10 Eylül 2018 Pazartesi

Fazla, Hayır Az, Hayır Fazla, Hayır! / Cemil Yüksel


bizim uzun uzadıya giden sözlerimiz vardı
kitaplar üzerinden sıçrardı bazıları,  
gözlerin önüne serili harf kümeleri
anlamın ilk çağına kadar uzatırdı gölgesini.
ulaştırmak isterdi ellerimize hatırlamayı
denizin ortasında yorgunluğa düşmüşken

her türlü yenileniş sonsuzluğu kalkar gösterirdi
başka bir solgunluğa hazırlanan buketleri   
arka kapıdan birden giriveren neşe uğraşırdı 
hatırlatmaya durmadan, hiç durmadan hatırlamaya
sezgi ve sevginin sessizlikten uyandığını  

bizim uzun uzadıya gelen susmalarımız vardı
gittikçe başka bir şeye dönüşen kozasında 
güzelliğin derin heybesinden çıkarılmaktı bu
kelimesini bilmezken anlayan bir kayığın görevini 
yerleştirilmiş bir zaman, içinin en derin ışığına.

uzun boynun kökleşmiş bir alfabeyi çözüyor
kimse bilmiyor, "bilmek" çıkarılmaktır artık
karanlık ilk kapısından çağırıyor bir baykuşu
yavaşlığı ve ilk kez uyumluluğu tadıyor canlılık
durulanıyor sevgi işaretleri önümüzde

kedi tüyleri, 3 kanunu ve ritimler
yeryüzü gün boyu atıyor o nabzı
müziğe eşlik edildiğinde bir beden   
karışmaya ve ahenge davranıyor
güneşe doğru kıvrılan dal uçları gibi

bizim uzun uzadıya oturmuşluğumuz vardı
parkları gölgeleyen ağaçların koynunda
karanlık bir ayna gibidir her şeyin başlangıcı
düşünce, görünmez pelerin, varsayım ve korku
bilinmezlikten gelir sığ ve derine doğru
dokun, hissedeceksin bütünü, denge sana verecektir
upuzun ve dümdüz açmış bir ovanın gözlerini.   
  

26 Ağustos 2018 Pazar

Rüzgâr / Cemil Yüksel


hiç bitmeyen bir hatırlamakla doluyum
hiç olmadığı kadar yalnızım seninle

"alkollere gitmek" istiyor ellerim, gitmiyor
buluyor nereye dokunsa eşyadan yayılan sarhoşluğu
bir antika dükkânı boyanmıştır güneşin akşam sarısıyla
güzin'in eskiden kalma bir yazdığı çıkagelir
"yol, çekti beni, yü-rü-dü-m."

yaprağın varlığını yeniden duyumsatan rüzgâr
salladıkça öyle köklere doğru iletilen bir sevinç halinde
ağaçlar bir yere gitmez diyorlar, inanmıyorum
nefes durmaksızın onun gelip gitmesidir kalp çevresine

bazı şeyler yayılıyor başka görünümlere
sarılmışız, buna yaşamak diyor birileri
unutulmak için tutulan söz, yaralanmak için kurulmuş düş
gelip bulacaktır suyun taşla olan derin ilişkisini

bildiğimden değil gözlerim taşıyor bakmanın sularından
sana değiyor bir mıknatıs, ışığından taşmış mücevherler gibi
gözler asla bizim değil her yerde bir bakışa yakalanır
çiçekler bakar kır yollarında ev saksılarında baş taçlarında
güneş de öyledir yakalanırız en dışardan
yıldızlar birbirine bakar konuşur ışıklarıyla
dünya koca bir gözdür konulmuş gibiyizdir içine
görülsün diye taa içinden
bütün yolları.

sana sarhoşluk diyorum,
bu kelimeden kaçanlar olacak tutanlar da
çiçekler nasıl açıyorsa öyle, sallantılı titrek güneşe doğru, öyle
rüzgâr durmadan hatırlatıyor nerede olduğumu.



5 Haziran 2018 Salı

Jiddu Krishnamurti / Bilgi

Bilgiye bağımlılık da diğer bağımlılıklara benzer. Bilgiye bağımlılık: ‘Boşluk korkusundan, yalnızlıktan, hayal kırıklığından, bir hiç olma korkusundan kaçış’ı sağlar. Zihin; bilinmeyenden korkar ve bu yüzden de: ‘Bilgiye, teorilere, umutlara, hayallere’ kaçar. Ve bilgi; bilinmeyeni kavrayışa manidir. Bilgiyi bir kenara bırakmak; korkuyu davet etmektir. Fakat bilgiyi bir kenara bırakmak o kadar da kolay değildir. Cahil olmak; bilgiden kurtulmak değildir. Cehalet; öz farkındalıktan yoksun olmaktır ve bilgi; insanın kendisini anlamasına yol açmıyorsa cehaletin ta kendisidir. Kendini anlayış; bilinenden kurtuluştur. Bizler; kendimizden bihaberiz ve bu durum da her türlü batıl inanca yol açıyor, korkuyu körüklüyor, umuda ve hayal kırıklıklarına neden oluyor ve bu sebeple de çokbilmiş bir zihnin uydurmaları ve teorileri meydana geliyor. Öyleyse cehalet; yalnızca ıstıraba değil, kendimizdeki bu büyük karmaşaya da sebebiyet veriyor.


7 Mart 2018 Çarşamba

İksir / Cemil Yüksel

üstüme alıyorum seni
saçlarının ağırlığı da yerini alıyor
köklerinden dalgalanan her kıvrım
solucanlar gibi açıyor soluğumuzu

etimiz ona bakıyorum ne güzel parlaklık
ışıyan göz de yeniliyor kendi baharını
bazı sesler yuva oluyor kelimelere
ne yapıp ne edip buluyoruz biraradalığı

üstüme alıyorum seni hırkalar atkılar
pamuklu sevinçler gibi
dışarı çıkmayı hatırlamak bu
biraz tutuk biraz hızlı birden duruveren

öpüşmekle fırlatıldığımız boşluk genişliyor
yitiriyoruz kadın ve erkek olmayı.

