30 Ocak 2013 Çarşamba

Kuluçka / Cemil Yüksel


orda görmüştüm, kısa ve aralıklı ağaçlar
kadar bir yürüyüşün seni taşıdığı 
deniz kenarlarında, eşiklerde boşluğu
kendine doğru kapatan bir kaplumbağa gibi
açmıştın geleceği kürek gibi kullanarak
deniz alışkanlığını içinde taşıyan o içgüdüyü

etrafta su başında suya kanan bir adam 
bir daha anılmadı görülmedi bir daha

okunmuş dualarla yıkanmış bir çocukluktan
sulara sırtüstü bırakılmak gibi
odalarda yatmak uzun uzun
dalmak bir şeyi düşünürken ki dalgınlıkla
unutmak, tekrarlayarak unutmak
sürekli bir korunmada yerinin ayrılması gibi.
susmuştuk ilk sustuğumuz değildi bu
yapraklarına tutkuyla sarılmış 
sık gür bir koparılmayla
sesi içimizdeydi marulların
sertliğinden vazgeçmeyen 
bir şelale gürültüsü halinde

etrafta su başında suya kanan bir adam
bir daha anılmadı görülmedi bir daha

ince ince sıyrılmış gündüz elbisesi
açılıp kapanan bir deniz canlısı, 
bir heykel töreninde, önce heykellerin örtülmesi gibi
kusurlarını kendiyle saklayan
yengeçleri eteklerinde çiftleştiren
uzatır tırnaklarını iyileştirirdin akşamın
yapılmış hazırlıkları saçlarınla örtülerdin
öpülürdün kutsal taşlar gibi üç kere

etrafta su başında suya kanan bir adam
ne bir daha anıldı ne görüldü bir daha

22 Ocak 2013 Salı

Bahar Sabahı / A.A.Milne



Nereye mi gidiyorum? Pek bilmiyorum aslında.
Altıntopların yetiştiği derenin kenarına —
Çam ağaçlarının savrulduğu tepeye —
Bilmiyorum. Herhangi bir yere işte.

Nereye mi gidiyorum? Bulutlar süzülüyor,
Küçük bulutlar, bebek bulutlar gökyüzünde,
Nereye mi gidiyorum? Gölgeler geçip gidiyor,
Küçük gölgeler, bebek gölgeler çimlerin üzerinde.

Bir bulut olup da, süzülseydiniz yukarılarda,
Süzülüyor olurdunuz gökyüzü kadar mavi sularda,
Ve çayırda beni görüp de şöyle derdiniz:
“Gökyüzü bugün ne kadar da yeşilmiş.”

Nereye mi gidiyorum? Sesleniyor kayalıklar:
“Çok eğlenceli, yalnızca doğmuş olmak bile.
” Nereye mi gidiyorum? Ötüyor kumrular:
“Yapacak bir sürü güzel şey var gerçekten de.”

Eğer bir kuş olup da yükseklerde gezinseydiniz,
Yaslanırdınız rüzgâra, rüzgâr çıktığında,
Sizi alıp götürürken, rüzgâra şöyle derdiniz:
“Bugün gitmek istediğim yer burasıydı tam da!”

Nereye mi gidiyorum? Pek bilmiyorum aslında.
Nereye gidildiği kimin umurunda?
Çançiçeklerinin yetiştiği koruluğun içlerine —
Bilmiyorum. Herhangi bir yere işte.

Biz Küçükken / Kabalcı Yayınevi

18 Ocak 2013 Cuma

Üç Gencin Kalbi / Ece Ayhan



Bir gemici tanırım
Kalbini bir limanda bırakmış
Ya kaybolursa?
Ağlar çocukluğundaki gibi
Kalbini almaya gidecek hâlâ

Bir oğlan tanırım
Derin yeşil gözlü
Gönlü güney denizlerinin dibi
Kalbi ise yerinde
Birine vermeye gidecek
Bir gemi arar durur
Bulutlardan.

Bir şair tanırım
Onunki içler acısı
Kalbini asla vermemiş
Çalmışlar
Kalbi eski bir efsanede saklı.

