26 Eylül 2016 Pazartesi

Şiir / Rıdvan Sözener


İyi insanlar her zaman yenilmiştir.
Annesini görünce bir bebek
nasıl bırakırsa elindekileri. Gösterir bunu biraz.
Biraz da bir kuşun düşmesi uçup dururken
bir adamın bunu farketmesi...

Güzel insanlar her yerde yenilmiştir.
Gençkızların kırlardaki durumu anlatır bunu biraz.
Biraz da evdeki çiçeklerle dertleşen kadınlar...

Yenilmek iyidir
Her defasında daha güzel yenilmek arzusuyla.
Yenilmek güzeldir
Her defasında daha iyi yenilmek umuduyla.

Dergah Dergisi / Sayı 131

10 Haziran 2016 Cuma

O Kendini Çağırınca / Cemil Yüksel


o kendini çağırınca
dikenlerin uzun boylarını kıvırıyor rüzgar
bahçenin yeşilinden yüksek sesle bağırıyor ışıltı
duvar dipleri aniden devriliyor sesine
seni gizli yazılmış yazılar gibi buluyor arzu
kabuklarını döken ağaçlardan yapılmış kağıt
okunması zor işaretler taşıyor saçlarına

o kendini çağırınca
elma dilimini hatırlıyor, harf kelimesini
yaprak ağacını, su dağları hatırlıyor
parça kendine doğru bulduğu ayna ile
damlıyor bir mum gibi her türlü kenardan

yandıkça kendi sönümünü hazırlayan
ateşiyle kalıyor o kendini çağırınca

köpek ve bebeğin gözlerinde görünür saflığın gözleri
uçsuz bir derinlik alırsın asla düşülmez oradan
kabul sevginin elsiz uçurtması, rüzgarı bir acayip
yön bilmez bir haldir nerede durduysa
o kendini çağırıyor orman içi kollarıyla

binlerce kuşun sesine kısılıyor 
kelimelerin boynunda patlayan bir fıtık
kopuyor anlama yapışık küskünlük
baktığında unutmak gözleri ne hüsran
cennet dediğin milyonlarca yılda durulmuş bir gök
deniz kendine bakıldığında hatırlatıyor
güneşe doğru hangi iplerle çekildiğini

bilmez misin binlerce havalanmış doğan
bir resim için kurulmaz göğe
açlık yırtıcıdır
uyan diye sarsıyor karanlığı
o kendini çağırınca.


30 Mayıs 2016 Pazartesi

Gidilmeyen Yol / Robert Frost


Sarı bir ormanda ikiye ayrıldı yolum,
İkisinden birden gidemediğim ve yoldaki
Tek yolcu olduğum için üzgün, uzun uzun
Baktım görene kadar birinci yolun
Otlar çalılar arasında kıvrıldığı yeri;

Sonra öbürüne gittim, o kadar iyiydi o da,
Ve belki çimenlik olduğu, aşınmak istediğinden
Gidilmeye daha çok hakkı vardı; oysa
Ordan gelip geçenler iki yolu da
Eş ölçüde aşındırmıştı hemen hemen,

Ve o sabah ikisi de uzanıyordu birbiri gibi
Hiçbir adımın karartmadığı yaprakların içinde,
Ah, başka bir güne sakladım yolların ilkini!
Ama bilerek her yolun yeni bir yol getirdiğini,
Merak ettim, başa dönecek miyim diye.

İç geçirerek anlatacağım bunu ben,
Nice yaşlar nice çağlar sonra bir yerde:
Bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben-
Ben gittim daha az geçilmişinden,
Ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.


Çeviri: Selahattin Özpalabıyıklar

14 Nisan 2016 Perşembe

8 / Cemil Yüksel


bunların hepsini sen planladın değil mi?

bu yağmuru yağdırıp, bulutları çizdin koyu koyu
aramıza bir soğukluğu aldın koydun çok hızlıca
tek dokunuşla bira şişesinin kendini kırması gibi
bir yanıt ararken, tesadüf zihnin kaplıca suları
karşılıyor dünyaya çıktığı kaynağı.
sağanakta şemsiye altında üç kişi 
ıslanmak sadece bir kişi için imkansız

bazen sıtmalar tutar gibi olunur
bazen bazı duvar diplerini ısıtan küçük bir ilgidir
tramvaylarda birbirini özenle dinleyen
olgun çocuklar gibi
alıp yerleştirdin hemen ön koltuğa
giyinip çıkmış gibi kendine doğru yakınlığı
gözlerinden, kalbinden, dudaklarından çıkardın
kapkara ve kırmızı öpücüklerle iç yüzünü

bunların hepsini sen planladın değil mi?

