14 Temmuz 2026 Salı

Yıkıcılar Geldiler / Metin Altıok


Ve evin yüzü burkuldu
Bir kıpırtı vardı şakaklarında.
Yıkıcılar geldiler, çatıdan başladılar.
Kiremitleri topladılar birer birer.
Tahtaları söktüler, kanırtıp çivileri
Ellerinde keserler.

Anımsar mısın denize karşı oturmuştuk.
İkimizde arkamızı dönmek istememiştik kıyıya.
Susmuştuk uzun bir hesaplaşmayla.
İki sevgili vardı yan masada;
Umurlarında bile değildi deniz,
Alınları birbirine değecekti az daha.

Yıkıcılar geldiler,
Çıkardılar kapı ve pencerelerin pervazlarını.
Kör gözleri ve açılmış ağzıyla
Kaldı temelleri üstünde umarsız ev.
Sıra balyozlardaydı artık,
Çelik iskeletini evin ortaya çıkarmak için.

Benim göğüs kafesimde bir iskete,
İskeletimin bekçisi, içten bağlı kemiklerime.
Sıçrayıp duruyordu ordan oraya,
Duyuyordum kıpırtısını içimde.
Bir bulut geçiyordu senin gözlerinden.
Oturuyorduk; ben kızgın çölüm, sen yıldızsız göğünle.

Yıkıcılar geldiler;
Düştü gürültüsüyle yüzü köhne evin,
Göründü bazı odaları ve iç duvarları.
Aynı renklerle boyanmış sofası, isli mutfağı.
Bir kesit kalmıştı geriye şimdi o evden
Eski bir yaşantıyı simgeleyen

Çıkıp yürümüştük kıyı boyu
Benim sıvası dökük yüzüm, senin çocuk gözlerinle.
Oysa sen yürümeyi sevmezsin.
Nasıl da değişmişti görünüşü
Yıllardır görmediğimiz kentin
Yürümüştük anısıyla eski cumbalı evlerin.

Yıkıcılar geldiler, yıktılar bütün duvarları.
Yalnız temel kaldı geriye ve birkaç tuğla kırığı.
İş araçlarında artık,
Bir canavar ağzıyla deşmek için toprağı.
Ve temizleyecekler kazılan yerlerde
Bizden kalan balçığı.

10 Temmuz 2026 Cuma

Soluk Soluğa / Ahmet Telli

ı.

Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de yeni serüvenlere
Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı

Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
- ki onlar daima birer yalnızdırlar
Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup
gitmişti o kentten anımsamıyor artık
Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala
sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine
korkular geçiren o kız nerdedir şimdi
Sensiz olursam yaşayarnam diyen
o liseli kız hangi kentte kaldı
ve o sarışın
o afeti devran bekler mi hala
atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını

üşüten bir acıydı belki her ayrılık
her yolculuk yangınların başladığı yereydi
ama vakti olmadı hesabını tutmaya
aşkların, ayrılıkların ve anıların

istese de kalamazdı vakti gelince
geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda
yürek burkulması ve hüzün ve keder
aralıksız doldururdu günlerin bohçasını
Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
içinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
Ay bile soğuktur o zaman
bir buz parçasıdır
Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler

Biraz da serüvendi yaşamak
belki yatkındı büyük yolculuklara
ki serüvenler daima büyük aşklar
ve büyük yolculuklarla başlar

Anıları, aşkları ve bir kenti
bırakıp gidebilirdi apansız
Apansız başlardı yolculuklar
hangi saatinde olursa olsun günün
ve hep kar yağardı nedense
durmadan kar yağardı yol boyunca
ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
kent görünmez olunca arkada

Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından
ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun

Ne zaman yollara düşse biterdi acılar
gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
kavaklarsa oynak bir çingene kızı
her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları

Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
güneşin batışını görmek ölümdür biraz
ölümdür biraz hep aynı yatakta
aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
Kitapları hep aynı raflara sıralamak
aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
soluk soluğa yaşamalı insan
her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
ve cehenneme dönse de bütün bir ömür,
mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün

Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
okyanus dalgalarının sesleriyle dal bu ömre
ölüme ve aşka durmadan kement atan
serüvenlerle geçsin yaşamak

Buz tutmuş bir dünya ortasında
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
önünde dağlar, uçurumlar
ve günlerce süren okyanus fırtınaları
sarsılan gök, yarılan toprak
çelik uğultularla burgaçlanırken
yaşamak işte öylesine kucaklardı onu
ve her nasılsa keklik sekişli
bir aşkın sevinci dolardı yüreğine
çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
ne kalmışsa bir önceki serüvenden

Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları
bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
pervasız bir acemi, bir çılgın
soyu tükenen bir bilgeydi belki

............