1954, Şubat

10 Ocak 2013 Perşembe

Wilhelm Reich



Dr. Reich — İnanın bana, o yanılgılara düşmemiş olsaydım, o insanlarla o deneyimleri yaşamamış olsay­dım, söylediğim her şeyi nasıl benimsediklerini görme­seydim... bu toplantılardan birine katılmışsanız, anım­sarsınız hiç kuşkusuz...
Dr. E. — Anımsıyorum elbet!
Dr. Reich — ... o insanı coşturan havayı! Binlerce Berlinli geliyordu konuşmalarıma. Oysa, o yanılgılara düşmeseydim, şimdi bulunduğum yere gelemez, şimdiki yetkinliğe erişemezdim. Şimdi konunun ayrıntılarına girmek istemiyorum, ama şunu açıkça anlamalısınız ki bireysel sağaltım hiçbir işe yaramaz! Hiçbir işe! Olsa ol­sa para kazanmaya, ve birkaç kişiye küçük yardımlar­da bulunmaya yarar! Ama sıra toplumsal sorunları, akıl sağlığı sorunlarını çözmeye gelince, en küçük bir ya­rarı yoktur! Bu yüzden bireysel sağaltımı bıraktım. Önemli olan tek şey, bebeklerdir. Henüz saygısızca kir­letilmemiş kansu dizgesi (protoplazma) üzerinde çalış­mak gerekir. Anlatabiliyor muyum?

Reich Freud'u Anlatıyor kitabından alıntıdır. 

7 Ocak 2013 Pazartesi

Oblomov / Ivan Goncarov


— Toplum düzenimizin işleyişini olduğu gibi ortaya koyuyor, hem de şiirli bir biçim içinde. Toplumun bütün güçlerine değiniyor. Toplumsal merdivenin bütün basamaklarını ele alıyor. Yazar bu eserde zayıf, kötü ruhlu devlet adamını, çevresindeki dalkavuk rüşvetçileri, ahlaksızlığa düşmüş Fransız, Alman, Fin ve daha başka uluslardan kadınları sanki bir mahkeme önüne çıkarıyor. Her şeyi öyle yaman, öyle yürek paralayan bir gerçekçilikle anlatmış ki... Bazı parçalarını dinledim. Büyük yazar: Kâh Dante'yi kâh Shakespeare'i andırıyor...
         Oblomov hayretle doğrularak:
— Amma da yaptın ha! dedi.
Penkin hemen, gerçekten çok ileri gittiğini anlayarak durdu, daha az taşkınlıkla:
— Oku da bak, dedi; değerini kendin daha iyi anlarsın.
— Hayır, Penkin, okuyamam.
— Peki ama niçin? Olay yaratacak bir eser; daha şimdiden herkes ondan söz ediyor.
— Bırak söz etsinler! Birtakım adamların işi gücü bu!
— Merak edip okuyuver canım.
— Nesini merak edeyim? Ne diye yazı yazar bu adamlar? Gönül eğlendirmek için herhalde.
— Haksızlık ediyorsun. Hayata o kadar yakın ki, o kadar yaşıyor ki bunlar. Portreler canlı gibi. Tüccar, memur, subay, jandarma, hepsi. Tıpkı yaşayan insanlar gibi.
— Evet, bütün yaptıkları bu kadar. Bir insan alıp kopyasını çıkarıyorlar. Gerçeğe uygun oluyor diye övünüyorlar. Ama, hayat ne oluyor? Eserlerinde o yok işte, dünyayı kavrayış, insanlığı gerçekten anlayış yok. Boş şeylerle övünüyorlar. Hırsızları, düşkün kızları, yolda yakalayıp hapse atar gibi edebiyata sokuyorlar! Nerede sanatkârın "gizli gözyaşları";' sadece kaba, zalim, alaycı bir gülüş!
— İyi söyledin. Bu coşup taşan öfke, bu kötülüklere amansızca saldırış, alçalmış insanları kepaze ediş, işte asıl edebiyat budur.
Oblomov birden parladı:
— Hayır, hiç de değil! Hırsızı, düşmüş kadını, aldatılmış bir budalayı anlatın, anlatın ama insanı da unutmayın. Sizin için insan diye bir şey yok mu? Yalnız kafanızla yazmak istiyorsunuz. Düşünmek için kalpsiz olmak gerekir, sanıyorsunuz. Hayır, düşünmeyi besleyen sevgidir. Düşen adama el uzatın, mahvolan bir adamın haline ağlayın, onunla alay etmeyin. Sevin onu! Onda kendinizi görün ve ona kendinizmiş gibi bakın.
Oblomov, tekrar kanepeye sakin sakin uzandı:
— İşte o zaman yazdıklarınızı okurum, önünüzde eğilirim. Hırsızı, düşmüş kadını anlatıyorlar da insanı unutuyor veya anlatmıyorlar. Bu mudur sanat, bu mudur bulduğunuz büyük edebiyat? Kötülüğü, çamuru gösterin ama, rica ederim, buna edebiyat demeyin.
— Ya! Demek hatırınız için tabiat tasvirleri yapalım, gülden, bülbülden, bir kış sabahının güzelliğinden söz edelim öyle mi? Çevremizde uğuldayan, kaynaşan hayatı görmeyelim... Biz yalnız toplumun fizyolojisini arıyoruz; şiirle, şarkı ile işimiz yok...
— İnsanı, yalnız insanı anlatın bana, insanı sevin. Penkin coştu:
— Faizciyi sevelim, softayı sevelim, budala veya hırsız memuru sevelim, değil mi? Laf mı bu? Edebiyatla uğraşma dığın belli! Hayır, bu adamları cezalandırmalı, toplumdan kovmalı...
Penkin'in önünde ayağa kalkan Oblomov birdenbire bir peygamber tavrıyla:
— Toplumdan kovmalı ha? dedi. Bu bozulmuş çamurda yüksek bir prensip olduğunu, bu düşmüş insanın gene de insan, yani kendin olduğunu, unutuyor musun? Onu kovmalı mı eledin? Ama ne yapsan, onu insanlıktan, tabiattan, Tan rının rahmetinden dışarı kovabilir misin?
Oblomov bu sözleri söylerken gözleri parlıyordu. Şaşıran Penkin:
— Amma da coştun! dedi.
Oblomov gerçekten pek ileri gittiğini gördü. Birdenbire sustu, bir dakika kadar ayakta durdu, esnedi ve yavaş yavaş kanepeye uzandı.
İkisi de bir süre sustular, Penkin:
— Sen neler okuyorsun? diye sordu.
— Ben mi... Daha çok yolculuk üstüne yazılmış kitapları.
Tekrar sustular. Penkin:
— Dediğim kitap çıkınca okuyacaksın değil mi? İstersen getireyim sana. dedi.
Oblomov başıyla istemem der gibi bir işaret yaptı.
— Öyle ise sana hikâyemi göndereyim...
Oblomov başıyla peki, dedi.
— Matbaaya gidiyorum, geç kaldım. Bak sana niçin geldiğimi söylemeyi unuttum. Ekaterinenhov'a gidelim diyecektim. Arabam var. Bugünkü şenlik için bir makale yazmam gerekiyor. Birlikte bakarız. Benim görmediğim şeyleri sen görür bana söylersin, iyi olur, gidelim...
Oblomov yüzünü buruşturup üstüne örtüleri çekerek:
— Hayır, biraz rahatsızım, dedi. Rutubet dokunuyor, güneş henüz etrafı iyice kızdırmadı. Ama sen bana yemeğe gel; konuşuruz; öyle iki dert var ki başımda...
— Hayır, bizim yazar arkadaşlarla Sen-Georgi lokantasında toplanıyoruz; oradan Ekaterinenhov'a gideceğiz. Bütün gece de çalışacağım; gün doğarken makalem matbaada olmalı. Hoşça kal.
— Güle güle, Penkin.
Oblomov yine düşünmeye daldı:
"Bütün gece çalışacak! Hiç uyumayacak! Herhalde yılda en az beş bin ruble kazanır. Fena para değil; ama yazı yazmak, boşuna kafamızı, ruhumuzu harcamak, hayallerimizi, düşüncelerimizi satmak, tabiatımızı zorlamak, durup dinlenmeden hareket içinde olmak, hep bir amaç peşinde koşmak... Sonra da yazmak, yazmak, dönen bir tekerlek gibi, bir makine gibi yazmak! Yarın, öbür gün, daha öbür gün hep yazmak! Tatil yok! Bayram yok! Ne zaman duracak, ne zaman dinlenecek bu adam? Vah zavallı!"

