16 Ekim 2018 Salı

Masal / Cemil Yüksel


seni o masalda tanrısız öpmüştüm
tutmuştum ellerini dağların tüm oluşlarıyla
bazen dik hırçın, denize doğru serin ve arkadaş
yağmur da başlamıştı ansızın dudaklarımızdan
seni o masalda kahramansız sevmiştim
üzüntünün tüm askılarını kaldırmak için
davrandı ellerim yüzünün çekmecelerine
kaldırdım kaşlarından ilkin hüznün eğik köprüsünü
bir atımla vardığımdan habersiz
gözlerden aşağıya uzanan kalp ipinin boğumuna
seni o masalda ejderhasız sevmiştim
kısılıncaya kadar sesimin konuşmayan diliyle
öyle billur öyle açmış çiçekler gibi
çekincesiz yapraklarını titreyen bir sarmaşık
duvarlarına doğru tırmanan gecenin ışıksızlığı
seni o masalda saçları kısa bir rapunzel gibi sevmiştim

gerçeğe inanılması güç bir hatırlama kattın, ne güzelsin
seni bilmeyecekler, seni bir tutam saç teli gibi elimde


Unutmak / Cemil Yüksel


küçük gövdesini göğün göğüslerinin altında taşıyan
sen evet, konuşulan ve bir türlü bulunmayan çıkmazı
sokakları yürüyen ve eski bir hatırayı duran, sarhoş sallantılı
kalabalıklar kalabalıklar içinde unutan bildiğin ne varsa
bir kapı açmayı en basitinden, bir zarfı kenarlarından ayırmayı
sonra sonra öpmeyi yanaklarından çocukları
sevmeyi sarılmakla, martıların balıkçıları neden terk etmediğini
bir gece bir barda doyasıya bir elin bir elle kanatlanmasını
eskileri yenileri bırakmayı her şeyi koymayı öyle kenara
villaların önüne tüm yoksullukların önüne şişkin ceplerin önüne
her şeyi bir bir koymak güzel avuçlarına dingin basitliğin

unuttun bunları, hep unutmaya açık şarkılar gibi
0,5 kalem uçları nasıl kırıldıysa art arda öyle
parmak uçları yüzeyine doğru büyüttü nasırını
gitarı rüzgarın türlü halleriyle tütsüleyen Estas Tonne
kelimelere dur bakalım dediğinde de u-nut-tun
kitaplar arasında yazılacak bir not olmayacak daha da bu

avutmak için yok edilmiş dizelerden doğurdum seni
külü karıldıkça ateşi olmayan sönmüş griden
üfledim üfledim azcık itsin diye seni sabaha doğru
olmadı henüz vaktini bekleyen bir şeyler gibi
henüz sığınmak istedin olabileceğe, ihtimale, sonsuza
öyle tatlı bir kaşıntıyla sildim seni ey gözyaşı
ayaklara sürtünen bir kedi açlığını dinlerken
poşetinde kırdım uzun makarnaları tam ortasından
saçılmış bir mutfak gibi kaldım içinde

unutmak durmadan kelimesizce yıpratır her günü
vahşi bir dili vardır hatırlamanın, kesiyor bileklerini
suyun altında, kalp atışı gibi sızan gerçeği itiyor
sanat taşın aşkla oyulmuş vücudu
bir mermerden söylüyor gizli sırlarını

"rahatı kaçan ağaç" kendi teninden okumuş kitabını.



11 Ekim 2018 Perşembe

Tesir / Cemil Yüksel


çoğu zaman doğrularak yürüdüğün yolu
gösteriyor başının üstündeki hâle

her gün düşünceler üflüyor yığınla baloncukları
kesici tutumlar çemberinin içinden 
gün boyu uçak ve arabalarda duyduğun
insanda hiç bitmeyen yoksul arzu
market fotoğraf ve uydulardan taşıyor
kısa bir süre özlediğin oluyor
geyiklerin karla sarıldıklarını
artık hazır sevincin kasları, tutmak için
kendinden yönünü bilen kalbini
asla gerisi olmayan bir yola

anlamın yeni yapısında hazır bulunur
tüm beklentilerden kaldırdığın tozlar
susuzluk eksikliği değildir çöl 
sadece başka bir ilişkisidir taşın
ufalanmış sıcak ve soğuktan
koşulmuş atlardan kalmış hatıralar gibi

öpüşürken dudakların suyla dağılacak, buyurgan eylem
kaybolmak hatırlamanın yokluğu
kahvelerden taşan uyku peşin peşin öder
açık bir denizde bırakmak istemediğin rahatlığı

her şey yakın kılacak kendini,
içinden, sadelikten gelişen tesir
dokuyacak küçük şeyleri ve işleyen parçaları.

4 Ekim 2018 Perşembe

Yolcu Abbas / Cemil Yüksel


gözlerin doğdu üzümlerden
kırmızı kırmızı dağılıyorsun işte abbas
dökülmüş kadehlerden beyaz örtülere
sonra yerlere güçlü damlalarla pıt pıt

avanos'tan başını uzatmış yeryüzü heykelleri 
var olduğu andan beri ilk atışını taşıyan kalbin 
çok uzun bırakılmıştır taşların uykusuna
ağzını sıkı sıkı kapamıştır artık
ezilmiş Bektaşi üzümleri gibi rengârenk

önüne boş fincanları koyuyorlar
düşlüyorsun şeylerin başka anlamını
bir kasaba kulak kesilmiş yataklarında 
bilinmezliğe havlayan köpeklere 
belki de böyle konuşuyordur 
içinin durmayan hikayesi

abbas kelimeler sadece örgü ipi
üşümeyelim diye yapılmış kazaklardan sökülmüş
dünyaya doğru çıkarıldık 
tırmanmak için kullanırız aşkı 
ya hü. 

