aracılığıyla yarattığımız değerlerden kopmakla mümkün olabilir. Kişinin kendini bilmesi özgürlüğün baş­langıcıdır ve ancak kendimizi bildiğimizde düzeni ve huzu­ru sağlayabiliriz.
Şimdi bazıları şunu sorabilir: "Tek bir birey tarihi etkileye­cek ne yapabilir? O, yaşam tarzıyla sahiden bir şey başarabi­lir mi?" Elbette başarabilir. Sizler ve ben tabii ki mevcut sa­vaşları hemen durduramayız veya uluslar arasında ani bir anlayış yaratamayız ama en azından günlük ilişkiler dünya­sında kendi etkisini doğuracak temel bir değişimi meydana getirebiliriz.
Ancak ve ancak insan sonuç alma hevesine kapılmazsa bi­reysel aydınlanma kalabalık insan gruplarını etkileyebilir. Eğer insan kazanç ve sonuç açısından düşünürse doğru bi­reysel dönüşüm mümkün olmaz.
İnsani sorunlar basit değildir, çok karmaşıktır. Onları an­lamak sabır ve içgörü gerektirir ve birey olarak bizlerin o so­runları kendi başımıza anlayıp çözmemiz hayati önem taşı­maktadır. Onlar ne kolay formüllerle ne de sloganlarla anla­şılabilir. Keza onlar sadece daha fazla kargaşa ve sefalet do­ğuran belirli bir çizgide çalışan uzmanlar tarafından çözüle­mez. Ancak topyekûn bir süreç olarak kendimizin farkına vardığımızda, yani tüm psikolojik yapımızı kavradığımızda sorunlarımızı anlayıp çözebiliriz. Ve hiçbir dini veya siyasi li­der bize bu anlayışın anahtarım sunamaz.
Kendimizi anlamak için sadece başka insanlarla ilişkimi­zin değil mülkiyetle, fikirlerle ve doğayla olan ilişkimizin de farkına varmalıyız. Bütün toplumların temeli olan insani iliş­kilerde hakiki bir devrim yapacaksak değerlerimizde ve ba­kış açımızda köklü bir değişim gerçekleştirmemiz gerekir; ama kendimizi gerekli ve esaslı dönüşümden geçirmekten uzak duruyoruz ve dünyada her zaman kan dökmeye ve fe­laketlere yol açan siyasi devrimler yapmaya çalışıyoruz.
Duyuma dayanan ilişki asla benlikten kurtulmanın yolu olamaz; buna rağmen ilişkilerimizin çoğu duyuma dayalıdır; onlar şahsi avantaj, rahatlık, psikolojik güvence arzusunun ürünüdür. Her ne kadar bu ilişkiler bize benlikten geçici ola­rak kurtulma fırsatı sunsa da dışa kapatan ve bağlayıcı etkin­likleriyle benliğe güç katmaktan öteye geçmezler. İlişki benli­ğin ve onun tüm etkinliklerinin görüldüğü bir aynadır ve an­cak benliğin halleri ilişkilerdeki tepkiler içinde anlaşıldığında benlikten yaratıcı şekilde sıyrılış mümkün olabilir.
Cehalet benliğin hallerinin bilgisinden yoksun olmaktır ve bu cehalet yüzeysel etkinlikler ve reformlarla yok edilemez; ancak kişinin tüm ilişkilerinden benliğin tepkilerinin ve hare­ketlerinin her daim farkında olmasıyla söz konusu cehalet or­tadan kaldırılabilir.
Anlamamız gereken husus, bizlerin sadece çevre tarafın­dan şartlanmış olduğumuz değil, aynı zamanda bizzat çevre olduğumuzdur; bizler çevreden ayrı bir şey değiliz. Düşün­celerimiz ve tepkilerimiz bir parçası olduğumuz toplumun bize dayattığı değerlerle şartlandırılmış durumdadır.
Bizlerin topyekûn çevre olduğumuz gerçeğini görmüyoruz çünkü "ben"in, benliğin çevresinde dönen çeşitli unsur­lar var içimizde. Benlik değişik türlerdeki arzular olan bu un­surlardan ibarettir. Arzuların bir araya gelişinden merkezi fikir, düşünen kişi, "ben" ve "benim" iradem ortaya çıkar; böylece benlik ve benlik-olmayan, ben ve çevre ya da toplum arasında bir bölünme oluşur. Bu bölünme gerek içsel gerekse dışsal çatışmanın başlangıcıdır.
Gerek bilinçli gerekse bilinçdışı tüm bu sürecin farkındalığı meditasyondur ve meditasyon yoluyla arzulan ve çatışma­larıyla benlik aşılır. İnsan benliği koruyan etkilenimler ve de­lerlerden arınmak istiyorsa kendini bilmesi şarttır ve ancak ondan sonra kazanacağı özgürlük içinde yaratım, hakikat, Tanrı veya ne derseniz deyin o olur.
Fikirler ve gelenek çok küçük yaşlardan itibaren düşünce­lerimizi ve duygularımızı şekillendirir. Anlık etkilenimler ve izlenimler hem bilinçli hem de bilinçdışı hayatımızı şekillen­diren uzun süreli güçlü bir etki yaratır. Uyum, eğitim ve top­lumun tesiriyle çocuklukta başlar.
Taklit etme isteği hayatımızda sadece yüzeysel seviyede değil derinlerde de çok güçlü bir faktördür. Bizler bağımsız düşüncelere ve hislere pek sahip değilizdir. Düşüncelerimiz ve hislerimiz salt tepkiler olarak oluşur ve bu nedenle yerle­şik kalıplardan bağımsız değillerdir çünkü tepkide özgürlük yoktur.
Felsefe ve din kimi yöntemler ortaya koyar ve bu yöntem­lerle biz Tanrıyı veya hakikati anlamaya çalışırız; ne var ki salt bir yöntemi takip etmek, o yöntem günlük sosyal yaşan­tımızda ne kadar faydalı olursa olsun bizi düşüncesiz ve bö­lük pörçük bırakır.
Uyum sağlama dürtüsü yani güvenlik isteği korkuyu bes­ler ve köleliği teşvik eden ve bizi az ya da çok boyunduruk altına alan siyasi ve dinsel otoriteleri, liderleri ve kahramanları öne çıkarır ama itaat etmemek sadece otoriteye karşı bir tep­kidir ve hiçbir surette bizlerin bütünlüklü insan olmamıza yardım etmez. Tepki bitimsizdir; daha fazla tepkiye yol aç­maktan öteye geçmez.
Temelindeki korkuyla birlikte uyum bir engeldir ama bu gerçeğin sadece zihinsel olarak farkına varmak engeli orta­dan kaldırmaz. Ancak tüm varlığımızla engellerin farkına va­rırsak daha fazla ve daha derin blokajlar yaratmadan onlar­dan kurtulabiliriz.
İçsel anlamda bağımlı olduğumuzda gelenek üzerimizde büyük söz sahibi olur ve geleneksel çizgilerde düşünen bir zi­hin yeni olanı keşfedemez. Uyum sağlayarak ikiyüzlü taklit­çiler, zalim bir sosyal mekanizmanın dişlileri oluruz. Önemli olan başkalarının bizden düşünmemizi istediği şeyler değil bizzat bizim ne düşündüğümüzdür. Geleneğe uyum sağladı­ğımızda çok geçmeden olmamız istenilen şeyin kopyalarına dönüşürüz.
Olmamız istenilen şeyi taklit etmek korkuyu besler ve kor­ku yaratıcı düşünceyi öldürür. Korku zihni ve kalbi köreltir, böylece hayatın anlamına karşı duyarsız kalırız; kendi acıla­rımızı, kuşların kanat çırpışlarını, başka insanların sevinçleri­ni ve üzüntülerim umursamayız.
Bilinçli ve bilinçdışı korkunun birçok değişik nedeni var­dır ve o nedenleri ortadan kaldırmak uyanık bir gözlemciliği gerektirir. Korku disiplin, itaat ve iradenin diğer edimleriyle ortadan kaldırılamaz; onun nedenlerinin araştırılıp anlaşıl­ması gerekir. Bu ise hiçbir yargı taşımayan farkındalığı ve sabrı gerektirir.
