Ruhumu görmez misin, durur yoğun, yakın
sessizliğe bürünmüş, önünde tam
Olgunlaşmaz mı bakışında Mayıs duam,
bir ağaçta olgunlaşırcasına
Sen nice ki düş görürsün, düşüm ben sana.
Nice ki sen uyanırsın, ben isteminim;
ve hakanıyım bütün görkemlerin
ve yıldız sessizliğince büyümekteyim
taa üstünde eşsiz zaman kentinin.
Sessizliğim ben iki ses arasındaki,
İşçileriz biz: çırak, kalfa, usta, her çalışan;
kurarız seni, ulu katedral, beraber.
Ağırbaşlı bir yolcu gelir bazan
geçer parıltı gibi ruhlarımızdan,
gösterir bize titreyerek yeni bir hüner.
Seni anlamak isterim bense
yerin seni anladığınca;
ben olgunlaştıkça
olgunlaşır
ülkense.
Senden gösteriler dilemem
kanıtlaman için kendini.
Bilirim ki hem
bir tutmak olmaz seni
zamanla.
Sen bütün nesnelerin en derin özüsün,
varlığının gizini suskuyla saklayan;
ve her birine başka türlü görünürsün:
karaya gemi gibi, gemiyeyse liman.
artık bütün evler açıktır her gelene
ve her yerde bir özveri geniş alabildiğine
belirler aramızdaki davranışları.
Rainer Maria Rilke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rainer Maria Rilke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Nisan 2020 Çarşamba
Saatler Kitabından / R. M. Rilke
18 Ocak 2019 Cuma
Büyük Gece / Rainer Maria Rilke
Kaç kez hayretle baktım sana,
başlangıcı düne ait
bir
pencereden,
öylece durdum ve hayretle baktım.
Yeni kent, benim için
yasak kent gibiydi
henüz, ve inatçı
manzara kararmaktaydı;
sanki
ben,
hiç yoktum . En yakınımdaki nesneler
bile çabalamıyordu
anlaşılır
olmak uğruna. Yol, sokak lambasını itip geçiyordu,
yabancıydı. Sonra
ötede-bir oda, hissedilebilen ve lambanın ışığıyla
aydınlanmış-,
ramak kalmıştı katılmama,
anlayıp kapattılar pencereleri.
Durdum. Bir çocuk ağladı ardından. Biliyordum güçlerinin
nelere
yettiğini
çepeçevre evlerdeki bütün
annelerin-, ama bütün
o
ağlamaların nasıl
teselli bulmaz dertlerden
doğduğunu da biliyordum.
Şarkı söylemekteydi bir ses,
beklentilerin de bir
nebze
ötesine
sarkarak, ya da
aşağılarda bir ihtiyar koyuveriyordu sitem dolu
öksürüklerini, acımayı bilen
bir dünyanın karşısında haklı olan,
kendi bedeniymişçesine. Sonra
bir saat vurdu-, geç kaldım
saymakta,
yanımdan yuvarlanıp gitti.-
Tıpkı bir yabancı oğlan
çocuğu gibi, hani sokakta
topu
değil,
ama
kendisi yakalanan, başkalarının
birbirleriyle onca oynadıklarından
hiçbirini oynamasına izin
verilmeyen bir çocuğun durup
başka yere
-nereye?- bakması gibi, durdum, ve ansızın,
anladım ki, sendin
benimle oynayan, ey
yetişkin gece,
ve o
zaman hayretle baktım
sana. Kulelerin öfkelendikleri,
kadere dönüşmüş bir kentin
beni kuşattığı, sır vermez dağların
meydan okudukları ve
yakın çevrede, duygularımın
o rastlantılara
bağlı kıvılcımlarını açgözlü
bir yabanlığın küIlendirdiği
yerde :-
evet, ey büyük gece,
bir ayıp değildi senin
için beni tanıman.
Soluğun
üstümden geçti. Engin
ciddiyetlere yayılmış gülümsemen
ise, benliğime işledi.
TESLİM olmak istiyorum.
Yayıl yayılabildiğin kadar
Sen değil misin
bir çobanın yüzünü, bitip
tükenmeyen
hanedanların taşındığı kraliçe
rahimlerinde, soyluluğun
ve gelecekteki cesaretlerin
taçlı başlara kazandırabildikleri
ifadelerden daha görkemli
kılan? Kalyonların sessiz
oymalarını taşıyan şaşkın
tahtalar, dilsiz bir inatla
açılmakta
direndikleri deniz evreninin
yüz çizgilerini alabildikten
sonra, o zaman
neden,
evet neden, ey acımasız
gece, hissetmeyi bilen,
isteyen
biri, kendini açan
biri, sonunda neden
benzemesin sana?