10 Eylül 2018 Pazartesi

Fazla, Hayır Az, Hayır Fazla, Hayır! / Cemil Yüksel



bizim uzun uzadıya giden sözlerimiz vardı
kitaplar üzerinden sıçrardı bazıları,  
gözlerin önüne serili harf kümeleri
anlamın ilk çağına kadar uzatırdı gölgesini.
ulaştırmak isterdi ellerimize hatırlamayı
denizin ortasında yorgunluğa düşmüşken

her türlü yenileniş sonsuzluğu kalkar gösterirdi
başka bir solgunluğa hazırlanan buketleri   
arka kapıdan birden giriveren neşe uğraşırdı 
hatırlatmaya durmadan, hiç durmadan hatırlamaya
sezgi ve sevginin sessizlikten uyandığını  

bizim uzun uzadıya gelen susmalarımız vardı
gittikçe başka bir şeye dönüşen kozasında 
güzelliğin derin heybesinden çıkarılmaktı bu
kelimesini bilmezken anlayan bir kayığın görevini 
yerleştirilmiş bir zaman, içinin en derin ışığına.

uzun boynun kökleşmiş bir alfabeyi çözüyor
kimse bilmiyor, "bilmek" çıkarılmaktır artık
karanlık ilk kapısından çağırıyor bir baykuşu
yavaşlığı ve ilk kez uyumluluğu tadıyor canlılık
durulanıyor sevgi işaretleri önümüzde

kedi tüyleri, 3 kanunu ve ritimler
yeryüzü gün boyu atıyor o nabzı
müziğe eşlik edildiğinde bir beden   
karışmaya ve ahenge davranıyor
güneşe doğru kıvrılan dal uçları gibi

bizim uzun uzadıya oturmuşluğumuz vardı
parkları gölgeleyen ağaçların koynunda
karanlık bir ayna gibidir her şeyin başlangıcı
düşünce, görünmez pelerin, varsayım ve korku
bilinmezlikten gelir sığ ve derine doğru
dokun, hissedeceksin bütünü, denge sana verecektir
upuzun ve dümdüz açmış bir ovanın gözlerini.   
  

26 Ağustos 2018 Pazar

Rüzgâr / Cemil Yüksel


hiç bitmeyen bir hatırlamakla doluyum
hiç olmadığı kadar yalnızım seninle

"alkollere gitmek" istiyor ellerim, gitmiyor
buluyor nereye dokunsa eşyadan yayılan sarhoşluğu
bir antika dükkânı boyanmıştır güneşin akşam sarısıyla
güzin'in eskiden kalma bir yazdığı çıkagelir
"yol, çekti beni, yü-rü-dü-m."

yaprağın varlığını yeniden duyumsatan rüzgâr
salladıkça öyle köklere doğru iletilen bir sevinç halinde
ağaçlar bir yere gitmez diyorlar, inanmıyorum
nefes durmaksızın onun gelip gitmesidir kalp çevresine

bazı şeyler yayılıyor başka görünümlere
sarılmışız, buna yaşamak diyor birileri
unutulmak için tutulan söz, yaralanmak için kurulmuş düş
gelip bulacaktır suyun taşla olan derin ilişkisini

bildiğimden değil gözlerim taşıyor bakmanın sularından
sana değiyor bir mıknatıs, ışığından taşmış mücevherler gibi
gözler asla bizim değil her yerde bir bakışa yakalanır
çiçekler bakar kır yollarında ev saksılarında baş taçlarında
güneş de öyledir yakalanırız en dışardan
yıldızlar birbirine bakar konuşur ışıklarıyla
dünya koca bir gözdür konulmuş gibiyizdir içine
görülsün diye taa içinden
bütün yolları.

sana sarhoşluk diyorum,
bu kelimeden kaçanlar olacak tutanlar da
çiçekler nasıl açıyorsa öyle, sallantılı titrek güneşe doğru, öyle
rüzgâr durmadan hatırlatıyor nerede olduğumu.



5 Haziran 2018 Salı

Jiddu Krishnamurti / Bilgi

Bilgiye bağımlılık da diğer bağımlılıklara benzer. Bilgiye bağımlılık: ‘Boşluk korkusundan, yalnızlıktan, hayal kırıklığından, bir hiç olma korkusundan kaçış’ı sağlar. Zihin; bilinmeyenden korkar ve bu yüzden de: ‘Bilgiye, teorilere, umutlara, hayallere’ kaçar. Ve bilgi; bilinmeyeni kavrayışa manidir. Bilgiyi bir kenara bırakmak; korkuyu davet etmektir. Fakat bilgiyi bir kenara bırakmak o kadar da kolay değildir. Cahil olmak; bilgiden kurtulmak değildir. Cehalet; öz farkındalıktan yoksun olmaktır ve bilgi; insanın kendisini anlamasına yol açmıyorsa cehaletin ta kendisidir. Kendini anlayış; bilinenden kurtuluştur. Bizler; kendimizden bihaberiz ve bu durum da her türlü batıl inanca yol açıyor, korkuyu körüklüyor, umuda ve hayal kırıklıklarına neden oluyor ve bu sebeple de çokbilmiş bir zihnin uydurmaları ve teorileri meydana geliyor. Öyleyse cehalet; yalnızca ıstıraba değil, kendimizdeki bu büyük karmaşaya da sebebiyet veriyor.


