28 Eylül 2010 Salı

Kuzguncuk Oteli / Haydar Ergülen



evimi bir sokakla aldattım, üstümde
ay var bu gümüş semtinde bir sokağın
üçüncü katıyım, deniz bana bakıyor,
ben artık yalnızca denize karşıyım

üstüme gelme ay hanım, Kuzguncuk otelinde
iyilik katına çık, senin konukların ağır,
ben bir anıyı ağırlamakla geçen hayatlardanım

ruhumun bir otelde ilk kalışı bu
aynı, oda, aynı yatak, aynı aynada
birbirimizi ilk görüşümüz, başka veda yok,
üstümdeki yabancıyla uyumalıyım

ruh semtinden kayık açma ay
hanım! sana hazır değilim, senden yanayım
kim taşınsa çıkamıyorum içimdeki evden

Kuzguncuk otelinde iyiliğin katı çok
yıldızlar gibi çık çık bitmiyor ay hanım,
sen bu çocuğu bir yerden hatırlıyorsun
ben bu çocuğu bir yerden unutmalıyım
(Eskiden Terzi’den)

24 Eylül 2010 Cuma

Korku / Cemil Yüksel

                                                             Mehmet Eroğlu’ na

Geceydi, biri belime bıçak dayadı
Evet arkadan, yüzünü bile görmedim
Olağan bir şeyleri anımsatır gibi doğal
Soğuk, alelade, ilk defa edinilmiş bir güçle
Ağırdan aldım içimdeki korkulu kendimi
Kullanılan ve değiştirilen bir çoğulluktum ben
Dönüp baktım, denenmiş bir bakışla
Tekrar dönüp baktım, budanmış bir mavilikteydi gece
Köpek hırlamalarının dışındaki mavilikte
Sonra içimi unuttum, kahrolası içimi hepten unuttum

Geçen birileri var mı diye düşündüm önce
Süzdüm ışıltısız boşluğu
Daldım ışıltısız boşluğa
Biri belime bıçak dayadı, arkadan
Bunu hatırlatmalıyım kendime
Dudakları bir kadından alınma suskunlukla
Bıçağı kasıklarımda tutmasını isterdim,
Birden canlanacağından korkulan
Bir ölüye alışamamak gibi
Kasıklarımda, ürkek ama iş bitirici tutmasını
Çünkü ben bu tabiata uygun bir ikiliğim
Bacaklarımın kesiştiği yerden iyi değerlendirilmeliyim

Ay üstünde yazılar silinmiş gibi karardı yine
Biri belime bıçak dayadı, hatırladım
Evet arkadan kan!

Korku,ölümün kibridir her gizlenmede.

Mühür Dergisi Sayı:34 
Mart-Nisan 2011 Sayısında yayınlanmıştır.

Sanat Olayı Ekim 1984 / Mehmet Eroğlu Söyleşisi



SANAT OLAYI: Geç Kalmış Ölü'nün de kahramanı Ayhan. Ayhan, Issızlığın Ortasında' da kaldığı yerden, arkadaşı Zafer'i, geçmişini, sonunu arıyor ikinci romanınız boyunca. Bu anlamda her iki roman da Ayhan'la özdeşleşiyor. Ayhan kabuslar içinde yaşayan, bir aşırılıktan ötekine savrulan biri. Pek olumlu bir tip değil. Ayhan'ı politik ve psikolojik boyutta, yazarı olarak irdeler misiniz?
MEHMET EROĞLU: Altı yüz sayfa yazdıktan sonra yeniden Ayhan'ı tartışmak! Sanırım bazı roman kahramanlarının kaderi bu. Politik boyutta Ayhan nedir, nerede duruyor? Bu soruya şöyle karşılık verilebilir: Issızlığın Ortasında' da anlatılan bir grup eylemcinin referans noktasıdır Ayhan; ancak politik boyutu olan tek kahraman değildir. Halit olmadan Ayhan, Ali ve Zafer'in politik boyutunu kavramak zordur. Ali ve Zafer'in davranışlarını değerlendirmeden Ayhan'ın politik çerçevesini tam olarak çizmek de aynı derecede zordur. Özetlersek, Ayhan aşırılığı, Ali kahramanlığı, Zafer zaafı, Halit ise kararlılığı ve sürekliliği temsil ediyor diyebiliriz. Ayhan'ı yerine koyarken bu diyalektik bütünlük gözden kaçırılmamalı. Ayhan'ın kabuslarına gelince, bu doğru. Gerçekten garip bir düzlemde yaşıyor. Sorunuz bana Freud'un bir sözünü hatırlattı: "Düşlerimizdeki, kabuslarımızdaki eylem ve düşüncelerimiz daha içtendir"
Şimdi sorunuzun ikinci kısmını tartışalım. Aşırılık bahsini. Biraz düşünün, insanları genellikle aşırılıklarıyla (aşırılıkları hangi düzey de olursa olsun) tanımlamaya meyyal değil miyizdir? Çok cimri, çok iyi, çok kaba, erkek delisi, kadın düşmanı, cani ruhlu, çok güzel. Bu sözlerin tümü belli düzeydeki kişiliklerin aşırı yönünün altını çizmiyor mu? Bu tür tanımlama roman kahramanları için de geçerli ve yazarların başvurduğu bir yol. (Bende iz bırakan roman kahramanlarından çok azı normalliğin sınırları içindedir.)
1970'den sonra aşırı sözcüğü, politik bir eylem biçimini tanımlamak için kullanıldığından iyice aşındı ve eskidi. Aslında aşırılık arada bir başvurulduğunda bir özellik, bir zevktir. Süreklilik kazanan aşırılık ise çoğunlukla bayağılık, arada bir de (Ayhan'ınki gibi) trajediyle sonuçlanır. Bu anlamda Ayhan'ın olumlu ya da olumsuz bir tip olup olmaması çok önemli değil. Aşırılık katında iyi ile kötünün pek önemi yoktur. Zaten insanların çoğunda ne iyilik ne de kötülük tutarlı ve süreklidir.
SANAT OLAYI: Geç Kalmış Ölü'de Ayhan, arkadaşı Zafer'i İskenderun'da arıyor. İskenderun çok değişik anlatılmış. Birinci soru, böyle bir İskenderun var mı? İkinci soru, Ayhan'ın serüveni boyunca bir başka planda sürekli olarak ölüm, intihar, cesaret gibi kavramları tartışıyorsunuz. Bu kavramlar hakkındaki düşüncelerinizi açar mısınız?
MEHMET EROĞLU: "Böyle bir İskenderun" var. Bu İskenderun Ayhan'ın gözleriyle daha da flulaşmış, daha da egzotik bir şehir olmuştur. Çok güzel ve çok çirkin kadınlar, Arap kökenli zengin ve yoksullar, Beyrut'la irtibatlı bir yaşam, büyük bir fabrika, kozmopolit bir yapı ve giderek gerilen politik bir atmosfer. Yazar olarak 1975 yılında bunlara tanıklık ettim. Geç Kalmış Ölü'de anlatılan, yaşanılan şehir, İskenderun'un sihirli görüntüsüdür ve İskenderun'dan daha güzeldir.
 (Tıpkı gerçek gibi: Gerçeğin görüntüsü, gerçekten daha güzel, daha inandırıcıdır.)Futbolda kale, penaltı atan santrofor için hiç de küçük olmayan bir dikdörtgen, korner kullanan oyuncu için ise küçük bir direktir. Uzun sözün kısası, nesneler ona bakanın açısına, ruhsal durumuna göre biçim alır, anlam kazanırlar. Bu saptama İskenderun için de geçerli.
Ölüm bahsine gelince, çok uzun bir süredir unutmadığım bir sözü aktaracağım: "Her zevkin kökeninde ölüm vardır." Bu cümle bana pek yanlış gelmiyor. Sanırım tüm eylemlerimizin kökeninde belirsizde olsa ölüme karşı durabilme içgüdüsü var. Ölümü olağanüstü kılan tekrarlanmayışıdır. Ölümü Tanrısal eylem olan yaratmaktan daha güçlü kılan belki de budur. Ceset görüp görmediğinizi bilmiyorum. Ama ölümü somutlaştıran, fiziki bir biçime sokan cesettir. İnsan cesede (bilinçsiz de olsa) 'işte ben buyum' diye bakar; çünkü kendi cesedini göremeyecektir.
İnsanların ölüm karşısındaki düşünceleri, çoğu davranışlarında olduğu gibi, iki yüzlüdür. Birinci bakış açısı, ölüm (bilincimizde hep acıyla perçinleştiği için) korkulacak bir şeydir, bu anlamda en büyük cezadır. İkinci tavır ise bunun tam tersidir. Ölüm, din ya da ülke adınaysa en büyük rütbedir. (Şehit, kahraman.Toplum bizim yerimize ölenleri yüceltmeye yatkındır.) Buna karşılık hemen hemen hiçbir uygarlık ve din, kişinin, kendi sonuna kendisinin karar verme hakkı olan intiharı meşru görmez. Neden? Belki kişinin kendini öldürmeye eylemi, bir anlamda cinayeti, bir başkasını da öldürme hakkını ya da en azından düşüncesini içinde taşıdığı için. Sıra aşırılıkta. Aşırılığa tırmanan her kişi bir süre sonra yorulur. Yorgun ve güçsüz olan bir insanın, hayatının bir yenilgi olduğunu anladığı anda yapabileceği iki şey ardır: Birincisi teslim olmak, ikincisi meşru olup olmadığına bakmadan intihar etmek. Eylemci açısından intihar budur. Geç Kalmış Ölü'de de bunlar tartışılmaktadır.
Şimdi de cesaret üzerine birkaç söz söylemek istiyorum. Bu sözcük genç insanlar için, farkında olmasalar da, çok önemli. Toplum cesarete hep tam karşıdan bakmaya yatkındır. Bu bence yanlış bir bakış açısı. Cesarete biraz da yandan ve arkadan bakmalı. Bu sözcükle fiziki anlamda tanışıp, birlikte olalı yaklaşık yirmi yıl oldu. Hep üzerinde düşünmüşümdür. Vardığım sonuç şu oldu: Gerçek cesaret; süreklilik, korkarak da olsa kavgayı sürdürmektir.
Eğer filmlerdeki cesareti daha çekici buluyorsanız (ki öyledir) bu tür cesareti gösterişli bir üniforma gibi üzerinize giymenizin en kolay yolu önce çevrenizdekileri korkak olduklarına inandırmaktır. Bu çok geçerli bir yoldur; çünkü kahramanların çoğu başkalarının korkaklığını kullanarak bu rütbeyi alır.
SANAT OLAYI: Son sorumuz yazar olarak kadın tiplerinize karşı olan tavrınız. Özellikle Issızlığın Ortasında'da belirgin bu. Bakış açınız pek olumlu değil. Bu konuda neler söyleyeceksiniz.
MEHMET EROĞLU: Genellikle bir şey söylemiyor, gülüyorum. Yirmi gün önce rastladığım bir arkadaşım da aynı söylentiyi duymuş, birlikte güldük. Kadın düşmanı olarak ünüm, bir mürekkep lekesi gibi sessizce yayılarak genişliyormuş (Mürekkep de iz bırakmaz. Bir süre sonra solar gider.) Tek kitabı çıkmış bir yazarın gerçekte eleştirmen ve dergilerinin ününün paylaştığına inanırım ben. Herhalde bazıları henüz kabuğunu çatlatmamış ünümün boy atıp atmayacağını beklemeden, ünün yerine bunu koyuyorlar.
Espri, bir yana, izninizle unutulan önemli bir notayı hatırlatmak isterim. Benim adım Mehmet Eroğlu, Ayhan İlyasoğlu değil. Bu bir. İkincisi, bu tür özdeşleştirme değerlendirmede kolaya kaçma, biraz da son yıllarda moda olduğu gibi kendi hayatını roman gibi yazanlarla aynı kaba konma varsayımını içinde taşıyor. İstisnalar dışında, genellikle insanın gündelik hayatı bir otobüs yolculuğu sırasında yandaki koltukta oturan için roman olur, o da iyi anlatılırsa. İnsan durmadan kendini, ya da bazı saplantılarını anlatıyorsa, ortada iki durum vardır: Birincisi, o kişi kendini çok önemsiyor demektir; İkincisi ortada klinik bir vaka olduğunu gösterir.
Bu nedenle Issızlığın Ortasında'ki tavır benim değil, Ayhan'ın tavrıdır. Roman tiplerinin davranışlarının inandırıcı olması için bir bütünlük taşıması gerektiğini düşünürüm. Ayhan'ın yerinde olan biri kadınlara başka türlü bakamaz. "Kadın Düşmanı" olsa olsa Ayhan için geçerli olabilir. Bu da Ayhan'ın roman boyunca tipleme açısından tutarlı olduğunu kanıtlar.