bahar uzanmış gibi kollarından
sulara vapurlar gibi Kadıköy Karaköy arası
upuzun sekiz saat ıslanmış sessizlikten.
bölüp başlamak ortasından geceyi
küçülen bir hayal gibi tadıyoruz 
iki kulağın duymak için eğildiği dikkati.

kelimeleri dışarıda bırakan kabul
neşe katarak büyütüyor çiçeklerini

inanmıyorum buna, sen planladın değil mi?

4 Nisan 2016 Pazartesi

Yüzey / Cemil Yüksel


bütün mesafeler küçük ve kısa
uzaklık yaklaştıkça yok olmuyor
 yok olmuyor uzaklaştıkça da yakınlık
bulutlar yeryüzünün uzaklık ölçeri
ne buluyorsak bir çemberde yoğun ve güçlü
kıvrılıyor göğe uzanmak ister gibi başımızdan

durmadan salınan bir salıncak dolduruyor çocukluğu 
saçları uzamış çiçeklerin boyu, kalın köklü 
durduramadığını biliyor ayakların
  bir uykunun içinde yürüyen adımları
madem durduramıyor, bir oyuna katıp onu
iliştiriyoruz denize doğru.

yıllarca fıçılarda saklanmış üzümler gibi olgun
arzu yaşlanınca nasıl da dönüveriyor anlayışa.

bütün mesafeler küçük ve kısa
güneye doğru sevinci tok
kertenkele ve kaplumbağa.
ikisi de hızıyla yakalanır
ve ikisi sadece durmakla akraba.

sesi ört sessiz, hareketi böl hareketsiz.

29 Şubat 2016 Pazartesi

Limon / Cemil Yüksel


nice sözleri var saçları kısa
ağzı değil konuşan bir kalp atışı
gözleri alıp veriyor, manavlar gibi ıslak tezgahı
her şeyi toplamış bir sigara içişi var ki
eksilen yerlere sızan bir damla yağmur sonraları 

uyanmak için dilimlenmiş limon
bir kayığı sarsan suya düşmemek için
kimi zaman bir film izlemek
denizler gibi sarsıyor hisleri.
durulmuyor bulantı
koruyor en güçlü sahteliği

ilk öpücükler gibi kuşların ağzı
ellerin bastırıldığında yeniden şeklini alan yastıklar gibi
dünyalar var biliriz tutundukça ıstırap kapısı
dünyalar var biliriz çocukluk sevincinden şekerli 
ne zaman adım atmaya kalksak
kara parçası gibi hareket ediyor
devrilen eşyalarla dolu yol bilmezlik.

gökyüzünün mavi görünme hadisesi
bir kırılmadır.
açıklık bulunca yukarıda engin
yayılır en geniş göklere.

23 Şubat 2016 Salı

Bir Adım / Cemil Yüksel

 
                                                                 Nusret’e, bir Nusret’i terk ettiği için,

kısa sakalından alıp sevinci saçlarına bulaştırıyoruz
bilmiyor kimse saçlarının ne kadar uzun olduğunu

üstünde elbiselerle taşıdığın siyah ve haki renkler
biraz dünyaya konulmuş bir dur işareti
kim yaklaşsa sesini arttıran siren biraz da
buluyor orada bırakıldığını ve incindiğini bakışlarla

sırf bunu duymamak için sızıyor zihnin gürültüsü
durmadan alıp götürüyor seni uğraşlara
tamirlerin, aletlerin ve insanların kaosuna
ne zaman varsan kelimesizliğe boşluktan oluyorsun
tedirginlikle buluşturuyor seslerin yokluğu gözlerini

o çocuk şekerin uzatılıp çekildiği bir ikirciklikle
kandırılmış, unutmuş bahsini kendini bırakmanın.
bahçenin içinde ne zaman bulsan zıplayan çiçekleri
orada sonsuzca durmaya koşmalı ayaklarını.

elleri başka başka gör
gözleri başka başka doku
kurmaktan kırıla kırıla, bulutla kendini
capcanlı yeşilliğin ağından.

kısa sakalından alıp sevinci saçlarına bulaştırıyoruz
bilmiyor kimse saçlarının ne kadar uzun olduğunu.