Bilinçli korkularımızı anlayıp yok etmek nispeten kolay­dır. Fakat bilinçdışı korkularımızı çoğumuz keşfetmemiştir bile çünkü onların su üstüne çıkmasına izin vermeyiz ve ender durumlarda onlar su üstüne çıktıklarında onları alelace­le kılıfa bürür, onlardan kaçmaya çalışırız. Gizli korkuların çoğunlukla rüya ve diğer ima yollarıyla farkına varırız ve onlar yüzeysel korkulardan daha büyük bozulma ve çatışma doğurur.
Hayatımız sadece yüzeyde akmaz, hayatımızın büyük bir kısmı nedensel gözlemden gizlenmiştir. Gizli korkularınız ortaya çıkıp çözülseydi bilinçli zihnimiz sürekli meşguliyet­ten kurtulup bir parça dinginlik bulurdu; öyleyse gizli korku­lar yüzeye çıkınca hiçbir engel olmaksızın gözlemlenmelidir çünkü her tür kınama veya haklı çıkarma korkuyu pekiştir­mekten öteye geçmez. Tüm korkulardan arınmak için onların karanlık etkisinin farkına varmalıyız ve ancak sürgit bir tem- kinlik korkunun birçok nedenini açığa çıkarabilir.
Korkunun sonuçlarından biri insani hadiselerde otoriteyi kabul etmektir. Otorite bizim haklı olma, güvende olma, ra­hat olma, bilinçli çatışmalardan ve rahatsızlıklardan kurtul­ma isteğimiz tarafından yaratılır ama ve sözüm ona bilgeye itaat ve saygı kılıfına bürünse de korkudan doğan hiçbir şey sorunlarımızı anlamamıza yardım etmez.
Bilge otoriteye başvurmaz ve otorite olanlar bilge değildir. Ne tür olursa olsun korku kendimizi ve başkalarıyla olan iliş­kilerimizi anlamamıza engel olur.
Otoriteyi takip etmek zekânın inkârı demektir. Otoriteyi kabullenmek egemen olana teslim olmak, bir bireyin, bir gru­bun veya ister siyasi ister dinsel olsun bir ideolojinin buyru­ğu altına girmek demektir ve kişinin kendini otoritenin emri altına sokması sadece zekânın değil, aynı zamanda bireysel özgürlüğün de inkârı demektir. Bir dinsel inanca veya dü­şünce sistemine boyun eğmek kendini korumaya yönelik bir tepkidir. Otoritenin kabulü sıkıntılarımızı ve sorunlarımızı geçici olarak örtbas etmeye yardım edebilir ama bir sorundan kaçmak o sorunu derinleştirmekten öteye geçmez ve süreç içinde kendilik bilgisi ve özgürlük terk edilir.
Özgürlük ve otoritenin kabulü nasıl uzlaşabilir ki? Eğer bir uzlaşma varsa özgürlük ve kendilik bilgisini aradığını söyleyen insanlar bu çabalarında samimi değillerdir. Özgür­lüğün nihai bir amaç, bir son olduğunu düşünüyoruz ve öz­gür olmak için kendimizi değişik baskı ve sindirme biçimle­rine teslim etmemiz gerektiğini sanıyoruz. Uyum yoluyla öz­gürlüğe ulaşmayı umuyoruz ama araçlar da amaçlar kadar önemli değil mi? Araçlar amaçlan şekillendirmiyor mu?
Barışa ulaşmak için barışçıl araçlar kullanmalıyız, eğer araçlar şiddet içerikli olursa sonumuz nasıl barış olabilir ki? Eğer son özgürlükse başlangıç da özgür olmalı çünkü son ve başlangıç birdir. Ancak başlangıçta özgürlük olursa kendilik bilgisi ve zekâ elde edilebilir ve otoriteyi kabullenmek özgür­lüğü yadsımak demektir.
Bizler değişik türlerdeki otoriteye -bilgi, başarı, iktidar ve benzeri- tapmıyoruz. Gençler üzerinde otorite uyguluyoruz, aynı zamanda hâkim üstün otoriteden korkuyoruz. İnsanın içsel bakışı olmadığı sürece harici iktidar ve mevki büyük önem kazanır; o zaman birey giderek daha fazla otoriteye ve zorlamaya teslim olur, başkalarının oyuncağı haline gelir. Çevremizde işleyen bu süreci görebiliriz; kriz zamanında de­mokratik ülkeler totaliter tutumlar sergileyip demokrasiyi unuturlar ve insanları itaate zorlarlar.
Hükmetme veya hükmedilme isteğimizin ardındaki zor­lamayı anlayabilirsek, o zaman belki otoritenin kargaşa yara­tan etkilerinden kurtulabiliriz. Emin olma, haklı olma, başa­rılı olma, bilme özlemi içindeyiz ve kesinliğe, kalıcılığa duy­duğumuz bu özlem dışsal alanda toplumun, ailenin, dinin ve benzeri şeylerin otoritesini tesis ederken içimizde de kişisel deneyimin otoritesini kurar. Öte yandan sadece otoriteyi göz ardı etmek, onun harici sembollerini yıkmak çok fazla anlam ifade etmez.
Bir gelenekten kopup başka bir geleneğe uyum sağlamak, bir lideri bırakıp başka lideri izlemek yüzeysel bir harekettir. Eğer otoritenin tüm sürecinin bilincinde olacaksak, onun içselliğini göreceksek, kesinlik isteğini kavrayıp aşacaksak, adamakıllı farkındalığa ve içgörüye sahip olmalıyız; özgür olmalıyız, en sonda değil başlangıçta.
Kesinlik ve güvence özlemi benliğin belli başlı etkinlikle­rinden biridir ve bu dayatmacı dürtünün bükülüp zor kulla­nılarak başka bir yöne sevk edilmesi veya istenilen bir kalıba uydurulması değil sürekli gözlemlenmesi gerekir. Benlik, “ben" ve "benim", çoğumuzun içinde çok güçlüdür; uykuda ve diğer zamanlarda hep uyanıktır, her zaman kendini güç­lendirir. Fakat benliğin farkına varırsak ve onun tüm etkin­liklerinin, ne kadar örtük olursa olsun kaçınılmaz olarak ça­tışma ve acıya yol açtığım anlarsak o zaman kesinlik ve gü­vence isteği son bulur.
Benliğin hallerini ve oyunlarını açığa vurması için kişinin sürekli onu gözlemlemesi gerekir. O halleri ve oyunları, oto­ritenin sonuçlarını, bunda bizim kabulümüzün ve reddimizin rol oynadığını anlamaya başladığımızda, kendimizi oto­riteden sıyırmaya başlamışız demektir.
Çoğumuzun gözünde hayatın sorunları çok ciddi değil ve bizler hazır çareler istiyoruz. Sorunun içine dalmak istemiyo­ruz, sorunu enikonu ele almak ve onun anlamına ulaşmak is­temiyoruz; bize çözümün söylenmesini bekliyoruz ve çözüm ne kadar tatmin ediciyse onu o kadar çabuk kabul ediyoruz. Bir sorunu ele almamız gerektiğinde, o soruna eğilmek zo­runda kaldığımızda zihnimiz isyan eder çünkü sorunları ir­delemeye alışık değilizdir.
Bu meseleleri düşünürken benden sadece hazır bir cevap bekliyorsanız, korkarım hayal kırıldığına uğrayacaksınız, ama meseleye birlikte girersek, eski bakış açılarını bir kenara atıp meseleyi yeni bir gözle değerlendirirsek, o zaman belki karşı­laştığımız ama genellikle görmeye pek yanaşmadığımız pek çok sorunu çözebiliriz. Onları görmek zorundayız yani ger­çeklerle yüzleşme kapasitemizin olması gerekir ve açıklama­lara sığındığımız, zihinlerimizi kelimelerle doldurduğumuz sürece hiçbir gerçekle yüzleşemeyiz.
Zira kelimeler, açıklamalar, anılar gerçeğin anlaşılmasını perdeler. Gerçek hep yenidir çünkü gerçek bir meydan oku­madır; ama eğer biz gerçeği eskiymiş gibi görüp devre dışı bırakırsak o artık yeni olmaktan, bir meydan okuma olmak­tan çıkar. Dolayısıyla bu mevzuları ele alırken sorunu birlik­te masaya yatırmamızı bekliyorum. Ben cevap sunmuyorum, onun yerine her bir sorunu beraberce irdeleyip aslına inmeyi öneriyorum