21 Eylül 2010 Salı

İlişkiler Arasından Bir Gezinti-22.12.1980 / Muzaffer Buyrukçu

Yenikapı'daki odun depolarının bitişiğinde bulunan "Avcılar" meyhanesindeydik Ahmet Hamdi Tanpınar'la ve Ercüment Uçarı' yla. Ahmet Hamdi Tanpınar "Kaybolmuş Rüyaların Şarkısı" adlı hikâyesini dikte ettiriyordu bana. {...- Büyük çilelerle yoğrulan ferdin ruhunda meydana ge­len hadiselere karşı koyma kuvveti, eğer tam manasıyla değerlendirilseydi İnsan denen muhteşem varlığın sırrını keşfetmeye yarayan anahtarlarımız çoğalacaktı- diye dü­şünüyor, emsalsiz lezzetlerin hafızasında bıraktığı izlere merakla gülümsüyordu...) Ahmet Hamdi Tanpınar, bir yandan söylüyor, bir yandan da geziniyor, yarin dudağındaki karanfilin kırmızı musikisini rakıya koyup içiyordu. Ercüment Uçarı' ya, tabandan gizlice esen casus rüzgârın haşırdattığı yeşil yapraklan toplamasını işaret etti. Ercü­ment Uçan, yapraklan üst üste koyarken hastalıklılar gibi inildiyor, Fatih'teki karanlık bir evin penceresinden yağan yağmuru seyreden babasıyla konuşuyordu Ahmet Hamdi Tanpınar'la benim işitemiyeceğim bir sesle. "Uçurtmanın kuyruğundaki sakal dedemindir unutma!"
Ahmet Hamdi Tanpınar, bir Birinci sigarası uzattı ve çakmakla yakmaya kalkışan Ercüment Uçarı'nın eline vurdu. "Bilerek yaşa ki hayatın olsun!" Rahiplere benze­yen dört kibrit çöpünü birden kutuya sürttü. Alevler, fitili açılan bir gaz lâmbasının içinde parladı. Bu alevler Hristiyanların ölüm tehlikesini göze alarak hüzünlü, yakarış dolu dualarla Katakomplara giderken taşıdıkları meşale­lerin uzantısıydı ama o anda Sultanahmet camiinin renkli camlarından yansıyan ilâhi ışıklarla söndürüldü ve dehşetli bir aydınlık kapladı ortalığı. Ahmet Hamdi Tanpı­nar da ben de ışıktan birer insandık. Ercüment Uçan ise gri giysili gri bir adamdı. Ahmet Hamdi Tanpınar sevinçle bağırdı. "İşte ebedi şiirin dalgalan yıkanın, billurlasın ve ruhlarınızın özünü bulun! "Ve çıplak ayaklarını küçük balıkların yüzdüğü sulan berrak havuza soktu, Ercüment Uçarı'nın masaya koyduğu yaprakları yaydı, "Zamanla bekârım Ortasında Ürperişler" şiirini yazmaya başladı.

Unutulmuş bir hatıranın dehlizlerinde
Hülyalarıyla zaferlere koşuyordu mucizeler

Zilin çalmasıyla fırladım yataktan. "Allah kahretsin, Allah kahretsin!" dedim öfkeyle. Deliye dönmüştüm. Be­nim için eşsiz bir düştü Ahmet Hamdi Tanpınar'ı görmek. Bozulmuştu ve Ahmet Hamdi Tanpınar, şiirini tamamlıyamıyacaktı. Zangır zangır titriyordum. Karım da uyandı kükreyişime, "Ne var, ne oluyor?" dedi.
"Düşümü rezil etti kapıcı dedim. Yıllardır ilk defa bir­likteydik Ahmet Hamdi Tanpınar'la."
"Üzülme, gene görürsün." dedi karım.
İçerledim. "Nerden biliyorsun? Ali Veli mi bu ki tekrar göreyim? Zihinlerimiz bizim emrimizle mi çalışıyor yani? Yanın saat sonra gelseydi ya şu herif?" Pijamanın altını giydim, fırtına gibi yürüdüm. Kapıcı ekmekle gazete getirmişti."Niye bu kadar erkencisin?"
"Uyuyamadım. Hem Sivas'a ne gidecem de..."
"İyi ama biz uyuyorduk, uykumuzun içine ettin." de­dim; bakışlarımın en kahredici olanlarıyla baktım ve nefret ettim, kapıyı çarptım suratına !

Unutulmuş bir hatıranın dehlizlerinde
 Hülyalarıyla zaferlere koşuyordu mucizeler

 dizelerini mırıldandım yüreğimi delik deşik eden bir acıyla. "Bu ot takımından hiç rahat yok mu bana!"
Karım korktu! Kirpiklerini kırpıştırdı elimi sallarmışım gibi. Ve dünyayı yıkacak kadar sertleştiğimi, kızdığını sezdiğinden,sevdiğini söylerken kullandığı sesiyle alttan aldı.
"Sinirlenme canım, senin sakin olman gerekir!" "Ama..." dedim, düş'ümü anlattım.
"Vay canım, pek de güzelmiş, öfkelenmekte haklıy­mışsın."
"Edebiyatımız düşümün sayesinde yepyeni bir şiir ka­zanacaktı. Lanet olsun!"
"Bazı şeyleri önlemek elimizde değil ki Muzocum, bunu sen benden iyi bilirsin."
"Sivas'a gidecekmiş de bilmem ne halt yiyecekmiş."         .
"Lütfen unutmaya çalış, gülümse biraz!"                    
"Bugün, yarın, bir ay misafir falan istemiyorum, ta­mam mı?"
"Tamam, tamam!" dedi, mutfağa giderken söylendi. "Ana kız, gene gelir giderliği tuttu kocamın."
Güldüm bu sözlere ve yumuşadım biraz. Başımı mus­luğun altına soktum, kafatasımın derisi soğuktan uyuşuncaya kadar akıttım suyu.
Bu düş, belki de yazacağım bir yapıtın başlangıcını oluşturacaktı.
"Sana süt içireyim de asabın düzelsin!" dedi karım.
Kahvaltı sakin geçti. Karım giyindi, kapıdan çıkarken "Ne yapacaksın bugün?" dedi.
"Bilmiyorum." dedim.
"İstersen işe gitmiyeyim."
'Yoo, yanm saat sonra cinlerim kaçar."
'Telefon edeceksin değil mi?"
"Ederim." dedim.
"öğle üzeri gel de Gençlik Parkı'nda dolaşalım biraz."
"Bakarız." dedim.

Bir saat uyudum. Düzelmiştim. Üç fincanlık kahve pişirdim, sigaramı yaktım, saat dokuz buçukta Ahmet Say'ın (Kocakurt) romanının son yirmibeş sayfasını oku­maya koyuldum. Demokrat Partinin korkunç bir oy pat­lamasıyla Halk Partisini iktidardan uzaklaştırdığı; eko­nomik, sosyal ve siyasal alanlardaki egemenliğini perçin­lediği, Türkiye'yi baştan başa kapitalist bir yolla değiştir­meye kalkıştığı ve bireylerin her çeşit olanakları kurcalayıp para kazanma girişimlerinin hoş görüldüğü, hatta özen­dirildiği bir dönem anlatılıyordu 'Kocakurt'ta. 'Kocakurt-'un temsil ettiği, hep en alt düzeyde bulunan yaşamlarını ya olduğu gibi korumaya ya da yukarıya çıkarmaya çalışan işsiz, güçsüz, dayanaksız, yalnız, mesleksiz, bilek güçleriyle sorunların karşısına dikilen, kendi göbeklerini kendilerinin kesmesi için zorlanan, aslanın ağzındaki lokmaya gözleri kapalı atılan bu   -ayak takımının-sosyolojik ve  psikolojik  durumlarını Ahmet  Say,   o yaşamın bir üyesiymişcesine eksiksiz bir biçimde işlemişti. Yaşantıları sürekli devinimlerle, olaylarla çalkalanan ve bir anda bin sıkıntının,bin  tedirginliğin   yaptığı doğumlarla ortalığı cehenneme çeviren karabasanlarla sarsılan bir kitlenin evreni ilginçti. Düzensiz yaşamaları nedeniyle Cumhuriyetten önce de sonra da her kavgada, her karmaşada, her karanlık işte parmaklan aranan; karakolların, mahkemelerin, hapishanelerin gediklisi olan ve çirkefliklerin yoğunlaştığı bölgelerdeki en boğucu, en çetrefil sorunlarla,   koşullarla   savaşan   bu   kişiler, halkımızın büyük bir kesimiydi. Ekonomik ve sosyal baskılar sonunda köylerden kentlere akın ederek yoksulların kümelendiği mahallelere,  hazine toprakların yerleşen bu insanlar,  özde temiz,  dürüst,  namusla kimselerdi. Ve o zamana kadar görülmemiş, işitilmemiş bir şeyi gerçekleştirmiş, "Gecekondu" olgusunu yaratmışlar. Müthiş bir değişiklikti bu. Köylerden ayrıldıkları halde bağlarını koparmamışlardı; tarlaları, akrabaları yüzünden bir ayakları ordaydı.   Geleneklerini,   göreneklerini alışkanlıklarını aksatmadan sürdürürken onları özümlemek ve kendisine benzetmek isteyen ama buna gücü yetmeyen kente, yepyeni bir hava getirmişlerdi. Köy, kenar mahalle, gecekondu karışımı acayip bir kültür oluş­turmuşlardı. Hapishane edebiyatına adlarını yazdıran, se­rüvenleri dilden dile dolaşan, vurdulu kırdılı öyküleri filmlere, piyeslere konu olan bu (işlenmeyen ham maddesi boşa harcanan) güç, şarkı türkü karması, duygulara ses­lenen, yakınan, diz çöken, lanetleyen, ilenen, kadere bo­yun eğen sulu zırtlak bir müzik türetmiş, bestecilerini, şarkıcılarını yetiştirmişti. Ürünlerine, evrenlerinin sınırla­rını aşan geniş bir pazar kurmuşlardı. Ve o müzik, kendi­lerini kuş uçmaz kervan geçmez dağ başlarından, çukur­lardan, fabrikalara, atölyelere taşıyan minibüslerde çalın­dığından ve yol sıkıntısını hafiflettiğinden ve genellikle minibüslerin pikaplarında çalındığından ötürü "Minibüs müziği" adını koymuştum. (Kırk yıldır birlikteyim onlarla ve ayni çileyi çekiyorum) Yayılmıştı bu ad hemen ve şimdi­lerde de "Arabesk" diye bir sıfat almıştı. Ayrıca iş ve yaşam kaynaklarından fışkırtarak, köylerinden edindiklerini de ekleyerek konuşma dilimizi bozmaları, dağıtmaları, yeni bir kimlik vererek işlemeleri, renklendirmeleri, kabalaştır­maları, abartmalı bir kabukla örmeleri, yadsınmaz bir ger­çekti. Bu genç, deli fişek, ele avuca sığmayan dilin yapıcı­larından bir bölüğü, yasa dışı işlerle uğraştıklarından ve yasaklanan her şeyin arkasındaki nimetlere erişmek amacıyla çırpındıklarından, birtakım işaretlerle, birtakım simgelerle bezemişler, dilin karakterindeki yalınlığı, açıklığı gizliliklerle doldurmuşlardı.
Asıl önemlisi, bu dili, kendilerine iyi davranmayanlara, neden bakanlara, alay edenlere, küçümseyenlere benimsetmeleri, güncelleştirmeyi başarmalarıydı. Bir başarılan daha vardı. Toplumun birbirileriyle ilişkili katmanlarına, aşama biçim ve tavırlarını aşılamalarıydı. Otuz yıldan beri kalkınmaya çabalıyan ülkemiz bireylerinin çoğunluğu bu tavıra belki de yeni, belki de mizaçlarına uygun ol­duğu için dört elle sarılmışlardı. Sarılmak ne kelime, bir yaşam biçimine dönüştürmüşlerdi. Durumları ne olursa olsun her kentlinin ruhunda az ya da çok bu tavır vardı. Hele İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Bursa gibi kentler iyice bu tavrın egemenliği altına girmişti. Kimi öykülerimde söz ettiğim bu insanların yaşamına "Keşanlı Ali Destanı"yla değerli yazar Haldun Taner de yaklaşmıştı. Ahmet Say, "Kocakurt'la bir adım daha ileriye gidiyordu. Yazarı, çizeri, psikologu, ressamı, düşünürü, ekonomisti, politi­kacısı bu çok önemli soruna mutlaka eğilmek zorundaydı­lar. Çökmelerin, bozulmaların, sarsıntıların nedenlerini başka yerlerde aradıkları gibi burda da ciddiyetle arama­lıydılar.
İşte bu milyonlarca kişi tarafından yaşanan ama göze çarpmayan, çarpsa bile ilgilerin dışına atılan sorunu or­taya koyup bir tartışma getiren "Kocakurt'u, herkesten daha iyi anladığım için seviyordum. Ahmet Say, Donkişot gibi ölümsüz bir tip yaratmıştı. Ahmet Say, Türkçemizin dağarcığını zenginleştiren kanlı, canlı, renkli, esprili, ha­reketli, duygularla düşünceleri, nesnelerle nesne ötesi varlıkları ustalıkla birleştiren bir sözcük akışını "Koca-kurt'un yapısına yedirmişti. Yaşamın güzellikleriyle çir­kinliklerini barındıran, dengeleri kimi vakit güzelliklerin kimi vakit çirkinliklerin yanına kaydıran özünde, hem sersem tavuklar gibi ordan oraya seğirten, bocalıyan hem de bilinçle, tutkuyla ereklerine yürüyen lümpenlerin savaşım­larını, görkemli tablolar halinde sunmuştu. Bu işlek, kıv­rak, zekâyı yoran ama zekânın içeriğindeki benzersiz üre­timlerin devinimlerini gösteren kıvılcımlı anlatımın bün­yesini, Molyer'in, Gogol'ün, Çehov'un mizahıyla boy ölçü­şen bir mizahla örmüştü. Ve "Kocakurt" trajikomik roman türünün seçkin örneklerinden biriydi.
"Kocakurt'un İsmet Paşa'yı andıran resmini okşadım, kitaplığa koydum.
Ülkü Tamer'e "Sevdalı Bir Kadının Başından Geçenler" hikâyemin ne zaman yayımlanacağını soran bir mektup yazdım.
Tıraş olurken yüzümü üç yerden kestim, yalnız sol­daki ben fena halde kanadı, diş macunu sürünce kan durdu. Düş'ün etkisi; "Kocakurt"un sorunlarını eşelemem nedeniyle zihnime yüklediğim ağırlıklardan ötürü önemini yitirmişti. Ama Ahmet Hamdi Tanpınar'ın çeşitli resimleri gözlerimin arkasında bulunan ve hiç uyumayan, bütün kıpırtıları beynime gönderen iç gözlerimde -o gözlerle ev­renin sonsuzluğuyla bilinçaltımın sonsuzluğuna uzanı­yor, pek belirgin olmamakla birlikte görülmeyenleri görü-yordum-her an deviniyordu. Öfkem kudurdu gene; beni, yeri doldurulamaz kayıplara sürükleyen düşmanlarımın arasına koydum kapıcıyı.
Saçlarımı taradım, numaraları çevirdim, üçüncü Çalışta "Alo!" dedi.
"Boşa giden bir kelime." dedim. "Efendim, anlayamadım!" dedi Remzi
İnanç. "Üç kelime daha yandı."
"Buyrukçu, sen misin?" dedi Remzi İnanç, heyecanlandı. "Nerelerdesin oğlum?"
"Önce harflerin,sonra satırların arasında."
"Gel de çay içelim, bir yüzünü göreyim." dedi Remzi İnanç.
Güldüm. "Bana danışmadan parana ve hayatına yön verme!"
"Bilirsin söz dinlerim ben, sana danışmadan sokağa bile çıkmıyorum dersem, buna da Vecihi-hayır- derse ne yaparsın?"
"Merhaba! İşittiğime göre şair şuera ve udeba ve ekâbiran takımı beni bekliyormuş?"
"Bekliyor. Ahmet Say burda, veriyorum." Ahmet Say, "Meraba Buyrukçu." dedi. "Aleyküm selâm da sesin niye öyle sirke satıyor?"
"Canım sıkılıyor Buyruk! Lodostan herhalde bir tuha­fım!"
Neşeli bir sesle, "Poyrazdan bir adam gelsin de yüreğini serinletsin." dedim.
"Hadi, gel de lâflıyalım." dedi Ahmet Say.
"Lâflıyacağız ki ne lâflıyacağız, dağlar gibi yığılacak lâflar."
Üç gündür gökyüzünde asılı duran kalın kömür taba­kasını darmadağın eden, camları açma fırsatı vererek °dalan havalandırmamızı ve soluk almamızı sağlıyan lo­dos rüzgârı, ılık ama gevşeticiydi; yüzümü tokatlamasın­dan, saçlarımın düzenini bozmasından memnundum.
AhmetHamdi Tanpınar,