örüyoruz bir bulutu görünce yerlerde gezinen ayaklarımızı
bilmiyor kimse bir adım atınca bir dünya dönüşüne denk gelişimizi.

7 Şubat 2016 Pazar

Bir Rüzgar Bir Dalga / Cemil Yüksel

kalınabilir, yarısı sulara gömülü gövdesiyle
bir deniz kıyısında, yarı ıslak yarı kuru bir canlı gibi.

bilmek istedikçe, dipleri eşeleyen huzursuzluk ve
her imdat daha bir aşağıya çeken

suları izle, sular gibi hatırla bırakmayı
bir rüzgar bir dalga ansızın gelip alacağı tutar.

20 Ocak 2016 Çarşamba

Nilüfer / Cemil Yüksel

anlayış bulduğun güzel çiçek.

çamurlar içinde yüksel
ışığa ve kuvvete 
rengarenk buluştur bizi
hem derinde hem sığda
köklendir bizi...


31 Aralık 2015 Perşembe

Jiddu Krishnamurti / Ahmaklık


Tıpkı bunun gibi ben ahmağın biriysem ve ben zeki olacağım diye çabalıyorsam işte bu zeki olma çabası ah­maklığın ta kendisidir; Çünkü önemli olan şey ahmaklığı­mı anlamamdır. Zeki olmaya ne kadar çalışırsam çalışa­yım kendimi ahmaklıktan kurtaramam, olsa olsa yüzeysel bir cila yapabilirim. Bir şeyler öğrenebilir, kitaplardan alın­tılar yapabilir, ezberden ünlü yazarların kitaplarından bö­lümler okuyabilirim ama böyle yaparak bu cilanın altın­daki ahmaklığımı gideremem. Eğer ahmaklığın günlük ya­şamımda nerede ve nasıl ortaya çıktığını görebilirsem, ben­den altta olanlara nasıl davrandığımı, komşularıma karşı olan tutumumu, zenginlerle, fakirlerle, görevlilerle olan ilişkilerimdeki tutumumu izleyebilirsem, bu ilişkilerdeki tu­tumumun, davranışlarımın bilincinde olmak zihnimi çepe­çevre saran ahmaklık kabuğunda bir çatlak oluşturabilir.

Bir kere deneyin, kendinizi altınızda olanlarla konu­şurken, yüksek bir görevliye olağanüstü saygı gösterirken, size hiçbir çıkar sağlayamayacak kimselere karşı saygısız tutumunuz içinde izleyiniz, o zaman ne kadar ahmak oldu­ğunuzu görmeye başlayacaksınız. Ahmaklığınızı anladığı­nız zaman zekâ, duyarlık, incelik hepsi kendiliğinden ge­lecektir. Sizin duyarlı olmaya, ince olmaya çalışmanız ge­rekmeyecektir. Bir şey olmaya çalışan kimse çirkin bir in­sandır. Böyle bir kimse kaba ve duyarsızdır.

30 Aralık 2015 Çarşamba

Can Yücel / Sevgi Duvarı


Sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat sevicileri
Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi

Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece Sevgi Duvarını aştık
Düştüğüm yer öyle açık seçik ki
Başucumda bi sen varsın bi de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi

8 Aralık 2015 Salı

Gözlem Anında Bir Kişi / Cemil Yüksel



tedirginlikle taşınmış bir silah kayar belinden
sürekli güvenli bir halde, kilitli
bıçakların yaralarda bıraktığı derin harfler gibi
çıkıyor sular taşkınca öğrendiğin kelimelerden
dahası da var, her yerde her bir şeyin 
ateşle gelen cinnet bulmuş cinayetini
BAĞIRIYOR KARANLIK BEN'LERİN
kurtulmalıyız görülmenin eşiğinden

en başında sesini ayarlamaya kalkmış bir gövde
en başında ayaklarında başlayan karıncalanma
en başında az sonra bir şeyler olacak belirtisi
en başında nefesi bir bahçıvan elinin
en başında  "tam da bu!" derken
bir cinayet mahalli gibi incelenmenin
yerde yatanla giden arasındaki uzaklığın
havanın soluğun ve karanlığın iç girdabında
saçları itilerek bastırılmış öylece yere serilmenin
kapalı bir avlu gibi dudaklarına kurulmuş
ses çıkarmasın diye yutulan sözlerin dahi
bir böcekle dolaşır ağzında

çok kısa bir an
gören görüldüğünde GÖZLERİN arkasından
zihnin devrilir tüm gürültüsü
ardından zehri yayılır korkunun ve karanlığın
kapanır sızdırmamak için ışığı.

nafile İÇERİ GİRDİKÇE pencerelenir
akışkan mayası sebepsiz neşenin.