(Geceye Yazılan Şiirler)
26 Aralık 2018 Çarşamba
Rainer Maria Rilke / Orpheus'a Soneler
XXIX
SUSKUN dostu sayısız uzakların, hisset,
soluğun nasıl da çoğaltıyor mekanı.
Çatı kirişlerinin karanlığında asılı
çanlar çalsın senin uğruna. Neyse seni
kemiren, güçlü olur bu doyumdan da.
Değişime bırak büsbütün kendini.
Nedir senin en acı veren deneyimin?
Şarap ol, içmenin tadı acı geliyorsa.
Aş tüm sınırları bu gecede;
sihirli güç ol düşüncelerinin yol ayrımında;
anlamı ol garip karşılaşmalarının.
Eğer seni bu yeryüzü unutursa,
de ki sessiz duran toprağa: Ben akıyorum.
Hızla akan suya da: Ben varım.
Rainer Maria Rilke
6 Haziran 2017 Salı
Rainer Maria Rilke / İki insanın birlikteliği olanak dışıdır.
İki insanın birlikteliği olanak dışıdır ve böyle bir birlikteliğin gerçekleşmiş göründüğü evlilikte eşlerden birini ya da her ikisini tam bir özgürlük içinde yaşamaktan ve gelişmekten yoksun bırakan bir sınırlama, karşılıklı bir anlaşma söz konusudur. Ne var ki, birbirine alabildiğine yakın insanlar arasında da uçsuz bucaksız uzaklıkların söz konusu olabileceğini varsayarsak, yeter ki birbirini kocaman bir gökyüzü altında her zaman oldukları gibi görmelerini sağlayacak o uzaklığı sevmenin üstesinden gelsinler, bu kendilerine olağanüstü güzel bir birlik ve beraberlik içinde yaşamanın yolunu açacaktır.
31 Mayıs 2017 Çarşamba
Genç Şaire Mektuplar / Rainer Maria Rilke
Şiirlerinizin iyi olup olmadığını soruyorsunuz. Bana yöneltiyorsunuz bu soruyu. Daha önce başkalarına yönelttiniz. Dergilere yolluyorsunuz şiirlerinizi. Onları başka şiirlerle karşılaştırıyorsunuz ve kimi dergilerin yazı işleri kurullarının şiirlerinizi geri çevirmeleri sizi tedirgin ediyor. Mademki bir öğüt için başvurdunuz bana, size bu gibi girişimlerden tümüyle el çekmenizi söyleyeceğim. Gözlerinizi dışarlara çevirmişsiniz; ama işte şu an, en başta vazgeçmeniz gereken şey. Kimse size akıl veremez ve yardım edemez, hiç kimse.Tek çıkar yol, gözlerinizi kendi içinize çevirmenizdir.
9 Şubat 2013 Cumartesi
Onaylanmamaya Karşı Hayatta Kalma Stratejileri / Arno Gruen
Korku korunmuşluk duygusuna dönüşürse
Empatinin Yitimi
Resim:Egon Schiele
Eğer bir çocuk aslında
kendisini koruması gereken bir yetişkin tarafından ruhsal ve/veya bedensel
olarak ezilir, sığınacak başka kimse de bulamazsa sınırsız bir korkuya kapılır.
Çocuk bu muazzam ve felç edici korkudan kurtulmak için ya ölmek ister -bazı
çocuklar bunu yapar da (Gruen, 1993), ya bir psikoz geliştirir (Gruen ve
Prekop, 1986) ya da olağandışı bir hayatta kalma stratejisi izler. Çocuk bu
korkudan ve buna bağlı olan acıdan uzaklaşabilmek için kendisini ezeni,
tacizcisini idealleştirmeye ve özdeşleşme nesnesi haline getirmeye başlar.
Bu süreci, annesi ne
yapacağı kestirilemeyen bir kadın olan hastamın anlattıklarında
canlandırabiliriz. Bir keresinde elindeki bıçağı kızına fırlattığı bile olmuş.