Unutulmuş bir hatıranın dehlizlerinde
Hülyalarıyla zafere koşuyordu mucizeler

dizelerini fısıldıyordu kulaklarıma. Demin etkisini yitiren düş tekrar canlandı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın büyülü bir şiir dünyasına itti. "Bursada Zaman" şiirini Ankara'ya uyarlamak istedim. Ama Ankara'da eski bir cami avlusu, küçük şadırvanda şakırdıyan su, Orhan zamanından kalma bir duvar.onunla bir yaşta ihtiyar çınar yoktu. Ve elemiyordu dört yana sakin bir günü. Bir rüyadan arta kalmanın hüznünü ve bana derinden, bir hatıranın se­rinliğinden gülmesini yaşıyordum. Bir zafer müjdesi değildi burda her isim; yekpare bir anda gün, saat, mevsim duyurmuyordu sihrini geçmiş zamanın...
Kızılay'ın kalabalığı, şamatası, kopardı Ahmet Hamdi Tanpınar'la bağımı. Fransız Kültür Merkezi'nin ordan saptım. Abdullah Nefes'in çiçekçi dükkânı kapalıydı. Ge­çen cuma günü Toplum Kitabevi'nde karşılaşmış, birbiri­mizi epey kışkırttıktan sonra Körfez'e gitmiştik. Birinci kattaydık. Abdullah Nefes, Aziz Nesin'le 'Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz" yapıtının oyunlaştırılması, sahneye konul­ması konusunda aralarında çıkan bir anlaşmazlıktan söz etmişti. Üzülüyordu. Hapishanedeki günlerini, Can Yücel'i anlatmış, tutarlılığını, ağırbaşlı davranışlarını övmüştü. Hapis yatmak, iradeyi bilemek, kişiliği sınamak, karakter yapısının nerede, hangi olay yüzünden güçsüzleştiğini ya da güçlendiğini öğrenmek, ayni ortamdaki kişilerin dışardaki durumlarıyla içerdeki durumlarını, olumlu olumsuz yanlarını tanımak, topluma bir de oradan bakmak, eylem­leri yansız bir gözle değerlendirmek bakımından bir şeyler kazanmaktı. Ama sivil yaşamdaki rayına oturmuş, denge­sini bulmuş bazı sağlam ilişkileri sarsıyor, kimilerini allak bullak ederek yüreklerini acılarla dolduruyordu. Abdullah Nefes, şiirler, hikâyeler yazıyordu. "Sürgün" adlı kitabı Akademi Kitabevi' nin düzenlediği yarışmada ödüle değil -Mansiyon-a lâyık görülmüştü. -Mansiyon- yıllardır resim yarışmalarında, mimarlık proje yarışmalarında, daha çok plâstik sanatlarda kullanılan bir değerlendirme ölçü­şüydü. Edebiyat yapıtlarına ödül verilirdi. (Şunu seçtik) denilirdi ve biterdi bu iş... Gerçi -Mansiyon-ları dağıtmakla yarışmalara, ödüllere katılan bazı iyi yapıtların yazarlarını onurlandırıyor, okurun ilgisini, dikkatini birinciden başka dört beş yapıta daha çekiyorlardı ama ben -Mansiyon-culuğa karşıydım. İyice tartıştık bu konuyu. Abdullah Ne­fes'in ince, ironili bir gülümsemeyle ve sevgiyle sıcaklaşmış bakışları sık sık buğulanıyor, benliğini kimbilir kaç za­mandır baskı altında inleten acı birikimleri, durgunlaştığı anlarda hüzne dönüşüyordu. Arada bir sesini yükseltiyor, çevresinden, en yakınlarından gelen haksızlıkları kınıyor, derken sesini yükseltmekle yapmaması gereken bir şeyi yapmış gibi sakinleşiyordu. Başucumuzda birden Ece Ay­han belirmişti. Yıllardır uzaktık birbirimizden, yalan yanlış yada abartmalı, gerçek dışı haberler alıyorduk. Ece Ayhan, beynine musallat olan selim bir tümörden kurtulmak amacıyla İsviçre'ye gitmiş, doktor Gazi Yaşargil tarafından birkaç kez ameliyat edilmişti. İyileşmiş, hastalanmış, iyi­leşmiş hastalanmış, sonunda ölüm tehlikesini atlatmış, ağız kısmındaki küçük bir arızayla, dilindeki küçük bir sürçmeyle normal yaşamına dönmüştü. İsviçre'ye yerleşen Türkler de ilgilerini esirgememişlerdi. Okumuş, şiir yazmış, eşine dostuna özlemlerini, kızgınlıklarını yansıtan mek­tuplar yollamış, suçlamış, bağışlamış, defterler dolusu günlük tutmuştu. Oğlunun ODTÜ sınavlarını kazanması Ece Ayhan'ı Ankara'ya getirtmişti. Ankara'da kalmak ni­yetindeydi. İş arıyordu. Şimdilik bir arkadaşında konuktu. Vüs'at O. Bener'le, Cemil Eren'le buluşuyordu. "Seninle E Yayınevi'nde görüşmüştük son olarak, "demişti. Çabuk ve işitilir işitilmez bir sesle konuşuyordu. Biradan başka bir Şey içmiyordu, öteden beri içkiyle arası iyi değildi zaten. Parlak, hırçın ve ayrıntılarda billurlaşmış yaşantıların şiirsel kanını hemen süzen çok boyutlu bir zekâsı vardı.
Geçmişle şimdinin derinliklerinde demlene demlene kıva­mını bulan yaşamları harmanlıyor, bilinçle bilinçaltı dün­yasındaki gizlerin ve düşsel canlılıkların fokurdadığı kaosa eğiliyordu. Oradaki devinimleri, sesleri, çığlıkları, öğelerin bir kimlikten bir kimliğe sıçrayışlarını, gölgelerin arkasına sinen gerçekleri, düşünmediğimiz, tanımadığımız ilginç bir serüvenin varlığnı sezdiriyordu. Kendine özgü, kapalılığın ve zorluğun diliyle örülmüş üslûbu, ortalama kültür dü­zeyini aşamıyanlara geçit vermiyordu. İmgeleri hem değişik hem de çarpıcıydı, her imge, duygularla düşüncelerin özündeki ürünleri birkaç yönden çağrıştırırken insanın kafasında birbirine benzemiyen bir imgeler ormanı mey­dana geliyordu. Harcıalemden, alışılandan hep sakınmış, kendinin, sadece kendinin şiirini kurmuştu. Toplumsal ve bireysel ilerleyişin ilk adımlarını kurcalıyordu. Osmanlı düzeninden Cumhuriyete miras kalan kültürün birleşip ayrıldığı noktalan araştırıyordu. Durmadan eski gelenek ve göreneklerin bugüne taşıdıklarını, yansımalarını deşi­yor, yaşadığımız evrenin bütününü kavramaya çalışı­yordu. Cümleleri düşündürücüydü, boş, -lâf olsun diye söylenmiş-cümleler değildi. İlkelerle, özdeyişlerle zengindi. Bildiğimizi sandığımız bir doğru. Ece Ayhan'ın kocamanlığına erişilmez aklıyla asıl yerini buluyor, anlamlanıyordu. Bilgisi sınırsızdı. Şakacıydı, alaycıydı. Yusuf Atılgan'ı sevi­yordu.
Kaymakamken ressam Fahir Aksoy'un sigorta yapmak amacıyla kendisini ziyaret edişini, birbirini izleyen Gogol'-lük olayları sergiledi, kahkahalarla güldük.
Ve tekrar buluşmak üzere ayrıldık.
Öğle paydosu milleti sokaklara dökmüştü. Her yandan kebab, döner, yemek ve içki kokulan geliyordu. Lokanta­lar, meyhaneler tıklım tıklımdı. Kimileri dönerci, lahma­cuncu kuyruğundaydı. Ve gürültüler, bu ve daha başka tablolan, yaşamın atan nabzıyla besleyip coşturuyordu. Tadlar, doyumlar yeniden gündemdeydi ve ölümsüzdüler.
Türkiş'in önünden geçtim, Hava Terminalinin merdi­veninden indim, sigara dumanıyla sislenmiş Zafer Çarşı­sına girdim. Zafer Çarşısı, soğuk uzay filmlerindeki gibi çok odalı bir yeraltı kentiydi sanki. Güneşsizdi ama elektrik ışıklarıyla aydınlanmıştı. Vitrinlere bakanların, dükkân­lara girip çıkanların yüzleri san, solgundu. Ayakkabıların, giysilerin yanında bilgiler, düşünceler, duygular satılı­yordu.
Remzi İnanç, iki hanıma kitap sanıyordu. Ahmet Say, dipteki taburelerden birine oturmuş, gözlüklerini takmış, bir dergiyi karıştırıyordu.
"Ben geldim dünyaya, dünya değişti." dedim. Remzi İnanç güldü. "Hoş geldin!"
Ahmet Say, başını kaldırdı, "Vay Buyrukçu." dedi cansız bir sesle.
"Niye süngün düşük?"
"Canım sıkılıyor be."
"Kanser gibi tedavi edilemiyen tek hastalık." dedim.
"Kansere çare bulunacak ama buna çare bulunmayacak -"dedi Ahmet Say, "mikrobu yok çünkü."
"Vardır, vardır... Olaylardadır, durumlardadır onun Mikrobu." dedim.
"Baksana, gözlük aldım." dedi Ahmet Say kendisini ölüme mahkûm ettiklerini bildirir gibi.
"Sıkıntının nedeni burnunun ucunda." dedim gülerek- "Ama rahat edersin?"
"Senin gibi ihtiyarladım. Asabımı bozdu." dedi Ahmet Say.
 Remzi İnanç, "Ayıp ayıp, otuz yaşındaki adama ihtiyar denir mi?" dedi.
"Denir." dedim. "İhtiyara ihtiyar, gence genç, çocuğa çocuk? Yeter oyun oynadığımız! Bilinen gerçeklere kılıf geçirmiyelim artık!"
'Yaşsa Buyruk, neşelendim şimdi." dedi Ahmet Say. "Ben onbeş yıl önce
gözlüktendim ve onbeş yıl önce aldığım yara kabuk tuttu. Seninki yeni, kanayacak
biraz, ama alışacaksın." dedim.
"İki gözlük verdi adam, biri uzak biri yakın." "Tamam. Uzak gözlüğüyle televizyonu ve ufukları sey­redersin, ötekisiyle okursun ve hikâyeler dokursun." de­dim.
"Formunda bugün, "dedi Remzi İnanç. "Yoo, müthiş öfkeliyim aslında, yükü boşaltma
çaba­lan bunlar." dedim.
"Yakın gözlüğü iyi ama." dedi Ahmet Say, "Harfleri bakla gibi görüyorum."
"Tıraş da olmuşsun." dedim.
Elini ensesine götürdü, kısa saçlarını okşadı. "Olduk ya. Gidelim mi?"
"Gidelim." dedim.
"Çay içmeyecek misiniz?" dedi Remzi İnanç.
"Sonra." dedi Ahmet Say.
Çıktık. Kızılay'da yanaklarını öptüm, "Kutlarım." de­dim.
Şaşırdı Ahmet Say. "Anlamadım." "Kocakurt'u bitirdim arkadaş." dedim ve yürüyenleri! bazılarını  gösterdim.   "Şu   Kocakurt,   bu   da,   ya  Şu Kocakurt'un dedesi, bıyıklısı var ya, oğlu."