6 Aralık 2015 Pazar

Ses / Cemil Yüksel


buraya gel mimoza, inleyen mayıs, orkide
soluksuz pembe, alevle kurmaca geliştiren aşk
seni seviyorum derken ki çınlama
korkuları savuşturan buluşma
aylar ve günleri geren hiza
kanı şiddetle gösteren her yer
kasıklar dudaklar ve beyaza çalan kıvrımlar
istekli bir kadın gibi durmadan
yönelen tutan ve sıkan elleriyle
her yöne her söze her duruşa gel de sin.

yaprakların durmadan bir bütüne katıldığı
dalından düşerken soyut çizgilerle 
kenarları eğri yapılmış kağıttan uçaklar gibi
kendini bıraktığı, kendine çakıldığı...

ne güzel günü geldiğinde bulmak
katılmak için çıktığın yolda ufalanmayı

ey güneşi görünce kelimelerini unutan konuşkanlık
ağzın tebessümün lunaparkı
"tamam" bazen nasıl başlatırsa bir anlayışı, 
gel yerleştir, bul onu da.

sokak sokak şehirleri gezmiş bile olsam
bütün sesleri en başında ödemiş
bir ev sahibi gibi buluyorum sessizliği.

14 Ekim 2015 Çarşamba

Göklerin Krallığı / Cemil Yüksel


henüz gözlerinsiz bakıyorum bu uzun yaşamaya
önüme dökülen taşlardan uzayan bir göl
gitmek istemezken sürüye sürüye çekilen at
bir denizin dalgasına sarılması
karanlık tarafların bir bir açılan sayfaları
mum, ışığıyla üflüyor güneşi
hepsi senin gözlerinsiz

akşam olsun karanlığın sıcak eli
yağmur kaçırıyor seni her yerden
sarhoşluk biraz bir kedide sevmek tüm kedileri
kaybolmuş okunu saplanmış bulmak
kalbinin saklı ormanında, usulca
acıtıyor biliyorum çocukluk
kaç kere örülmüş olduğunu hatırla saçlarını
bir kadın öldürebilmelidir kendi annesini

gözlerden gözlere atılan bir ip
ulaşırsa, belki, çıkabilir kalbinden yukarılara.

8 Eylül 2015 Salı

S / Cemil Yüksel


seni sevdim bu akşam senin haberin yoktu
dalından yerçekimini döverek kurtulan bir elma
o elma kaç zamandır senin elinde
kaç zamandır ısırılmakla kendini destekliyor
avcunda fırlatılmayı bekleyen misketler gibi

seni neden sevdim bu akşam senin haberin yoktu
bilekleri zamanın avuçlarında diz çökmüş
onarıyor bir papatyayı güneşi az görmüşlüğünde
evet şimdi ne bulsa tamamlıyor yüzünde
en çok neresiydi tutulduğunda başka olan

seni nasıl sevdim bu akşam senin haberin yoktu
belli etmeyen, sızdırmayan, içe doğru
içindeydi hızlıca çekilmiş bir perdenin sarsıntısı
suda toplanan balıkları irkilten bakışın sesidir
bir şiire başlaması gibi bir şairin

seni neyle sevdim bu akşam senin haberin yoktu
suyla güneşle ayla kundakla bir bir yine de unuttu
eşyanın sesleri ölü bir tonu bırakıp koyuldular yaşamaya
ağırlığınla toprak kum çakıl aldılar yeni şeklini
bir taş koptu mesela bir kayadan yüklenince

seni sevdim haberin yoktu bir bilsen
bu sabah açılmış bırakacaktım her şeyi

21 Ağustos 2015 Cuma

Bir / Cemil Yüksel

görünmez seslerdir başlar yaban
sessizlik dolar avuç içi ağırlığıyla
saçların ayrılık bağı üzümlerle bir
başakları sarartan güneşin bakışı
güneş görür, güneş gözle bir

yanmakla uzar o keskin kokusu sarının
yanmak azaltır aşkın acıyı
siyah duman leke cayır cayır hepsi bir

cehennem kayar bir yumurta gibi içinden
kim gelir oturursa üstüne sıcak

derviş hırkası gibi üstünde serinlik
yayılır etrafa gül ve diken
konuşması bir.