.
DİNLEYİCİ: Yüksek entelektüellerin gözde kaçışı olan bir tür felsefi anarşizmi salık veriyorsunuz. Bir topluluk her zaman bir tür nizama ve otoriteye gerek duymaz mı? Savunduğunuz değerleri hangi sosyal düzen ifade edebi­lir?
KRISHNAMURTI: Bayım, hayat çok zor olduğunda, so­runlar arttığında, ya zekâ ya da mistisizm yoluyla kaçıyoruz. Zekâyla kaçışı biliyoruz: Mantığa bürüme, daha kurnazca araçlar, daha çok teknik, hayata daha fazla ekonomik tepki­ler, bunların hepsi çok ince, örtük ve zihinseldir. Ayrıca mis­tisizm, kutsal kitaplar ve yerleşik bir ideaya -bir imge, sem­bol, üstün varlık veya ne diyorsanız o olarak idea- tapınma yoluyla kaçış da söz konusu, sanki onlar zihne ait değilmiş gibi; oysa gerek entelektüel olan gerekse mistik olan zihnin ürünleridir.
Entelektüeli üstün görüp mistiği küçümsüyoruz çünkü mistiğe tekmeyi vurmak şimdilerde moda ama her ikisi de zi­hin yoluyla işliyor. Entelektüel konuşabilir, kendini daha açık ifade edebilir ama o da kendi düşüncelerine sığınıp ora­da sessiz sedasız yaşıyor, toplumu umursamıyor ve zihninin ürünü olan yanılsamaların peşinden gidiyor. Bu nedenle en­telektüel ile mistik arasında bir fark görmüyorum. Her ikisi de zihnin yanılsamalarının izinde ve ikisi de ne üstün ne de aşağıda. Ne mistik veya yogi dünyadan geri çekiliyor ne de entelektüelin bir cevabı var.
Entelektüel veya mistik olmadan, ne mantığa bürümeyle ne de muğlâk ifadelerle, kaçmadan ve sözlerin, kendi zihni­mizin ürünü yöntemlerin büyüsüne kapılmadan bu sorunu çözmek zorunda olan kişiler siz ve ben gibi sıradan insanlar­dır.
Siz neyseniz dünya da odur ve kendinizi anlamadığınız sürece yaratacağınız şey daima kargaşayı ve sefaleti artıra­cak; fakat harekete geçmek için kendinizi anlama sürecinden geçmeniz gerekmez, ilkin kendinizi anlayıp sonra eylemde bulunacak değilsiniz. Aksine eylem kendinizi anlamak için kurduğunuz ilişkidir. Eylem, içinde kendinizi anladığınız, kendinizi apaçık gördüğünüz ilişkidir: Ama eğer mükemmel olmak veya kendinizi anlamak için beklerseniz bu bekleyiş ölümdür. Çoğumuz aktifiz ve bu aktiflik bizi boş, kuru insan­lar haline getirdi. Bir kez yenilgiye uğradığımızda yeni bir eylemde bulunmayıp bekliyoruz ve şöyle diyoruz: "Anlaya­na kadar eylemde bulunmayacağım."
Anlamayı beklemek bir ölüm sürecidir; ama beklemeyi gerektirmeyen eylemin, anbean yaşamanın tüm sürecini an­larsanız o zaman bu anlayış, yaptığınız şeyin içinde yer alır, bizzat kendisi faaldir, yaşamdan aynı bir şey değildir. Yaşamak eylemdir, yaşamak ilişkidir ve ilişkiyi anlamadığımız için, ilişkiden kaçtığımız için, kelimelere takılıyoruz ve keli­meler bizi büyüleyip daha çok kaos ve sefalet doğuran eyle­melere sürüklüyor.
DİNLEYİCİ: Bir toplum her zaman nizama ve otoriteye ihtiyaç duymaz mı?
KRISHNAMURTI: Toplum şiddete dayalı olduğu sürece elbette otorite de olacaktır. Şimdiki toplumsal yapımız şidde­te, hoşgörüsüzlüğe dayalı değil mi? Toplum ilişki içindeki siz ve başkalarından ibarettir. Keza ilişkiniz şiddete dayalı değil mi? Nihayetinde kendiniz için yaşamıyor musunuz? Şimdiki ilişkimiz şiddete -kendini kapatma, tecrit olarak şiddet- da­yalı değil mi? Günlük edimlerimiz bir tecrit işlemi değil mi? Ve herkes kendini izole ettiği için birlikteliği sağlayacak bir otoriteye gerek duyuluyor, bu otorite devlet otoritesi de ola­bilir, yerleşik dinin otoritesi de.
Şimdiye dek bizler bir arada tutulabilmişsek bu dinden du­yulan korku ya da devletten duyulan korku yoluyla gerçek­leştirilebilmiştir; ama ilişkiyi anlayan ve hayatı şiddete da­yanmayan bir kişi otoriteye ihtiyaç duymaz. Otoriteye ihtiyaç duyan insan aptal, şiddete eğilimli ve mutsuzdur, tıpkı sizler gibi.
Otoritesiz kendinizi kaybedeceğinizi düşündüğünüz için otorite peşindesiniz; bütün bu dinlerin, bu yanılsamaların ve inançların sebebi de bu; keza siyasi ya da dini onca liderin varlık sebebi de bu. Karışıklık anlarında ortaya lider çıkarı­yorsunuz ve onu takip ediyorsunuz ve o lider, sizin karışıklı­ğınızın ürünü olduğu için elbette onun da kafası karışık olu­yor. Demek ki ilişkilerinizde çatışma, sefalet ve şiddet üretti­ğiniz sürece otorite kaçınılmaz olacak.
DİNLEYİCİ: Savunduğunuz değerleri nasıl bir sosyal düzen ifade edebilir?
KRISHNAMURTI: Bayım, hangi değerleri savunduğu­mu anlıyor musunuz? Ben bir şey savunuyor muyum, en azından beni ciddiyetle dinlemiş az sayıda insan için? Eski bir dizi değer yerine yenilerini sunmuyorum. Yerlerine başka bir şey atamıyorum; diyorum ki: Savunduğunuz şeylere bir bakın, onları inceleyin, onların aslını öğrenin; ondan sonra te­sis edeceğiniz değerler yeni bir toplum yaratacaktır. Başka bi­risinin sizin için çizdiği taslağı derinlemesine bilmeden körce takip etmeyin. Her bir sorunun hakikatini, değerini keşfede­cek olan sizsiniz.
Eğer kulak verirseniz söylediklerimin gayet açık ve yalın olduğunu anlarsınız. Toplum sizin ürününüz, sizin yansıma­nız. Dünyanın sorunu sizin sorununuz ve bu sorunu anla­mak için kendinizi anlamanız şart ve kendinizi ancak ilişki içinde anlayabilirsiniz, kaçarak değil. Dinlerle, başka şeylerle kaçtığınız için de bildiklerinizin bir değeri ve geçerliliği yok. Başkalarıyla olan ilişkinizi temelden değiştirmeye yanaşmı­yorsunuz çünkü bu sizin gözünüzde sıkıntı demek, çile de­mek, devrim demek; bu yüzden yüksek entelektüelden, mis­tikten ve tüm o saçmalıklardan bahsediyorsunuz.
Yeni bir toplum, yeni bir düzen başkaları tarafından kuru­lamaz, sizin tarafınızdan kurulmak zorundadır. Bir fikre da­yalı bir devrim hiç de devrim değildir. Gerçek devrim içten gelir ve bu devrim kaçış yoluyla hayata geçmez. Ancak ilişki­lerinizi, günlük faaliyetlerinizi, davranma biçiminizi, düşün­me tarzınızı, konuşma üslubunuzu, eşinize, komşunuza ve çocuklarınıza karşı tutumlarınızı anladığınızda sözünü etti­ğim devrim meydana gelir. Kendinizi anlamadan, ne yapar­sanız yapın, ne kadar uzağa kaçarsanız kaçın, yalnızca daha fazla sefalete, daha fazla savaşa, daha fazla yıkıma neden olursunuz.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Yırtmaç / Cemil Yüksel