7 Mart 2018 Çarşamba

İksir / Cemil Yüksel

üstüme alıyorum seni
saçlarının ağırlığı da yerini alıyor
köklerinden dalgalanan her kıvrım
solucanlar gibi açıyor soluğumuzu

etimiz ona bakıyorum ne güzel parlaklık
ışıyan göz de yeniliyor kendi baharını
bazı sesler yuva oluyor kelimelere
ne yapıp ne edip buluyoruz biraradalığı

üstüme alıyorum seni hırkalar atkılar
pamuklu sevinçler gibi
dışarı çıkmayı hatırlamak bu
biraz tutuk biraz hızlı birden duruveren

öpüşmekle fırlatıldığımız boşluk genişliyor
yitiriyoruz kadın ve erkek olmayı.

22 Ocak 2018 Pazartesi

Değişim, Hastalık ve Barış / Cemil Yüksel

İnsanlar doğası itibariyle kolay değişmezler. Değişmek istemezler. Dokunmak istemediği ve asla şüphenin yaklaşamadığı bölümler vardır içlerinde. “Kutsal kabul” ile sarmalanmış düşünce, duygu ve inançların yeri her kişide değişiklik gösterebilir.
Bir çok insanın değişmeyi arzuladıkları seviye her zaman zorlandığı, aşamadığı ve kurtulmak istediği engeller karşısına çıktığı zaman gündeme gelir. Bu sınırlı bir çevre için geçerlidir. Onun dışındaki süreç güzel uykuda kalmak ve onu sürdürmek üzerine çaba sarf edilir. Uyumak rahatın devam ettirilmesine dönük bir çabadır çoğu zaman. Herhangi bir engelle karşılaşılırsa eğer güçlü bir rahatsızlık yaratabildiği için uzaklaştırılmalı bastırılmalı ya da görmezden gelinmelidir.
“Coşkusal veba” da güçlü bir hastalıktır. İnsanlar arasında hızlıca yayılan bulaşıcı niteliği vardır. Simgeler ve korkunun tetikleyici olduğu bir yapıyla hareket eder. Her insandan katı bir tutumla yer ve yön talep eder.
Barış istemek de bu taleplerdendir. Sadece istemekle oluşturulabilecek varlık değildir barış. Hastalık görülmediği sürece sağlığın nerden yeşereceği belirlenemez. Wilhelm Reich’ ın bu konudaki belirlemesi güncelliğini koruyor ve bize olaylara yaklaşım bilgisini vermektedir hala.
“Birtakım barış dizgeleri icat edilmekte, tasarlanmakta, oya konmakta. Oysa, daha tasarlanmazdan önce söz konusu barış dizgelerinden ölesiye korkulduğu da bilinmekte. Barışın getireceği insanlar arasındaki işbirliğinin temel öğeleri, birlikte iş gören insanların doğal ilişkilerinde somut olarak vardır. Onları « dışardan getirip toplum yaşamına sokma»ya gerek yoktur.
İyi bir hekim, öldürücü bir hastalığa tutulmuş  bir bedene yeni bir sağlık «getirmez». Hasta bedende varolmaya devam eden doğal sağlık öğelerini bulmaya çalışır. Onları bulup ortaya çıkardıktan sonra, hastalıklı gidişi durdurmakta kullanır. Aynı gözlem, birtakım siyasal taslak ve düşünlerle değil, toplumsal bilim açısından yaklaşılırsa, hasta toplumsal organizmaya da uyar. Özgürlük olasılıkları, organsal bir biçimde, ancak gerçek yaşamda geliştirilebilir, engeller ortadan kaldırılabilir. Hasta düşmüş bir toplumsal organizmaya, yasaların güvence altına aldığı birtakım özgürlükler, zorla benimsetilemez. Wilhelm Reich”
Hastalıklı durumların ayrıştırıcı niteliği ve iyileştirici durumların ise bütünleyici niteliği. Kendimizdeki hastalığı ve iyileşmeyi tespit etmek mi istiyorsunuz. Öyleyse nelerle çatıştığınıza ve nelerle bütünleştiğinize bakmalısınız.
Savaş iktidarları ayakta tutan önemli besin zincirlerinden biriyken buna ait olan destekleyici unsurların doğası anlaşılmadığı sürece zıtlık çatışma asla bir bütünlenmeye evrilmeyecektir. Kontrolsüz hareket eden ve bünyeyi iflasa sürekleyen sağlıksızlık örneği Kanser gibi kendini yok etmeyi de hep canlı tutacaktır.
Sağlığı bulmak ve yeşertmek her zaman mümkündür.
En ölümcül hastalıkların sağlığa dönüşümü ve yaşamın yüzüne canlılıkla katılmak  olanaksız değildir.