 

 

 


2 Temmuz 2026 Perşembe

Bütün Ölümler / Hermann Hesse



BÜTÜN ÖLÜMLER

Öldüm bütün ölümlerle ben şimdiye dek,
Yeniden isterim ölmek bütün ölümleri,
Ağacın ölümünü ölmek tahta tahta,
Taş taş dağın ölümünü,
Toprak ölümünü kumun.
Çıtırdayan yaz otlarının ölümünü yaprak yaprak
Ve kanlı ve zavallı ölümünü insanoğlunun.

Yeniden doğmak isterim bir çiçek biçiminde,
Yeniden ağaç olmak, çayır olmak,
Balık ve karaca olmak, kuş ve kelebek.
Özlem verir bana bütün biçimler
Son acıların özlemini verir,
İnsan acılarının özlemini verir,

Titreyerek gerilmiş yay,
Özlemin çılgın yumruğu ey,
Ey hayat ey bir gün olur da
Birleştirmeye kalkışırsan kutuplarını
Yeniden beni uzun uzun
Sürersin ölümden doğuma,
Acı dolu yollarına yaratmanın,
Yaratmanın eşsiz yollarına.

Hermann  HESSE

Çeviri  : Zeria Karadeniz

21 Haziran 2026 Pazar

Rimalar / Gustavo Adolfo Bécquer



IV
Söylemeyin tükendiğini hazinenizin,
ağızda söz kalmadığını, sustuğunu lirinizin;
ozanların soyu tükenebilir belki; ama
şiir hiç susmayacak.

 

Işık dalgaları öpücüklerle
yanıp nabız gibi attığı sürece,
güneş paramparça olmuş bulutları
ateşe ve altına bürüdüğü sürece,
hava burcu burcu kokularla dolup
uyumlu ezgiler taşıdığı sürece,
dünyaya ilkbahar geldiği sürece,
şiir hiç susmayacak!

Ulaşamadığı sürece

bilim yaşamın kaynağına,
ölçülemez bir boşluk kaldığı sürece
denizde ya da gökte,
insanlık durmadan ilerleyip
ama ne yana, bilmediği sürece,
insanın çözemediği bir giz olduğu sürece,
şiir hiç susmayacak!

Gönüllere vurduğu sürece gülümsemeler,

dudaklar kıpırdamadan,
ağladığı sürece insan
ağıtla gözü dolukmadan,
savaşıp durduğu sürece
yürekle kafa,
umutlar ve anılar olduğu sürece
şiir hiç susmayacak!

 Kendine bakan gözleri yansıtan

gözler varolduğu sürece,
iç çeken dudakları yanıtladığı sürece
iç geçiren dudaklar,
yoldan çıkmış şaşkın iki gönül
bir öpücükte duygudaş olduğu sürece,
var olduğu sürece güzel bir kadın,
şiir hiç susmayacak!

9 Haziran 2026 Salı

Tuz / Cemil YÜKSEL



her şeyin özenle sahtesinin yapıldığı bir çağda tuz konuşur 
üstelik her yerde konuşur, dilediği gibi delice, bilge ve sarhoş
döve döve su kenarlarında kirli siyahlığı ve açık bir diz yarasından 
sızlatarak, ince ince örer iyileşmeyi ışığıyla
dünya dillerine ait tüm "biliyorum" sözcüklerine 
her sabah keskin kesikler atar üstelik
geride kalmış tüm harfleri öğütür sadece yangının boşluğunda
gözyaşlarından eriyerek dağılır kadın ver erkek yüzlerinden
güzelliğe doğru seyrelir insan derisinden her çabadan sonra