dokunmanın sesinden çıktığın oluyor
bir rüzgar dahi giremiyor açıklığından
sana söylenmiş sözler buluyorlar
belki herkesin söylemekten kendini alamadığı sözler
durup baktığın her şeyle başlıyor oysa
sıkı örülmüş bir atkı halinde üzerinde
uygun yerleştirilmiş bir gün kadar özenli
bir adam gözlerini kolluyor boşlukta
bir kırlangıç ötüşü halinde aniden ve yavaşlayarak
utanıyor kendiyle bir kuytuda öpüşmekten
bir adam eliyle yokluyor kendini
bir körlükten çıkarılmış kendini
devrilen bir heykeli düzelterek

az kalıyor ne söylense bu bahçe kokusu
yeşilliği tazeleyen ışık, vapurları tutan örgü
heyet raporları, kağıtlar bitmeyen imzalar
tekrar yaratılan kelimelerdeki vurgu
az kalıyor karşılaşınca dolanarak yükselen saçlarından
iki ucundan da ayrı ayrı geçiliyor
uzaklığı ölçülmez dalgınlığından
az kalıyor varılmaya bir cuma günü varılmasına
köklü deniz örtüleri balıklar akıntılar
gözlerindeki siyahla çeşitleniyor dünya

biz durmadan söyleniyorduk
yürüyüşünde aralanıp duran
uzun bacaklı bir şiiri.