15 Ocak 2018 Pazartesi

Vincent Van Gogh - Theo'ya Mektuplar


Mektubuma küçük bir karakalem resim ekliyorum. Okulun penceresinden bir görünüm. Çocuklarını görmeye gelen ana-babalar istasyona dönerlerken, çocuklar bu pencereden el sallarlar onlara. Hiçbirimiz bu pencereden görünümü unutamayız. Hele bu hafta sen de görmeliydin. Yağmur yağıyordu, özellikle alacakaranlıkta, sokak lambaları yandıktan sonra, ıslak yol üstüne yansıyan ışıklar görülecek şeydi.
Böyle günlerde Bay Stokes’un sinirleri bozuluyor bazen, hele çocuklar gerekenden biraz fazla gürültü yaparlarsa, akşam yemeğini yasakladığı oluyor. Ah, onların o pencereden bakışlarını görmeni isterdim. Bayağı acıklıydı.. Yemek saatlerini beklemekten başka o kadar az şeyleri var ki ellerinde günlerin geçmesine yardım edecek.. Bir de onların karanlık merdivenlerden, karanlık koridorlardan geçip yemek salonuna gidişlerini görmeni isterdim. Yemekhane parlak, güneşli bir yer..
Bir başka ilginç yer de, yer döşemesi çürümüş olan oda. Burada altı lavabo var, çocukların yıkanıp temizlenmeleri için, camları kırık pencereden soluk bir ışık giriyor içeri. Bu da melankolik bir görünüm. Bu çocuklarla bir kış geçirmek ya da eskiden geçirmiş olmak isterdim, nasıl olduğunu bilebilmek için.. Sana yaptığım resmin üstüne yanlışlıkla yağ damlattılar, kusurlarına bakma.
**********

*“Hastaydım, kafam yorgun, ruhum umutsuz, gövdem acılar içindeydi. Tanrı’nın hiç değilse manevi enerji ve güçlü bir şefkat içgüdüsüyle donatmış olduğu ben, en acı bir cesaretsizlik çukurunun dibine düşmüştüm ve çok öldürücü bir zehirin, soluk alamayan kalbime dolduğunu duyuyordum. Yaylada üç ay geçirdim.. O güzel yöreyi bilirsiniz, insanın ruhu kendi içine döner ve eşsiz bir dinlenmenin tadına varır, her şey dinginlik ve huzur yaratır, orada, Tanrı’nın kusursuz yaratımı önünde, ruhunuz örf ve adetlerin boyunduruğundan kurtulur, toplumu unutur, toplumun el kol bağlayan zincirlerini gevşetir yenilenmiş bir gençliğin gücüyle.. Orada her düşünce duaya dönüşür, taze ve özgür doğa ile uyum içinde olmayan her şey bırakır yüreği. Ah, orada yorgun ruhlar huzur bulur, bitkin insan gençlik gücüne yeniden kavuşur. Hastalık günlerimi böyle geçirdim işte... Sonra akşamlar! 'Ayaklarını küller arasına uzatıp kocaman ocağın önünde oturmak, bacadaki bir çatlaktan sanki beni çağırırmış gibi ışınlarını gönderen yıldıza bakıp durmak, ya da derin düşlere dalarak ateşe bakmak, alevlerin yükselip, titreyip, kazanı, ateşten dilleriyle yalamak için birbirleriyle sanki yarışmalarını seyretmek ve düşünmek.. İnsan yaşamı da budur, diye: Doğmak, çalışmak, sevmek, büyümek ve yok olmak.” *Bir Felemenk yazarı.
***********

Anneme de söyle, onun eliyle örülmüş çorapları giymek dünyanın en büyük zevkiydi -hele o Londra yürüyüşünden sonra..- Bu sabah şafak yine çok güzel söktü. Her sabah, çocukları uyandırırken seyrediyorum güneşin doğuşunu. Tanrı’ya emanet ol. Seni seven ağabeyin Vincent
***********

Ah, Theo; Theo, yavrum, bunu bir başarabilsem! Her elimi attığım işin bozulmasından dolayı yaşadığım korkunç bunalımı yenebilsem, kendi kendime yinelediğim, çevreden işittiğim ayıplamaları üstümden atabilsem, gerçek bir gelişmeye ulaştırabilecek fırsatı, gücü bulabilsem ve bulduğum yolda azimle ilerleyebilsem, babam da, ben de Tanrı’ya büyük bir şevkle şükredeceğiz!
***********

Mektubunda bana çok dokunan bir cümle var. “Keşke her şeyden uzak olabilseydim” diyorsun. “Çünkü her şeye sebep olan benim ve herkese yalnızca acı veriyorum. Tüm bu mutsuzlukları kendi başıma da, çevremdekilerin başına da yalnızca ben getirdim.” Bu sözlerin bana çok çarpıcı geldi, çünkü aynı duyguları, ama tamı tamına aynı, ne bir dirhem eksik, ne bir dirhem fazla, ben de duyuyorum ve vicdan azabı çekiyorum.
Geçmişi düşündüğümde -hemen hemen yenilmez zorluklarla dolu olan geleceği düşündüğümde, sevmediğim ve kaytarmak istediğim, ya da tabiatımın kötü yanının kaytarmak istediği onca güç çalışmayı düşündüğümde; bana donuk, hep bana bakan gözleri düşündüğümde - başaramazsam suçun nerede, kimde olduğunu bilecekler, bana ufak tefek serzenişlerde bulunmayacaklar, ama doğru ve erdemli olan -saf altından olan- her konuda denenmiş ve eğitilmiş olduklarından, yalnızca yüzlerindeki anlam neler diyecek bana: Sana yardımcı olduk, sana ışık verdik -elimizden gelen her şeyi yaptık senin için, gerçekten dürüst bir çaba gösterdin mi? Hakettiğimiz karşılık nerede? Tüm uğraşmalarımızın meyvası nedir? Anlıyorsun ya! Bütün bunları ve benzeri bir sürü şeyi -hepsini sıralamak olanaksız- düşündükçe, tüm güçlükleri, biz yaşlandıkça azalmayıp çoğalan dertleri, acıları, düş kırıklıklarını düşünüp başarısız olmak, rezil olmak korkularına kapıldıkça, ben de, ben de özlüyorum senin özlediğini. Keşke her şeyden uzak olsaydım, diyorum.
Yine de devam ediyorum, ama temkinlice, bütün o şeylere karşı koyacak güce sahip olacağımı umarak -o zaman beni tehdit eden yerinmelere ne cevap vereceğimi bilebileceğim- ve bana karşıymış gibi görünen her şeye rağmen, amaçladığım hedefe günün birinde ulaşacağıma inanarak. Ve Tanrı kısmet ederse, sevdiğim kimi kişilerin gözlerinde, peşimden gelecek olanların gözlerinde sevgi ve inanç okuyacağım.
“İki yana düşmüş ellerinizi kaldırın,” diye yazar İncil’de, “dermansız dizlerinizi de..” Sonra müritler bütün gece çalışıp da hiç balık tutamadıklarında, “yeniden denize çıkın, daha derinlere gidin, ağlarınızı yeniden serin” denmiştir onlara.