Fotoğraf Muzaffer Buyrukçu'nun oğlu Erdem Buyukçu'nun blogundan alınmıştır.
Adresi : http://erdembuyrukcu.blogcu.com/

20 Eylül 2010 Pazartesi

Cemal Süreya Hakkında / Ece Ayhan



Çok alıngandır Cemal, küçükken ezildiği için. Bir gün Ömer Uluç, Doğan Hızlan ve karşımızda Cemal. Çok güzel güler Ömer. Cemal kendisine gülündüğünü zannetti, "Üçünüz bir resme benziyorsunuz" dedi. Şiirine gönderme yapıyor. "Bak ' Cemal" dedim, "Önümdeki tabak uçar, oradaki oyuncak gemi batar." Hemen ; telaşa kapıldı o zaman, herkesi oyuncak gemi diye geçiştirirdi. Çok evlenme meraklısıydı, hemen evlenelim derdi. : Hangi kadın düğmesini dikerse onunla evlenirmiş, hatta bir keresinde ceketinin düğmesini koparmış uzatıp diker misin demiş. Evlenme teklif ediyor!

10 Aralık 2000 Hürriyet Pazar Röportajı / Ece Ayhan

■ Neden kara şairsiniz ve karaşınlık nedir?
Pek çok şeyi benim ortaya attığımı sanıyorlar, halbuki öyle değil. Karaşın sözlükte var, sarışının tersi! Ben karamsarım, aykırıyım ama siz benim yanıma gelin de ben aykırı olmayayım, diyorum.

■ Ya karaduygululuk?
Aa o ayrı tabii. Ama ben iyimser olamam. Bütün hocalarımız, annelerimiz, babalarımız bize yalan söylemiş. Mesela,Baltacı Mehmet Paşa ve Katherina aynı mekanda bulunmamışlar bile! Fatih' in gemileri karadan yürütmesi diye bir olay yok, adam akıllı; Haliç' in sonunda tersane kurduruyor ve Bizans donanmasını haklıyor. Hazerfan Ahmet Çelebi cambazmış. Galata Kulesi'nden kendini atıyor, topuğunu kırıyor. Daha çok örnek var böyle. Hâlâ yalan söylüyorlar. Bak tarihe, biz sorumlu değiliz de, hayır! Hâlâ "sözde" diyorlar.

■Siyasal'da okudunuz, iki-üç yıl kaymakamlık yaptınız. Devlet memurluğundan, resmiyet karşıtı bir şair, yazar olmaya nasıl geçtiniz?
Zaten oradaydım ben. Şiir yazmaya Zeyrek Ortaokulu'ndayken başladım, iyi hocalarımız vardı. Kaymakamlığı bir arkadaşımın sayesiyle yaptım, dilekçelere imza atacaksın sadece, demişti. Aslında memurluğu istemiyordum.

■ Edebiyat dünyasına nasıl girdiniz?
Ankara'ya 1953'te ilk gittiğimde, bir kültür derneği vardı. Bülent Ecevit de üye, daha politika filan yok hayatında. Orada akşam karatahta dersleri veriliyordu. Atonel müzik üzerine. Biz de oraya giderdik. Müzikte yapılan şey, şiirde niye yapılmasın diye geldi aklıma. Aykırılığı da anlatırdı bu, karalığı da anlatırdı. Bunun gibi bir sürü şey etkiledi beni.

■ Ecevit'le nasıl bir ilişkiniz vardı?
  Resim eleştirmenliği yapardı. Merhabamız vardı sadece. Bir mekanda bulunmuş olmaktan kaynaklanan. 21-22 yaşlarındayız. Ama yıllar sonra oldu ilişkimiz. Kanlıca'da Can Yücel' le komşuyum. Birdenbire kalp krizi zannettim, meğer beynimde tümör varmış. Bunun üzerine Yaşar Kemal ve Can Yücel açıyor telefonu İsviçre'ye, Gazi Yaşargil hemen gönderin, diyor. Yıl 1974, ben 43 yaşındayım. Kendimi İsviçre'de buldum. Ameliyat masraflarını, o zaman da Başbakan olan Bülent Ecevit karşılamıştı. Pasaport almamı da o sağladı. Artık cebinden mi ödedi, bilmiyorum.

■ Söz açılmışken, siz bu ameliyat dönüşünde, sizi gönderen insanlara dava açtınız galiba, toplanan parayı aldılar diye...Öyle bir şey yok canım. Dedikodu. Çok eski bir olay ya. Adam öldü artık, olmaz. Brunel Nefes Nefese kitabında, "öldüğüm zaman bir şey istemiyorum, yılda bir kere mezarlıktan kalkmak isterim ve yakın bayiye gidip gazete ve dergilere bakmak isterim, dünyada neler olmuş diye" diyor. Bu fantezi tabii. Artık bir şey söylenmez.

■ Şiirde anlatım kapanıklığını niye seçtiniz?
Hayır karşıdakinde kabahat! Benim bir Fayton şiirim yayımlandı, 58'de, Pazar Postası'nda. Kimse bilmez, ama orada şöyle bir şey var, Fikriye Hanım,  Atatürk' ün Latife Hanım ile evlendiğini öğrenince, Ankara'ya geliyor ve faytonla köşke gidiyor, içeri alınmayınca faytona binip intihar ediyor.
Ahmet Muhip Dranas bu şiiri okuduğunda, "son derece anlamlı, harkulade yeni" demişti.  Anladı, Fikriye Hanım olayını bildiği için! Bunun gibi katmanlar var benim şiirimde.

■ Yine de zor şiir sizinkisi...
Zor değil, aslında şiir işte budur. Bakın, bir yanda Shakespeare'i düşünün, ben Shakespeare değilim tabii, o da katman katmandır. Şimdi okuyucu üşeniyor. Ama bilen biliyor.

■ Zorluk deyince Yort Savul mesela...Bir şiirinizin adı, bir kitabınız da Yapı Kredi'den Bütün Yort Savul' lar adıyla çıktı. Bir aydın bunun Ermenice ya da Rumca olduğunu söyledi. Biri 'Daüssıla' anlamında, dedi.Hiç alakası yok! Yunus Emre'de geçiyor. Türkçe. Kenara çekilin, savulun demek! Padişah gelirken söylenirmiş. Benim kabahatim ne, yort nidası unutulmuş yahu.

■ Dille oynamak nasıl bir duygu peki?
İçinde bulunduğum toplumla kapışan bir adamım ben. Türk edebiyatındaki bütün büyük yazarlar büyük aileye mensuptur. Tevfik Fikret' in Abdülhamit' e verdiği altı ya da sekiz tane şiiri vardır, buyur, benim kabahatim ne burada? Biz parasız yatılıyız. Sokak çocuğuyuz. Ağzımızın bozukluğu oradan geliyor. Deli kabul edilmişliğimiz oradan geliyor. Her şeye karşıyım. İki tekke vardı benim gençliğimde. Bir doğu tekkesi, Kemal Tahir' in. Bir de batı tekkesi Sebahattin Eyüboğlu' nun. Biz ikisine de gitmedik. Eyüboğlu benim için "Şiiri rahat bıraksın" demiş. Bırakır mıyım!

■ Hayatınız hep böyle hırlaşmayla mı geçti?
Niye hırlaşmayayım! Ben şair filan değilim, etikçiyim. Kafiye kullanmam yurttan sesler korosuna karşıyım. Bireysel davranırım.

■ Hayatta kapışmadığınız, hırlaşmadığınız biri oldu mu? Hep yalnız mı oldunuz?
Pek olmadı. İdris Küçükömer, Cihat Burak... Düşünsem birkaç kişi daha bulurum. Vardığım noktadan memnunum. Evlendim, oğlum oldu, şimdi torunum da var. Karım kanserden öldü. Yalnız değilim ben yahu. Oğlum bankada çalışıyor. Dedesi baktı ona, büyüttü.

■ Siz ilgilenmediniz mi?
O daha iyi bakardı, bende para pul yoktu.

■ Hep fakir miydiniz? Şiirden para hiç kazanmadınız mı?
Yok canım. Şimdi ancak kazanıyorum, o da az. Yapı Kredi ile anlaşma yaptık, onlar kitapları basacaklar, masrafları ödeyecekler. Avucumla su içerdim ben. Mesela yılbaşı  eğlencelerine gitmem. İmkanlarım yoktu. Elektriği, suyu olmayan evlerde yaşadım  zaman zaman. Çengelköy' den karşıya geçecek param olmazdı. Hatta bir kere biri sordu, sen nasıl geçiniyorsun, dedi. Valla zor oluyor dedim.

■ Bir dönem Çanakkale'de yaşadınız...
Orada Belediye bana işçi kadrosu vermişti, SSK'da yatmıştım. Yürüme zorluğu olunca, Metin Üstündağ ve karısı beni buraya getirdiler. Bir yıldan fazla hastanelerde yattım. Bacağımı keseceklerdi sonra kurtardılar.

■ Huzurevine gelmeye nasıl karar verdiniz?
Çanakkale' deki evi kapattık. Burayı bulan Başbakan Ecevit. Hüsamettin Özkan'ı, Yüksel Yalova' yı, Gemici adında bir bakanı görevlendirmiş. Önce Maltepe huzurevindeydim. Ama sonra hastaneye gittim. Çünkü beni yanlışlıkla ölecek adamların yanına koymuşlar; altına yapanlar vardı. Ben kusmaya başladım. Mülkiyeliler el atmışlar. Burada iyi bakıyorlar. Yavaş yavaş yürümeye başladım, yürüteçle. Daha önce yürüyemiyordum. Okuyorum, yazıyorum.

■ Yazmak için neden Öküz'ü seçtiniz?
Sansür yok! Geçen yıl başka bir dergiden 28 Şubat'la ilgili bir yazı istemişlerdi. Esas duruş: Mülkün temelidir diye başlık attım.

17 Eylül 2010 Cuma

Mavi / Haydar Ergülen

  
üstünde yağmurdan başka hiçbir şey yoktu
anlam olmak için yeterince çıplaktın
şiirin nasıl bir şey olması gerektiğini
hatırlatıyordu gözlerin, sana böyle inandım:
ben inanmak için şiir yazıyorum, gözlerin
cihangir'i hatırlatıyordu, hayal içinde fakir
üsküdar'dan o rüyaya baktım: maviydin
bir özletip bir geri çekiyordun denizlerini!
usul usul inandım güzelliğin hatırına yağan
yağmurun üstümüzde hakkı vardır, inandım
uzak bir mavi kızın gözlerindeki bulut
burada içimize yağacaktır, inandım, mavi
bir yağmurluğun da olsa şiirden ıslanırdın!
gövdene de böyle inandım, duruydu, şiirin
nasıl bir şey olması gerektiğini hatırlatıyordu:
öyle çıplaktın ki içinde şiirden başka
hiçbir şey yoktu, gövden neyi hatırlatıyorsa
ona inanıyorum, beni hatırılamasa da, biliyorum
bazı uzaklıkların hiç mektup beklemediğini...

bazı şiirler de bekleyemiyor yağmurun dinmesini!
(40 Şiir ve Bir’den)

Karar Vermeye Dirence Odaklanmak / Irvin Yalom

    Karar vermek neden zordur? John Gardener'ın Grendi adlı ro­manında yaşamın gizemleriyle kafası karışan kahraman bil­ge bir rahibe başvurur ve o da iki basit ifade, altı korkunç sözcük sarf eder: Her şey yok olur ve seçenekler dışlanır.
   "Seçenekler dışlanır" bu kavram pek çok karar verme zorluğu­nun merkezinde yatar. Her "evet" için bir "hayır" olmalıdır. Kararlar pahalıdır, çünkü vazgeçmeyi gerektirmektedir. Bu olgu çağlar boyun­ca çok sayıda büyük zekâyı kendine çekmiştir. Aristoteles eşit derece­de çekici iki yiyecek arasında seçim yapamayan aç bir köpeği hayal etmiş ve ortaçağ alimleri Burridan'ın aynı derecede güzel kokan iki saman balyası arasında açlıktan ölen eşeğini yazmışlardır.
   42. Bölümde ölümü, bireyi sıradan zihinsel durumdan değişimin daha olası olduğu ontolojik duruma (var olduğumuzun farkında oldu­ğumuz var olma durumu) geçirebilen sınır deneyim olarak tanımla­mıştım. Karar da bir diğer sınır deneyimdir. Karar verme diğer ola­sılıklarla bağımızı koparır. Bir kadını, bir kariyeri, bir okulu seçmek diğer olasılıkları terk etme anlamına gelir. Sınırlarımızla ne kadar yüzleşirsek kişisel özel oluş, sınırsız potansiyel, ölmezlik ve biyolo­jik kader kanunlarından bağışık olduğumuz mitini o kadar çok bırak­mak zorunda kalırız. Heidegger bu nedenlerle ölümden, daha fazla olasılığın olanaksızlığı diye söz etmektedir. Karara giden yol zor olabi­lir, çünkü sonluluk ve zeminsizlik bölgesine götürür kaygıyla dolu bölgelerdir bunlar. Her şey yok olur ve seçenekler dışlanır.