25 Haziran 2015 Perşembe

Ben / Red Hawk

Kendini gözlemlemenin dört temel ilkesi şunlardır:
1) Yargılamaksızın: Bu, anlaşılması en zor ilkedir. Zihin yargıçtır, sürekli olarak hayatımdaki herkesi, her olayı ve her şeyi yargılar. Bilgiyi dosyalamak/depolamak için yargılar. Hayatımda yer alan bütün insanları, olayları ve şeyleri iki büyük kategori de genelleştirerek yapar bunu: sevme//sevmeme (ya da iyi//kötü — vb. ) Daha sonra etiketleyip dosyalayabilmek için hayatımdaki her bir şeyi ilişkilendirerek (karşılaştırma ve kıyaslama) sürekli olarak yargılar. Ayrıca kendim ile eylem arasında bir ayrım olduğu yanılsaması yaratmak için eylemlerimin her birini yargılar: Kötü sözler sarf ederim, ardından bu sözleri yargılarım ve böyle yaparak, yargılanan eylemden ayrı olduğum yanılsaması yaratırım.
Suçlamanın olduğu an, suçlanan şeyden kendini ayrı tutmak da vardır. Bu şekilde, davranışımı görüp hissetmekten ve onun tüm sorumluluğunu üstlenmekten, davranışımı sahiplenmekten korurum kendimi. Yargılama kendime karşı kör kalmamı sağlar. Üstelik, bana söylediklerini ya kabul ederek ya da reddederek, bu yargılama sürecine tümüyle inanırım. Her iki şekilde de ben yargılanma süreciyle “tanımlanmışımdır” (= “ben o olmuşumdur”). O yönetir, ben de hiç sorgulamadan itaat ederim.
Bu nedenle, hiç yargılamadan gözlemleme, dikkati sürekli olarak bedensel- duyumsamada * tutmak anlamına gelir; bedende sabit ve kıpırdamadan kalmak, bedeni rahatlatmak ve sürecin zamanla yok olmasına izin vermektir. Zihin-duygu-karmaşası, içinde bulunulan durumun gerektirmediği herhangi bir hareketi tetiklediğinde, düşüncenin ve/veya duygunun bana dikkati bedensel duyumsama üzerinde tutup dengelememi hatırlatmasına izin veririm - düşünceyi ya da duyguyu durdurmaya çalışmadan (onunla özdeşleşmeden) bedenin içinde kalırım: kendimi bulur, bedeni idare ederim. Ardından onun peşinden gitmediğim ya da dikkati esir etmesine izin vermediğim zaman, düşünce/duygu enerjisine ne olduğuna bakarım. Avcının takip ettiği bir geyiğin uzun çimenler arasında saklanması gibi, zihin-duygu-karmaşası­nın kendi alışılagelmiş, köklü amaçları için (kalıplarını yenilemek ve/veya sürdürmek için) dikkati ele geçirip tüketmek istediği bir durumun ortasında, dikkati tamamen dingin, sabit, durağan ve sakin bırakırım.
Sürekliliğin kuralı şudur: Beslenmeyen şey zayıflar; beslenen şey gittikçe daha da güçlenir. Zihin-duygu-karmaşası ya dikkatle beslenir ve gittikçe güçlenir (bu sırada dikkat gitgide zayıflar, her esintiden nem kapar, kolayca dağılır ve her düşünce/duygu parazitine kapılır); ya da dikkat, zihin-duygu-karmaşasıyla beslenir ve gittikçe güçlenir, daha sağlamlaşır, daha uzun sürelerle sabit durumda kalmayı, dikkat dağıtıcı şeylerden uzak durmayı, özgür kalmayı ve en şiddetli zihinsel//duygusal fırtınalardan sağlam çıkmayı becerebilir. Olgun ruhun amacı* bedenin ölüm anında bile özgür ve sağlam bir dikkattir. Ruh, dikkattir; o dikkatini vermez, o dikkatin (bilincin) kendisidir. Ben, dikkatimdir.