25 Aralık 2017 Pazartesi

Philippe Presles - Freud'u İlgilendirmeyen Her Şey

Olmak İstediğin Gibi Ol

      Elektrik çarpmasını hasarsız atlatamadım ve ertesi yaz panik atakları geçirmeye başladım. Örneğin, her uçağa binişimde ölümü o kadar yakın hissediyordum ki nefesim daralıyordu. İlk krizi yaşadığımda, acildeki doktor bunun önemli bir şey olmadığını söyleyip bana bir Tranxene hapı vermişti. Daha sonra başka doktorlar çeşitli tetkikler veya magnezyum önerdiler ama dayanılmaz ve bir o kadar da gizemli ataklardan mustariptim hala. 
     Hekimlik stajını için Guyana'ya gitmeye karar verdim: tropiklere yeniden dönünce yeniden huzur bulmayı da umut ediyordum. Huzur doğrudan tropiklerden değil de, ormanlarından geldi. Fark ettim ki, Cayenne'den iki günlük yolculukla her şeyden uzakta olduğumda, panik ataklarım yok oluyordu. Hiçbir yardımın ulaşamayacağı derin Amazon ormanında yalnızken huzurlu oluyordum. İnsanlardan uzakta, kurbağaların, kuşların, böceklerin söylediği ninniyle hamağımda uyurken yerimi bulmuş hissediyordum kendimi, aynı Duala'da yağmurun altında hissettiğim gibi. Bu orman, saf haliyle doğa, olabilecek en tedavi oluyordu benim için. Hemen hemen iyileşmiştim ama tam da değil çünkü Fransa 'ya dönmek üzere tekrar uçağa binme düşüncesi belli aralıklarla sıkıntı yapıyordu bende. Gidiş o kadar acılı olmuştu ki ...
   Sonunda kaçınılmaz gün geldi. Yolculuk için sakinleştiricileri peş peşe alırken bunun böyle süremeyeceğine ve gerçekten tedavi görmem gerektiğine karar verdim. Belki psikanaliz? Uçak bir kez daha bilincimin açığa çıkmasına neden olmuştu ... 
    Panik ataklarım yeniden başlamıştı ve giderek şiddetleniyordu. Buna bir son vermek amacıyla dört yıl sürecek psikanaliz seanslarına başladım. Kendim hakkında çok şey öğrendim, Freud'un gayet iyi tanımladığı bastırma, direnç ve aktarım hakkında da. Ama, örneğin uçağa binmek hala işkenceydi ... Psikanalizi bırakıp sadece belirtilere ve bu belirtileri gevşeme yöntemleriyle yönetmeye odaklanan davranışsa! ve bilişsel psikopatolojiyi denemeyi seçtim. Birkaç seans sonunda da iyileştim ve daha gençken olduğu gibi uçakta okuyup uyuyabilir hale geldim. Bu deneyimler bilincin nasıl işlediğini daha iyi anlama isteğimi depreştirdi, ben de sinirbilim (neuroscience) ve psikoloji üzerine eser ve makaleler okumaya başladım.
     Benzersiz ve bir o kadar da kırılgan, çünkü kimliğimiz garip biçimde oynaktır. Bilincimiz, yani bilincin kendisi üzerine
düşünmemizi sağlayan olağanüstü yeteneğimiz de tümüyle değişkendir. Örneğin, belli bir yönde hareket etmek için mevcut bütün geçerli nedenleri sıralayabiliriz ama gerekirse tam aksi yönde karar verdirecek gerekçeleri de bulabiliriz ... Beynin her şeyin doğruluğunu kanıtlayabilme yeteneği tek kelimeyle inanılmazdır, Erich Fromm'un şu saptaması, işte bu nedenledir: "Aslında insan, doğal güçlerin en kolay biçimlendirilebilir olanıdır: kin beslemek veya işbirliği yapmaya, boyun eğmeye veya kafa tutmaya, acı çekmekten hoşlanmaya veya mutlu olmaya yönlendirilebilir" 
     Kendimizi nasıl daha sağlam yapılandırabilir, yaşamımızın anlamını bulabilir, ne olmak istiyorsak onu olup kararlarımız ve eylemlerimizde olabildiğince özgür kalabiliriz?
Bilincimiz hep daha uzağa, hep daha yükseğe uçmamızı sağlayan ama aynı zamanda hantallaş tıran görünmez kanatlarımızdır bizim ... Tıpkı Baudelaire'in "dev kanatları yürümesini engeller" dediği albatrosu gibi.