Görsel:

          


12 Mayıs 2012 Cumartesi

Hayata Karşı Amaçlar / Gündüz Vassaf


"Ay'a sordular:
'Neyi isterdin en çok?'
Cevap verdi:
'Güneş'in kaybolmasını, ve ebediyen bulutlarla örtülü kalmasını.’"
Feridüddin Attar

I
"Hayatını planla. Amaçlarını gerçekleştir. Hayattan ne bek­lediğini bil. Hiçbir şey seni yolundan alıkoymasın. Azim ve di­siplin sayesinde yapamayacağın şey yoktur. Bunu başaracak ye­teneğe kesinlikle sahipsin."
Bu sözler böyle sürüp gider. Analar babalar, hocalar, psi­kologlar, en iyi arkadaşlar, hepsi bunları söyler ve sen de bun­ları tekrarlar ve hepsine de inanırsın. Bütün bunların ne kadar saçma olduğu, bir gün şu ilanı okuduğum zaman kafama dank etti: Yüzünde kararlı bir ifade okunan eli yüzü düzgün orta yaşlı bir kadın fotoğrafının altında, "Bu kadının belirli amaçları var," diye yazıyordu "Ve biz de onu oraya ulaştıracağız." Borç vermek isteyen bir bankanın ilanıydı bu.
Bankalar, hükümetler, şirketler, meslek kuruluşları, top­lumun yapısını planlayan ve yürüten bütün kurum ve insanlar, bizim birtakım amaçlara sahip olmamızı isterler. Ayrıca, bu amaçları gerçekleştirme yolunda kararlı olmamızı ve böylelikle davranışlarımızın da önceden kestirilebilir olmasını isterler. Amaçlarımız aracılığıyla da üzerimizde totaliter bir denetim kurarlar.