2) Gözlemlenen şeyi değiştirmeden: Yine bunu da anlamak zordur çünkü davranışımda gözlemlediğim şeyi değiştirme dürtüsü, beni sonu gelmez bir suçluluk ve suçlama döngüsüne esir eden bir tuzaktır. Bu, gözlemlenen şeyi değiştirmeye çalışan yargıçtır davranışı değiştirmeye yönelik bu yargı komutu hemen dikkati kendine çeker ve onu gözlemlenen şeyle “özdeşleştirme” durumuna yöneltir. Dikkat artık özgür ve durağan değildir; yargılayıcı zihin, davranışı “sevmek//sevmemek” ya da “iyi//kötü” vs’den ibaret büyük deposunda etiketleyip dosyalayarak (karşılaştırma ve kıyaslama) onu kendine çekip tüketmiştir.
Davranışı “kötü” olarak etiketlemeye kapıldığım an, gözlemlemeyi keserim. Artık yargılayan ve bu yargılamayla tüketilen dikkat olmuşumdur. Bedenin içsel fonksiyonlarına özgürce dikkatimi veremem artık, çünkü bu yargılama dikkati ele geçirmiştir. Artık davranışla özdeşleştiğinden ve bu davranışın “kötü” olduğuna hükmedildiğinden, komut kendimi değiştirmek olur. Şöyle ki: “Sigarayı bırakmam lazım. Sigara içmek kötü.” Kendi içinde bu doğru olabilir ama özdeşleşildiğinde bu mesaj şuna dönüşür: “Kötüyüm ve değişmek zorundayım.” Yargı, dikkatle beslenir; alışkanlığın yaşayıp büyümesi için beslenmesi gerekir.
Ama dikkat sabit ve durağan kaldığında, bedensel duyumsamaya ve bedeni rahat bırakmaya kilitlendiğinde , o zaman yargının sabit ve durağan dikkati beslemekten başka gidecek yeri kalmaz. Düşünce ve duygu = bedendeki enerjidir. Maddenin ilk kanunu (Newton fiziği) şudur: madde (yani, enerji) ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, sadece dönüştürülebilir. Bu nedenle, bedene bir enerji akışı olduğunda (ki bu sürekli olur: "Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver" diye söyler bunu İncil) bu enerji, zihin-duygu-karmaşası tarafından ele geçirilir (çalınır) ve psikodramalarını ortaya çıkarmak için kullanılır. Bu enerji bir yere yö­nelmek zorundadır, yani zihin-duygu-karmaşası tarafından psiko-drama olarak tüketilmezse, o zaman kurallar gereği dikkatin besini olmaya dönüştürülmelidir. Psiko-drama şudur: "İyi değilim/kötüyüm/hatalıyım" yargısına dayanan kendimi değiştirme mücadelesi = olduğum şeyi değiştirmek için ömür boyu süren bir dram. Bunun alternatifi, yargılama süreciyle "özdeşleşmeden" gözlemlemek, her ne görürsem kabul etmek, onun bedende var olmasına izin vermek ve bu konuda ne aleyhte ne de lehte kesinlikle hiçbir şey yapmamaktır: basitçe gözlemlemek, rahatlamak,kabul etmek, izin vermektir. Antik ruhani ekollerde bu uygulamaya "neti-neti" = "ne bu-ne o" denir. Ayrıca, "dünyayı durdurmak" olarak da adlandırılır. Bu, dikkatin kuralını anlayan ve onları izleyen olgun bir ruhtur. Bu kuralı izlemeyen kişi bir mahkum, bir esir, yargının söylediklerini hiç sorgulamadan, çektiği acı ve kederi iyice kanıksamış halde, ömrü boyunca aynen uygulayarak "özdeşleşme"nin kölesi olmuştur. Yargılama süreciyle bu daimi özdeşleşme "kirlenme"* olarak bilinir.
3) Dikkati bedensel duyumlara ve rahatlamış bir bedene vererek: Duyumsamaksızın gözlemleme yapılamayacağım söylemek, bu ilkeyi açıklamanın bir diğer yoludur. Bazı geleneklerde buna “kendini hatırlama” denir. Yani, bu kendini hatırlamanın ilk ve öncü aşamasıdır: Kendimi bulurum. Kendimi hatırlamıyorsam, tek başına kendini gözlemleme yetmez - dolayısıyla, gözlemleme yaptığımda önce kendimi bulmak, zamanda ve mekânda, bedende, şu anki durumda kendimi konumlandırmak zorundayımdır. Aynı zamanda gözlemleme yaparken, dikkatimin bir kısmını bedensel duyumlara yoğunlaşmış halde tutmam gerekir. Bedende daima