Hayatın Anlamı Hakkında Konuşmak / Irvin Yalom

Biz insanlar yaratılıştan anlamı olmayan bir dünyaya fırlatılma talihsizliğini yaşamış olan anlam arayan yaratıklar gibi görü­nüyoruz. En büyük görevlerimizden biri yaşamı destekleye­cek kadar sağlam bir anlam icat etmek ve bu anlamı ortaya koymada­ki kişisel katkımızı inkâr etme şeklindeki hileli manevrayı gerçekleş­tirmektir. Böylelikle anlamın "dışarıda bir yerlerde" bizi beklediği sonucuna varabiliriz.  Sağlam anlam sistemlerine yönelik süre giden araştırmamız sıklıkla anlam krizlerine sokar bizi.

Terapistlerin farkına vardığından daha fazla birey yaşamın anla­mıyla ilgili endişeleri yüzünden terapiye başvurur. Jung hastalarının dörtte üçünün kendisine bu nedenle başvurduğunu bildirmiştir. Ya­kınmalar pek çok farklı biçime bürünür: "Yaşamımda bir ahenk yok." "Hiçbir şey için isteğim yok." "Neden yaşıyorum? Hangi amaçla?" "Yaşamın daha derin bir anlamı olmalı." "Kendimi bomboş hissediyo­rum  her gece TV seyretmek kendimi amaçsız, işe yaramaz hisset­meme neden oluyor." "Elli yaşımda olmama rağmen hâlâ büyüdüğüm zaman ne yapmak istediğimi bilmiyorum," gibi.

 Bir keresinde bir rüya görmüştüm (bu rüyayı Annem ve Hayatın Anlamı' nda anlattım). Hastane odasında ölümün eşiğinde dolaşırken birdenbire kendimi bir eğlence parkındaki Korku Tüneli'nde buluyor­dum. İçinde olduğum araba ölümün kara ağzına girmek üzereyken birden ölmüş olan annemin kalabalıkta beni seyrettiğini görüp sesle niyorum, "Anne, anne, nasıldım?"

Rüya ve özellikle anneme seslenişim uzun bir süre etkiledi beni. Bunun nedeni yalnızca rüyadaki ölüm benzetmesi değil, hayatın anla­mıyla ilgili karanlık imalarıydı. Bütün hayatımı annemin onayım al­ma şeklindeki birincil hedefe göre biçimlendirmiş olmamın olası olup olmadığını düşünüyordum. Annemle kötü bir ilişkim olduğu ve hayattayken onun onayına değer vermediğim için rüya çok daha do­kunaklıydı.

Rüyada tanımlanan anlam krizi hayatımı farklı bir tarzda keşfet­meye zorladı beni. Rüyadan hemen sonra yazdığım bir hikâyede ara­mızdaki uçurumu kapatmak ve hayatlarımızın anlamlarının hem bir­biriyle nasıl iç içe geçtiğini hem de birbiriyle nasıl çatıştığını anla­mak için annemin hayaletiyle bir sohbete girdim.

Bazı deneysel çalışmalar hayatın anlamı hakkında uzun konuşmala­rı teşvik etmek için bazı araçlar kullanıyorlar. Bunların en yaygın olanı katılımcılara mezar taşlarına ne yazılmasını istediklerini sor­mak olabilir.  Hayatın anlamıyla ilgili  bu sorular özgecilik,  hedo­nizm, bir davaya kendini adama, üretkenlik, yaratıcılık, kendini ger­çekleştirme gibi amaçların tartışılmasına götürür. Çoğu insan eğer anlam projeleri kendini aşmaya yönelikse, yani kendilerinin dışında bir şeye ya da birine yönelikse bir davaya, bir kişiye ya da ilahi bir varlığa duyulan sevgi gibi daha derin, daha güçlü bir anlam taşıya­caklarını düşünür.

Yüksek teknoloji milyonerlerinin zamanından önce ortaya çıkan yakın dönem başarıları, kendini aşmaya yönelik olmayan hayatın an­lamı sistemleri hakkında eğitici olabilir. Bu bireylerin çoğu kariyer­lerine açık bir hayalle başlarlar başarma, bir yığın para kazanma, iyi bir yaşam sürme, meslektaşların saygısını kazanma, erken emekli olma. Eşi görülmemiş sayıda otuzlu yaslardaki genç insan aynen bu­nu yaptı. Ama sonra şu soru ortaya çıktı: "Peki şimdi ne olacak? Ha­yatımın geri kalanında ne yapacağım sonraki kırk yılda?"

Gördüğüm genç yüksek teknoloji milyonerlerinin çoğu aynı şeyi yapmaya devam ediyor: yeni şirketler kuruyorlar, başarılarını yinele­meye çalışıyorlar. Neden? Kendi kendilerine bunun bir rastlantı ol­madığını, bir ortak ya da akıl hocaları olmadan aynı şeyi tek başları­na yapabileceklerini  kanıtlamaları  gerektiğini   söylüyorlar.   Çıtayı yükseltiyorlar. Kendilerinin ve ailelerinin güvende olduğunu, banka­da daha fazla milyona gereksinimleri olmadığını hissetmek için kendilerini güvende hissetmek için beş, on, hatta elli milyona gerek­sinimleri vardır.

Harcayabileceklerinden daha fazlasına sahiplerken daha fazla para kazanmanın anlamsızlığını ve mantıksızlığım  fark ederler. Ailelerinden zaman çaldıklarını, ilgilendikleri konulara za­man ayıramadıklarını bilirler, ama oyunu oynamaktan vazgeçemezler. "Para dışarıda öylece yatıyor," derler bana. "Bütün yapmam gereken toplamak." Anlaşmalar yapmak zorundadırlar. Bir emlak girişimcisi eğer işini bırakırsa yok olacağını söylemişti. Çoğu can sıkıntısından korkar belli belirsiz bir can sıkıntısı dalgası bile hemen aceleyle oyuna geri dönmelerine neden olur. Schopenhauer istemenin asla bit­meyeceğini söylemiştir bir istek doyurulur doyurulmaz bir başkası ortaya çıkar. Kısa bir ara, geçici bir doyma anı olsa da bu hemen can sıkıntısına dönüşür. "Her insan yaşamı acı ve can sıkıntısı arasında ileri geri gider gelir," der.

Diğer varoluşsal nihai kaygılara (ölüm, yalıtım, özgürlük) yakla­şımımın tersine hayatın anlamı konusuna en iyi dolaylı olarak yakla­şılacağını gördüm. Yapmamız gereken şey çok sayıda anlam olasılı­ğından birine, özellikle kendini aşma temeli olana dalmaktır. Önemli olan ilişki kurmaktır ye biz terapistler ilişkinin önündeki engelleri tanımlayarak ve ortadan kaldırarak en iyisini yapmış oluruz. Hayatın anlamı sorusu Buddha'nm düşündüğü gibi aydınlatıcı değildir. İnsa­nın kendini yaşam nehrine bırakması ve sorunun akıp gitmesine izin vermesi gerekir.

14 Eylül 2010 Salı

Beni Aşka Terkettiğin İçin Seviyorum Seni / Haydar Ergülen

 
bir sır- çocuksun, yalnızca aşk açık sende
ne sen kalıyorsun ne o, aşktan başka
biri yok, gel, aşk istediği için varsın
ne onu kurtarıyorsun ne kendini, aşktan başka
biri yok, git, aşk istediği için yoksun

ayrılıktan değil, taşıdığı saflıktan konuşursun;
ayrılık sana dönmektir, yeniden bana
ruhumuz öpüşür ya, başkasındayken ağzımız
gövde gözaltındadır, oysa ruhumuz sereserpe
seni senden beni benden bağışlar birbirimize

bir sır- çocuksun, aşkla açıyorsun kullandığın herşeyi
burda değilsin, çoktun çekilmişsin ve seninle
gitmiş senin olan, her zamankinden çoksun bu evde
çünkü aşk hepimizden çalışkandır, ben duruyorum
vefa aşk listesindeki ceza nöbetine

bu karanlıkta daha iyi görüyorum seni
aynı tünelden geçiyorsun gelişte ve gidişte
kavuşmaya, ayrılığa aynı yolu kullanıyorsun
beni büyüten aşktan söz ediyorum, yolculuğa övgü
zaman yok ki aşktan başka, uykusuzluğa övgü

bir sır- çocuksun, baştan çıkarır gibi açığa çıkardın beni
ayrılık mı; beni aşka terkettiğin için seviyorum seni!

(Eskiden Terzi’den)

7 Eylül 2010 Salı

Acının Antropolojisi / David Le Breton



Acı sıkıntı veren bir durumdur ama aynı zamanda da dünyanın kaçınılmaz zorluklarına ve acımasızlıklarına karşı çok önemli bir savunma aracıdır. Öte yandan sadece bir savunma işlevine uygun bir tanım içinde de yok olamaz. Daha şaşırtıcı ve beklenmedik özelliklere sahiptir ve kesinlikle hiçbir basit formülle tatmin olmaz. Ortaya çıkan ve tedavi edilmesi gereken bir hastalığı gösteren pusuladır ve bir yandan da kimi zaman insanın rahatça kaybolabileceği ve çok tehlikeli değişmeleri haber vermeyi unuttuğu karışık yönleri gösteren, çekinilmesi gereken sayısız düzensizlik ve dengesizliğe boyun eğer. Acı, farklı kutuplara boyun eğen ve insana yardıma gelen uyanıklığı da şaşırtan ilginç bir pusuladır; yanan parmakta ya da ameliyat edilmiş veya bütünüyle alınmış bir uzuvda hayali olarak yayılır ve bir süre sonra öldürücü olacak olan bir kanserin gelişmesi sırasında susar. Ama insan makine olmadığı gibi acı da bir mekanizma değildir: Potansiyel bir koruma ararcı olan acı ve insan arasında insanı dünyaya bağlayan ilişkinin zıtlığı ve karmaşıklığı vardır.

Acı insanı kendisinden koparması ve sınırlarıyla yüz yüze getirmesi anlamında kutsal bir yaradır. Ama kaprisli bir biçimdir bu bağlamda, ad koymanın mümkün olmadığı bir acımasızlıkla yakar. Bununla birlikte acı, moral bir denetim altında tutulduğu ya da aşıldığı takdirde insanın bakışını genişletir, yaşamın bedelini, geçip gitmekte olan anın tadının çıkarılması gerekliliğini hatırlatır. Her şey insanın ona yüklediği anlama bağlıdır. Vurduğunda yaşama zevki diye bir şey bırakmaz, tersine, uzaklaştığında da bu zevki yeniden harekete geçirir. Yaşama coşkusunu hatırlatır. İnsanı esasa götüren bir memento mori'dir.

*Memento mori, "fani olduğunu hatırla", "öleceğini hatırla" veya "ölümünü hatırla" gibi şekillerde çevrilebilecek bir Latince deyiş.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Cinsel Açlık / Arthur Schopenhauer

"cinsel açlık...tam olarak insanın özünü oluşturan arzudur..bu açlığı gidermek için hayvan ve insan bütün tehkikelere karşı koyar,her türlü mücadeleye girişirler...cinsel içgüdü savaşın nedeni ve barışın amacıdır;bütün ciddi eylemlerin temelini oluşturur,tükenmez bir espri kaynağı ,bütün imaların anahtarı,bütün dilsiz göstergelerin ,dile gelmemiş bütün önermelerin ,bütün kaçamak bakışların açıklamasıdır,genç adamın ve çoğu zaman ihtiyarın her günkü düşüncesi,arzusudur;edepsizlerin bütün vaktini alan sabit fikir ve namusluların gözlerinin önünden gitmeyen bir görüntüdür;aslında dünyanın en ciddi meselesi olduğundan her zaman için hazırda bir şaka malzemesidir.dünyanın dokunaklı ve eğlenceli tarafıysa ,bütün insanların başlıca meselesinin gizliden gizliye ele alınması ve olabilecek en büyük cehalete göz göre göre üstünün kapatılmasıdır.ama aslında bu içgüdünün ,dünyanın gerçek efendisi ve mirasçısı olarak ,yalnızca gücünün mutlaklığını kullanıp kendiliğinden ,yüzlerce yıllık tahtına kurulduğunu görürüz her an,ve onu zincire vurmak ,hapsetmek,en azından sınırlandırmak ve fırsat çıktığında bütünüyle bastırmak yada yalnızca ikincil ve son derece önemsiz bir mesele gibigörünebileceği biçimde,ona hükmetmek üzere alınan o önlemleri alaycı gülüşüyle birleşen küçümseyici bakışlarla süzer oradan-bütün bu olgular cinsel içgdünün yaşama istencinin özünü oluşturduğunu,onun yoğunlaşmış biçimini temsil ettiği fikriyle bağdaşır..hatta daha ileri gidip insanın bedenleşmiş bir cinsel içgüdü olduğunu bile söyleyebiliriz;insanoğlunun doğumu bir çiftleşme edimidir,arzuların arzusu bir çifleşme edimidir,ve biçimsiz ürünlerinin tamamını da yalnızca bu içgüdüyle birbirine bağlayıp sürekliliklerini sağlar...Gerçektende en incelmiş yücelmiş bir aşk bile ,kaynağını yalnız ve yalnız cinsel içtepide bulur.daha doğrusu her aşk,daha belirlenmiş,daha özelleştirilmiş ve en dar anlamıyla daha bireyselleştirilmiş bir cinsel içtepidir ancak..bu düşünceyi kabul eden bir kimse ,cinsel içtepinin piyeslerde ve romanlarda değil de günlük hayatta bütün çeşitlilikleri ve farklılıkları ile oynadığı rolü göz önünde tutarsa;hayata bağlılığın yanı sıra ,en güçlü ve etkili bir eğilimi dile getirdiğini görürse ;insanlığın, gençlerden oluşan kalabalığının bütün düşünce ve güçlerinin en az yarısına sözünü geçirdiği fark ederse ;hemen hemen bütün insansal çabalarınbiricik amacı olduğunu anlarsa ;en önemli olaylar üzerinde ters bir etki yaptığını ,en ciddi işleri bozduğunu ,belirli bir süre için en yüce zihinleri karıştırdığını,devlet adamlarının çalışmalarına ve bilim adamlarının incelemelerine burnunu soktuğunu ,bakanların cüzdanlarına ve fiozofların müsveddelerine güzel kadınların saçlarında kesilmiş lüleleri ve aşk mektuplarını yerleştirmeyi becerdiğini;her gün en feci ve karmaşık durumları yarattığını ,en değerli bağlılıkları yıktığını ,en sağlam yakınlıkları hiçe indirdiğini ,kimi zaman sağlığın da,hayatın da ,zenginliğin de,edinilmiş mevkinin de ,mutlululuğunda kurban edilmesini istediğini;hatta vefalıları birer kalleş hali getirdiğini tepeden tırnağa namuslu kimseleribirer vicdansız durumuna düşürdüğünü,kısaca ,yanıltıcı,bozucu,karıştırıcı ve yıkıcı bir şeytan gibi ortaya çıktığını farkederse;bunca gürültü niçin diye haykırmaz mı?....böylesine önemsiz bir şey insanın düzenli hayatını niçin karıştırsın ve bozsun?...bütün aşk serüvenlerinin son amacı,ister gülünç ister trajik olsun gelecek kuşakların ortaya çıkmasından ,yaratılmasından başka bir şey değildir.biz çekilip gittiğimiz zaman ,ortaya çıkacak oyuncular,hem varlıkları hem de özleri bakımından ,işte bu önemsiz aşk serüvenlerinde belirlenirler....