12 Aralık 2017 Salı

Paslı Zırhlı Şövalye / Robert Fisher


Jay Rifenbary - Mazeret Yok! Kitabından alıntılanmıştır.

Robert Fisher'in bu kitabının ilk sayfalarında, en parlak günlerini yaşayan bir şövalyeye rastlıyoruz. Hiçbir şövalye ondan daha fazla sayıda genç kızı zor bir durumdan kurtarmamıştır. Hiçbir şövalye ondan daha fazla sayıda ejderha öldürmemiş ve seferlerde atıyla onun kadar yol katetmemiştir. Bu şövalye zırhıyla da ünlüdür. Zırhın göz kamaştırıcı güzelliği, sahibinin iyi, sevecen ve örnek bir şövalye olduğunu tüm dünyaya haykırmaktadır. Olmak istediği ve olmaktan mutluluk duyduğu kişidir şövalye.

Bununla birlikte, karısı Juliet ve oğlu Christopher ondan pek memnun değillerdir. Şövalye zırhıyla dünyaya gelmiş gibidir; bir şövalye her an savaşa hazır olmalıdır ve hayranlarını ya da korumasını asla düş kırıklığına uğratmamalıdır. Şövalyenin gerçek görünümünü ne oğlu bilir, ne de karısı anımsayabilir. Juliet, katı ve duygusuzca kucaklaşmaları yeterince yaşamıştır. Sonunda kocasını uyarır: Zırh yüklüğe konacak, şövalye karısı ve oğluyla daha fazla vakit geçirecek, yoksa ...

Juliet, onun bir zamanlar kurtardığı genç kız mıdır? Şö­valye, içinde bulunduğu olumsuz durumu uzun uzun düşü­nür. Zırhı çıkarmanın sorun yaratmayabileceği düşüncesini benimsemeye başlar. Karısı sayesinde gerçeğe gözlerini açar, metal yığını giysisinin içinde kendini yitirmiştir. Kendisinin de Juliet'in de bilmediği şey ise, zırhtan nasıl kurtulacaktır. Hünerli demircisinin tüm çabaları bile sonuçsuz kalınca, şövalye yardım aramak için nereye gideceği belirsiz bir yolculuğa çıkar.

Önce, eskiden emrinde çalıştığı bir krala veda etmeye gider. Kral yerinde değildir; bu yüzden şövalye derdini kralın soytarısına anlatır. Adam, şövalyenin bunun kendine özgü bir durum olduğunu sanmasına güler. "Hepimiz zaman zaman kendi savunmalarımızın tuzağına düşeriz," diye onu teselli eder ve büyülü sözcüğü verir. Şövalyenin gereksinim duyduğu varlık Merlin'dir.

Şövalye ıssız ormanlarda günlerce dolaştıktan sonra,sonunda Merlin'e rastlar. Gerçeklerden kaçma uğraşı onu artık güçsüz düşürmüştür. Bununla birlikte, Merlin'in gözlemleri şövalyeninkilerle pek uyuşmaz. Merlin, "Belki ger­çeği hep aşağılayıcı bir şey olarak algıladın," diye karşılık verir, şövalyenin öfke dolu isyan duygusuna.

Şövalyenin iyileşme süreci başlar. Onu destekleyip ne­şelendiren bir sincap ile bir güvercinin eşliğinde, Gerçeğin Yolu'na koyulur. Yolculuk boyunca üç kaleye girecektir.Sessizliğin Kalesi, Bilginin Kalesi, İrade ve Yürekliliğin Kalesi. Her kaleden, içsel ve dışsal -hem kişilik hem de görü­nüş- olarak büyük ölçüde değişmiş ayrılacaktır.

Zırhı böylece giderek düşecektir. Kişinin yaşamında çı­ğır açacak nitelikteki her deneyimle sel gibi gözyaşı akıtması, zırhı kritik yerlerinden paslandırır. Anlayışını genişlettiği, daha derin bir bakış açısı kazandığı her anın ardından, şö­valyenin yüzü, başı, kolları ve ellerinden bir paslı zırh par­çası düşer. Yükleri giderek azalan şövalye, hedeflerine doğ­ru dağın dik yamacını daha iyi tırmanabilmektedir.

Şövalyenin hayvanlardan aldığı ders, kabul etmektir. Kabul etmeyi öğrenirsen daha az düş kırıklığına uğrarsın," der güvercin Rebecca, Sessizliğin Kalesi'nin kapısında duran şövalyeye. Bilginin Kalesi'nde ise beklentiler ile arzu arasındaki farkı öğrenir. Sonra Merlin ortaya çıkar ve şöyle der: "Akıldan gelen arzu sana güzel şatolar ve atlar getirebilir. Ama yalnızca yürekten gelen arzu mutluluk getirebilir."

"Yürekten gelen arzu saftır. Kimseyle rekabet etmez ve kimseye zarar vermez. Aslında öyle bir işlevi vardır ki, aynı zamanda başkalarına da yarar sağlar."Şövalye, başarıyla öğrenilen her dersle kendini yeniden Gerçeğin Yolu'nda bulur. Zırhı her seferinde azalmaktadır. Bir yığın metal parçası paslanıp üzerinden dökülürken, kazandığı anlayış -yani, benliğinin bilincine varmasını sağla- ,yan dersler- gerçekle yüzleşmenin, pişmanlığın ve iç rahatlamanın gözyaşlarını dökmeye devam ederler.