Hastam bir seansta bu olaydan ve benzeri durumlardan söz ettikten sonra bir
dahaki seansta şunları söyledi: "Son seanstan çıktıktan sonra anneme
müthiş bir özlem duydum. Ama aynı zamanda da kendimi bir boşluğun içinde
hissettim. Omuzlarım kasılmıştı. Aniden içimden annemi çağırdım. Sanki canlı
olan her şeyi benden kopartan kara bir enerji alanı içindeydim. Bu annemle
ilişkili bir şeydi. Ama aynı zamanda da onun yanında olsam başıma hiçbir şey
gelmeyeceği duygusunu hissediyordum. İçimden ona seslendikten sonra kendimi
tekrar o kara boşluğun içinde hissettim ve bu bana bir parça korunmuşluk
duygusu verdi."
Hastam o ağır dehşetin
korunmuşluğa döndüğü anı tekrar yaşamış. Çaresizlik ve terk edilme duygusu katlanılmaz
hale geldiğinde, bir çocuğun duyduğu korku tersine, yani korunmuşluk duygusuna
dönebilir.
Sandor Ferenczi korkunun
korunmuşluk duygusuna dönüşmesini 1932 yılında tanımlamış ve bu sürecin, yetişkinlerin,
çocuklarının kendilerine olan bağımlılığını kendilik değerlerini yükseltmek
için istismar etmelerine izin veren bir toplumsal çevrede köklendiğini
göstermişti. "Çocuklar kendilerini bedensel ve ruhsal olarak çaresiz
hissediyorlar, kişilikleri daha düşünce düzeyinde bile protesto edecek kadar sağlamlaşmamış
oluyor, yetişkinlerin ezici gücü ve otoritesi onları dilsizleştiriyor, hatta
çoğunlukla zihinlerini köreltiyor. Ancak aynı korku doruk noktasına ulaştığında
çocuğu otomatik olarak saldırganın iradesine boyun eğmeye, onun bütün
isteklerini tahmin etmeye ve yerine getirmeye, kendini tamamen unutmaya ve
saldırganla tümüyle özdeşleşmeye zorluyor," (1984).
Bu özdeşleşme kurbanın
suçluyla ittifakına yol açıyor. Suçlu kurbanın gözünde korunmuşluk duygusu vaat
ediyor. Böylelikle kurban, duyduğu acıyı zayıflık olarak reddediyor, ancak
bunu kendisinden başka bir kurbanda tanıdığında onu düşman olarak algılıyor.
Yani düşman imgesi, saldırganı idealleştirmeye ve onunla özdeşleşmeye dayalı
kişilik yapımızı ayakta tutmamıza yardımcı olduğu için düşmanlara ihtiyaç
duyuyoruz. Bu şekilde oluşmuş bir kimliğin var olabilmek için düşmanlara
ihtiyacı vardır; düşmanlar olmadan varlığını sürdüremez.
Eğer bir çocuk bu hayatta
kalma stratejisini izleyemezse hastalanır veya apatiye düşer. Saldırganlığını
dışa yöneltemeyip sadece kendisine çevirebildiği için depresyon ve dış dünyayla
her türlü ilişkide donukluk ortaya çıkar. Françoise Dolto (1989) bu konuda
şunları yazıyor: "Böylelikle otizmdekine benzer bir durum oluşuyor. Bu,
çocuğun özdeşleşmesine dair bir yüke reaktif uyum süreci, bebeğin annesiyle
olan duyumsal, sembolik ilişkisini yitirmesine yol açan veya duygusal
yapılanmasını engelleyen travmatize edici bir durum. Bu durum genelde bebeğin
dört ila on aylık olduğu dönemde görülüyor." Deneyimli bir çocuk terapisti
olan Dolto böylelikle, bir insanın yaşamında terörden kaçış yollarının ne
kadar erken belirlendiğini de onaylamış oluyor.
Saldırganlık kendiliğe yönelirse
Korkudan bir başka olası
"çıkış yolu" da ölüme doğru yöneliyor. 1988 yılında ani çocuk
ölümleri üzerine yaptığım araştırmamda (1993a) bu konu üzerinde ayrıntılı
olarak durmuştum. Joachim Stork (1994) altı aylık bir bebekte böyle bir ölüm
kalım mücadelesini tespit etmişti; çocuk sonunda hayatta kaldı. Ama beş ay
boyunca bebeğin hayatta kalmasını sağlayan şey sadece, bir monitöre bağlı alarm
düzeneğinin bebeğin soluğu veya kalp atışları durmaya peylettiğinde bunu haber
vermesiydi. Stork'un gözlemleri öylesine aydınlatıcı ki, burada kısaca değinmek
istiyorum.