Minima Moralia / T.W.Adorno


Hakikat için geçerli olan mutluluk için de geçerlidir: Kişi ona sahip olmaz, onun içinde olur. Aslında sarmalanmış olma duygusundan başka bir şey değildir mutluluk: Annenin içindeki o ilk sığınağın sonraya kalmış imgesi. Ama işte bu yüzden, mutlu kişi hiçbir zaman mutluluğun farkında olamaz. Mutluluğu görebilmek için dışına çıkması, demek yeni doğmuş gibi olması gerekir. Mutluyum diyen yalan söylüyor ve mutluluğa başvurmakla ona karşı suç işliyordur. Ancak mutluydum diyen kişi sadıktır mutluluğa. Bilincin mutlulukla tek ilişkisi şükrandır: Hiçbir şeyle kıyaslanamayacak haysiyeti de oradan gelir.


Minima Moralia T.W.Adorno

Gelecekte Yaşam / X Kuşağı



Gelecekte yaşam, kopyala-yapıştır olacak... Modern hayatta, kitlelerin ve insanların görüşleriyle davranışlarını -etkileşim- adı altında kendi yaşamlarınıza hiç rahatsız olmadan kopyalıyorsunuz.

Özgünlük ölürken, parçası olduğunuz modern dünyanın teknolojik titreşimleriyle uyuşuyorsunuz.

Bak, gör, beğen, yapıştır mantığının türettiği yeni nesilsiniz... X-Kuşağısınız...

Sistemin tam ortasında yer alan, kendine tüketim üzerinden bir kimlik yaratmaya çalışan ancak değişen dünya düzeni ile beraber düşünce sistemlerini geliştirmek yerine, kendilerini değiştiren ve kendi kültürlerini yaratmaya çalışan apolitik nesil işte...

Nefesini hep tutan, kasvetli, şaşkın ruh halini bir türlü üzerinden atamayan, kambur sırtlarla gökyüzüne bakıp, bulutların hızla akıp geçişini tepkisizce izleyen, bilmemeyi bir eksiklik olarak görmeyen, öğrenmeyi bir gereksinim olarak algılamayan, kayıp, kolaj kuşak...

Melankolik şiddet neslinin izlerini, kapitalizmin ezici etkilerini, bireysellik düşüncesinin gücünü kaybettiği zeminleri X-kuşağı tanımını yaratarak anlatıyor Douglas Coupland.

Yarattığı karakterler oldukça sempatik ancak toplum değerlerini hor gören, tepkili, olayların iç yüzünü kavramaktan uzak, beğenileri alışveriş kültürü ve medya tarafından şekillendirilmiş lümpen çoğunluğun stereotipleri.

Nefretleriyle boğuşurken kendi içlerinde kenetlenmiş ve çoğunluğun güvenilir addettiği inanç sistemlerini reddederek, kendilerini keşfedilmek için çabalayan kırılgan kuşak.

Güvendikleri kurumların, insanların ve değerlerin gözleri önünde çöküntüye uğraması sonucunda otorite ve adalet mekanizmalarına olan inançlarını iyi niyet kalıntılarına dönüştürmüş olan X-kuşağı.

Yeraltı edebiyatının sağlam kayalarından olan Douglas Coupland, tüm bu dinamikleri, kendi ifadesiyle -sanat okulu kökenli olduğu için bilinen kurallara uymadan- kurguluyor.

1991 yılında yayımlanan X-kuşağı romanıyla bir kuşağın jargonunu tanımlamaya girişen ve neredeyse bir terminoloji yaratan Coupland, 30 Aralık 1961'de Batı Almanya. Baden-Sollingen'de, Dr.Douglas Charles Thomas ve Janet Coupiancfın dört çocuğundan üçüncüsü olarak dünyaya geldi.

Duygusuz ve çekingen bir aileden geliyorum" diyen Coupland, kayıp kuşağın tüm sallantılarını da bizzat yaşıyordu. Doğumundan dört yıl sonra aile, ülkeleri olan Kanada'ya döndü.

Çocukluğu ve gençliği Kanada'da geçen Coupland yirmi bir yaşında McGiil Üniversitesi'nde fizik okumak için Quebec' e gitti. Bir yıl süren bu kısa macerası sonunda Vancouver'a geri döndü ve Emilly Carr Sanat ve Tasarım Enstitüsü'nde heykeltıraşlık eğitimi aldı.

Japonya ve İtalya'da da sanat ve tasarım eğitimi alan Coupland 1985'te tekrar Vancouver'a geri döndü. Kanada' da iki kez endüstriye! tasarım ödülü alan yazar 1986 yılı sonlarına doğru Vancouver'da yerel bir gazeteye yazmaya başladı.

New York'ta bulunan StMartin Press yayıneviyle anlaşarak Palm Springs' e taşındı ve ilk kitabı olan X-kuşağı'nı yazmaya başladı.

1991 yılında yayımlanan bu kitap kült romanlar arasındaki yerini hızla aldı. Bu kayıp kuşağın 'sözcülüğü' Coupland'a yüklenmek istendiyse de o her seferinde kuşağı adına değil kendi adına konuştuğunu yineledi.

İçine sürüklendikleri boşlukta anlam bulabilme peşinde, nefret ettikleri geçmişlerinden kaçma niyetinde olanlara, kendilerinden başka hiçbir kimsenin onları kurtaramayacağını alaycı diline gerçeklik katarak anlatıyor Dougbs Coupland.

Orta sınıf kültürünün gelişen teknoloji ve değişen dünya içindeki erime noktalarını, yaşlanma konusunda genç yetişkinlerin yaşadığı zorlukları, ruhani olmayan ile dinin çatışmasını, hararetli medya bıkkınlığını ve pop kültürünü mizahi bir tavırla deşiyor.

Geçmiş özlemi ve gelecek kaygısı arasında kurduğu ilişkiyle, insanların şu ana bakışlarını irdeliyor. Yaşanmaya değer tek dönemin geçmiş, yaşanması ilginç olacak tek dönemin ise gelecek olduğunu düşünenler ve sürekli geçmiş günlerin güzelliklerinden bahsedenler için aslında hiçbir şeyin yolunda gitmediğini, zaman ile ilgili tüm bu düşüncelerin ise yaşamla ilgili en çarpıcı acı itiraflar olduğunu söylüyor.

Hayatla ilgili seçim hakkının ne kadarı tamamen insanın elinde?

Seçeneklerin bir süre sonra sadece önümüze sunulanlardan ibaret olduğu gerçeğiyle yüzleştiğimizde genelde 'hayat budur,' 'gerçek budur' sloganının bezgin de olsa taraftarı olmayı tercih ediyoruz. Derin bir uyuşmuşluk hali acıya dönüşüyor. Ve dünyanın en acımasız insanları olmaya başlıyoruz; gerçekten yapmak istedikleri şeyler yerine kendilerinden yapılmasını istenenleri yapanlar...

Tüm yaşam düzeni, yeterince acı çekmeyi göze alamayanların oluşturduğu, diğerlerinin de 'kaygıları nedeniyle' kabul ettiği sanal bir oluşumdan ibaret...

İnsanlar sabahları işe gitmek istemediklerinde yine de gidiyorlar. Sorumluluktan değil asla, eğer gitmezlerse başlarına geleceklerden ötürü, bu sorumluluktan öte korkuyla karışık bir kaygı, insanın ayağını kaydıran gelecek kaygısı...

Sınırlar şiddetle daraltılıyor. Ama sınırlarda gezinmeye izin yoksa, sanat da yok...

Az maaş, az prestij, az sosyal imkân ve güvenlik, az bir gelecekle yaşayanlar, isyan etmeye veya ezilmeye en yakın olanlardır, iki manyetik ucun arasında mekik dokuyan nükleer başlıklar gibi tehlikeli ve hedefsizdirler.

Tam bu noktada gelecek endişelerini bir kenara bırakmış üç kafadarın hikâyesini anlatıyor Douglas Coupiand... Alışveriş merkezlerinden, ailelerinden, ofislerinden, çılgın şehrin

Trafiğinden bunalarak, kurdukları hayatları yirmilerinde terk edip soluğu çölde alan bu üçlü bir karavanda yaşıyorlar... Küçük işlerde çalışıyorlar... Her gün yatmadan önce birbirlerine uydurdukları hikâyeleri anlatarak zaman geçiriyorlar.

Öyküler anlatıyorlar çünkü yaşadıklarını anlatılmaya değer hikâyeler haline sokmak istiyorlar. Ya hayatlar hikâyelere dönüşecek ya da onlardan kurtulmanın bir yolu asla bulunamayacak.

Coupland, küresel, sıkıcı yaşamdan kaçış yöntemleri geliştiren ve kendi iç dünyalarında yolculuklara koyulan insanların ağzından kayıp kuşağın yitirdiklerini ve beklentilerini anlatıyor.

Douglas Coupland aldığı sanat ve tasarım eğitimiyle birlikte popüler kültürün her dalında; iletişimden yayımcılığa, radyo-televizyondan film, tiyatro ve roman yazarlığına kadar birçok farklı eserler veren çok yönlü bir modern çağ sanatçısı.

İlham kaynağını ise 20. yüzyıl ve yetiştiği Kuzey Amerika'nın Batı kesiminden, Vancouver'dan alıyor. Özellikle bölgeye hâkim olan Uzak Doğu kültürü onu gençliğinden beri cezbetmiş, Japonca öğrenmeye kadar sürüklemiş.

Romanlarının yanı sıra birçok enstalasyon sergisi, film denemesi ve yazıp oynadığı oyunlar var.

Coupland'in romanlarında sıkça görülen toksik atık ve nükleer deneylerin yan etkileriyle ilgili kâbuslardan birini küçük yeğeni Sarah 1999'da Vancouver'da kolsuz doğunca bizzat yaşıyor.

Coupland, zamanının çoğunu fiziksel olarak en sert koşullara sahip olduğunu düşündüğü bölgede; Vancouver'da göktaşı koleksiyonunu sakladığı kilitli mahzeninde geçiriyor.

Geçmiş ile gelecek arasında güme gitmiş bir neslin hikâyesini anlatıyor. Gelecek adına ödenen bedellerin farkına geç varan bir kuşağın ölümden bile daha karamsar olan 'o kelimeyi' hayatlarına kazımalarına şahitlik ediyor; 'keşke' kelimesini...

Yazı tahtasını sil, yaşamı düşünüp durmayı bırak, istenmeyen anları kafandan çıkar...
Tüm parayı ve kariyeri topla ve tüm 'keşke'lerle çarp, bir saniyelik 'şu anı' vermeyecek...
Hesapları kontrol et...
Kararı ver...

Cache:Arupa'nın Gizli Saklısı / Seray Genç


Güzel fotoğraf ya da resimlerden ziyade, gerekli fotoğraf ve resimler Robert Bresson

Bana unuttuğun şeyi söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim... Marc Auge

Bu film Georg, karısı Anna ve kızları Eva hakkında:
Başarılı bir kariyerin hikayesi
Konformizmin bedelinin hikayesi
Dar görüşlülüğün hikayesi
Bir aile hikayesi
Ve
Bir yaşanmışlığın hikayesi (1)

Michael Haneke

Kasım 2005 tarihindeki "göçmen isyanı"nda eylemcileri 'pislikler' diye niteleyen Fransız İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy, Mart 2006'da bu kez "ilk iş yasası"(2) yüzünden sokaklara dökülen öğrencileri de 'bunlar aşırı solcu, anarşist, holigan ve komşu semtlerin soytarıları" olarak değerlendiriyordu.