Üç yoldaş, İrade ve Yürekliliğin Şatosu'nu koruyan ejderle karşılaştıklarında, şövalyenin üzerinde yalnız göğsünü kaplayan levha kalmıştır. Şövalye ejdere doğru yüreklilikle ilerler, çünkü korkunun ve şüphenin birer yanılsama oldu­ğuna inanmıştır. Şövalyenin korkusu iyice azaldıkça, ejderde giderek küçülür ve sonunda yok olur.

Bir kez daha Gerçeğin Yolu'na gelir. Bu kez dağın doruğunu görebilmektedir. Son hedefine doğru tırmanırken,kayalık yüzeye sıkıca tutunur; en son başarması gerekenin,geçmişin olumsuzluğunu geride bırakmak olduğunu öğrenecektir yalnızca. Geçmişinin derinliğine dalar. llk kez kendi yaşamının sorumluluğunu tam olarak duyumsar. Kendi yanlışları ve başarısızlıkları için başkalarını suçlamaya dö­nük yargılardan kurtulmanın gereğini kavrar.

Başı dönerek hızla düşerken, aklı yüreğiyle bütünleşir. Artık ilk kez yaşamını açıkça, olduğu gibi görebilmektedir; yargı­lamadan ve mazeret bulmadan ... İşte o anda, "yaşamının, insanların kendisi üzerindeki etkilerinin ve yaşamını biçimlendirmesine izin verdiği olayların" sorumluluğunu tümüyle kabul eder.

Bu andan itibaren, yanlışları ve talihsizlikleri için kendisinden başka hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi sorumlu tutmayacaktır. Kendisinin, olayların "sonucu" değil, "neden"i olduğunun farkına varması ona güç vermiştir. Yerçekimi tersine dönmüş gibi yukarı doğru "düşmeye" başlar ve kendini dağın tepesinde bulur. Ayakta durmaktadır. Yaşama duyduğu minnettarlığının gözyaşlarıyla aldığı dersler ona diz çöktürür. Gözyaşları son derece sıcaktır, çünkü yüreğinin derinliğinden gelmektedir. Bunlar da zırhı­nın son parçasını, göğsündeki levhayı eritir.

Bir zamanlar zırhın ona verdiği görkemli ve göz kamaştırıcı görünüm kaybolmamıştır. Artık iyileştiği için,daha önceki görkeminden daha güzel bir iç aydınlıkla ışıldamaktadır.


30 Kasım 2017 Perşembe

Birisi Var / Cemil Yüksel

gözlerini yeniden bulmuş gibiyiz içimizde
daha yaşını yeni almış bir çocuk gibi
ayağa kalkmayı deneyerek güç alan
ve durmakla öğrenmiş yürümekteki sevinci
ışığını yeniden bulmuş gibi hareketlerin
incecik duruyor eriyen bir mumum etrafında

acıyı buluyoruz koyu derinliği nice yarada 
ütülere yapışan etleri ayırırcasına kemiğe kadar
uzun bir iyileşmeyle üfler bilgisini ruhumuza 
ve sonra beklemediğin bir anda getirir
iki çocuk karşılaştığında parlayan güneşi

bazı şeyler, o şeylerin içinde her şeydir 
haldir, kelimesi bulunmamıştır daha 
bir şair bunu dener, durmadan yeni bir örgü
kelime ve anlamı ilmekleyerek iki ters bir düz
şaşırmanın gözlerini yeniden bulmak için içimizde

O gözlerle göründüğünde tanırız
apaçık, parlak ve naif şimdiyi
yumuşak bir beyazlığa dolarız annelerden
doğmak gibi yayılır bir sütün ılıklığı.

gözlerden açılmaya konmuş çiçekler gibiyiz
en uzun denizlere ve ufka bakmaya doğru
karşılarız kendimizi tam burada olmaya. 

22 Kasım 2017 Çarşamba

Philippe Presles - Freud'u İlgilendirmeyen Her Şey

Bilinç Sıçraması Belirtileri Arayışı

     Bilinç ilk anılarımızla ve çok yoğun farkındalık anlarıyla biçimlenir içimizde. Böyle güçlü anlardan birine tanık olmamı, o zamanlar altı yaşında olan büyük oğluma borçluyum. Oğlum bana yaşımla ve elli yıl sonra olacağım yaşla ilgili sorular sorduktan sonra birden bir gün öleceğimin acımasızca bilincine vardı. .. Ardından ikimizin de yaşamını bir anda alt üst edecek soru geldi: "Sonra da ... Ben mi?" Hayatımda ender olarak kendimi bu kadar kötü hissettim. Ortaya çıkan sahne çok güçlü duygular ve sonsuz endişe yüklüydü. Uzun bir tereddütten sonra, çocuğumun kararlı ısrarı karşısında cevap verdim: "Evet, sonra da sen." "Ama o zaman, her şeyi kaybedeceğim ! " diye bağırdı oğlum kendi kollarını kopartmak istercesine sıkarak, "Her şeyi, kaslarımı, evimi, oyunlarımı, ailemi, her şeyi." Anladım ki, biz insanlar, hepimiz, insanoğlu var olduğundan beri bu benzersiz deneyimden, bu düşüşten geçiyoruz ve o gün yaşamımızın anlamı tamamen değişiyor. Öncesinde yaşam bir gün evren okyanusuna karışana kadar izlediğimiz bir nehir gibidir. İlk anılarımızla beraber bilinç sıçramasını oluşturan bu deneyimden sonra ise tufan başlar, yaşam nehrimiz taşar, "en yüksek dağları"' kaplayan bir sele dönüşür ve kendimizi yaşam okyanusunun ortasında buluruz: her şey mümkündür artık, herkes her yöne gidebilir, her istediğini yapabilir. Her birimiz yeni bir Nuh'uzdur, kendi dünyamızı yaratıp kendi benzersiz hikayemizi kurabiliriz.