II
Davranışları anla, önceden kestir ve denetle. Yirminci yüzyıl bi­liminin, özellikle de bir davranış bilimi olarak psikolojinin slo­ganı budur. Psikolojinin hedefi budur. Peki bu hedef kimlerin çıkarlarına hizmet eder? Davranışlarımıza ilişkin toplu bilgi, endüstri sonrası (post-modern) düzen(ler)in gücünün da­yanağıdır. Davranışlarımıza ilişkin bilgi, bu düzenlerin top­lumu denetlemesini, "yurttaşlarını" denetlemesini ve bizleri de­netleyip sömürmesini sağlar. Bilgi güç demektir. Örneğin, kimi İskandinav ülkelerinde ve Almanya'da ülke çapında bir sayıma halkın karşı çıkması, işte bu yüzdendir.
Bilgi toplama, bizimle ilgili olarak öğrenilebilecek ne varsa hepsini titizlikle tasnif eden ve bunları birbirleriyle paylaşan şirketlerin başlıca faaliyet alanlarından biridir. Ne zaman bir anket formu doldursak, ne zaman bir banka kartı için baş­vuruda bulunsak, ne zaman bir kitap kulübüne üye olsak, on­lara bilgi sunmuş oluruz. Üzerinde hiçbir fikir yürütemeyeceğimiz herhangi bir konu yok mu? Kurulu düzen, bizim için-planladığı her şey hakkında bir fikir sahibi olmaya yöneltir bizi. Şunu ya da bunu ötekine tercih etmek yerine "bir fikrim yok” diyenlerin çoğunlukta olduğunu gösteren bir ka­muoyu yoklamasına neden rastlamadık şimdiye dek?
Yönetenler sürprizlerden hoşlanmazlar. Yirminci yüzyıl in­sanında sürpriz öğesi hızla ortadan kalkmaktadır. Sürprizler, yöneteni şoke eder. Sürprizler hem bizim planlarımızı hem de onların planlarını bozar. Sürprizler, amaçların ve hedeflerin önünde duran birer engeldir. Düzen, önümüzdeki yıl neye kaç para harcayacağımızı, kimin, nerede, ne kadar süre tatil ya­pacağını, hatta tatildeyken kaç kişinin boşanmak için avukat hizmeti talep edeceğini bilir.
Pazar araştırmacıları, psikologlar, sosyologlar, hakkımızda topladıkları bilgilerin ışığında insan davranış ve amaçlarını anlayıp bunları önceden kestirmeye ça­lışırlar. Sonra da toplumsal mühendisliğin ve kamuoyu yö­netiminin çeşitli yöntemleriyle insan davranışlarını de­netlemeye ve etkilemeye çalışırlar. Belirli bir davranış kalıbı saptayıp tipik bir davranış biçimini öngördükten sonra, bundan yarar sağlayabilmek için o davranışı güçlendirmeye uğraşırlar. Çikolatadan tavaya, prezervatiften mayoya kadar akla ge­lebilecek her şeyin üretimi, düzen tarafından bize empoze edil­miş olan ve önceden kestirilebilir davranışlarımıza dayandırılır. Bir zamanlar son derece yaratıcı sayılan davranış tiplerimiz bile önceden kestirilebiliyor artık. Örneğin, suçlarımız öylesine sı­radan, şaşırtıcı olmaktan öylesine uzak, plan, hedef ve yöntem bakımından öylesine kabaca tahmin edilebilir hale gelmiştir ki polis hangi türden suç işleneceğini ve bunları önlemek için hangi donanımlara ihtiyaç duyacağını yıllar öncesinden bil­mektedir.
Özgürlüğümüz, davranışlarımızın önceden kestirilemezliğine bağlı. Batı ülkelerinde, özgürlüğün üzerinde dolaşan kocaman soru işareti işte tam da bu noktadan, yani düzenin, kendi yurttaşlarının davranışlarını kitlesel olarak önceden kestirebilme beklentisinden kaynaklanıyor. Örneğin İsveç'te, kitle davranış analizlerine ve istatistiksel tahmin raporlarına dayanarak hü­kümetler sonsuza dek toplum mühendisliği ve gelecek plan­laması konularıyla meşgul olmaktadırlar. Burada hiçbir şey rastlantıya bırakılmaz. (Kimi kamu helalarında, duvar yazıları için özel yerler ayrılmış, kalemler bırakılmıştır.)
Kendi bireysel amaçlarımızı koyup bunlara ulaşmak için çır­pındığımızı sanabiliriz, ama aslında bu amaçlar, çoğu kez, mev­cut düzen tarafından önceden belirlenmiş, o düzen içindeki ye­rimiz de önceden ayrılmıştır.
Giysi"lerimiz genellikle önceden biçilmiş, hazır giyim olarak tasarlanmıştır.CIA gibi haber alma teşkilatları, yabancı ajanlara, düş­manlara, potansiyel teröristlere -ve onların hareket ve amaç­larına, sevdikleri ve sevmedikleri şeylere, zaaflarına vb- ilişkin psikolojik profilleri çoktan hazırlamışlardır. Ancak hepimiz fiş­lenmiş durumdayız. Polis, suçu önleme adına bilgi toplar. Si­yasal partiler, kamuoyu yoklamaları aracılığıyla inanç ve dav­ranışlarımızı etkilerler. Şirketler, tüketim davranış kalıplarımızı ve zevklerimizi tahlil ederler. Bütün bunların hepsi, dav­ranışlarımızı, planlarımızı, amaçlarımızı bilmek ve manipüle etmek ister. Tam bir gözetim altındayız. Ve böylece kurulu dü­zenin modeline başarıyla sokulduktan sonra, biz beklenen ve is­tenen şeylerle tam bir uyum halinde olan tutkularımızı, di­leklerimizi, arzularımızı ve -hepsinden önemlisi- amaçlarımızı sergileyebiliriz artık.
Keyif, aşk, inanç ve Nâzım Hikmet'in dediği gibi "Bir çocuk gibi şaşarcasına bakarak yaşamak" - Nasıl amaçlanır ki?

III

Özgürlük ve yaratıcılığın kaynağında yatan şey, amaç ya da he­defler değil, inançtır. Ne var ki toplum, amaçlarımızı plan­lamamıza yardımcı olmak ve bu amaçlara erişmemizde bizi desteklemekle özel olarak görevlendirilmiş bir hiyerarşik grup­la örgütlenmektedir giderek.
İnsanın kendi hayatı için "doğru amacı" seçmesi öylesine büyük önem kazanmıştır ki, bu yüzyılda, kişinin hangi mesleğe uygun olduğunu belirleyecek "bilimsel" yöntemler bile ge­liştirilmiştir. Psikologlar tarafından geliştirilen çeşitli araçlar, bir gencin örneğin papaz mı yoksa müzisyen mi olma eğiliminde olduğunu saptama iddiasındadır. Bu gibi kişilik envanterleri, özellikle ABD liselerinde ve ABD'de belirlenen standartları iz­leyen ülkelerde çok yaygın. Tıpkı bir makinenin özel bir parçası gibi, insanoğlunun da verili toplum düzenince saptanmış mes­leklerden birine "uyması" öngörülüyor. Amaç/hedef ile kişi bir kez birbirine uyduktan sonra meslekle kişi de birçok bakımdan birbiriyle kaynaşıyor.
İnsan insana ilişki kurmak yerine, giderek, amaçlarımız, mesleki etiketlerimiz ve profesyonel kişiliklerimiz aracılığıyla ilişki kuruyoruz birbirimizle. Bu ilişkinin niteliğini belirleyen temel, (esasen mesleki özdeşleştirme ile bastırılmış olan) bi­reysel kişilikler değil, karşılıklı çıkar ve mevcut toplum düzeni içindeki değerler, çıkarlar ve güç dengesi tarafından belirlenmiş "amaçlarımız" arasındaki yakınlıktır. İnsanlarla tanışıp kar­şılaşmaktan çok, iş görüşmeleri yapıyoruz. Daha "merhaba" de­diğimiz anda, "Bu ilişkiden ne gibi bir fayda sağlayabilirim acaba?" düşüncesi geçer kafamızdan. İlişkiler, insanın evrensel "birlikteliği" üzerine kurulmaktan çok, kesin amaçlar üzerine inşa edilir.
Hepimiz birçok amaç ve hedef peşinde koştuğumuz için, aynı anda birçok farklı kimliğe de sahip oluruz. Ama her du­rumda sonuç ya da amaç, kişiden daha büyüktür. Amaç ya da sonuç, kişiler arasındaki ilişkilere de hükmeder ve bu ilişkinin niteliğini belirler.
İdeolojik inançlar da amaç peşinde koşma davranışının bir başka örneğidir. Kendimizi belli bir ideoloji ile özdeşleştirdikten sonra, o ideolojinin imajına, o ideolojiyi savunanların imajına, onun kahramanlarına göre "büyümeye" ve kendimizi bi­çimlendirmeye başlarız. Böyle durumlarda çoğu kez kendi sağ­duyumuza ve deneyimlerimize karşı çıkarız. Çoğu kez, gör­düğümüzü ve duyduğumuzu algılayamaz hale geliriz. Giderek, kendimizi hem fiziki görünüş hem de zihni paradigma ba­kımından o ideolojinin imajına göre yoğurur, kalıba dökeriz. So­nunda öyle bir noktaya geliriz ki ideoloji yaşamın kendisinden bile daha önemli olur. Din de tarih boyunca buna benzer bir rol oynamıştır.