ihtiyaçlara aşk deniyor pazar pazar dolanıp alınacaklar sanki
eksiklik tüm önceliği hep cazgırlıkla alıyor varsa yoksa kendisi
düşük yapmış bir gebe gibi durmadan kanıyor uzun listelerde
bir de korkuyla çekilmiş perdeler şehrin bütün küçük evleri
bilmiyorlar sunağından içilen suyu dirilten gökyüzünü
bilmiyorlar elinden alınmış oyuncaklar tarafından bulunmayı
ve bilmiyorlar bilmediklerini,  kanıyorlar paslı kelimelere
leylekler mi, martılar mı kumrular mı olduklarını
bilse de bazıları unutuyor zamk gibi hemencecik
halbuki unutmak ziyan, hatırlamak eve dönüşün bahçesi

kayalara gizlenmiş tuz bizim gövdemizin bir uzağı
bir uzağı da sağaltmak her türlü kandan sonrasını
vakti geldiğinde iyileşmeye açılan deli yoncalar
bizim besinimizdir güneşin her yerde çalışarak sunduğu
biz de ondan aldıklarımızla sessizce onaylarız
her şeyin en başından bir döngüye koyulduğunu

29 Mayıs 2026 Cuma

İyileşti / Cemil YÜKSEL



durup engince bakılan denizler gibi tam karşımda

bir kez olsun biri nasılsın diye sormadı,

denizler her gün yanıt verirdi buna ben de yanıt verdim

izlemedi boşluğu bir kez olsun, oluşturduğu halkaları

bakarken bile düşünce dalgalarında unutuldu

 

biri kalkıp mavi gözlü bir sevgilim olsun demişti sadece

biri de bir kez olsun sonsuzca getirmedi dikkatini denizlere

aslı verilmemişti, bekledi sadece dikkati,

aç gözlülük mutlak bulur kendi besinini

 

kayba uğramak işte her şey kayboldu ölümün bahçesinde

bir kez olsun yitirilmedi başka evlerden sinmiş küflü alışkanlık

durmadan bir kaşıntı halinde dolandı deride üreyen arzu

korkudan kaçarken dahi tüm evleri ateşe veren kundakçı

kül etti her şeyi ve böylece atların ayakları kurtuldu yarışlardan

 

bir şarkı gibi sabah uyanmaları durmadan kendini hatırlattı

kırların göğsünde vakti geldiğinde gürleyen bahar yeşilliğini

tüm kapıların önünde dünyanın yeniden kurulduğu o yerden

gelişigüzel tüm kelimeleri bırakarak bir kez ve sadece biri...


üç kere dikkatle nasılsın diye sordu, kim ki? 

anladım iyileşmenin sabrını

kimse kullanmazken yara bandı, tentürdiyot ve yakınlığı

sade iyileşti.


25 Mayıs 2026 Pazartesi

Masal / Cemil Yüksel

seni o masalda tanrısız öpmüştüm
tutmuştum ellerini dağların oluşlarıyla
bazen dik hırçın, denize doğru serin ve arkadaş
yağmur da başlamıştı ansızın dudaklarımızdan
seni o masalda kahramansız sevmiştim

ilkin üzüntünün tüm askılarını kaldırmak için
 yüzünün çekmecelerinden
hüznün eğik köprüsünü ateşe verdim
gözlerinden aşağıya uzanan kalp ipini
bir atımla saldım en yukarılara
seni o masalda ejderhasız sevmiştim

susmak en güzel ülkemizdi güneşe karşı
öyle billur öyle açmış çiçekler gibi
 yaprakları yön bulan bir ışık koşucusu
duvarları birden aşan tüm korkularla
seni o masalda 
saçları kısa bir Rapunzel gibi sevmiştim

inanılması güç bir hatırlamakla dolu 
her türlü güzelliği masal soyundan
ters ve düz edilse dahi gittiği-gitmediği
 tüm yolu hatırlayan 
seni ekmeksiz bir Hansel gibi sevmiştim

sonları en başta yaşamak gibi bir şeydi
bir varmış bir yokmuş



21 Kasım 2025 Cuma

Duymak / Cemil YÜKSEL


 
                                           E' için.