Bilincimin Hayatımı Kurtardığı Gün

     Bilince olan tutkum, oğlumla yaşadığım ve sıçrama kavramını sezdiğim olaydan çok öncesine dayanır. Başlangıcı yaşamımın en güçlü anlarından birine bağlıyorum; on yaşındaydım ve ailem Senegal'e taşınırken ben eğitimimi askeri okulda yatılı olarak sürdürmek üzere tek başıma Fransa'ya dönüyordum. Hostes beni yerime oturtup her şeyin yolunda gideceğini açıklarken, Dakar' dan Paris'e giden uçağın koca bir yıl boyunca beni ailemden, annemden, kardeşlerimden, babamdan ayıracağını biliyordum. 

     Onlarla kucaklaşalı yarım saat olmuştu bile ve uçağın camından bakıyordum. Kendimi hayat tarafından oyuna getirilmiş hissediyordum.Bir sınav kazanma sonucunda ailesini kaybetmek: Bu ne saçma bir başarı ! Aynı zamanda çocukluğumun Afrika'sını, tropiklerin güzelliğini, dalgalarla oynanan oyunları ve Gore adasında köpeğimle gezmeyi de kaybediyordum. Tepemdeki bagaj bölmesine baktım, valizim orada duruyordu. O kadar küçüktü ki ... Katlanmış bir yağmurluk, bir kazak, iki beyaz gömlek, bir lacivert pantolon ve beni karşılayacak olan kuzenler için bir hediye. Valiz o kadar küçük, gökyüzünden izlediğim Dünya o kadar büyüktü ki kendimi kaderimin altında ezilmiş, minnacık görüyordum. İlk kez kendimi yalnız hissediyordum, gerçekten yapayalnız. İşte o gün bir bilincimin olduğunun ve bunun yaşamın özünü oluşturduğunu fark ettim. O ana kadar omuzlarımda yüzmenin veya güneşin hazzını taşıyordum.
Anılarım vardı, sayısız anım, ve sevdiklerimden uzakta yeni bir hayatım. Şimdiyse yaşamımın kendi elimde olduğunun bilincindeydim. Çocukluğum artık bitmişti.

      Tıp eğitimim sırasında, üçüncü yılımda, istemeden gene yoğun bir bilinç anı yaşadım. O gün, düşüncelerime tamamen dalmış, otomatik hareketlerle tamirat yapıyordum. Birden, dalgınlıkla, kendimi her iki elimde bir elektrik teli tutarken buldum. Bir kolumdan diğerine geçerken elektrik göğsümü sıkıştırarak nefes almamı veya bağırmamı engelliyor, bükülü kollarımı gövdeme yapıştırıyordu. Bu katil telleri koparmak imkansızdı. .. Resmen ölüyordum.

     İşte o anda, içimden bir sesin büyük bir sessizlikle son derece sakin bir şekilde konuştuğunu duydum: "Ne oluyor bana? Çarpılıyorum. Telleri koparmak imkansız. Öleceğim". Oldukça uzun gelen bir süre sonra, "bacakların işliyor hala" diye devam etti ses. Ve yan odaya doğru koşmaya başladım, peşimden gelemeyecek kadar kısa teller ellerimden koptu. Korku daha sonra belirdi, çığlıklar ve acıyla. Ellerim kemiklere kadar yanmıştı, sırtım o kadar gerilime maruz kalmıştı ki korkunç ağrıyordu.
      İstemeden uç noktada bir bilinç anı yaşamıştım ve bu beni derinden etkilemişti : Bilincim hayatımı kurtarmıştı. Eğer kendimle konuşamasaydım, durumu anlayamayacak ve postu kurtaramayacaktım. O olaydan sonra kendimi bilincin uç noktalarında yaşananları anlamaya adadım ve ilk olarak bu anların hiç bilimsel araştırma konusu yapılmamış olduğunu fark ettim, tek bir istisna dışında: komadan çıkabilmiş olanların aktardığı ölüme yakın deneyimler'. Oysa tanıkların benim elektrik çarpması maceram gibi yoğun anılar aktardığı uç noktalarda yaşanmış birçok farklı olay vardır. Bir trafik kazasında, Vietnam'da savaşın göbeğinde, bir boğulma durumunda veya derin bunalımın ortasında, bilinçleri tarafından kurtarılmış çok sayıda insanla söyleşiler yaptım. 
     Gözlemlediğim bir diğer şey ise, çok yoğun yaşanan başka durumların da bize olağanüstü bilinç anları yaşatabileceği idi. Bu gözlem beni çok sayıda şampiyon sporcu ve sanatçı ile sportif başarıları veya sahne performansları hakkında konuşmaya itti. Aynı nedenle her dinden inananlara ve Budist rahiplere de ibadet ve meditasyonlarının yaşanmışlığı üzerine sorular yönelttim.
     Bilincimizin uç noktalarda yaşanan durumlardaki inanılmaz potansiyelini -biz buna xxx diyelim- hedef alan bu diğer arayış, kitabın ikinci yolculuğunun konusu olacaktır. Söz konusu deneyimlerin bilincin genel işleyişini anlamaya yarayacak ortak özellikleri olduğunu keşfetmemi sağlayan bu arayış, bilincimizin çoğu zaman öngörülemeyen potansiyelini de kavramamıza yol açar...