IV

Amaç peşinde koşma yönündeki tüm davranışlar totaliterdir. Psikologlar fareler üzerinde birçok mahrumiyet deneyi yaparak açlık, susuzluk, cinsellik, ebeveynlik içgüdüsü (yalnızca dişi fare için!) gibi bazı temel amaç gerçekleştirme dürtülerinin gü­cünü ölçmeye çalışmışlardır. Burada ölçülmek istenen, farenin labirentin öteki ucunda yoksun bırakıldığı şeyi bulmayı ne kadar kısa sürede öğreneceğidir. Amaca ne kadar çabuk ula­şılırsa, dürtünün de o kadar güçlü olduğu söylenmektedir. Yer­leşik psikoloji kurumlan, bizim de dürtülerimizin bir fonk­siyonu olarak amaca yönelik davranışlar gösterdiğimizi söylüyor. Yine bu kuramların ileri sürdüğüne göre, ancak bu türden temel dürtülerin doyuma ulaştırılmasından sonradır ki insan daha yüksek düzeyde amaçlar peşinde koşabilir. (Birinci düzey: Beslenme, giyinme, barınma; ondan sonraki düzey: Sevgi, güvenlik; en yüksek düzey: Kendini bulma). Tüm dav­ranışlarımızın, gereksinmelerimizi azaltma temeline da­yandığını söylüyor bu kuramlar. Sözü geçen gereksinimleri azaltmak için insanın harekete geçtiği, belirli amaçlara erişme doğrultusunda şunu ya da bunu yapmaya itildiği belirtiliyor. Yirminci yüzyılda çok yaygın olan bu teori, insanın intihar, di­ğerkâmlık (altrüizm) ve gönüllü olarak değiştirilen bilinç du­rumları gibi bazı temel davranış özellikleri gözönüne alındığı zaman, anlamsızlaşıyor.
Amaç peşinde koşma yönündeki tüm davranışlar to­taliterdir; çünkü biz, davranışlarımızın çevre ile diyalektik bir ilişki içinde kendiliğinden evrimleşip yepyeni ve beklenmedik davranışlara yol açmasını beklemek yerine, davranışlarımızın niteliğini amaçlarımızın belirlemesine izin veriyoruz. İnsanın belirgin amaçlar peşinde koşup koşmaması, askeri bando mı­zıkaya ayak uydurarak yürümekle doğaçlama bir caz seansına katılmak arasındaki farka benzetilebilir.

V

Kendiliğinden olanı önceden kestirmek olanaksızdır. Homo sapiens'in "gizem"i, insanı öteki canlılardan ayıran bir özelliği, onun eylemlerinin önceden kestirilebilir olmayışıdır. Bitkilerin yaşamı büyük ölçüde önceden belirlenmiştir. Hayvanlar da et­nologların türlere özgü davranış ya da sabit hareket biçimleri diye adlandırdıkları davranış kurallarına tabidirler ki bunlar da önceden kestirilebilir davranışlardır. Ancak en son evrimleşmiş türe, yani homo sapiens'e geldiğimiz zaman herhangi bir spesifik çevresel dürtüye bağlı olmadan ortaya çıkan dav­ranış biçimleriyle karşılaşıyoruz. Filozoflar "özgür irade" öğe­sini yalnızca insana yakıştırıyorlar. Ama buna rağmen kendi kendimizin tutsağı olduk: İnsanlık mozaiğinin kimi kırıntıları birtakım toplumsal kodlara ve beklentilere dönüşüyor, ondan sonra da belirgin hedeflerimiz ve amaçlarımız haline geliyor. Bunlara ulaşılması, yaşantılarımıza yön ve çoğu kez anlam ve­riyor. Böyle belirlenmiş ve sabit amaçlar peşinde koşarken, taklit etmeye başlıyoruz. Her Allah'ın günü kendimizi ve baş­kalarını taklit ediyoruz. Daha az taklit edip daha çok kendimiz olacak yerde, taklit ettikçe kendimiz olmaktan uzaklaşıyoruz.
Amaca yönelik maksatlı faaliyet, diken sırtlı balığın çift­leşmesi, ördek yavrularının davranışları, sombalıklarının yu­murtlamak için akıntıdan yukarı doğru çıkarak doğdukları yere dönüp yumurtalarını oraya bırakmaları gibi, türlere özgü spe­sifik davranışın çok karakteristik bir özelliğidir. Biz belirli amaçları izlemek, sabit hareketlerde bulunmak üzere ya­ratılmadık. Sabit hareketlerimizin ya da spesifik amaçlara yö­nelik davranışımızın kaynaklarını yalnızca zihni pa­radigmalarımızda, zihnimizdeki yerleşik dizilerde, kendi kendimize inşa ettiğimiz hapishanelerde aramak gerekir.