Tarihin aydınlık olmayan sayfalarına adını yazdırmak konusunda gayretli Sarkozy'nin bu söylediklerini Michael Haneke'nin son filminde de duymamış mıydık" Saklı (Cache, 2005), Filminde Fransız taşrasında, yanlarında çalışan Cezayirli karı koca emektarın gittikleri Paris'ten dönmemeleri üzerine akıbetini sormaya giden Georges'un babası, resmi yetkililerden 'serserilerden kurtuldunuz işte" yanıtını alıyordu. Ekim 1961'de Fransız sömürgesi Cezayir göçmenlerinin katıldığı protesto gösterilerinde 200 Arap Seine nehrine atılmıştı ve olayların nasıl geliştiği, nasıl sonuçlandığı ancak 40 yıl sonra ortaya çıkacaktır. Haneke filmlerindeki ortak temalar düşünüldüğünde; burjuvazinin farklı bir eleştirisi vardır Saklı'da. Yaşanmış tarihin bastırılışı, unutuluşu, kişisel toplumsal boyutlarıyla yer almıştır filmde. Saklı'da olduğu gibi, tarihsel olana değinme/gönderme, unutulanı hatırlatma, saklı olanı açığa çıkarma hiç bu kadar açık etmemiştir kendisini denilebilir. Film karakteri özelinde düşünüldüğünde ise akla ilk, bir çocuğun, Georges'un, yanlarında çalışan göçmen çocuk Macid'e yaptıklarının, yaşanan bu tarihseI olayla paralellik taşıdığı gelir. Benzer bir paralellik, Georges'un annesiyle yaptığı konuşmada da görülür. Georges, annesine çocukken evlat edinmek istedikleri Macid’i hatırlayıp hatırlamadığını sorar. Annesi, üzerinden bunca zaman geçmiş bir olayı hatırlamanın ne önemi olduğunu söyler. Annesinin verdiği bu yanıt "resmi tarih"in bakışına -nelerin unutulduğuna ya da unutulması gerektiğine- uyarlanabilir bir anlamda.

Ekim 1961'de Paris'te, Fransa'ya karşı Cezayir'in bağımsızlığını destekleyenler bir araya gelir. Cezayirlilerin protestolarını, Paris polisi sert bir biçimde önlemeye çalışır ve "resmi rakam" olarak protestolar sırasında 3 Cezayirlinin öldüğü açıklanır. Bu sayının gerçeği yansıtmadığı açıktır ancak ölen gösterici sayısının ne olduğu da belirsizdir. Bazı tarihçi ve gazeteciler, Paris çatışmalarında ölü sayısının 200'e yakın olduğu tahminlerini yapmaktadır. Ancak ne Fransız basınında ne de Avrupa'nın başka bir ülkesinde konuya yer verilmez ve "bilinmeyen tarih", "adı konulmayan çatışma" olarak tarihte yerini alır. Dönemin Paris emniyeti müdürü Maurice Papon'dur ve kendisi 2. Dünya Savaşı sırasındaki Nazilerle uyumlu Fransız Vichy hükümetinde de polis olarak görev almıştır. Maurice Papon'un gizli-saklısı ve unutturdukları ise ancak 199O'lı yılların sonunda ortaya çıkar. Polis kayıtlarına göre emrindeki polislere onları koruyacağı garantisini vererek gösterileri bastırma emrini bizzat vermiştir. Çoğu gösterici Seine nehri üzerindeki köprülerden aşağıya atılarak, Emniyet merkezine götürüldükleri otobüslerde ve Emniyet merkezinde öldürülmüşlerdir. 199O'lı yılların sonunda yargılanmasına neden olan asıl olay ise 2. Dünya Savaşı sırasında binlerce Yahudi'nin tutuklanması ve toplama kamplarına sürülmesinde payı olmasıdır. Fransız hükümeti bu bilinmeyen ve varlığı kabul edilemeyen olay için resmi olarak yeniden 1998 yılında açıklama yapacaktır ancak resmi rakam konusunda yine tartışma yaşanacaktır. 1998 resmi rakamları 1961 resmi rakamlarından oldukça fazladır...

Michael Haneke, Haneke sineması olarak adlandırıla gelen manalı sinema filmlerini geç bir yaş denilebilecek 47 yaşında çekmeye başlamıştır. Teselli bulacak pek çok insan olacaktır bu noktada... 1942'de Münih'de doğan, Nieder Österreich denilen bölgedeki Wiener Neustadt'ta büyüyen Haneke üniversiteyi Viyana'da okur. Viyana Üniversitesi'nde psikoloji, felsefe ve tiyatro okurken aynı dönemde sinema ve edebiyat eleştirileri de yazar. 196O'lı yılların sonunda ise televizyonda, dramaturg ve yönetmen olarak çalışmaya başlar. Strindberg, Goethe ve Kleist'dan tiyatro oyunları da sahneye koyan Haneke, ilk sinema filmi olan Yedinci Kıta'yı (Der Siebente Kontinent) 1989 yılında yapar.


Haneke, 199O'lı yılların sonuna kadar memleketi Avusturya'da filmlerini zor da olsa yapma koşullarını buluyor ve gerçekleştiriyorken- dolayısıyla içerden eleştiriye tabi tuttuğu modern toplumun eleştirisi çoğu zaman Avusturya ile özdeşleşiyorken-, sonrasında Fransa'ya gidiyor ve sinemasının meseleleri de tüm Avrupa'ya dair olmaya başlıyor. Gerçi böyle bir ayrıma gitmezden önce de, tanınmasını sağlayan Ölümcül Oyunlar'dan (Funny Games, 1997) itibaren Avrupa'ya dair insani durum ve öyküler anlattığının görülmesinin daha kolay olduğunu; çünkü bu durum ve öykülerin sahip olduğu tüm bu meselelerin sadece Avusturya'da değil, AB ile bütünleşik ülkelerin tamamında görülebileceğini ve filmlerinin kahramanları olan Anna ve Georg'un isimlerinin, Fransa'da sadece Anne ve Georges olarak değiştiğini saptayarak devam edebiliriz. Haneke, filmlerinde bu anlamda, bir ülke, bir aile ya da kişi ile ilgili değildir, daha genel, soyutlanabilir durumları ele almaktadır.

Haneke'nin herhangi bir filmi ya da son filmi Saklı üzerine yazmaya başlayınca ister istemez, bir araya geldiğinde ya da ardı ardına geldiğinde daha anlamlı bir bütünlüğe kavuşan Haneke sinemasından bahsetmek de kaçınılmaz oluyor. Filmi çözümlemede, tarihsel bir perspektiften ve ait olduğu bütünle ilişkilendirerek yola çıkıyoruz böylelikle.

"Kurmaca bir film, gerçeğin hizmetinde, saniyede yirmi dört kare yalandır."

Filmlerinin, hem film olduğunu hem de konu aldığı tüm olay ve kişilerin gerçek olduğunu göstermek ister gibi sinema yapıyor Haneke. Gerçeklik duygusunu yitirmeye başlayan gerçeği ele alırken, bir biçim olarak gerçek zamanlı çekimi, alışageldiğimiz kurgudan farklı olarak geri sarmalan, kararma ve açılmaları kullanıyor. Bir sahnenin ya da plan-sekansın sonunu beklemeden, dolayısıyla beklenmedik anda kesme yapıp, uzun süren bir karanlık ara verebilir filmlerinde. Saklı filminde de gerçek zamanla örtüşen video kayıtlarının video mu gerçek mi olduğunu ayırt etmemiz, çoğu zaman aynı açıdan sabit olarak verilen evin görüntüsü nedeniyle, mümkün olmaz. Ancak geri sarma yapıldığında ya da üzerine düşen diyaloglarla bunun video kaydı olduğunu anlarız. Video kasetlerini gönderenin kim olduğu film boyunca cevabını bulmaz, bir süre sonra bu soru da önemini kaybeder zaten. Georges'un çocukluğundan beri taşıdığı sır yüzünden şüphelerin hedefi Macid olur kolaylıkla, dolayısıyla seyirci yönlendirilebilir. Seyircide de, Georges'da olduğu gibi bir intikam duygusunun uyanması geç olmaz. Bir öç alma duygusuyla hareket edilerek, geçmişi hatırlatan ve bir "tehdit" gibi algılanan video kasetler ve çizimlerden, dost düşman ayrımı yapılır. Oysa filmin sonunda Macid'in savunmasız, hep olduğu gibi, ve masum olduğu düşüncesi ortaya çıkınca aslında tüm bu görüntülerin -kurmaca ya da gerçek- Haneke'nin bakışı, yani filmin ta kendisi olduğunu da düşünürüz. Bu kez yukarıdaki soru da değişir aslında, geçmiştekinden daha ağır biçimde yeniden yaşanan ve Macid'in ölümüyle sonuçlanan bu sürecin sonunda vicdan ne der, vicdanda yük oluşmamış mıdır ve vicdan bu yükü nasıl taşır... Soru değil, sorular... Tıpkı Macid'in sorduğu gibi aslında: "Kaybedecek çok şeyin var, insan elindekileri kaybetmemek için neler yapmaz ki..."

Haneke'nin insan psikolojisini yansıtmayan, duygularını düşüncelerini paylaşmayan, başta kendilerine yabancılaşmış karakterlerini ve bu karakterlerin dünyalarını filmlerinin ortak özelliği olarak sayınca, Saklı'da da bu kez yine dışa açılmayan, birbirlerine dahi sarılmayan, yalnız, bir başına ağlayan karakterlerinin bu ortak özellikleri taşıdıklarını görebiliyoruz. Ayrıca bir hesaplaşma, yüzleşme yaşamak durumunda da bırakılıyorlar. Bu hesaplaşma, çoğu zaman içsel, iç dünyaya, insan psikolojisine dair şeyler üzerine kurulu. İnsanın geçmişten getirdiği, yüzleşemediği kaygıları, korkuları, ortak dertlerini yakın arkadaşlarıyla paylaşma konusunda dahi imtina göstermesi, hissettiği suçluluk duygusu ve bu duygudan kurtulmaya çalışmak adına "unutma biçimleri" geliştirmesi, Saklı'daki Georges'u yansıtır. Evlerinde kapalı bir hayat sürdürmeyi, bu hayatı sürdürmek adına gereklilikleri yerine getiren insanları, kendilerini bir arada tutan şeyin anlam kazanmadığı aileleri, televizyonun bulunduğu ama çoğunlukla televizyonda gösterilen savaşa bakmayan yaşamın pasif izlerleri sadece Saklı filminde görülmez. Ama Saklı filminde televizyon haberlerinden yansıyan Irak'ta, Filistin'de yaşananlar, ABD'nin müdahaleleri bir anlamda Georges ve Anne'ın yaşamlarını etkileyen problemlerin kaynağıdır. Sömürge tarihinde yaşanan olay ve sonuçlarıyla da dolaylı olmayan bir ilişki kurmak mümkündür.

Yedinci Kıta, Haneke'nin "modern toplum sorgulamalarının" başladığı ilk film ve ilk filmlerini çektiği memleketi Avusturya'da, Linz şehrinde geçiyor. Bir sanayi şehri Linz, birbirine benzeyen, yola aynı biçimde dizilen sıra sıra evler, evinden işine işinden evine giden insanlar ve rutin yaşamları. Haneke filmin başında, bu yaşamı genelleştirmek üzere yüzlerini göstermez ailenin. Anne, baba ve küçük kızın yaşadığı bu evde, onların davranışlarını ve kullandıkları eşyaları görürüz sadece. Sabahlan alarmla uyanan, radyo haberlerinin duyulduğu bu evde anne yatağından aynı biçimde kalkar, aynı biçimde kırmızı terliklerini giyer, kapılar açılır kapanır aynı biçimde, okula gidecek küçük kız uyandırılır, dişler fırçalanır, akvaryumdaki balıklara yem atılır... vs. Aynı şeyler tekrarlanır her sabah ve her yıl. 3 yıllık bir zaman diliminde anlatılan bu ailenin dışarıda birlikte yaptıkları tek iş ise arabalarını yıkatmak olur. Arabanın içinde hiç konuşmadan otururlarken arabanın yıkanışını izleriz biz de, rutin işlerden biri olarak. Birbirinden ve bütünden kopuk, yalnız ama "aynı"yı yaşayan, yaşamları tektipleştirilen bu insanlar topluluğu belli bir refah ve "tüketim imkanları" içinde yaşarken, kendi içlerinde taşıdıkları bir gerilimi de yansıtırlar. Bu gerilim dışa değil içe patlar: Anna ve Georg kızları Eva'yı da yanlarına alarak intihar ederler. İntihar etmeye hazırlanırken, evdeki her şeyi yıkarlar, banka hesaplarını kapatıp, arabalarını satıp paraları yırtarak tuvalete atarlar. Georg ve Anna'mn evde kırmadığı tek nesne televizyon olur. Televizyonun karşısında ölmeye yatarlar. Bir yandan da filmde canlanan bir görüntü olarak Avustralya reklamı görülür. Arabalarını yıkarken gördüğümüz "yedinci kıta Avustralya'nın" billboard reklamı, yaşadıkları bu yaşama son vererek gidecekleri yerin simge görüntüsü olur.

Çok sıradan bir biçimde anlatılan bu yok ediş, yok oluş hikayesi, yaşanan dehşeti de sıradanlaştırır. Bu süreçteki psikolojilerini dışa vurmayan karakterler yaratmak konusunda usta Haneke, seyirci kendisine ait bir yorum, tahlil getirsin ister. İzleyicinin duyarlılıklarını yansıtan karakterlerden farklı karakterlerle, anti-psikolojik filmler yapmaya çalıştığını belirten Haneke, filmdeki bölümler ya da sahneler arasındaki boşluklarla izleyicinin film hakkındaki duygu ve düşüncelerini açığa çıkarmayı amaçlar. İzleyicinin böylelikle karakterin duyarlılığına daha açık olacağını düşünür.