duyum vardır; hem bedenin içinden hem de onu gözlemleyerek dışından tecrübe edilebilir. Ama gözlemlemeyi, dikkati bedensel duyumda tutarak temellendiremezsem (bedende dolaşan enerjinin duyumu, hareket eden düşüncenin duyumu, hareket eden duygunun duyumu, kaslardaki fiziksel gerginliğin duyumu, rahatlamanın, uykulu halin duyumu, beş duyu aracılığıyla makinede oluşan duyular: görme, koku, tatma, dokunma, ses - tüm bunlar “duyu” demektir) o zaman sadece zihin merkezinden gözlemleme yapılmış olur. Bu yüzden de temellendirilmemiş ve sadece cinnete tuz basmış olur. Şöyle kuruntulara yol açar: bak bana, “çalışıyorum” şimdi; ya da: bak bana, “Çalışma” nın içindeyim ve sürekli “çalışıyorum.” Bunun gibi. Zihin yalan söyleyecektir. Hiç böyle bir şey yokken Çalışma’nın yapıldığını zannedecektir. Dolayısıyla kendini gözlemlemenin ilk üç kuralı şunlardır:
1) Yargılamaksızın kendini gözlemle.
2) Gözlemlediğin şeyi değiştirme.
3) Duyumsama olmadan gözlemleme olmaz.
Dikkatin mutlaka temellendirilmiş halde kalması gerekir şimdiki zamanda, tam önümde olanın ne olduğuna odaklanmış halde.
İçinden bütün "izlenimlerin" akıp geçtiği bedene odaklanmaktan daha iyi ne olabilir? Beden daima ve sadece şu andadır; beden sadece bir şimdi-fenomenidir. Zihin mevcut zamanın dı­şında gezinir, bedenin geri kalanıysa bunu yapmaz. Duyumsama daima bir şimdi-fenomenidir. "Şimdi burada," bu yerde, bu anda olduğumu hatırlamak zorundayım. Yoksa bu yalnızca tümüyle zihinden gelen ve hiçbir temeli ya da mevcudiyeti olmayan bir hayal ediş, boş davranış olur. Bedende daima duyumsama vardır. Uzuvlarınızı hissedin (sağ ayak başparmağınızı, ona bakmadan hissetmeye çalışın), bedenin ağırlığını ve kütlesini duyumsayın. Bedeni duyumsamak için bir diğer iyi egzersiz, ayakların ikisini de yere koymak ve iyi, rahat bir duruşta omurgayı dik tutmaktır. Buna "bedensel duyum egzersizi" denir, çünkü 
a) dikkati hemen bedene (yani, olduğum şeye) çekecek, ona temellenecek, dikkati kendi temeline yani bedene yerleştirecektir; 
b) dikkati bedene ve onun duyumlarına yoğunlaştıracaktır; 
c) dikkati zihinden ve ruh halinden uzaklaştırıp onu şimdiki zamana, mevcut ruh halimin benim yerime tercihte bulunup benim adıma konuşma ve davranmasındansa seçme özgürlüğümün olduğu yere çekecektir. Başka bir deyişle, o anda otomatik pilota bağlı bir robot, alış­kanlıktan ibaret bir makine değil de bir insan olabilirim. Bütün çaba daima ve her şeyde dikkati (yani, olduğum şeyi) özgür bı­rakmak üzerinedir, böylece bedenin alışkanlık gücüyle yakalanıp tüketilmez, aksine ruh halinden değil de amaçtan yana tercihte bulunmakta özgürdür. Çoğu insanın tavırlarına ruh halleri karar verir, bu yüzden onlar daima ruh halinin kölesidir. Onların yerine düşünen, konuşan ve hareket eden, hep ruh halleridir. Ruh hali hava gibidir - gökteki bulut benim sorunum değildir, elimden onu gözlemlemekten başka bir şey de gelmez; aynı biçimde ruh hali de içteki havadır, iç göğünden geçen bir buluttur. O ben değildir, herhangi bir şekilde beni etkilemesi gerekmez ve tıpkı bulut gibi, beni hiç ilgilendirmez ya da benim sorunum değildir. Bu yüzden olgun ruhların tavrını , geçici ruh halleri belirlemez. Dahili ve harici koşullar ne olursa olsun, her an kendi tavrımı seçmekte özgürümdür. Herhangi türden bir duygusal çatışma içinde olduğumda, bununla özdeşleşmemem için bana yardım edecek bedensel duyum egzersizi vardır: dikkati bedenin içini ve dışını duyumsamaya yöneltmek. Bu, kendini hatırlamayı içeren kendini gözlemlemedir.