Caesare, nefes darlığı ve
vücudun karbondioksiti bırakmaması nedeniyle bir gözlem monitörüne (EKG soluk
monitörü) bağlandığında iki haftalıktı. Evde geçirdiği ikinci ve üçüncü aylar
sırasında sekiz kez soluksuz kalma ve kalp atışı yavaşlaması krizi yaşadı.
Çocuk üç ay üç günlükken temel bir muayeneden geçirildi ve herhangi bir organik
bulgu saptanamadı. Bebek altı aylık olduğunda Stork psikoterapiye başlayıncaya
kadar on iki kriz daha geçirdi. Şimdi Stork'un baba, anne ve bebekle yaptığı
ilk seansla ilgili izlenimlerine bakalım.
Anne, oğlunun geçirdiği
krizlerin kendisi için ne kadar korkunç olduğundan; hastanede oğluna baktığında
hissettiği yabancılık, dehşet ve isteksizlikten söz ediyor ve sonra şunları
söylüyor: "Sarışın ve mavi gözlü bir oğlum olmasını o kadar istemiştim
ki. Annem de her zaman oğlanların çoğunlukla anneye çektiğini söylerdi."
"Annenin çocuğunu dizlerinin üzerine oturtarak bana takdim ediş tarzına
çok uyan dehşet verici bir açıklamaydı dinlediğim," diye yazıyor Stork,
"çocuğu dizinin tam ucunda tutuyor ve sırtını kendisine yaslayabilmesine
imkân vermeden eğreti bir şekilde sadece sol eliyle kavrıyordu. Sonra şunları
söyledi: 'Görüyor musunuz, dizlerimin üzerinde oturan bu çocuk benim istediğim
ve bana vaat edilen çocuk değil.'
Stork şöyle devam ediyor:
"Bebekle ilgilenmek için annenin sözünü kestim. Çocuğun korku dolu,
tereddütlü bakışlarının bir an babaya kaydığını hissettim. Bebeğe, aşağı doğru
bükülmüş ağzıyla bana korku dolu ve aynı zamanda korkutucu bir Çinli şeytan
gibi göründüğünü söyledim.
Aynı zamanda annesinin
kucağındaki eğreti duruşuna ve her an düşebileceğine değindim. Sonra ona
korkuyla bakan gözlerinden ve annesinin farklı hayal etmiş olduğu koyu renk
saçlarından ve arzu etmiş olduğundan farklı olmasının annesini hayal
kırıklığına uğrattığından söz ettim. Bunun üzerine anne tasavvurlarından ve
korkularından söz etti: 'Nasıl uyuduğunu görünce onu tabutun içinde görür gibi
oldum ve ona tabutun içinde güzel görüneceğini söyledim.'"
Yaşanmış duygulara dair
gerçeklerden söz edilen bu ilk seanstan sonra Caesare'nin gösterdiği belirtiler
değişti. Uyku bozukluğu düzeldi, apne ve bradikardi krizleri -toplam otuz iki
seansın on üçüncüsünden sonra geçirdiği bir tane dışında- bitti. On üçüncü
seanstan sonra iki alarm sinyali daha geldi, ama bu kez soluğu kesilmedi. Caesare'nin
tekrar cihaza bağlanması gerekmedi. Profesör Stork, paskalya tatili nedeniyle
iki seansı iptal edince anne korku ve öfkeyle tepki göstermişti. Kendisini
yalnız bırakılmış hissetmişti. Bunun üzerine Stork, anneye Ceasare'nin onun
korkularıyla ne kadar derinden özdeşleştiğini anlatmaya çalıştı. Anne onu
şaşırtarak, oğluyla bütünleşme gerekliliği duyduğunu ve böyle bir bütünlük
sağlamak için de olağanüstü çaba gösterdiğini söyledi. Bunu ifade etmek annenin
kendisini korkuttu, çünkü ani bir yüzleşme yaşamıştı, ama şimdi bağlantıları
daha iyi anlayabildiği için aynı zamanda rahatlamıştı da.
Otuzuncu seanstan sonra
monitör kapatıldı. Caesare on dört buçuk aylık olmuştu. Soluk alma kapasitesi
daha ilk haftalarda yüzde elli düzelmişti ve artık ölüme mahkûm değildi.
Caesare'nin hikâyesinde, bir
çocuğun duygularının ve algılayışlarının, sınırlarının zedelenmesi anlamına
gelen dikkate alınmayışının varlığının inkârıyla aynı anlama geldiği görülüyor.
Bu, sadece çocuğun kendiliğini geri plana itmekle kalmıyor, aynı zamanda da
çocukta sınırlarının ihlaline karşı gelişen saldırganca tepkileri de boğuyor.
Bu vakada saldırganlık içe dönmüş durumda. İlk terapi seansında aile içinde
kanıtlanabilir bir rahatlama sağlanıyor, bu nedenle de Caesare, öfkesini ilk
kez dışa yöneltebiliyor. Stork, annenin ikinci seansın başında şunları
anlattığını aktarıyor: "(...) Caesare dün çok itici bir şekilde ağlamaya
başladı, her zamanki gibi göz yaşlarıyla değil, güçlü bir öfkeyle. Şimdiye
kadar onda böyle bir şeyi hiç görmemiştim. (...) Gece de uykusunda her zamanki
gibi yakınarak ağlamadı, sadece birkaç kez korkarak uyandı, ama yine sakinleşti."
Çocuğun saldırgan duygularını açıkça ifade edebilmesi, annesinin de onun
varlığını kabul etmeye başlamasını sağladı. Anne gözünde oğlunun daha
"büyük" ve daha "önemli" görünmeye başladığını söyledi.
Onaylanmamaya karşı hayatta kalma stratejileri
Saldırganın
idealleştirilmesi ve onunla özdeşleşme, çaresizlikten, umutsuzluktan ve
onaylanmamanın yarattığı dehşetten kaçmak için bir stratejidir. Ölmek istemek
ve uç bir durum olarak ölüm başka bir şeydir. Amerikalı nörolog Walter B.
Cannon (1942), "Voodo-ölümü"ne ilişkin çığır açıcı araştırmalarında
da ölümü çaresizliğe dayandırmıştır. İnsanlar ve hayvanlardaki açıklanamayan
ölüm olaylarını araştıran Curt Richter (1965) de, zor durumlardan ne
mücadeleyle ne de kaçarak kurtulabilen Norveç farelerinin de kelimenin tam
anlamıyla "yaşamlarım gözden çıkarttıklarını" ortaya koydu.
William James (1950), 1905
yılında yayımlanan psikoloji klasiğinde, bir insanın varlığının
onaylanmamasının var olmamakla aynı anlama geldiğini yazıyor. Böyle bir yaşantı
uç bir travmayla, sonucunda insanın kendisini algılayamaz hale geldiği ve
felçleştirici bir çaresizliğe düştüğü insanlık dışı bir cezalandırmayla
karşılaştırılabilir. Çocukların, yaşamlarında merkezi rol oynayan yakın
kişiler varlıklarına karşılık vermediklerinde yaşadıkları da aynen budur.
Bunun sonucunda ortaya çıkan umutsuzluk ölümcül olabilir.
Dolto (1988), şunları
yazıyor: "Takdir görmek, bakışla ve dinleyerek ilişki kurmak besin
almaktan daha temel bir ihtiyaçtır ve uykunun bir süre sonra korku verici bir
uykusuzluğa dönüşmesi, dış dünyayla ruhsal ve özsel ilişkilerden artık umut
kesildiğinde ortaya çıkan bir içe kaçışın ifadesidir. Eğer uzun süre
canlandırıcı bir etkileşim oluşmazsa, çocuk dış dünyayla ilişki arayışından
vazgeçer, kendini ölüme götürebilecek fizyolojik bir uykuya dalar." Benzer
bir tanımlamayı "Der frühe Abschied"de (Erken Veda, 1993a) ben de
yaptım. Ruanda'da benzer şekilde tanımlanan bebek ölümleri üzücü bir gündelik
gerçek. Anne-babalarını aniden kaybeden bebekler, onların duygusal olarak
uyarıcı rollerini kimse üstlenmeyince karşılık bulma beklentilerinden vazgeçip
ölüyorlar. Margaret Ribble, bu hayat verici alışverişin gerekliliğini daha
kırklı yıllarda saptamıştı.
M. Lewis'in (1992) raporu
da, sonuçlan daha az travmatize edici olmakla birlikte, aynı süreci ortaya
koyuyor. Lewis, saldırganından kaçabilmek için suçluluk duygularına sığınan üç
buçuk yaşındaki Rebecca'nın durumunu anlatıyor. Kendisini suçlu hissetmek, bu
küçük kızın çaresizliğiyle başa çıkmak için geliştirdiği bir strateji. Suçluluk
duygusu, çocuğun duygusal bakımdan ölümcül bir izolasyona girmesini önleyip
dış dünyayla alışverişini sağladığından hayatta kalmasını mümkün kılıyor.
Raporda Rebecca'nın annesinden kızıyla birlikte değil, ona karşı hareket eden
duygusuz bir kadın olarak söz ediliyor.
Lewis'in araştırma
projesinde Rebecca'nın oynarken giderek dağılacak şekilde yapılmış bir bebekle
oynaması gerekiyor. Önce annesi bebeği Rebecca'ya veriyor. Üç dakika sonra
bebeğin bir bacağı düşüyor. Rebecca omuzlarını kısıp sandalyesinin üstünde
çöküp kaldığı için annesi "Ne oldu?" diye soruyor. Rebecca annesine
bakmıyor. Bir süre sonra bebeği ve kopan bacağını tekrar rafa kaldırdıktan
sonra rasgele bir yerlere bakarak diğer oyuncakların önünde kıpırdamadan
oturuyor. Deneyi yapanın değerlendirmesi şöyle: "Kız, kimse bir şey
söylemese de bebeği kendisinin kırdığını düşünüyor ve çöküntü içinde geri
çekiliyor. Annesi ne olduğunu sorduğunda Rebecca cevap vermiyor. Çocuk
kendisini suçlu hissetmeye önceden hazır." Annesinin kendisine tepki
veremeyişinden, ilgi göstermek yerine sadece araştırma sorularıyla yetinişinden
doğan boşluğu suçluluk duygusuyla dolduruyor. Bu kız suçluluk duygusu
sayesinde kendisini hayatta tutuyor.
Çaresizlik karşısında başka
ve yaygın bir tepkiyi de psikanalist W. V. Silverberg (1947), Rilke'nin
"Die Weise von Liebe und Tod des Cornets Christoph Rilke" (Cornet
Christoph Rilke'nin Sevme ve Ölüm Biçimi) adlı şiirini yorumlayarak
gösteriyor. Burada kaçınılmaz çaresizliğin hissedilişi, onu yaratan dünyayı
inkâr etmeye ve aynı zamanda idealleştirerek içselleştirmeye götürüyor.
İdealleştirme burada sadece fantezi veya halüsinasyon düzeyinde de olsa
varoluş garantisi yerine geçiyor.
Rilke'nin şiirinin kahramanı
kendini sınırlamak ve ölüm korkusuna bırakmak yerine düşmanla bütünleşiyor. Böylece,
düşmanlar etrafını sarmışken, salladıkları kılıçlar üzerinde kıvılcımlanırken,
bunları çağıldayan bir çeşmeden üzerine serpilen su olarak görüyor. Silverberg
bunu, Rilke'nin şiirinde, bir insanın varoluşunu her şeyi kapsayıp dönüştüren
bir ruh hali ile onaylamasını canlandırdığı şeklinde yorumluyor. Rilke, insanın
kendisine eziyet ve tehdit edenleri tam tersine dönüştürdüğü bu ânı tespit ediyor.
Kurbana düşmanının yanında yer alarak ruhsal olarak hayatta kalma şansı vermek
için gerçeği tersine çeviriyor. Şair böylelikle, insanın kendi kurban
durumunda oluşunun ve dolayısıyla kendiliğinin de silinmesini şiirsel bir
şekilde ifade ediyor.
Varlığımızın onay bulmayışı
ölçüsünde kendiliğimizin kayboluşunu hepimiz bir şekilde yaşamışızdır. Kurban
durumuna geçenlerin sayısını, -kurban durumuna girmek bizi genelde utandırdığı
için- başkalarının kurban hali yüzünden kendilerini taciz edilmiş
hissedenlerin sayısında görmek mümkündür. Utancımız, bizi kurban durumuna
sokanların, kurban durumunda oluşumuzu inkâr etmeleriyle başlar. Bu inkâr,
saldırganın tarafına geçişimizin gerçekleştiği sürecin bir parçasıdır. Bu
utanç -ya da Rebecca'nın durumunda olduğu gibi suçluluk- kurban olma durumuyla
birlikte bilincine varılmadan kuşaktan kuşağa aktarılır. Böylece güç,
varlığımızın temel ilkesi olarak sürekli biçimde yerleşikleşir.
Empatinin Yitimi
Resim:Egon Schiele
7 Şubat 2012 Salı
Genç Şaire Mektuplar / Rainer Maria Rilke
Paris,
17 Şubat 1903
Sayın
Herr Kappus,
Mektubunuz
ancak birkaç gün önce elime geçti. Göstermiş olduğunuz büyük ve içten
güveninize var olun demek isterim; daha çoğu da elimden gelmez. Dizeleriniz
üzerinde duramayacağım; çünkü eleştirmek, benim işim değil. Sanat eserlerini
eleştirmeye kalkınca da birçok anlaşmazlıklar doğar. İç olaylar, çoğunlukla
bizi inandırmaya çalıştıkları halde, elle tutulup sözle söylenemiyor, çoğu da
anlatılamıyor. Bunlar, sözcüğün hiç giremediği yerde oluyorlar, ölümlü hayatınız
yanında ölümsüzlük kazanan büyülü varlıklarıyla sanat eserleri açıklanamıyor.
Öncelikle
bunu belirttikten sonra, size, sadece, dizelerinizin kendine özgü bir biçimi
olmadığını, ama kişiliğinizi bulma yolunda sessiz, gizli ipuçları verdiğini
söyleyebilirim. Bunu en belirgin şekilde "Ruhum" adını verdiğiniz
son şiirinizde sezdim. Burada dile gelmek isteyen bir özellik göze çarpıyor.
"Leopardi'ye" adlı güzel yazınızda da belki, bu "büyük
yalnız" ile bir yakınlığınız olacak. Ama yine de, şiirleriniz, henüz özel,
size özgü değil. Sonuncusu, Leopardi'nin olanı bile değil. Şiirlerinizle
birlikte gönderdiğiniz mektup, dizelerinizi okurken hissettiğim ama
söyleyemediğim birçok eksiği açıklıyor.
Dizelerinizin
güzel olup olmadığını soruyorsunuz. Bunu bana soruyorsunuz, belki benden önce
başkalarına da sordunuz. Onları dergilere gönderiyorsunuz, başka şiirlerle
karşılaştırıyorsunuz. Yazı kurumları bu çalışmalarınızı beğenmeyince de canınız
sıkılıyor. Peki öyleyse (öğüt vermemi siz istediniz) size yalvarıyorum, bütün
bunlardan vazgeçin. Siz dışa bakıyorsunuz ve bunu yapmamalısınız. Size hiç
kimse öğüt vermez, hiç kimse bir yardımda bulunamaz.
Yalnız
bir tek yol vardır: İçinize dönün. Size yaz diyen nedeni araştırın. Kökleri, yüreğinizin
en derinliklerinde dal budak salıyor mu, buna bakın. Yazmanız yasak edilince,
artık yaşayamayacak mısınız? Bunu söyleyin. En çok da, gecenizin en sessiz bir
anında, yazmalı mıyım diye kendi kendinize sorun. Buna içinizin
derinliklerinden bir karşılık bulmaya bakın. Eğer bu karşılık "evet"
ise, bu ağırbaşlı soruya, bütün gücünüzle, sadece yazmalıyım diyebiliyorsanız,
o zaman yaşamınızı bu gereksiniminize uygun olarak kurun. Yaşamınız en uçarı,
en başıboş anınıza kadar bu içgüdünüzün bir belirtisi, bir belgesi olmalı.
İşte o zaman doğaya yaklaşmış olursunuz. O zaman da ilk insanlar gibi,
gördüğünüzü, yaşadığınızı, sevdiğinizi ve yitirdiğinizi söylemeye çalışın.
Aşk
şiirleri yazmayın. Her şeyden önce de bilinen, hiçbir özelliği bulunmayan
biçimlerden kaçının. Bunlar en güç olanlardır; çünkü bol bol vardır, sonra da
iyileri, hem de çoğu parlak olanların yanında, öz yaratıcılık için büyük,
olgun bir güç ister. Bunun için genel konulardan kaçının ve günlük
yaşamınızdan gelen konulara sığının. Acılarınızı, arzularınızı, aklınızdan
geçenleri ve her hangi bir güzelliğe karşı olan inancınızı, anlatın bütün
bunları, içten, usul usul, alçak gönüllükle, açıkça anlatın; anlatabilmek
için de, çevrenizdeki eşyaları, düşlerinizin görülerini, anılarınızın
konularını kullanın.
Günlük
yaşamınız size zengin görünmüyorsa, bundan yakınmayın. Kendinizden yakının,
zenginliklerinizi görecek yeterlikte sanatçı olmadığınızı söyleyin; çünkü yaratan
için yoksulluk olmadığı gibi, yoksul, verimsiz bir yer de yoktur. Duvarları,
dünyanın hiçbir gürültüsünü duyurmayan bir cezaevinde bile olsanız -gene hiç
değilse bir çocukluğunuz, anılarınızın bu değerli, görkemli zenginliğiniz, bu
hazneniz yok mudur? Gözlerinizi oraya çevirin. Bu uzak geçmişin uyumuş
duygularını canlandırmaya bakın. O zaman kişiliğiniz oturacak, yalnızlığınız da
büyüyecek ve yavaş yavaş aydınlanan, başkalarının gürültüleri de uzaktan,
içinde bir yankı bulmadan gelip geçen bir saray olacaktır. Bu içe dönüşten, bu
kendi dünyanıza dalmaktan dizeler doğarsa, o zaman siz, bunların güzel dizeler
olup olmadığını sormayı aklınızdan bile geçirmezsiniz. Artık sanat dergilerini
de, sizinle ilgilenmeleri için uğraştırmazsınız; çünkü siz, onlarda, sevgili
ve sizde içkinleşmiş olanları, yaşamınızdan bir parçayı görecek, yaşamınızdan
bir ezgi duyacaksınız.
Sanat
eseri ancak yaratma gereksiniminden doğarsa güzeldir. Onun yargısı, doğuşunun
bu türündedir: Bunun bir başka yolu yoktur. Bu yüzden, sayın Herr Kappus, size
şundan başka bir öğüt veremeyeceğim: İçinize dönün, yaşamınızın kaynadığı
derinlikleri yoklayın; onun kaynağında siz, yaratmanız gerekiyor mu sorusunun
karşılığını bulacaksınız. İçinizdeki ezgileri, size seslendikleri gibi alın.
Belki sanatçı olarak doğduğunuzu tanıtlar. Boyun eğin o zaman alınyazınıza,
yükünü ve büyüklüğünü de dıştan gelebilecek bir karşılık beklemeden taşıyın;
çünkü yaratan, başlı başına bir dünya olmalı ve her şeyi bağlandığı doğada
bulmalı.
Ama
belki, içinize, yalnızlığınıza bu inişten sonra gene, şair olmaktan vazgeçmek
zorunda kalırsınız dediğim gibi, yazmamak için, insanın yazmadan da
yaşayabileceğini duyması yeter. O zaman da gene, sizden dilediğim bu içe dönüş
boşuna değildir. Yaşamınız, o andan başlayarak öz yollar bulacaktır. Bu
yollarında iyi, zengin ve genişliğinin sözle ifade edebileceğinden çok
olmasını dilerim.
Size
daha ne söyleyeyim? Hepsini, değerine göre belirttiğimi sanıyorum. Sonunda,
gönül hoşluğu içinde, ağırbaşlılıkla gelişerek, kendinizi olgunlaşmaya
bırakmanız için öğüt vermek istiyordum. Bunu da, soruları, ancak içten,
duygularınızın, hem de en sessiz anlarınızda ancak yanıtlayabileceği soruları,
dışa bakıp, dıştan yanıtlamasını beklerseniz, kösteklemiş olursunuz. Yazınızda,
Profesör Horacek' in adıyla karşılaştığıma çok sevindim. Bu alçak gönüllü
bilgine karşı olan büyük saygım, yıllar boyunca da sönmeyen gönül borcumu
içimde saklıyorum. Yalvarırım, kendisine benim bu duygularımı söyleyin. Onun
bu güne kadar beni düşünmesi kendi iyiliğindendir; ben de bunu
değerlendirmesini biliyorum.
Dostça
inanarak göndermiş olduğunuz dizeleri size geri verirken, bir daha, bu büyük
ve içten inancınıza teşekkür ederim. Açık ve güvendiğim bilgilerime dayanarak,
sorularınıza verdiğim bu yanıtımla, belki de kendimi olduğumdan üstün
göstermeğe çalışmışımdır. Özür diler, duygularınızı paylaşırım.
Rainer Maria Rilke
Kaydol:
Yorumlar (Atom)