VI

Amaca yönelik davranışlar, onlarla el ele giden güvenlik ve de­netim duygularıyla birlikte bizi yalancı bir kavrama, kendi ya­şantımızı kendimiz yönettiğimiz, kendi gemimizin kaptanı ol­duğumuz şeklinde bir anlayışa götürür. Evet, hayatımızı yaşıyoruz. Ama, onu yönettiğimiz doğru değil! Bir dakika sonra hayatta olup olmayacağımızı etkileyen binlerce insan, binlerce rastlantı var. Yaşantımızın şu andaki durumunu, ulaş­mış olduğumuz bir nokta olarak düşünme eğiliminde ol­duğumuzdan, o noktaya kadar bir ilerleme olduğunu da dü­şünme eğilimi gösteririz. Geçmişe bugünden baktığımızda, bulunduğumuz yer bize son derece makul ve mantıklı görünür; sanki biz onu önceden planlamışız, ya da bu yer önceden be­lirlenmiş gibi. Mantıklı bir kalıba ya da modele uygun bir ge­lişme gibi gelir bu bize, çünkü yaşantımızda bugün varmış ol­duğumuz konumun göstergesi olan olayları, koşulları ve edimleri seçmişiz gibi gelir bize. Oysa bulunduğumuz yerde neden bulunmamamız gerektiğini açıklayacak milyonlarca sebep de bulabilirdik. Ne var ki temel çabamız hep doğ­rulamak, hep olayları gizemli olmaktan çok anlamlı gösteren anlaşılabilir bir model bulmaya çalışmaktır; çünkü bu model, evrenin uçsuz bucaksızlığı ile yekvücut olmak yerine, belirli (sabit) bir zaman ve mekân içinde bir denetleme duygusu verir bize.

VII

Amaca yönelik faaliyet, bireysel olarak girişikliğinde, kişiyi ya­şamda yer alan başka süreçlerden kopardığı için, ben- merkezciliği içerir. Öte yandan amaca yönelik faaliyet, ortak bir süreç olduğu takdirde, isteklerin ve çıkarların stan­dartlaştırılmasını içerir ve böylece çoğunluğa stan­dardizasyonun korunması için gerekli gücü verir; bu da ortak yarara uygun bir şey sanılır.
Örneğin, ilkokul eğitiminde öğrencilere kendi bireysel gün­lük amaçlarını seçme olanağı verilmesi ile öğrencilerin bir araya gelip sınıf adına ortak bir amaç seçmeleri arasındaki tar­tışmanın seçenekleri, ya katı bir bencilliğe ya da grup baskısına yol açar. Burada önemli olan ne (klasik totaliter rejimlerde ol­duğu gibi) amacı kimin belirleyeceği, ne de (günümüz de­mokrasilerinde olduğu gibi) amaçların hangi süreçlerle be­lirlenip gerçekleştirildiğidir. Önemli olan, amacın ta kendisidir. Bireyin elini kolunu bağlayan, onu boğan ve hapseden amaç.
İnsan amacını -ne pahasına olursa olsun, kendini adayarak azim ve özveriyle gerçekleştirmek istediği amacını- bir kez sap­tadı mı artık onun boyunduruğu altına girmiş demektir; ha­yatın kendisi bu amacın boyunduruğu altındadır artık. Böylece, başka, bambaşka şeyler yapabilme olasılığına da sırt çevirmiş oluruz. Oysa, değişiklik tohumunu, bambaşka bir şey yapma potansiyelini içimizde sürekli taşırız. Irmağı geçerken bile at değiştirebilmeliyiz pekâlâ; düzen böyle yapılmaz diyor diye bun­dan çekinmemeliyiz. Daima bu olasılığa açık tutmalıyız ken­dimizi; böyle bir olasılığın varlığına karşı uyanık olmalıyız.
Ömür boyu belirli türde bir faaliyette bulunabiliriz tabii. Ama bunu sabit bir hedef olarak seçmemeliyiz. Ne yaşamda, ne de sevgide belirli amaçlar ya da sabit hedefler vardır. Amaçlar birer sözleşme değildir. Giriştiğimiz faaliyetler hayata açılan yollardır sadece; hayatın güzelliği ve gizemi ile ilgili de­neylerdir.

VIII

Sevgiden vazgeçerek, tarifeye göre yol alan bir tren ya da sa­dece ikmal yapmak için duraklayan bir yarış arabası gibi hayatı yaşamadan tüketmek pahasına hedeflerine varan bunca insan olduğunu görmek, şaşırtıcı olduğu kadar üzücü de.
Çok amaçlı 20. yüzyıl insanında dürtü var, ama derinlik ve yoğunluk yok. Şunu satın almak, bunu gerçekleştirmek, yeni bir deneyden geçmek gibi hedeflerimiz var. Hedef ve amaç­larımız yüzünden, hayatı yaşamak yerine onu tüketiyoruz. Ha­yatla yekvücut değiliz artık. Hayatlarını belirli, sabit amaçlara indirgeyenler, hayatla yekvücut olmadan, onun yüzeyine tu­tunma çabasındalar.
Duygu ve düşüncelerimizle kendimizi hayatın akışına bı­rakarak kendimizi "bulabiliriz" ancak. Bu, kendini kaderin rüzgârına ya da kısmetin eline bırakmak demek değildir. Asla. Yola çıkmadan önce ihtiyar denizcilerle konuşur, rüzgârlara kulak verip onları tanır, yelkenle tekneyi hazırlarız. Sonra da engin deniz. Ama o zaman bile başka düşlere, değişikliklere ve koşullara açık tutarız rotamızı. Oysa, kendimizi ömür boyu sabit hedeflerle sınırlayarak sadece limandaki küçük vapurlara binmeyi ve bilinen iki iskele arasında yolculuk yapmayı yeğ­liyoruz. Bu yolculuğu ilginç kılmak için hava raporlarını dik­katle inceliyor, tek sayılı günlerde iskele tarafında, çift sayılı günlerde sancak tarafında oturuyor, her beş saatte bir çay içi­yor, gözlüklü yolcularla hiç konuşmuyor, yeşil giyenlere daima tebessüm ediyor ve tabii günün birinde vapur de­ğiştirebileceğimize ilişkin minik bir rüyayı da kendimizden esirgemiyoruz. C'est la vie? Şu önceden kestirilebilir totaliter yaşamlarımız insan ruhuna bir hakaret değilse nedir?
7 Mart 1987, Marburg


Görsel: Gilbert Garcin