4) Amansızca kendine dürüstlük (Lee Lozowick’in öğretisinden) şu anlama da gelir: beni ne kadar kötü gösterirse göstersin, kendim hakkında doğruyu söylerim. Bu türden dürüstlük, kendini gözlemleme için elzemdir. Bu olmadan, en büyük derdi başkalarının önünde iyi görünmek olan geniş insan kitlesine dahil oluruz. Yani bu “amansızca kendine dürüstlük” kendini gözlemlemenin dördüncü kuralı sayılabilir çünkü bu beni dürüst tutar ve bu arada da tevazu gibi çok güzel bir yan ürün üretir. Tevazu bir armağandır, inceliktir ve dürüst bir biçimde kendi üzerinde çalışan insana gelir. Kendime yalan söylemek kolaydır ve bunu sürekli yaparım. Kendimi haklı, iyi, soylu, bütün bu hayranlık uyandıran meziyetlerle gördüğüm bir imaj vardır kafamda; ya dabu imaj “Ben hiçbir işe yaramam”da olduğu gibi kötü, çirkin de olabilir. Bunların ikisi de yanlıştır, ikisi de eksiktir, tam değildir, başkalarının önünde de böyleymişim gibi davranırım. Ve içimde kendi çelişkilerime karşı körümdür. Yalan söyleyişimin beni görmekten ve katlanmaktan alıkoyduğu bu kendi-görüntümle çatışan davranış alışkanlığımdır bu. “Amansızca kendine dürüstlük” uyguladığımda gönüllü acıçekmenin * ne demek olduğunu öğreneceğimdir, çünkü yalanlar ya da yargılamalar olmaksızın, sadece içimde bulundukları şekliyle çelişkilerimi görmeye başlayacağımdır. Çalışma benden bu acı içinde' durmamı, hiçbir şey yapmamamı, hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmamamı, hiçbir şeyi yargılamamamı, onu iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış diye yargılamadan bu acıyı sadece hissetmemi ister. Basitçe, acının içinde kalıp onun tüm bedende hissedilmesini... Duygusal ya da psikolojik acı, bedendeki enerjidir. Başka bir şey değil. Beden bu enerjiyle ne yapacağını bilir ama sadece ben müdahale etmediğimzaman. Yine de alışkanlıklarım müdahale eder: acıyı düşünürüm, acıya tepki veririm, acıyı yargılarım, acıyla savaşırım, acıyı “gidermeye” çalışırım, böyle sürüp gider. Alışılagelmiş davranışımla müdahale ederim. Bu yüzden, acı kötüleşir; daha da büyür. Ama sadece acının içinde, hiçbir şey yapmadan, bedeni ve acıyı hissederek kalırsam, beden bu enerjiyi dönüştürür. Özdeşleşirsem acıyı beslerim; hiçbir yargılamada bulunmaksızın ve acının için-de kalarak, onu bedende hissederek gözlemlersem, acı beni besler: bu meta-fiziksel bir denklemdir. Newton fiziğinde, hareketin birinci kanunu şöyle der: “Hareketli bir nesne [acı] ona dışarıdan bir güç [yargılamaksızın yapılan kendini gözlemleme] uygulanmadığı sürece hareketini sürdürme eğilimindedir.”
E.J. Gold, “İnsan biyolojik makinesi, dönüşümsel bir düzenektir,” der. Ben müdahale etmezsem, o acıyla ne yapacağını bilir. Bunu bir kez gördüğünüzde duygusal acınızla tekrar aynı ilişkiye sahip olmayacaksınız, olamazsınız. Çünkü denkleme netlik girmiştir ve netlik bir kez girince, tek bir defa bile olsa, tekrar aynı insan olamam. Bu, alışkanlıkların sona erdiği anlamına gelmez. Elbette böyle bir şey olmaz. Ama alışkanlıkla olan ilişkim farklıdır.
Dünyada fark yaratan budur.