hayır suçlamıyorum seni, dinlersen
bulacaksın sözcükten daha önce dile geleni
sessizliğin olgun bir tay gibi duran canlılığını
yukarılara çıkan suyun dağları nasıl kullandığını
ve aşkın sürekli nasıl oyunlar bulduğunu yeryüzüne

duymak ilahi bir durgunlukla inşa edilmiştir
boşluk ve belirsizlik tarafından hazırlanır
ağaçlar sarılı olduğumuz ıssızlığı hatırlatmak içindir
aslen unutmak bir duyma rahatsızlığıdır
kimi seslenmenin içine ekşi niyetler konur ve dünya
çiğ kokunun yayıldığı bir gürültü ile doldurulur, alışamam

dümdüz yükselen otların içinde sımsıcak
güneşin büyük boşluklarla doldurduğu bozkır
kalbimi serinletircesine keskin ve pür dikkat
gözlerim hiç alışmadı senin çıplaklığına
ova, vadi ve ormanlardan karışarak sularına 
fesleğen ve reyhandan öğrendim tüm gelgitlerin sesini

milyonlarca yağmurun kendini susması için
kaldım yüzünde ağlamadığın acıları toplayarak
tohumları saçılmış kurak bir kıskançlık tarlasında
kaybetmenin her adım başı diktiği korkuluklarla
sonsuz bir izleme için konmuş bir sandalyede
bir vakit kapıldım seslerin kurduğu sözlü dünyaya
kalbim nasıl olduysa kaldı ferah ve pür dikkat
ve tutuldu engin çarpıntısına yükselmenin

tuz ve su neyse denizler için
senin en sert görünüşün
sessizlikle dolu bir korku mimarı
bembeyaz kemikler gibi koruyor toprağın altını.


2 Ağustos 2025 Cumartesi

Tercih / Cemil YÜKSEL



bu dünyada en güzel ben terk ederim
sövgüyü, kıskançlığı ve kötü konuşmayı
bakıldıkça alınıp koyulurum dip kenarlara
görünmezlik taşının üstüne işlenir gibi

her sabah kirlerden temizlenmiş elleri olur
omzuna değmek için hazırlanan sevincin
güneşi sırtlamış gelmiş sanki konuşmasıyla

bu dünyada en güzel ben terk ederim
boş hayalleri, tekrarı ve ölçüsüz yakınlığı
varmak için onun ayak uçlarına
bazen yerlerde sürünerek bazen dimdik bir gövdeyle
onu hatırlarım, durmadan hatırlarım
dolaşırken her yönden ona gidildiğini

bu dünyada en güzel ben terk ederim
lakırdıları, oyunları ve boş evleri
puşt bir kelimenin sırtıma dikişlendiği bir kapıdan
upuzun bir nehrin dağınık çizgilerini aşarak
en ışıltılı yüzünden açılmaya doğru terk ederim
ne var ne yoksa kendim sanılan her şeyi

terk etmenin de bir 
dönüş olduğunu şiirden öğrendim
ilk ayrılıktan bu yana sarmaşıklar gibi uzaklaşan
kavuşmak bizzat ayaklarını hissettiğin yerde işte 
durmadan köklerinden bağırıyor karanlığın
uzaklaşmak buluşmadır güneşin çağırdığı

bu dünyada en güzel ben terk ederim
oyalanmayı, durulacak yerde durmamayı
harekete geçilecek yerde ise ataleti
dolanıp gelmenin her türlü hülyasını terk ettim. 
buradayım. çay sıcak ve ateş hala yanıyor.

Hediye / Cemil Yüksel

bu dünyada en güzel ben terk edilirim
sessizliğe, yalnızlığa ve akşam üstlerine
dosdoğru ve birden
boşluğun unutulmuş genişliğine fırlatılırım
yüzümde kağıtlardan sıyrılmış bularak her tanımı
kaldırılıp yerden bırakılırım ağırlığı yoklanmış taşlar gibi
ne denizde sektirmek için
ne de bulanık camları düşürmek uğruna
ayrıntıları eskimiş anılar gibi
çocuk sesleriyle dolu parklarda unutulurum
kimsenin duymadığı bir sessizliği çalışırım
sabahtan akşama dağıtırım bu hediyeyi

bu dünyaya en güzel ben terk edilirim
yeşile rüzgara kökleri dışarı taşana doğru
güneşin ve toprağın elinde açan bir tomurcuğun
geceye doğru taşan köklerinden
kapanmaya bir yer bulurum hep engin.

kıvrılan yastığından düşer boynun 
bulutun sessizliği gibi bir şey bu
duruşundan duyulur sesin usul usul
söyledikçe buluşturur tüm sesleri parmak uçların  

bu dünü binlerce kez yaşadım
yüzüme yerleşmiş binlerce gözle seni durmadan tanıdım
bu yeryüzüne işte ona ne güzel terk edildim, bilemezsin
olmaya mayalanan sütlerin tazeliğiyle.









22 Nisan 2020 Çarşamba

Saatler Kitabından / R. M. Rilke

Ruhumu görmez misin, durur yoğun, yakın
sessizliğe bürünmüş, önünde tam
Olgunlaşmaz mı bakışında Mayıs duam,
bir ağaçta olgunlaşırcasına

Sen nice ki düş görürsün, düşüm ben sana.

Nice ki sen uyanırsın, ben isteminim;
ve hakanıyım bütün görkemlerin
ve yıldız sessizliğince büyümekteyim
taa üstünde eşsiz zaman kentinin.

Sessizliğim ben iki ses arasındaki,
İşçileriz biz: çırak, kalfa, usta, her çalışan;
kurarız seni, ulu katedral, beraber.

Ağırbaşlı bir yolcu gelir bazan
geçer parıltı gibi ruhlarımızdan,
gösterir bize titreyerek yeni bir hüner.

Seni anlamak isterim bense
yerin seni anladığınca;
ben olgunlaştıkça
olgunlaşır
ülkense.

Senden gösteriler dilemem
kanıtlaman için kendini.
Bilirim ki hem
bir tutmak olmaz seni
zamanla.

Sen bütün nesnelerin en derin özüsün,
varlığının gizini suskuyla saklayan;
ve her birine başka türlü görünürsün:
karaya gemi gibi, gemiyeyse liman.
artık bütün evler açıktır her gelene
ve her yerde bir özveri geniş alabildiğine
belirler aramızdaki davranışları.

20 Ağustos 2019 Salı

O Kendini Çağırınca / Cemil Yüksel



 — Cemil Yüksel ile birlikte.


sen her şeyi camdan seçiyorsun Nuri
elindeki kesiklerin hikayesi bu
sesini bulmuş bir diş gıcırtısı rüyanda
yukarıdan bırakılmış bir misket ne kadar kırılırsa
kendine doğru yuvarlanmak geçmek bilmiyor 

Nuri oluk oluk beyazlar seni seçiyor

23 Mayıs 2019 Perşembe

Düş Birliği / Cemil Yüksel

sen hep sürgüne doğru gitmemi isteyen ayaklarımı çağırdın
ellerime bakıp buldukların savaş yıkıntısı delik deşik bomboş
acıyı düşen bir çocuk gibi kucaklar kaldırırsın ey merhamet
kara lastiklerinde yolculukları biriktirmiş eski bir bisiklet Eskişehir'de
bağlı uzun zamandır yağmur pas ve beklemekten kovulmamış
o bisikleti hatırlamayı söz vermiştin her durduğunda
ne diye gelmiştik biz bunca yolu hangi nedenin kışıydı bu
numarası verilip sıralardan kovulmuş gibi yapayalnızdık
"görüyorsun gündüzler yaşamak, geceler pişman olmak için"

bahçeleri ne kısa sevdik çiçekleri hoplatan sevinçlerden korkarak
kıvrılan ne varsa kağıt kesiği hınçla trenlere zorla bindirilmiş
biliyoruz ki geçmiyor hemen gülün parlatan iğnesinden akan ısırık
kendini açmaya yol bulmuş dudakların bir tayı hazırlıyor toprağa
biliyoruz işte taşıdığını ellerin bile bile kök tutmaz bayrağını
"hayat öylece sızıp kaldığımız bir yatak" işte çıplak ve ütüsüz

uyandım seni bildim közleri üfler gibi dağınıklıklardan
parlak neşen vardı karanlığında katılmaya istekli gürültü
düş birliği tarafından yakalanmış fotoğraflara asılı
sırtından vurulmak için açılan çıplaklık düşen yaprak sessizliği
tam şuramıza doğru çıkıyorum mırıltılarla bu şarkı en sevdiğin
susamadım acıkmadım dediğinde de bildim gövdende kurulan hazırlığı
batıyor artık yutkundukça sevgisi pürüzlü bir ağaç gövdesi gibi

hatırla bir bağı dolduran nedir üzümleri ve ılıklığın huzuruyla
konuşur su süt ve beyaz dökülür üstüne kullanarak ağzını

ağzın diyorum en ilkel mağarası konuştuklarının
iniltilerini taşıyor fısıltılarla sözcüklerin arasından
farkındasın.






23 Nisan 2019 Salı

Çılgın Hüzünlü / Turgut Uyar


çünkü yaşamak gibi bir şeydi yaptığı
anasız bir tay gibi coşkun ve hüzünlü
akşamın dinginliğini otluyordu o zaman
her sabah denize çıkar, bir elma yerdi
hüznünü ve çılgınlığını elmanın
gözünü yumsan ağzında duyarsın
ellerine bakma artık
çünkü kar yağıyor
çılgın hüzünlü
büyük kentleri düşünse de rahatlasa
işte her şey nasıl haince karıştırılmış
kirli çamaşırlarla sabunlar ayrı semtlerde
saatin sonunda meydan
suyun sonu ilerde
böyle yaşamak zordur elbet anlıyorum
çılgın ve hüzünlü
çünkü bakışları yazda geçmiş bir geceyi andırıyor
yaşanmış mı temmuzda mı belli değil
çılgın ya da hüzünlü
şimdi dolaşıp duruyor aramızda
kıpkırmızı bir duygu olarak
doğudan batıya bir güz halinde
çılgın ve hüzünlü
biraz dağ yollarını öğrenmesi gerek sanırım
kahırçeker mekkâri katırları gibi
onlar ki hiçbir şeyleri yok
korkunca çılgın sevinince hüzünlü
kar dindi
gerçekten dindi
ellerine bakabilirsin artık.

18 Nisan 2019 Perşembe

Sezai Karakoç


"Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır
Yoktan da vardan da öte bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır"

16 Nisan 2019 Salı

Dikkatin Gelişimi / Red Hawk


Her avare esintiye kapılırız,
hayatlarımız daimi bir dikkat dağınıklığıdır
tam önümüzde duran şeyi bile görmemizi engelleyen,

bakışlarımız hep yarındadır, öyle ki
bugünün güzelliğini kaçırırız.
Ama birkaç kişi vardır ki bilirler,

ilahi'nin kapısına giden yol
bir şimdiye-Dikkat geliştirmekten geçer
tam karşımda duranın

ne olduğunu görebilme hünerinden.
Harvardlı doğabilimci Louis Agassiz'e
sordular bir defasında, yaz tatilinde

ne yaptınız diye.
Çok uzaklara seyahat ettim
dedi. Ona sordular, ne kadar uzağa

Ta yarısına
kadar gittim
arka bahçemin, diye yanıt verdi.

(Red Hawk. Wreckage, 154)

15 Nisan 2019 Pazartesi

Kelimeler Eylem Değildir / Red Hawk


Bazı insanlar tanıdım,
özellikle de üniversitede,
kim iyi bir konuşma yapsa
veya dergilere uzun bir makale yazsa,
bu onu eylem insanı yapar sanırlardı.

Kızılderililer işin doğrusunu bilirdi.
Bir savaşçı savaşa gitmeden önce
konuşmazdı.
Diğerleriyle beraber terleme çadırına girer;
davul çalıp şarkı söyler dua ederdi.
Ardından üç gün boyunca inzivaya çekilirdi,
ölümüne hazırlardı kalbini.
Gitmeye hazır, dışarı çıktığında,
kadını balta ile yayını uzatırdı ona.
Tek kelime konuşulmazdı.

Bazıları ölü bazıları ağır yaralı dönerdi.
Büyük bir ateş yakılırdı; herkes toplanırdı
savaş hikayelerini dinlemeye.
Savaşçılar güler gülerdi,
birbirlerine şakalar yaparak,
olup bitenlere dair gerçek hikayeler anlatarak.
Yaraların iyileşeceğini,
Kuşların ölülerle besleneceğini bilirlerdi.

Kızılderililerin bir lafı vardı:
kelimeler yere düşer
köpeğin boku gibi;
ameller göğe yükselir
bedenden ayrılan ruh gibi.

(Red Hawk. SioıLX Dog Dance, 37)

27 Mart 2019 Çarşamba

Lao Tzu - Bilinmeyen Öğretiler

Benlik, ormanda sapanla atış yapan bir maymundur.
Duyuların egemenliğiyle büyülenmiş;
Bir tutkudan diğerine,
Bir çatışmadan diğerine,
Ben-merkezli bir düşünceden diğerine uçar durur.
Onu tehdit edecek olursan yaşamı için korkuya düşecektir.
Bırak maymunu, gitsin.
Bırak duyuları, gitsinler.
Bırak tutkuları, gitsinler.
Bırak çatışmaları, gitsinler.
Bırak düşünceleri, gitsin.
Bırak yaşam ve ölüm kurgusunu, gitsin.
Yalnızca merkezde kal; seyrederek.
Ve sonra, orada olduğunu da unut.

25 Şubat 2019 Pazartesi

Philippe Presles - Freud'u İlgilendirmeyen Her Şey

Bununla birlikte, Frans de Waall gibi etologların primatlar üzerine eserlerini okuyunca büyük maymunların oldukça yetenekli olduklarını görmezden gelemeyiz. Onlarla aramızda büyük benzerlikler, hatta söz konusu bonobolar olunca, toplumsal alanda üstünlük göze çarpmakta: Bizler gibi bonobolar da kavga edip didişirler, ancak çok daha hoşgörülü davranır ve daha çabuk barışırlar. Grubun bütünlüğünün temelinde cinsellik yatar ve cinselliğe bizden çok daha fazla zaman ayırırlar! İnsanlar gibi, yüz yüze oldukları pozisyonu tercih eder ve ilişki sırasında göz teması ararlar.

Bonobolardan ünlü yıldızlar da çıkmıştır: Doğumundan beri bir insan ailesi (Sue Savage-Rumbaugh ve kocası) tarafından, Atlanta'daki Georgia Devlet Üniversitesi dil araştırmaları merkezinde büyütülen Kanzi gibi. Kanzi, sadece koruyucularının sözlerini anlamayı değil, fiiller, isimler ve sıfatlar belirten simge veya şekillerle kendini ifade etmeyi de öğrenmiştir. Böylece Kanzi gerekli işaretleri parmakla göstererek cümleler kurar. Daha sonra Pambanişa gibi başka genç bonobolar da yüzlerce işaretten oluşan Yerkish dilini öğrenmişlerdir.

Başka bir deyişle, bir bebek maymun annesinin taşla ceviz kırdığını görse de, annesi ona bunun nasıl yapılacağını hiçbir zaman göstermeyecek, hata yaparsa düzeltmeyecektir. Bebek her şeyi taklit ederek, ne tür bir taş kullanacağını arayarak, ondan önce annesinin yaptığı hataları tekrarlayarak tek başına öğrenecektir. Bir yetişkin kısa bir sürede ona öğretebileceği sağlam tekniği edinmesi altı yılını alacaktır. Maymunlar, ne derece gelişmiş olurlarsa olsunlar, şimdiki zamanı o kadar yoğun yaşarlar ki,gelecek zamanı kavrayacak yetileri kalmaz, örneğin yavrularının biraz eğitimle çok daha hızlı öğreneceklerini anlayacak kadar yakın bir geleceği bile. Onların bilgiyi aktarmayı ve eğitmeyi bilmemesi, aramızdaki büyük farkı oluşturur.

Gene de insanın bu gözlemden doğan üstünlük duygusuna kendini kaptırmaması gerek: ileride göreceğimiz gibi, her ne kadar maymunlar bizimki gibi üstün bir bilince sahip olmadıklarından, yaşadıkları anın içinde hapis olsalar da, yaşları ilerledikçe o mutlak şimdiki zamanın hakimi haline gelirler, bizler bu alanda onların tırnağı bile olamayız. Örneğin, maymunlar
on kadar nesnenin yerini hemen, bir saniyeden kısa bir sürede, ezberleyebilir, oysa biz aynı sürede 4-5 tanesini güç bela hatırlayabiliriz.

Uzun süreli bir ateş yakmak için onu canlı tutmak gerekir. Bir başka şart ise, ateş yakmak için oduna ve havaya ihtiyaç olduğunu anlamaktır. Odun olmazsa ateş söner, hava olmazsa, boğulur... Homo erectus bunu anlamadan önce savana veya ormanlarda kendiliğinden çıkan birçok yangın izlemiş olmalıdır. Tüm hayvanlar içgüdüsel olarak ateşten kaçtıklarına göre, önce korkusunun üstesinden gelmesi gerekmiştir, bu da meraklı yapısının önemini gösterir. Sonra çalı çırpıyla denemeler yapmış, sonra da ateşi taşımaya çalışmıştır. Daha sonrasında ise odun stoklarını ve ateşin sürekli yanacağı ocakları geliştirilmesinin uzun hikayesini düşünebiliriz. En sonunda sadece ateşi yakma değil, canlı tutma ve taşıma tekniği de geliştirilmiştir.

Doğayı gözlemlemek, bir olguyu kavramak, ateş ocağını ve odun stokunu hazırlayacak kadar geleceği düşünebilmeyi gerektirdiğinden, demek ki ateş büyük deha gerektiren bir buluş. Tüm bunlar yüksek bir farkındalık seviyesi, yani gelişmiş bir bilinç yapısı gerektirir. 

Burada her bir çocuğun bilince ulaşmak için kendi başına ne kadar yol kat etmesi gerektiğini de kavrarız, zira daha önce gördüğümüz gibi, bilince kavuşmak, çocuğun insanlığın sahip olduğu farkındalığa eriştiği ikinci bir doğum gibidir. Çocukluk her insanın tarihöncesidir bir bakıma. Tarihöncesi ilk insanlardan bu yana sürekli zenginleşen kültürümüz sayesinde, tüm insanlık tarihi her çocuğun bilinç sıçramasına adeta bir tramplen oluşturur.

Yirminci yüzyıl başlarının büyük Fransız psikoloğu Pierre Janet , çağrışımların bir tarihçinin çalışmasına benzer bir şekilde işlediğini vurgular (anlatılar, çıkarsamalar, vs.) 
Aynı yönde, sinirbilimi uzmanı Gerald Edelman hayvanlar alemini nitelendiren birincil bilincin "geçmişi ve şimdiki zamanıyla bir kişi olma anlayışını içermediğini" doğrular. 
Oliver Sacks, bazıları kendi öykülerinin ucunu kaçırmış olan hastalarını gözlemleyerek bu yaklaşıma somut örnekler getirir ve "kendimiz olabilmemiz için bir yaşam öykümüz olmalı ... Bir insanın kimliğini, onu oluşturan benliğini korumak için bu sürekli içsel anlatıya ihtiyacı vardır" der.

Bu da bize, Boris Cyrulnik'in dediği gibi, "geçmişin temsilinin şimdiki zamanın ürünü" olduğunu ve 4 yaşındaki bir çocuğun şimdisinde kendi hikayesinde anlatacağı bir başka ben olmadığını doğrular. İçsel diyalogun oluşması için gerekli olan

Öteki-benlik henüz biçimlenmemiştir.

Anılarla olduğu gibi, 5-7 yaştan önce çocuğun kendi ölümünün bilincinde olmadığını gözlemek mümkündür. Bazıları çocuğun kendini ölümsüz zannettiğini bile söyler, aslında onun hiçbir şekilde zaman içinde sınır kavramı yoktur: ne ölümlüdür ne de ölümsüz, o sadece sürekli olarak şimdiki zamanda yaşar.