22 Ocak 2018 Pazartesi

Değişim, Hastalık ve Barış / Cemil Yüksel

İnsanlar doğası itibariyle kolay değişmezler. Değişmek istemezler. Dokunmak istemediği ve asla şüphenin yaklaşamadığı bölümler vardır içlerinde. “Kutsal kabul” ile sarmalanmış düşünce, duygu ve inançların yeri her kişide değişiklik gösterebilir.
Bir çok insanın değişmeyi arzuladıkları seviye her zaman zorlandığı, aşamadığı ve kurtulmak istediği engeller karşısına çıktığı zaman gündeme gelir. Bu sınırlı bir çevre için geçerlidir. Onun dışındaki süreç güzel uykuda kalmak ve onu sürdürmek üzerine çaba sarf edilir. Uyumak rahatın devam ettirilmesine dönük bir çabadır çoğu zaman. Herhangi bir engelle karşılaşılırsa eğer güçlü bir rahatsızlık yaratabildiği için uzaklaştırılmalı bastırılmalı ya da görmezden gelinmelidir.
“Coşkusal veba” da güçlü bir hastalıktır. İnsanlar arasında hızlıca yayılan bulaşıcı niteliği vardır. Simgeler ve korkunun tetikleyici olduğu bir yapıyla hareket eder. Her insandan katı bir tutumla yer ve yön talep eder.
Barış istemek de bu taleplerdendir. Sadece istemekle oluşturulabilecek varlık değildir barış. Hastalık görülmediği sürece sağlığın nerden yeşereceği belirlenemez. Wilhelm Reich’ ın bu konudaki belirlemesi güncelliğini koruyor ve bize olaylara yaklaşım bilgisini vermektedir hala.
“Birtakım barış dizgeleri icat edilmekte, tasarlanmakta, oya konmakta. Oysa, daha tasarlanmazdan önce söz konusu barış dizgelerinden ölesiye korkulduğu da bilinmekte. Barışın getireceği insanlar arasındaki işbirliğinin temel öğeleri, birlikte iş gören insanların doğal ilişkilerinde somut olarak vardır. Onları « dışardan getirip toplum yaşamına sokma»ya gerek yoktur.
İyi bir hekim, öldürücü bir hastalığa tutulmuş  bir bedene yeni bir sağlık «getirmez». Hasta bedende varolmaya devam eden doğal sağlık öğelerini bulmaya çalışır. Onları bulup ortaya çıkardıktan sonra, hastalıklı gidişi durdurmakta kullanır. Aynı gözlem, birtakım siyasal taslak ve düşünlerle değil, toplumsal bilim açısından yaklaşılırsa, hasta toplumsal organizmaya da uyar. Özgürlük olasılıkları, organsal bir biçimde, ancak gerçek yaşamda geliştirilebilir, engeller ortadan kaldırılabilir. Hasta düşmüş bir toplumsal organizmaya, yasaların güvence altına aldığı birtakım özgürlükler, zorla benimsetilemez. Wilhelm Reich”
Hastalıklı durumların ayrıştırıcı niteliği ve iyileştirici durumların ise bütünleyici niteliği. Kendimizdeki hastalığı ve iyileşmeyi tespit etmek mi istiyorsunuz. Öyleyse nelerle çatıştığınıza ve nelerle bütünleştiğinize bakmalısınız.
Savaş iktidarları ayakta tutan önemli besin zincirlerinden biriyken buna ait olan destekleyici unsurların doğası anlaşılmadığı sürece zıtlık çatışma asla bir bütünlenmeye evrilmeyecektir. Kontrolsüz hareket eden ve bünyeyi iflasa sürekleyen sağlıksızlık örneği Kanser gibi kendini yok etmeyi de hep canlı tutacaktır.
Sağlığı bulmak ve yeşertmek her zaman mümkündür.
En ölümcül hastalıkların sağlığa dönüşümü ve yaşamın yüzüne canlılıkla katılmak  olanaksız değildir.



15 Ocak 2018 Pazartesi

Vincent Van Gogh - Theo'ya Mektuplar


Mektubuma küçük bir karakalem resim ekliyorum. Okulun penceresinden bir görünüm. Çocuklarını görmeye gelen ana-babalar istasyona dönerlerken, çocuklar bu pencereden el sallarlar onlara. Hiçbirimiz bu pencereden görünümü unutamayız. Hele bu hafta sen de görmeliydin. Yağmur yağıyordu, özellikle alacakaranlıkta, sokak lambaları yandıktan sonra, ıslak yol üstüne yansıyan ışıklar görülecek şeydi.
Böyle günlerde Bay Stokes’un sinirleri bozuluyor bazen, hele çocuklar gerekenden biraz fazla gürültü yaparlarsa, akşam yemeğini yasakladığı oluyor. Ah, onların o pencereden bakışlarını görmeni isterdim. Bayağı acıklıydı.. Yemek saatlerini beklemekten başka o kadar az şeyleri var ki ellerinde günlerin geçmesine yardım edecek.. Bir de onların karanlık merdivenlerden, karanlık koridorlardan geçip yemek salonuna gidişlerini görmeni isterdim. Yemekhane parlak, güneşli bir yer..
Bir başka ilginç yer de, yer döşemesi çürümüş olan oda. Burada altı lavabo var, çocukların yıkanıp temizlenmeleri için, camları kırık pencereden soluk bir ışık giriyor içeri. Bu da melankolik bir görünüm. Bu çocuklarla bir kış geçirmek ya da eskiden geçirmiş olmak isterdim, nasıl olduğunu bilebilmek için.. Sana yaptığım resmin üstüne yanlışlıkla yağ damlattılar, kusurlarına bakma.
**********

*“Hastaydım, kafam yorgun, ruhum umutsuz, gövdem acılar içindeydi. Tanrı’nın hiç değilse manevi enerji ve güçlü bir şefkat içgüdüsüyle donatmış olduğu ben, en acı bir cesaretsizlik çukurunun dibine düşmüştüm ve çok öldürücü bir zehirin, soluk alamayan kalbime dolduğunu duyuyordum. Yaylada üç ay geçirdim.. O güzel yöreyi bilirsiniz, insanın ruhu kendi içine döner ve eşsiz bir dinlenmenin tadına varır, her şey dinginlik ve huzur yaratır, orada, Tanrı’nın kusursuz yaratımı önünde, ruhunuz örf ve adetlerin boyunduruğundan kurtulur, toplumu unutur, toplumun el kol bağlayan zincirlerini gevşetir yenilenmiş bir gençliğin gücüyle.. Orada her düşünce duaya dönüşür, taze ve özgür doğa ile uyum içinde olmayan her şey bırakır yüreği. Ah, orada yorgun ruhlar huzur bulur, bitkin insan gençlik gücüne yeniden kavuşur. Hastalık günlerimi böyle geçirdim işte... Sonra akşamlar! 'Ayaklarını küller arasına uzatıp kocaman ocağın önünde oturmak, bacadaki bir çatlaktan sanki beni çağırırmış gibi ışınlarını gönderen yıldıza bakıp durmak, ya da derin düşlere dalarak ateşe bakmak, alevlerin yükselip, titreyip, kazanı, ateşten dilleriyle yalamak için birbirleriyle sanki yarışmalarını seyretmek ve düşünmek.. İnsan yaşamı da budur, diye: Doğmak, çalışmak, sevmek, büyümek ve yok olmak.” *Bir Felemenk yazarı.
***********

Anneme de söyle, onun eliyle örülmüş çorapları giymek dünyanın en büyük zevkiydi -hele o Londra yürüyüşünden sonra..- Bu sabah şafak yine çok güzel söktü. Her sabah, çocukları uyandırırken seyrediyorum güneşin doğuşunu. Tanrı’ya emanet ol. Seni seven ağabeyin Vincent
***********

Ah, Theo; Theo, yavrum, bunu bir başarabilsem! Her elimi attığım işin bozulmasından dolayı yaşadığım korkunç bunalımı yenebilsem, kendi kendime yinelediğim, çevreden işittiğim ayıplamaları üstümden atabilsem, gerçek bir gelişmeye ulaştırabilecek fırsatı, gücü bulabilsem ve bulduğum yolda azimle ilerleyebilsem, babam da, ben de Tanrı’ya büyük bir şevkle şükredeceğiz!
***********

Mektubunda bana çok dokunan bir cümle var. “Keşke her şeyden uzak olabilseydim” diyorsun. “Çünkü her şeye sebep olan benim ve herkese yalnızca acı veriyorum. Tüm bu mutsuzlukları kendi başıma da, çevremdekilerin başına da yalnızca ben getirdim.” Bu sözlerin bana çok çarpıcı geldi, çünkü aynı duyguları, ama tamı tamına aynı, ne bir dirhem eksik, ne bir dirhem fazla, ben de duyuyorum ve vicdan azabı çekiyorum.
Geçmişi düşündüğümde -hemen hemen yenilmez zorluklarla dolu olan geleceği düşündüğümde, sevmediğim ve kaytarmak istediğim, ya da tabiatımın kötü yanının kaytarmak istediği onca güç çalışmayı düşündüğümde; bana donuk, hep bana bakan gözleri düşündüğümde - başaramazsam suçun nerede, kimde olduğunu bilecekler, bana ufak tefek serzenişlerde bulunmayacaklar, ama doğru ve erdemli olan -saf altından olan- her konuda denenmiş ve eğitilmiş olduklarından, yalnızca yüzlerindeki anlam neler diyecek bana: Sana yardımcı olduk, sana ışık verdik -elimizden gelen her şeyi yaptık senin için, gerçekten dürüst bir çaba gösterdin mi? Hakettiğimiz karşılık nerede? Tüm uğraşmalarımızın meyvası nedir? Anlıyorsun ya! Bütün bunları ve benzeri bir sürü şeyi -hepsini sıralamak olanaksız- düşündükçe, tüm güçlükleri, biz yaşlandıkça azalmayıp çoğalan dertleri, acıları, düş kırıklıklarını düşünüp başarısız olmak, rezil olmak korkularına kapıldıkça, ben de, ben de özlüyorum senin özlediğini. Keşke her şeyden uzak olsaydım, diyorum.
Yine de devam ediyorum, ama temkinlice, bütün o şeylere karşı koyacak güce sahip olacağımı umarak -o zaman beni tehdit eden yerinmelere ne cevap vereceğimi bilebileceğim- ve bana karşıymış gibi görünen her şeye rağmen, amaçladığım hedefe günün birinde ulaşacağıma inanarak. Ve Tanrı kısmet ederse, sevdiğim kimi kişilerin gözlerinde, peşimden gelecek olanların gözlerinde sevgi ve inanç okuyacağım.
“İki yana düşmüş ellerinizi kaldırın,” diye yazar İncil’de, “dermansız dizlerinizi de..” Sonra müritler bütün gece çalışıp da hiç balık tutamadıklarında, “yeniden denize çıkın, daha derinlere gidin, ağlarınızı yeniden serin” denmiştir onlara.

25 Aralık 2017 Pazartesi

Philippe Presles - Freud'u İlgilendirmeyen Her Şey

Olmak İstediğin Gibi Ol

      Elektrik çarpmasını hasarsız atlatamadım ve ertesi yaz panik atakları geçirmeye başladım. Örneğin, her uçağa binişimde ölümü o kadar yakın hissediyordum ki nefesim daralıyordu. İlk krizi yaşadığımda, acildeki doktor bunun önemli bir şey olmadığını söyleyip bana bir Tranxene hapı vermişti. Daha sonra başka doktorlar çeşitli tetkikler veya magnezyum önerdiler ama dayanılmaz ve bir o kadar da gizemli ataklardan mustariptim hala. 
     Hekimlik stajını için Guyana'ya gitmeye karar verdim: tropiklere yeniden dönünce yeniden huzur bulmayı da umut ediyordum. Huzur doğrudan tropiklerden değil de, ormanlarından geldi. Fark ettim ki, Cayenne'den iki günlük yolculukla her şeyden uzakta olduğumda, panik ataklarım yok oluyordu. Hiçbir yardımın ulaşamayacağı derin Amazon ormanında yalnızken huzurlu oluyordum. İnsanlardan uzakta, kurbağaların, kuşların, böceklerin söylediği ninniyle hamağımda uyurken yerimi bulmuş hissediyordum kendimi, aynı Duala'da yağmurun altında hissettiğim gibi. Bu orman, saf haliyle doğa, olabilecek en tedavi oluyordu benim için. Hemen hemen iyileşmiştim ama tam da değil çünkü Fransa 'ya dönmek üzere tekrar uçağa binme düşüncesi belli aralıklarla sıkıntı yapıyordu bende. Gidiş o kadar acılı olmuştu ki ...
   Sonunda kaçınılmaz gün geldi. Yolculuk için sakinleştiricileri peş peşe alırken bunun böyle süremeyeceğine ve gerçekten tedavi görmem gerektiğine karar verdim. Belki psikanaliz? Uçak bir kez daha bilincimin açığa çıkmasına neden olmuştu ... 
    Panik ataklarım yeniden başlamıştı ve giderek şiddetleniyordu. Buna bir son vermek amacıyla dört yıl sürecek psikanaliz seanslarına başladım. Kendim hakkında çok şey öğrendim, Freud'un gayet iyi tanımladığı bastırma, direnç ve aktarım hakkında da. Ama, örneğin uçağa binmek hala işkenceydi ... Psikanalizi bırakıp sadece belirtilere ve bu belirtileri gevşeme yöntemleriyle yönetmeye odaklanan davranışsa! ve bilişsel psikopatolojiyi denemeyi seçtim. Birkaç seans sonunda da iyileştim ve daha gençken olduğu gibi uçakta okuyup uyuyabilir hale geldim. Bu deneyimler bilincin nasıl işlediğini daha iyi anlama isteğimi depreştirdi, ben de sinirbilim (neuroscience) ve psikoloji üzerine eser ve makaleler okumaya başladım.
     Benzersiz ve bir o kadar da kırılgan, çünkü kimliğimiz garip biçimde oynaktır. Bilincimiz, yani bilincin kendisi üzerine
düşünmemizi sağlayan olağanüstü yeteneğimiz de tümüyle değişkendir. Örneğin, belli bir yönde hareket etmek için mevcut bütün geçerli nedenleri sıralayabiliriz ama gerekirse tam aksi yönde karar verdirecek gerekçeleri de bulabiliriz ... Beynin her şeyin doğruluğunu kanıtlayabilme yeteneği tek kelimeyle inanılmazdır, Erich Fromm'un şu saptaması, işte bu nedenledir: "Aslında insan, doğal güçlerin en kolay biçimlendirilebilir olanıdır: kin beslemek veya işbirliği yapmaya, boyun eğmeye veya kafa tutmaya, acı çekmekten hoşlanmaya veya mutlu olmaya yönlendirilebilir" 
     Kendimizi nasıl daha sağlam yapılandırabilir, yaşamımızın anlamını bulabilir, ne olmak istiyorsak onu olup kararlarımız ve eylemlerimizde olabildiğince özgür kalabiliriz?
Bilincimiz hep daha uzağa, hep daha yükseğe uçmamızı sağlayan ama aynı zamanda hantallaş tıran görünmez kanatlarımızdır bizim ... Tıpkı Baudelaire'in "dev kanatları yürümesini engeller" dediği albatrosu gibi.

12 Aralık 2017 Salı

Paslı Zırhlı Şövalye / Robert Fisher


Jay Rifenbary - Mazeret Yok! Kitabından alıntılanmıştır.

Robert Fisher'in bu kitabının ilk sayfalarında, en parlak günlerini yaşayan bir şövalyeye rastlıyoruz. Hiçbir şövalye ondan daha fazla sayıda genç kızı zor bir durumdan kurtarmamıştır. Hiçbir şövalye ondan daha fazla sayıda ejderha öldürmemiş ve seferlerde atıyla onun kadar yol katetmemiştir. Bu şövalye zırhıyla da ünlüdür. Zırhın göz kamaştırıcı güzelliği, sahibinin iyi, sevecen ve örnek bir şövalye olduğunu tüm dünyaya haykırmaktadır. Olmak istediği ve olmaktan mutluluk duyduğu kişidir şövalye.

Bununla birlikte, karısı Juliet ve oğlu Christopher ondan pek memnun değillerdir. Şövalye zırhıyla dünyaya gelmiş gibidir; bir şövalye her an savaşa hazır olmalıdır ve hayranlarını ya da korumasını asla düş kırıklığına uğratmamalıdır. Şövalyenin gerçek görünümünü ne oğlu bilir, ne de karısı anımsayabilir. Juliet, katı ve duygusuzca kucaklaşmaları yeterince yaşamıştır. Sonunda kocasını uyarır: Zırh yüklüğe konacak, şövalye karısı ve oğluyla daha fazla vakit geçirecek, yoksa ...

Juliet, onun bir zamanlar kurtardığı genç kız mıdır? Şö­valye, içinde bulunduğu olumsuz durumu uzun uzun düşü­nür. Zırhı çıkarmanın sorun yaratmayabileceği düşüncesini benimsemeye başlar. Karısı sayesinde gerçeğe gözlerini açar, metal yığını giysisinin içinde kendini yitirmiştir. Kendisinin de Juliet'in de bilmediği şey ise, zırhtan nasıl kurtulacaktır. Hünerli demircisinin tüm çabaları bile sonuçsuz kalınca, şövalye yardım aramak için nereye gideceği belirsiz bir yolculuğa çıkar.

Önce, eskiden emrinde çalıştığı bir krala veda etmeye gider. Kral yerinde değildir; bu yüzden şövalye derdini kralın soytarısına anlatır. Adam, şövalyenin bunun kendine özgü bir durum olduğunu sanmasına güler. "Hepimiz zaman zaman kendi savunmalarımızın tuzağına düşeriz," diye onu teselli eder ve büyülü sözcüğü verir. Şövalyenin gereksinim duyduğu varlık Merlin'dir.

Şövalye ıssız ormanlarda günlerce dolaştıktan sonra,sonunda Merlin'e rastlar. Gerçeklerden kaçma uğraşı onu artık güçsüz düşürmüştür. Bununla birlikte, Merlin'in gözlemleri şövalyeninkilerle pek uyuşmaz. Merlin, "Belki ger­çeği hep aşağılayıcı bir şey olarak algıladın," diye karşılık verir, şövalyenin öfke dolu isyan duygusuna.

Şövalyenin iyileşme süreci başlar. Onu destekleyip ne­şelendiren bir sincap ile bir güvercinin eşliğinde, Gerçeğin Yolu'na koyulur. Yolculuk boyunca üç kaleye girecektir.Sessizliğin Kalesi, Bilginin Kalesi, İrade ve Yürekliliğin Kalesi. Her kaleden, içsel ve dışsal -hem kişilik hem de görü­nüş- olarak büyük ölçüde değişmiş ayrılacaktır.

Zırhı böylece giderek düşecektir. Kişinin yaşamında çı­ğır açacak nitelikteki her deneyimle sel gibi gözyaşı akıtması, zırhı kritik yerlerinden paslandırır. Anlayışını genişlettiği, daha derin bir bakış açısı kazandığı her anın ardından, şö­valyenin yüzü, başı, kolları ve ellerinden bir paslı zırh par­çası düşer. Yükleri giderek azalan şövalye, hedeflerine doğ­ru dağın dik yamacını daha iyi tırmanabilmektedir.

Şövalyenin hayvanlardan aldığı ders, kabul etmektir. Kabul etmeyi öğrenirsen daha az düş kırıklığına uğrarsın," der güvercin Rebecca, Sessizliğin Kalesi'nin kapısında duran şövalyeye. Bilginin Kalesi'nde ise beklentiler ile arzu arasındaki farkı öğrenir. Sonra Merlin ortaya çıkar ve şöyle der: "Akıldan gelen arzu sana güzel şatolar ve atlar getirebilir. Ama yalnızca yürekten gelen arzu mutluluk getirebilir."

"Yürekten gelen arzu saftır. Kimseyle rekabet etmez ve kimseye zarar vermez. Aslında öyle bir işlevi vardır ki, aynı zamanda başkalarına da yarar sağlar."Şövalye, başarıyla öğrenilen her dersle kendini yeniden Gerçeğin Yolu'nda bulur. Zırhı her seferinde azalmaktadır. Bir yığın metal parçası paslanıp üzerinden dökülürken, kazandığı anlayış -yani, benliğinin bilincine varmasını sağla- ,yan dersler- gerçekle yüzleşmenin, pişmanlığın ve iç rahatlamanın gözyaşlarını dökmeye devam ederler.

Üç yoldaş, İrade ve Yürekliliğin Şatosu'nu koruyan ejderle karşılaştıklarında, şövalyenin üzerinde yalnız göğsünü kaplayan levha kalmıştır. Şövalye ejdere doğru yüreklilikle ilerler, çünkü korkunun ve şüphenin birer yanılsama oldu­ğuna inanmıştır. Şövalyenin korkusu iyice azaldıkça, ejderde giderek küçülür ve sonunda yok olur.

Bir kez daha Gerçeğin Yolu'na gelir. Bu kez dağın doruğunu görebilmektedir. Son hedefine doğru tırmanırken,kayalık yüzeye sıkıca tutunur; en son başarması gerekenin,geçmişin olumsuzluğunu geride bırakmak olduğunu öğrenecektir yalnızca. Geçmişinin derinliğine dalar. llk kez kendi yaşamının sorumluluğunu tam olarak duyumsar. Kendi yanlışları ve başarısızlıkları için başkalarını suçlamaya dö­nük yargılardan kurtulmanın gereğini kavrar.

Başı dönerek hızla düşerken, aklı yüreğiyle bütünleşir. Artık ilk kez yaşamını açıkça, olduğu gibi görebilmektedir; yargı­lamadan ve mazeret bulmadan ... İşte o anda, "yaşamının, insanların kendisi üzerindeki etkilerinin ve yaşamını biçimlendirmesine izin verdiği olayların" sorumluluğunu tümüyle kabul eder.

Bu andan itibaren, yanlışları ve talihsizlikleri için kendisinden başka hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi sorumlu tutmayacaktır. Kendisinin, olayların "sonucu" değil, "neden"i olduğunun farkına varması ona güç vermiştir. Yerçekimi tersine dönmüş gibi yukarı doğru "düşmeye" başlar ve kendini dağın tepesinde bulur. Ayakta durmaktadır. Yaşama duyduğu minnettarlığının gözyaşlarıyla aldığı dersler ona diz çöktürür. Gözyaşları son derece sıcaktır, çünkü yüreğinin derinliğinden gelmektedir. Bunlar da zırhı­nın son parçasını, göğsündeki levhayı eritir.

Bir zamanlar zırhın ona verdiği görkemli ve göz kamaştırıcı görünüm kaybolmamıştır. Artık iyileştiği için,daha önceki görkeminden daha güzel bir iç aydınlıkla ışıldamaktadır.


30 Kasım 2017 Perşembe

Birisi Var / Cemil Yüksel

gözlerini yeniden bulmuş gibiyiz içimizde
daha yaşını yeni almış bir çocuk gibi
ayağa kalkmayı deneyerek güç alan
ve durmakla öğrenmiş yürümekteki sevinci
ışığını yeniden bulmuş gibi hareketlerin
incecik duruyor eriyen bir mumum etrafında

acıyı buluyoruz koyu derinliği nice yarada 
ütülere yapışan etleri ayırırcasına kemiğe kadar
uzun bir iyileşmeyle üfler bilgisini ruhumuza 
ve sonra beklemediğin bir anda getirir
iki çocuk karşılaştığında parlayan güneşi

bazı şeyler, o şeylerin içinde her şeydir 
haldir, kelimesi bulunmamıştır daha 
bir şair bunu dener, durmadan yeni bir örgü
kelime ve anlamı ilmekleyerek iki ters bir düz
şaşırmanın gözlerini yeniden bulmak için içimizde

O gözlerle göründüğünde tanırız
apaçık, parlak ve naif şimdiyi
yumuşak bir beyazlığa dolarız annelerden
doğmak gibi yayılır bir sütün ılıklığı.

gözlerden açılmaya konmuş çiçekler gibiyiz
en uzun denizlere ve ufka bakmaya doğru
karşılarız kendimizi tam burada olmaya. 

22 Kasım 2017 Çarşamba

Philippe Presles - Freud'u İlgilendirmeyen Her Şey

Bilinç Sıçraması Belirtileri Arayışı

     Bilinç ilk anılarımızla ve çok yoğun farkındalık anlarıyla biçimlenir içimizde. Böyle güçlü anlardan birine tanık olmamı, o zamanlar altı yaşında olan büyük oğluma borçluyum. Oğlum bana yaşımla ve elli yıl sonra olacağım yaşla ilgili sorular sorduktan sonra birden bir gün öleceğimin acımasızca bilincine vardı. .. Ardından ikimizin de yaşamını bir anda alt üst edecek soru geldi: "Sonra da ... Ben mi?" Hayatımda ender olarak kendimi bu kadar kötü hissettim. Ortaya çıkan sahne çok güçlü duygular ve sonsuz endişe yüklüydü. Uzun bir tereddütten sonra, çocuğumun kararlı ısrarı karşısında cevap verdim: "Evet, sonra da sen." "Ama o zaman, her şeyi kaybedeceğim ! " diye bağırdı oğlum kendi kollarını kopartmak istercesine sıkarak, "Her şeyi, kaslarımı, evimi, oyunlarımı, ailemi, her şeyi." Anladım ki, biz insanlar, hepimiz, insanoğlu var olduğundan beri bu benzersiz deneyimden, bu düşüşten geçiyoruz ve o gün yaşamımızın anlamı tamamen değişiyor. Öncesinde yaşam bir gün evren okyanusuna karışana kadar izlediğimiz bir nehir gibidir. İlk anılarımızla beraber bilinç sıçramasını oluşturan bu deneyimden sonra ise tufan başlar, yaşam nehrimiz taşar, "en yüksek dağları"' kaplayan bir sele dönüşür ve kendimizi yaşam okyanusunun ortasında buluruz: her şey mümkündür artık, herkes her yöne gidebilir, her istediğini yapabilir. Her birimiz yeni bir Nuh'uzdur, kendi dünyamızı yaratıp kendi benzersiz hikayemizi kurabiliriz.

Bilincimin Hayatımı Kurtardığı Gün

     Bilince olan tutkum, oğlumla yaşadığım ve sıçrama kavramını sezdiğim olaydan çok öncesine dayanır. Başlangıcı yaşamımın en güçlü anlarından birine bağlıyorum; on yaşındaydım ve ailem Senegal'e taşınırken ben eğitimimi askeri okulda yatılı olarak sürdürmek üzere tek başıma Fransa'ya dönüyordum. Hostes beni yerime oturtup her şeyin yolunda gideceğini açıklarken, Dakar' dan Paris'e giden uçağın koca bir yıl boyunca beni ailemden, annemden, kardeşlerimden, babamdan ayıracağını biliyordum. 

     Onlarla kucaklaşalı yarım saat olmuştu bile ve uçağın camından bakıyordum. Kendimi hayat tarafından oyuna getirilmiş hissediyordum.Bir sınav kazanma sonucunda ailesini kaybetmek: Bu ne saçma bir başarı ! Aynı zamanda çocukluğumun Afrika'sını, tropiklerin güzelliğini, dalgalarla oynanan oyunları ve Gore adasında köpeğimle gezmeyi de kaybediyordum. Tepemdeki bagaj bölmesine baktım, valizim orada duruyordu. O kadar küçüktü ki ... Katlanmış bir yağmurluk, bir kazak, iki beyaz gömlek, bir lacivert pantolon ve beni karşılayacak olan kuzenler için bir hediye. Valiz o kadar küçük, gökyüzünden izlediğim Dünya o kadar büyüktü ki kendimi kaderimin altında ezilmiş, minnacık görüyordum. İlk kez kendimi yalnız hissediyordum, gerçekten yapayalnız. İşte o gün bir bilincimin olduğunun ve bunun yaşamın özünü oluşturduğunu fark ettim. O ana kadar omuzlarımda yüzmenin veya güneşin hazzını taşıyordum.
Anılarım vardı, sayısız anım, ve sevdiklerimden uzakta yeni bir hayatım. Şimdiyse yaşamımın kendi elimde olduğunun bilincindeydim. Çocukluğum artık bitmişti.

      Tıp eğitimim sırasında, üçüncü yılımda, istemeden gene yoğun bir bilinç anı yaşadım. O gün, düşüncelerime tamamen dalmış, otomatik hareketlerle tamirat yapıyordum. Birden, dalgınlıkla, kendimi her iki elimde bir elektrik teli tutarken buldum. Bir kolumdan diğerine geçerken elektrik göğsümü sıkıştırarak nefes almamı veya bağırmamı engelliyor, bükülü kollarımı gövdeme yapıştırıyordu. Bu katil telleri koparmak imkansızdı. .. Resmen ölüyordum.

     İşte o anda, içimden bir sesin büyük bir sessizlikle son derece sakin bir şekilde konuştuğunu duydum: "Ne oluyor bana? Çarpılıyorum. Telleri koparmak imkansız. Öleceğim". Oldukça uzun gelen bir süre sonra, "bacakların işliyor hala" diye devam etti ses. Ve yan odaya doğru koşmaya başladım, peşimden gelemeyecek kadar kısa teller ellerimden koptu. Korku daha sonra belirdi, çığlıklar ve acıyla. Ellerim kemiklere kadar yanmıştı, sırtım o kadar gerilime maruz kalmıştı ki korkunç ağrıyordu.
      İstemeden uç noktada bir bilinç anı yaşamıştım ve bu beni derinden etkilemişti : Bilincim hayatımı kurtarmıştı. Eğer kendimle konuşamasaydım, durumu anlayamayacak ve postu kurtaramayacaktım. O olaydan sonra kendimi bilincin uç noktalarında yaşananları anlamaya adadım ve ilk olarak bu anların hiç bilimsel araştırma konusu yapılmamış olduğunu fark ettim, tek bir istisna dışında: komadan çıkabilmiş olanların aktardığı ölüme yakın deneyimler'. Oysa tanıkların benim elektrik çarpması maceram gibi yoğun anılar aktardığı uç noktalarda yaşanmış birçok farklı olay vardır. Bir trafik kazasında, Vietnam'da savaşın göbeğinde, bir boğulma durumunda veya derin bunalımın ortasında, bilinçleri tarafından kurtarılmış çok sayıda insanla söyleşiler yaptım. 
     Gözlemlediğim bir diğer şey ise, çok yoğun yaşanan başka durumların da bize olağanüstü bilinç anları yaşatabileceği idi. Bu gözlem beni çok sayıda şampiyon sporcu ve sanatçı ile sportif başarıları veya sahne performansları hakkında konuşmaya itti. Aynı nedenle her dinden inananlara ve Budist rahiplere de ibadet ve meditasyonlarının yaşanmışlığı üzerine sorular yönelttim.
     Bilincimizin uç noktalarda yaşanan durumlardaki inanılmaz potansiyelini -biz buna xxx diyelim- hedef alan bu diğer arayış, kitabın ikinci yolculuğunun konusu olacaktır. Söz konusu deneyimlerin bilincin genel işleyişini anlamaya yarayacak ortak özellikleri olduğunu keşfetmemi sağlayan bu arayış, bilincimizin çoğu zaman öngörülemeyen potansiyelini de kavramamıza yol açar...

2 Kasım 2017 Perşembe

Bilişsel Terapide Direncin Aşılması / Robert L. Leahy


Bilişsel Direnç Modelleri

Ellis'in Modeli

Albert Ellis'in modeline göre dirençte, işlevsel olmayan mevcut düşünce tarzlarının rolü büyüktür. Ellis direncin, "gereklilikler", düşük hayal kırıklığı toleransı, gerçekçi olmayan inançlar, mutlakçı düşünme ve diğer "irrasyonel inanışların" bir sonucu olduğunu ileri sürer. Ellis' in yaklaşımına göre hasta irrasyonel düşünme tarzı ile doğrudan yüzleştirilmelidir. Böylelikle, hasta ilerleme kaydedebilmek için onca mantık dışı inanışlarını terk etmesinin ya da onlardan "feragat etmesinin" bir zorunluluk olduğunun farkına varmalıdır.

Ellis' e göre hastanın sahip olduğu irrasyonel inanışların çoğu, örneğin "Ben değersizim" şeklinde kuruduğu cümleler bir anlam ifade etmezler. Ona göre, bazı kavramlar, örneğin "değersizlik" deneysel olarak ispatlanamaz. 

Ellis' e göre hastalar; terapide kendilerine verilen tavsiyeleri başkalarına da yaymaya çalışma, düşünce durdurmayı kullanma ve irrasyonel düşüncelere meydan okuyan-şarkılar söylemeleri yönünde teşvik edilmelidir. 


Ellis' in dirence meydan okumada "dinç" ve "zorlayıcı" bir tavır içinde olunması gerektiğini savunuyor.Çoğu terapist yüzleştirmeci yaklaşımın, hastalarında daha fazla dirence yol açmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünebilir. Yüzleştirmeci yaklaşım hastada dirence yol açan bazı fikirlerin sabitleşmesine neden olur. (Yazarın notu bunu daha ilerleyen kısımlarda açıklamaya çalışacağı üzerine)

                                                                Burns' ün Modeli

Burns özellikle hastaların ev ödevlerini yerine getirmemesi üzerine odaklanır. İnançların fayda ve zararlarını değerlendirme, doğrulayıcı delillerin  varlığını sorgulama, alternatif düşünme ve inançları test etmeyi sağlayacak deneyler düzenleme gibi bilişsel terapi tekniklerini kullanarak terapist bu inanışlardan her biri ile mücadele edebilir.

Depresyondaki hastaların sahip olduğu otomatik düşüncelerden pek çoğu, değişime dirence örnek verilebilecek niteliktedir. Falcılık ( Bu yöntem işe yaramayacak) ya hep ya hiç düşüncesi (Ben hiçbir konuda başarılı olamam), olumlu gelişmeleri önemsememek (Burada biraz iyileşme olsa bile, çok önemli değil) veya etiketleme (Ben kaybedenlerdenim, o zaman neden kendimi yorayım ki?) gibi otomatik düşünceler bunlardan bazılarıdır.


                                                                Beck' in Şema Modeli

Depresif şemalar kayıp, yoksunluk ve başarısızlık üzerine yoğunlaşırken, anksiyete şemaları dikkati, benliğin değer verilen boyutlarına yönelik tehditler üzerine toplar. Örneğin çaresizlik ve terk edilme şeması olan bağımlı bir kişi, bir ilişki içinde olduğu sürece oldukça iyi bir işlevsellik seviyesi yakalayabilir. Fakat ilişkisi bozulduğunda, çaresizlik ve terk edilme hassasiyetleri yüzünden depresyona girer. Çaresizlik şemasından dolayı, bağımsız bir işlevsellik hasta için imkansız görünür. 

                                                             .............................

Bilişsel terapi dikkatin, akılcı bir yaklaşımla, şimdi ve burada aktif sorun çözme üzerine odaklanmasını "talep eder." 
Hasta için daha ilkel işlevsellik dönemlerine geri dönmek için bir fırsat olarak terapinin görülmesi veya "serbest çağrışımların" dillendirilmesi yerine, bilişsel terapi hastaya sorumluluk yükleme gibi sosyal talebi olan bir yöntemdir. Bu kurallar terapisti yargılayıcı bir konuma yerleştirmez fakat amaç prosedüre dair klavuz kurallar belirlemektir.  Bu klavuz kurallarla, hastanın kendi başına sorunlarını çözecek yetkinlik ve bağımsızlığa ulaşması ve terapide etkinlik ve verimliliğin arttırılması hedeflenmektedir.

                                                             Davranışçı Müdahaleler

Örneğin, yalnızlıktan şikayet eden ve zamanın büyük kısmını yaşadığı dairede tek başına geçirdiğini söyleyen bir hastaya, kaçınma hakkındaki davranışçı model öğretilebilir:

"Dışarı çıkıp, insanlarla görüşmekten kaçınmanızın etkilerini gelin birlikte inceleyelim. Ne zaman dairenizden çıkmayı düşünseniz, kendinizi gergin hissetmeye başlarsınız. Kapıya çıktığınızda ise anksiyetiniz daha da artar.Peki, geri dönüp dairenize girer ve gecenin geri kalan kısmını evde televizyon izleyerek geçirirseniz ne olur? Anksiyetiniz azalır - kendinizi daha az gergin hissedersiniz. Anksiyetinizdeki bu azalma, sizin için bir ödül işlevi görür- her kaçınmanızda, gerginliğinizin azalması ile ödüllendirilirsiniz."
"Örneğin her kendinizi gergin hissettiğinizde bir şeyler içmeye karar verdiğinizi düşünelim. Ne olur? Zamanla, kendinizi kendinizi gergin hissettiğinizde içmeye alışırsınız. Hafta içinde her geçen gün daha çok içmeye başlarsınız ve bir gün artık alkolik olmuşsunuzdur. Yani eğer yalnızlığın üstesinden gelmek istiyorsanız, kendinizi gergin hissettiren şeyleri yapmayı öğrenmelisiniz."

Not: Bu tarz kitapları psikanaliz-terapi-hasta döngüsünü bir okuyucu olarak okurken belirli bir yönde (yani bazı modeller ve eğitimler almış kişilerin bakış açısından ve deneyimlerinden geldiği gözeterek)  tanımlanmış "hasta" tanımını daha çok "bir kişi" olarak okumak yabancı-uzak hali daha yakına doğru çekebilmektedir. Kişinin tek tip bir laboratuvarda incelenmek zorunda bırakılmadan bir çok deneyime ait parçalar bütününe ait olduğu kanısı daha güçlüdür. Hayat en güçlü deneydir. 
O kişiler hem biraz "biz" hemde biraz değilizdir..Kendi kayıp parçalarını bulmaya yaklaşmış ve görme kapasitelerini arttırabilmiş kişiler için güzel aynalardır bunlar. Öncelikle ne gösterdiklerinden çok gösterebilme becerileri olmasından dolayı...Sonra neyi gösterdiklerini inceleyebiliriz...İyi okumalar...

24 Ekim 2017 Salı

Jan van Eyck - Arnolfini'nin Evlenmesi

Ön planda dar alanla sınırlanması nedeniyle, olduğundan büyük görünen varlıklı bir çifti izleriz. Buna karşın sanatçı objeleri ve sembolleri oldukça etkileyici bir düzenle
sıkıştırmayı başarmıştır. Kadın figürü bilhassa "gösterişli" olmakla birlikte hamile gibi görünür: ancak bugün anlaşılmıştır ki aslında sadece dönemin modası bir elbise giymiştir. Çiftin arasında, arka
duvarda dışbükey bir ayna bulunur ve yerde aralarında evliliğin sadakatini simgeleyen köpekleri dururken, tavandan pirinç bir şamdan sarkar.
Ressam: Jan van Eyck
Eserin Bitiş Tarihi: 1434
Eserin Bulunduğu Yer: Londra Ulusal Galeri
Eserin Gerçek Boyutu: 57 x 83.7 cm
Tür: Portre
Stil: Kuzey Rönesansı
Teknik: Yağlıboya
Materyal: Tuval
Yıl 1434.

Ticari ilişkilerinden dolayı Flaman topraklarına gelen İtalyan taciri Giovanni di Nicolao Arnolfini ve sevgili eşi Giovanna (Jeanne) Cenami, Brugge'daki konutunda.

Tabloda ilk bakışta köpekle birlikte üç figür görüyoruz. Arnolfini, astarlı kürkten bir cübbe giymiş, el yapımı geniş bir şapka takmıştır. Giovanni ise, kahverengi deri kemerle tamamlanmış yeşil renkli kadife bir cübbe giymiş. Kıyafetinin kol ve boyun kısmı, kürkle süslenmiş. Başındaki beyaz yazma kimi eleştirmenlere göre bekaret anlamına gelse de bende daha çok masumiyeti uyandırıyor. Boynundaki altın kolye de onun ihtişamına yakışır şekilde kondurulmuş. Kürk, ipek, yün, keten, deri, altın... Yalnızca giysilerine bakarak bile onların birer tüccar olduğunu, kazançlarının bol olduğunu görebiliriz.

Belgesel gerçeklik ve yoğun sembolizm demiştim. Biraz buna değinmek istiyorum çünkü bunlar aslında Flaman geleneğinin de birer unsuru. Tabloda gördüğümüz hiçbir nesnenin gelişigüzel seçildiğini söyleyemeyiz. Büyük bir titizlikle bir araya getirilen objeler ve renkler sanki biz izleyicilere bir mesaj veriyor gibi değil mi? Figürlerin yüz ifadeleri, insanda dokunma hissi uyandıran giysilerin dokusu, kıvrımlar, ışığın etkileri... Simgesel anlamlarla dolu bu tablo beni büyülüyor doğrusu.

Bazı sanat eleştirmenleri de benimle aynı şeyleri hissettikleri için gizli görünen bu kodları yorumlamışlar. Yukarıda sizler için seçtiğim detay, oda içerisinde bulunan tek kandil yakılmış küçük haç işlemeli metal bir avize. Gün ışığına rağmen yakılmış bir kandil, bazı yorumculara göre ruhu aydınlatan Tanrı ışığı gibi bir anlam taşıyor. Bazılarına göre ise, Yaratıcı'nın tek olduğu anlamına geliyor.

Tablonun orta yerinde bulunan bu dış bükey aynada tüm sahneyi ters bir biçimde yansımış olarak görüyoruz. Daha dikkatli bakarsak, aslında odada yalnızca köpekle birlikte üç figür olmadığını görüyoruz. Ressam van Eyck ve öğrencisi de burada. Bu, resim içinde kullanılan ilk aynaydı. Detaylı ve başarılı görünmesinin sebebi ise, Eyck'ın boyalarının kıvamı için yumurta yerine yağ kullanmasıydı. Daha geç kuruyan yapısı nedeniyle ince ve titiz çalışma süreci yaratmıştır. Tabii, o zamanlarda ressamlar boyalarını kendileri yapardı.

Aynanın etrafında bulunan madalyonlarda ise, on farklı resimle İsa'nın çarmıha gerilmesinin hikayesi anlatılıyor.

Aynanın yanında bulunan tesbih benzeri boncuklar da o dönemlerde klasik olarak damatların gelinlere verdiği hediyelerden biriydi. Tanrı'ya yapılan yakarışı ve kadın dindarlığını simgeliyor.
Tablonun detaylarını incelediğimizde birçok ayrıntı olduğunu görüyoruz. Her gösterge veya simge farklı bir anlam içeriyor. Aynanın üzerindeki imza da oldukça ilginç.
"Jan van Eyck buradaydı" 
Resmin 1434'te yapıldığını göz önüne alırsak, o zamanlar için bu bir ilkti. Çünkü kilise ressamların tablolara imza atmalarından hoşlanmıyordu. Tek yaratıcı Tanrı'dır mantığını umursamadan kendi imzasını tablonun orta yerine atan ressamın, bir devrim yarattığını da söyleyebiliriz.
Tabloda iki çift terlik görülüyor. Bunlardan biri Arnolfini'nin önünde duran tahta takunyalar, diğeri de Giovanni'nin arkasındaki divanın önünde duran saten terlikler.
Tahta takunyalar ile ilgili en çok ortak görüş bildirilen konu, bu takunyaların Eski Ahit'te, Musa'nın ikinci kitabı olan ve Büyük Göç'ü anlatan bölüme gönderme yapmasıdır.

"Çarıklarını çıkar. Çünkü bastığın yer kutsal topraktır." 

Her iki çift terlik de durmayı ve varmışlığı simgeleyecek şekilde uçları içe dönük şekildedir. Yani artık yolculuk bitmiştir, kutsal ev burasıdır. Ve bundan sonra yaşam burada devam edecektir.
Bu tablo, belli ki bu kişilerin yaşamların yüce bir anını temsil ediyor. Genç kadın sağ elini, Arnolfini'nin sol eline koymuş. Arnolfini, sağ elini, sanki bu birleşmenin kanıtıymış gibi havaya kaldırmış. Bir noterden, benzer bir törende hazır bulunup tanıklık yapmasının istenilişi gibi, belki de sanatçıdan, kendisinin de hazır bulunduğu bu anı sonsuzlaştırması istenmiştir.

Giovanni'nin yukarıda da belirttiğim gibi giydiği elbise türünden karın kısmı şişkin olabilir, diğer bir ihtimalse hamile olması. Bunun üzerine tartışmalar, uzun yıllar devam etmiştir. Değişen ahlakî yargılarla birlikte evlilik öncesi ilişkiyle hamile kaldığı mı, yoksa dönemin çok katlı giysileri nedeniyle mi hamile göründüğü meselesi bugün bile çözüme kavuşmamıştır.

Yaptığım araştırmalardan öğrendiğim kadarıyla Eyck, kendi çağdaşları tarafından kullanılmayan bazı değişik materyaller kullanmış ve farklı teknikler geliştirmişti. Giorgio Vasari de, Eyck'ın boya laboratuvarında ürettiği renklerden ve tekniklerden çok etkilenerek bundan kitabında bahsetmişti. Buna göre Eyck, tablolarını güneşte bekletmeden sadece hava ile kurumalarını sağlayacak yağlar üzerinde çalışmış. Değişik bitkilerin özütlerini çıkardığı yağları pigmentler ile karıştırarak kuruma deneyleri yapmış. Bu deneyler sırasında keten yağının kuruma ve renk koruma konusunda çok verimli olduğunu deneyimlemiş. Keten yağının kullanımında öncü olarak bu tekniğin yaygınlaşmasını sağladı. Sanat tarihinin ünlü yapıtları arasında önemli bir yeri olan bu tabloda da kullandığı teknik buydu.

(1) : M. Ali Kılıçbay, Bir İtalyan İcadı: Rönesans ve Doğunun Olanaksız/Olanaklı Rönesansı, Gergedan, sayı 13, sf. 174-178
(2): Johannes van Eyck fuit hic 1434
(3):  Ayet, Mısır'dan Çıkış 3:5


https://birazresimtaniyalim.blogspot.com.tr/2017/02/arnolfininin-evlenmesi.html