Resim:Anastasia R. Simes

1 Ocak 2013 Salı

Her İki Adımda Bir Uygunsuzluğunu (Yalnızlığını) Algılayan Birisine Gazel / Turgut Uyar



İlkin tarlaların ve otlakların ve suvatların
Ah benim güzel cahilliğim
Bitmeyeceğini sanırdım karanlık olmadıkça

Yaralı kalbim gürbüzdü sevişkendi
Bir şehir akşamında karanlık olmadıkça

Irmak boylarında gider gelirdim gider gelirdim
Elimde ceset çekmeye yarayan bir uzun kanca

Ne tarihsel badanaya ne pantolonlu aşka
Ah benim güzel şaşkınlığım

Irmak boylarında gider gelirdim gider gelirdim
Rahatlamazdım bir türlü bir ceset bulmadıkça

Ben size hep söyledim bu benim aşkım
Saate karşı alkol suya karşı tabanca

Benim suyum bir ateş çalışkanlığıdır
Kurutulmuş etlerim ve torbalarım hazır
Ama. Ben gene bir kürdanın diş etlerine batmasıyım.
Bir çürük azı dişinin kenarında

Yaralı kalbim gürbüzdü sevişkendi
Bir şehir hırgüründe karanlık olmadıkça

Ben neyim varsa taşırım neyim varsa taşırım
Bir marangoz gibi kulağımın arkasında
Ah benim güzel cahilliğim
Ağaçlar eni konu bir silâh olmadıkça

Belki bir kuruntudur yaralayan kalbimi
Her insan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça