30 Kasım 2012 Cuma

Parmak İzi / Marcel Proust


“Acının, bize acıyı verenler tarafından dindirilmesi gerekliliği yalanı tarafından kışkırtılan bir sevginin var olduğu bir dünyada yaşama cesaretini nasıl gösteriyoruz?” Marcel Proust

Görsel:Jonathan Bartlett

24 Kasım 2012 Cumartesi

Kendine İhanet / Arno Gruen


ABD'li psikanaliz uzmanı ve Frieda Fromm-Reichmann'ın çalışma arkadaşı Leslie Färber, Die Wege des Willens (1966) adlı kitabında, klinikte yatan şizofren bir hastayla terapistinin saptırılmış özerklik eğilimini yansıtan karşılaşmasını anlatmaktadır. Aynı zamanda bu tür hastaların nasıl bizi toplumsal gerçekliğin aksaklığı hakkında bilgilendirmeye çalıştıklarını göstermektedir.
Söz konusu terapistin, babasının hediyesi olan ve kendisi için manevi değer taşıyan bir dolmakalemi vardır  Bir terapi seansı sırasında bu dolmakalem o ana ka­dar pek de ilgili olmayan hastanın dikkatini çeker. Terapist bunu fark eder ve kalemi hastaya vererek denemesini önerir. Hastanın tepkisinden cesaretlenen terapist  kalemin ertesi güne kadar onda kalabileceğini söyler  Sonraki seanslarda kalemin bahsi geçmez. Birkaç hafta sonra terapist kalemi sorarak, onu geri almak istediğini söyler. Hasta cevap vermez. Yaklaşık altı hafta sonra terapist, hastaya o kalemin babasının hediyesi ol­duğunu, onun için çok önem taşıdığını ve geri istediğini söyler. Hastadan bu konu hakkında konuşmasını is­ter. Hasta, dolmakalemin kaybolduğuna dair bir şeyler mırıldanır ve seansın geri kalanında ağzını açmaz. Terapist gittikçe sinirlenir ve sonunda hastaya bağırır. Bu nedenle seans tatsız biter ve hasta odasına geri döner. Hemen sonra terapist ve iki hastabakıcı odasına dalar. Hastabakıcılardan biri hastayı yere yatırırken, diğeri kalemi aramaya koyulur. Dolmakalem tabii ki bulunur ve terapisti odayı terk ederken yere yatırılan hasta ona şöyle bağırır: "Tanrım, burası ne biçim bir tımarhane! Küçücük bir kalem için bu kadar tantana!"
Farber'ın bize burada aktarmak istediği şey şudur:
Terapist, kibar ve uygar bir adam olmasına rağmen, kendi davranışının bilinen psikanalitik bir olay olan ak­tarıma mal ederek, şiddet içeren davranışında kendi güdüsünü görmeyi başaramamıştır. Bunun anlamı şu­dur: Karşılıklı aktarım, terapistin hastayı iyileştirmek amacıyla ona annelik etmesi, ama ondan olumlu bir tepki alamayınca sinirlenmesi ile oluşmuştur. Farber, bu karşılaşmayı iki iradenin çarpışması şeklinde yo­rumlayarak, ona başka bir anlam katmaktadır. Benim düşünceme göre ne bu yorum, ne de aktarım bu karşılaşmayı gerçek anlamda açıklayabilmektedir.
Hastanın davranışları tahrik ediciydi, bu doğru. Ama terapistin ondan beklentisi, sıkı ama açıklanma­yan kuralları olan yerleşik bir oyunda rol alması değil miydi? Hastanın, kendi açısından "nazik" davranarak, terapistin sevimli insan imajını doğrulaması gerekirdi; iyi niyetli, yumuşak ve sevgi dolu bir adamın görüntü­sünü desteklemeliydi, öyle değil mi? Terapist, erdemle­rinin tasvip edildiğini görmek için hastayı kullanmadı mı, sürekli birbirimizi kullandığımız gibi? Görünüşe bakılırsa, amacı sadece iyi anne rolü oynamak değildi; bu cömertlik aynı zamanda karşılıklı tasvip oyunuydu: Bu oyunda biri kendini güçlü ve önemli hisseder, diğe­ri ise ne kadar itaatkâr olabileceğini kanıtlar.
Hasta buna iştirak etseydi, "doğru düzgün" davran­saydı, ne kadar iyi, yani iyileşme yolunda bir hasta ol­duğunu kanıtlamış olmaz mıydı? Oysa o bütün bunları anladı ve "hayır" dedi. Şizofren kişi, "çaresizliği" ile rolleri belli bu oyunun maskesini düşürdüğü için çoğu zaman işbirliğine yanaşmaz. Çaresizlik aracılığıyla bu oyundaki riyakârlığa karşı gelir. Kendi oyunumuzda tutsak olduğumuz için rahatsız oluruz. Böyle bir çare­sizliğe rol gereği sadece iyilikle cevap vermemiz gerekirken, kim açıkça öfkelenebilir? Hastanın tavrı bizi kendi oyunumuzda boğulmaya zorlar. Bunun intikamı­nı, ona "yardım" etmekte ısrar ederek alırız. Bu yardım da işe yaramazsa, yardım etmeye çalışan kişide, kendi­ni migren gibi psikosomatik belirtilerle ortaya koyan ciddi bir ruhsal kriz görülür.
Bu hastanın kendini terapistin insani yönüne, dosta­ne ve cesaretlendirici girişimlerine kapattığı doğrudur. Yine de bu tür hastaların, kısıtlayıcı sevginin maskesini düşürüp riyakârlığını ortaya çıkarmaktaki istisnasız ba­şarıları bizi her gün kaçtığımız bir gerçekle bir an için karşı karşıya getirir. Hepimiz temelinde iktidar olan imaj sistemlerini korumaya yarayan çeşitli roller oyna­rız. Bu sistemlerin sağlamlaştırılmasına katkıda bulu­narak, farkında olmadan, iktidar ideolojisine ne kadar az itiraz edildiğini kanıtlarız. (İktidar, başkaldırıya ne­den olabilir, ama ideolojisi olmaz.) Bu, kendi devamlılı­ğını sağlayan bir döngüdür. Böylece gittikçe kendimize yabancılaşarak, kendimize ve başkalarına yaptıklarımı­zın farkına varmayız. Bu sahte gerçeğe en iyi uyum sağ­layanlar, toplumumuzda en başarılı kişiler olarak kabul edilmektedir. En iyi uyum sağlayanlar, aynı zamanda kendi duygularına en uzak olanlardır. Bu çelişkili yöntemle başarı, bastırılmış bir duygu dünyası saçmalığını örtbas etmektedir.
Bunun sonucu, Marcel Proust'un şöyle anlattığı bir gerçektir: "Acının, bize acıyı verenler tarafından dindirilmesi gerekliliği yalanı tarafından kışkırtılan bir sev­ginin var olduğu bir dünyada yaşama cesaretini nasıl gösteriyoruz?" Hastanın inadı, hem bir kıstas hem de bu ortak yalanda yer almayı reddedişti. Çaresiz bir şi­zofrenin böyle bir lüksü vardır! Ama, ne yazık ki bu, ki­şisel ve toplumsal ilişkilerin toplu olarak kaybına ve ruhsal intihara neden olmaktadır, çünkü toplumsal ge­lenekler iştirak etmemeyi sosyal ihanet olarak damgala­maktadır.
Hastanın bu oyunda yer almak istememesi, genelde bilincimizden uzak tutulanı aydınlatmaktadır. Hükme­den ve hükmedilen ile ezen ve ezilen, toplumsal ilginin gerçek özgürlüğü kısıtladığı bir güç alışverişinde ortak­laşa yer almakta, buna da sevgi denmektedir. Gerekti­ğinde gösterilen bütün başkaldırılara rağmen, bu sisteme uyumun bedelini kendi özgürlüğümüz ve canlılığımız­dan korkarak öderiz. Çünkü bir toplumun normlarına karşı gelebilmek için bu korkunun bilincinde olmak ge­rekmez. Bir bakıyoruz, farkında olmadan teslim olmu­şuz. Farkında olmadığımız ve bilmediğimiz yerde kendi­mizi güçle özdeşleştirmişiz. Kendi özerklik korkumuz ve onun-neden olduğu yaşama korkusu, hayatımızın farkı­na varamadığımız bir düğüm noktası oluvermiş. Özerk­lik olanaklarımızın parçalanması o denli geniş kapsam­lı ki, bunun farkına bile varamıyoruz.

23 Kasım 2012 Cuma

Yoksul / Cemil Yüksel


ne zaman usulca bir şarkıya başlasan
sadece kendine söylenmiş kısık bir sesle
en çok ekmeğe aç bir sofra gibidir yüzün
annenin uykusunda bulduğu ninni
pamuğa, boyun atkılarına, durmaksızın yıkanmaya
taşınmış beyaza dolmuştur günlerce
yanaklarına açmış çiçek sapları gibi gömülmüştür gülmek
ne zaman konuşsan kurtarmak için tüm gürültüleri
bilirim güneşe döndüğünü

tarçın dökülmüş çıkmayan bir gün üstünden
oluşur kuşların gökteki en güzel matematiği
karga en güzel seslidir renklerden
yok artık göğü aralayan itiş kakışları
koklaması bile yetebilir şimdi
bir rüzgarın arkadan iteleye iteleye
her yerine kum gibi doldurduğu karanlığı

bulamadın diyelim,
bulamamak ne büyük yeryüzü
sütten kesilmiş gibi kesil sözcükten.
sulardan gelmiş acına doğru eğilmekse eğil
dökülmüş, devrilmiş ne varsa 
boş yere durmamıştır inat etmesi

ne zaman usulca bir şarkıya başlasan
sözcükleri kısık bir anne 
öpmeye öpmeye
öper kendini ellerinden.


Görsel: Clothed Woman Reclining -Egon Schiele

-Mayıs 2012-

İzafi Dergisinin 7. sayısında yayınlamıştır.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Duygusal Zırhlanma / Morton Herskowitz


Başlangıçtaki sorgulamamıza dönecek olursak: Hastalık, hastanın algıladığı belirli ya da yanındaki kişilerin gözlemlediği davranış değildir. Bunlar altta yatan bir kişilik bozukluğunun görülebilir etkileri, zırhlanmanın fiziksel sonucudur. Belirtiler ve davranış çeşitli biçimlerde —kimyasal, fiziksel ruhbilimsel— değiştirilebilir ama yaşamın kısıtlı olarak yaşanmasını belirleyen alttaki bozukluk devam eder. Hissetme, düşünme, eyleme, ilişkilendirme üzerinde kısıtlamalar olacak ve bu kısıtlamalar o yaşama niteliksel bir damga vuracaktır. Korkularımız karşısında kendimizi zırhla kuşatırız ve çelik zırhlarımız yaşamlarımız üzerinde dar bir ceket haline gelir.
Duygusal işlevsizlik belirtilerin ve davranışsal sapmaların öte­sine geçer; dünyamıza tam anlamıyla tepki vermedeki sınırla­malarımızı kuşatır. Zırhlanmış insanlar yaşamı metabolize etme kusuru nedeniyle sıkıntı çeker.
"Sessiz çaresizliğimiz" içinde yaşadığımızdan çoğunlukla nasıl bağlı olduğumuzu fark etmeyiz. Kendimizi yalnızca dar alanda düşünmekle kısıtladığımızı hiç akla getirmeksizin konuşma özgür­lüğü gösterisine katılırız. Varoluşun gizeminde yüzmekten o kadar korkarız ki anksiyetemizi örgütlenmiş dinin hazır yanıtlarıyla yatıştırmada acele eder ya da miras olarak aldığımız bilimsel for­müllerle cesur bir gösteri sergileriz. Kızdığımızda kavga etme korkumuzu ussallaştırırız. Sevecen duygular yaşama tehlikesi baş gösterdiğinde sertleşiriz. Sevme tehdidi altında olduğumuzda düzüşürüz.
Psikiyatrik orgon sağaltımı tam anlamıyla bir tedavi değildir. Bir miktar fiziksel ve sıklıkla da büyük miktarda duygusal rahatsızlık gerektiren zahmetli bir sağaltım sistemidir. Pek çok has­tanın yaşamında tatmin edici değişiklikler yaratmayı başarmıştır.