Sıradanlaşan dehşet ve şiddet içeren filmlerinde, bir film izlediğini düşünerek teselli bulan seyircinin konumunu da sorgulayan Haneke, günümüz modern toplumlarının -coğrafi olarak Avrupa'nın- bilinçli bir biçimde yansıtılan halinde, seyirciyi bir anlam, neden arayışına sürüklemek ister. Medyanın işlevi, yaşamımıza girişi, gerçekleri yansıtışı üzerine teorilerini kurmaca filmler aracılığıyla anlatır. Televizyon deneyimlerinden fazlasıyla yararlanan Haneke'nin Saklı filminde, yaptığı televizyon programının "teorik" bulduğu bölümlerini kurguda çıkaran Georges'un amacı konuşulanları herkesin anlayacağı bir düzeye çekmek içindir. Geriye, herkesin anlayacağı düzeyin aynılaştırması kalmıştır. Haneke'nin, sinemanın 100. yılını kutlamak adına yapılan Lumiere ve Ortakları adlı film için- Lumiere'lerin kullandığı orijinal kamerayla- çektiği 1 dakikalık film televizyondan alınan görüntülerden oluşur öyle ki bildiğimiz ana haber bültenini bir şablon olarak saniyelik görüntülerle de olsa izlemiş gibi olursunuz. Hiçbir şey de kaçırmazsınız... Haberlerde geçen savaş, ırkçı saldırı, Kraliçe Elizabeth...vb. görüntülerinden sonra yine şiddeti hissettiren hokey, futbol maçı görüntülerinden oluşan spor haberleri ve hava durumuyla devam eder. Film ya da haber bülteni, spikerlerin işlerini bitirmenin rahatlığıyla, yüzlerindeki gülümsemeyle sona erer. 19 Mart 1895 ilk çekimden, 19 Mart 1995'teki televizyon çekimlerine yani insanların en çok izlediği ve en çok kayıtsız kaldığı görüntülere. Sonra ekranda "sinema ölümlü müdür?" sorusu belirir Fransızca. Haneke kendisini yanıtlar:"Elbette, her şey gibi".


İnsanların yaşamlarını doldurdukları rutin eylemleri, alışverişleri, bankamatikleri, işe gidip gelişleri, tıka basa dolu mutfakları, küçük, büyük televizyon ekranları, güvenli ev ve arabaları insanlarla, en yakınlarıyla, dış dünyayla olan iletişimsizliğin araçları haline gelirler. Tüm bunların dışında olup bitenler, bu rutin yaşama, yine televizyon aracılığıyla girer. Bir otoyolda, oto-yıkamacıda, benzin istasyonunda, süper markette kurduğumuz ya da bir bankamatikle kurduğumuz mekanik iletişimde içine daldığımız mekanların, -kimlik/özdeşlik kazandırırken, karşılıklı iletişimi zorunlu kılabilecek ilişkiler ve tarihsel oluşuyla belirginleşen "antropolojik yer"in tersine, birer "yer-olmayan" alanları oluşturur diyen Marc Auge'nin, postmodernist yorumları da çağrıştırarak- Haneke sinemasını analiz etmek için kaynaklık ettiği görülür. Televizyonun ise medyanın şiddeti sunuşunda ve daha genel anlamda yaşanan büyük bir krizin, gerçekliğin toptan kaybı ve toplumsal olarak yol kaybetmişliğin, anlatımında bir sembol olarak filmlerinde yer aldığını belirtir. Modern zamanlarda artık gerçeklikten çok, gerçekliğin televizyonda yansıtıldığı hali algılanır olur.

Avrupa'ya dair, Avrupalı filmi Saklı'daki televizyon haberi, bu kez ABD'nin müttefiki olarak Irak işgalinde yer alan İtalyan askeri gücünü gösterir. Televizyondaki bu haber bir tesadüfle açıklanamaz elbette. Haneke'nin "yoruma açık" filmleri arasında yer alacak ancak "yorum yapmak" için fazlasıyla veri de barındıracak son filmine, Haneke sinemasının doğal uzantısı demek yanlış olmaz. Onun insan üzerine düşünmeye davet eden, bu nedenle bilinçli olarak izleyiciyi rahatsız eden, kurguda esler veren filmlerinin kapitalist Avrupa'nın insani ilişkilerine, rutin günlük yaşamına, göçmenlere yaklaşımına, ortak olunan savaşa, savaşlara (Balkanlar, Irak...) ve göçmenlerin geldikleri ülkelerdeki yoksulluğa (Romanya, Afrika...) karşı çıkış yöntemidir sinema. Her birinin ağırlığı film içerisinde farklı olmakla beraber şiddet, yabanalaşma, yalnızlık, rasyonel ve irrasyonel olanın karşılaştırmasının vardığı yeri ele alır Haneke sineması.

Saklı filminde burjuva entelektüel bir çift anlatılır. Kadın Anne, bir yayınevinde editör olarak çalışır, küreselleşme üzerine çıkan bir kitabın editörlüğünü yapmıştır. Erkek Georges, bir televizyon kanalında kitap tanıtımı, edebiyat eleştirisi, tartışması programı hazırlamaktadır. Evleri kitaplarla dekore edilmiş gibidir. Tıpkı, Georges'un programındaki kitap görünümündeki dekorlar gibi. Evlerinde, yemek masasını çevreleyen üç duvarı kaplayan kitaplık ve aynadan yansıyan kitapların görüntüsü gayet manidardır. Haneke filmlerinde kinaye aramakta hiç sakınca yok, fazlasıyla kinayeli filmler yapmaktadır kendisi. Sonuçta, Georges'un çalışma odasındaki kitap ve video kasetlerin arasında kalan televizyonda geçen haberlere kayıtsız kalışı," Fransa sömürgesi Cezayir ve sonuçlan, Avrupa'daki yükselen milliyetçi dalgalarla giderek dozu artan bir sorun olarak tarif edilen göçmenlik olgusu, yaşamını da doğrudan etkilemesi, sokaktan geçen bisikletli gence "önüne baksana geri zekalı" diye bağırarak, filmin afişine çıkan bu siyah gençle tartışması sokağa değil steril iş ve eve ait, sınıfsal kökenleri itibarıyla da orta sınıfa yaraşan Geroges'a manidar yaklaşmamız için yeterli değil mi? Hele televizyon kanalının yöneticisiyle yaptığı görüşmedeki diyalogda da bir mana bulursak ileri gitmiş olmayız. Bu diyalogda iki nokta dikkatimizi çeker. Vakit yoktur, kitap okunmaz, örneğin küreselleşme kitabını da okuyamamıştır yönetici. İkincisi Georges ve Anne'a gelen kasetlerden biri, Macid'in evine giderek onunla tartıştığı, tehdit ettiği sahnelerin olduğu, yöneticinin eline ulaşmıştır ve elbette o da gerekeni yaparak kaseti yok etmiştir. Ya unutulacak ya da saklanacaktır. Kurulu düzenine tehdit, Georges'u daha da sinirlendirir. Soluğu, bir katında pek çok dairenin yer aldığı büyük bir binada olan Macid'in evinde alır. Unutulan, örtbas edilen pek çok şeyi kendisine ve bize hatırlatan, yıkımların yaşandığı Avrupa tarihine ve toplumsal yaşamına eleştirel bir bakışı kendine has sinema diliyle yeniden "kurgulayan" Haneke, Macid ve Georges'u sınıfsallıklarıyla da karşı karşıya getirir. Çocukluklarında, taşrada Georges'un ailesinin yanında çalışan Macid ve ailesinin sınıfsal farklılığı günümüzdeki şehir yaşamında da devam eder. Esas olarak bu sınıfsal karşıtlık ve yanı sıra göçmenlikleri bir tehdit olarak görülmelerine neden olur. Macid'in, Georges'un sahip olduklarına sahip olamaması, onun gibi iyi bir eğitim alamaması, yetimhanede büyümüş olması tehdit koşullarını oluşturur. Macid'in oğluyla yaşadığı dairesi ile Georges'un şehir içindeki müstakil "nezih" evi sınıfsal farklılığın, karşıtlığın en bariz göstergesidir. Ev içi yaşamın kendisi, nasıl sürdürüldüğü her iki evde de kendisini ilk bakışta belli eder.


Georges evine gelen video kaset ve çizimleri- ki bu çizimler Georges'un rüyalarında gördüklerimizden farklı değildir; ağzı kan içinde Macid, başı kesilen tavuk- bir rehber gibi kullanarak Macid'e ulaşmıştır. Georges'un kendini yeniden keşfettiği, anımsadığı anılarında Macid'in duyabileceği muhtemel öfke, Georges'un duyduğu kıskançlığı bastırır. Macid, Georges'u her şeyi açıklayacağını söyleyerek evine davet ettiğinde, kasetler hakkında bir şey bilmediğini söyler ve Georges'un gözleri önünde boğazını keserek intihar eder. Macid'in cevabı kendisini yok etmesidir, kendini yok edişine Georges'u tanık etmek istemesidir. Kendisini bundan sorumlu hissetmeyen, bu yok oluşu dahi hissetmeyen Georges'un tutumu, toplumsal ve tarihsel olarak yaşananlara uygun düşer. Toplumsal sorumluluktan uzak bir toplumun halet-i ruhiyesine de benzetilebilir. Sorular sorulmak içindir. Macid tüm bu video kasetleri çekmiş olabilir mi? Her ikisinin de birlikte görüldükleri sahnede Georges'un evine geleceği anı kestirerek kaydı başlatması mümkün mü? Georges ile tartıştıktan ve o evden ayrıldıktan sonra uzun süre ağlaması neden? Macid'in ölümünden sonra genç oğlu (Walid Afkir) Georges ile konuşmak ister, babasının ölümünden onu sorumlu tutar. Oysa asıl kurbanın kendisi olduğunu düşünen Georges için yeni bir şüpheli ortaya çıkmıştır. Farklı, öteki ırk ve sınıf olur şüpheli baba ve oğul nezdinde. Burjuvazi sadece kendi huzur ve güvenini düşünür, kendisinden olmayan huzur ve güven karşıtı "öteki" dir. Georges evine döndüğünde uyku haplarını alır, perdeleri kapatır ve uyumak üzere yatağına uzanır.

Filmin sonunda daha önce Georges'un oğlunu okuldan aldığı sahnedeki aynı açıdan okulu bir kez daha görürüz. Öğrenciler, çocuklarını almaya gelen anne ve babalar kalabalığında Pierrot'un Macid'in oğluyla konuştuğunu görürüz. Ne konuştuklarını ve nasıl ayrıldıklarını bilmeyiz en önemlisi bu görüntünün bir video kaset mi yoksa yönetmenin bakış açısı mı olduğunu da bilmeyiz. Ama örtbas edileni, unutulanı ortaya çıkarma gayretinin yönetmene ait olduğunu biliriz.

Örtbas etmenin en şiddetli hali Benny'nin Videosu'nda yaşanır. Benny, eve davet ettiği bir kızı acımasız bir biçimde öldürdüğünde anne ve babasının niye yaptın sorusuna "nasıl olduğunu merak ettim" cevabını verir. Aile, oğullarının cinayetini örtbas etmeye çalışırlar. Rasyonel bir biçimde ne yapacaklarını konuşurlar. Anne oğluyla tatile çıkacaktır, baba parçalara ayırdığı cesedi tuvalete atıp sifonu çekerek kurtulacaktır. Ve bunu irrasyonel bir biçimde gerçekleştirirler.

Şiddet, Yedinci Kıta'da ailenin kendisine ve sahip olduklarına yöneliktir. Benny'nin Videosu'nda aile dışarıdan birine şiddet uygular. Funny Games'te şiddete maruz kalan aile olur. Haneke'nin ele aldığı orta ya da üst sınıf aile, Avusturya'da yaptığı filmlerde daha püriten ve billur bir biçimde anlatılır; Fransa'ya geçişle birlikte farklı ülkelerden ve alt sınıflardan insanlar da filmlerine dahil olur ve insan ilişkileri daha toplumsal bir boyut kazanır, "yoruma açık" eleştirisinin hedefinde.

Bilinmeyen Kod filminde taşralı baba ve oğlunu, kentli oyuncu kadın Anne ve gazeteci Geroges'u, sınırdışı edilen yeni göçmen Romen kadını, eski göçmen Malili dürüst, gururlu genç adam Amadou'yu bir araya getirir. Bütün bu karakterleri bir araya getiren olay Georges'un kardeşi Jean'in evden kaçıp şehre gelmesiyle gerçekleşir. Ağabeyi Georges Kosova'da, savaşı fotoğraflamaktadır. Anne, ona evin anahtarını verir ama evinde uzun süre kalamayacağını da ekler ardından. Anne'm evi şifreli girişi olan bir apartmandadır. Anne kendisine ve Jean'a kahvaltılık bir şeyler alır ve ayrılır. Jean dönüşte elindeki paketten arta kalanı köşede dilenen kadının kucağına fırlatınca olayı gören genç bir adam, Amadou, Jean'ı durdurup özür dilemesini ister. Jean bunu reddedince özür dilemesi için onu zorlar. Çevredekiler de olaya müdahil olunca, Amadou gördüklerini anlatmak ister. Anne geri döndüğünde polisler de olay mahalline ulaşmıştır. Beyazlar kurtulur, göçmenler polisin "elinde" kalır. Dilencilik yapan ama nasıl dileneceğini bilmeyen, ülkesinde sevilen bu kadın sınır dışı edilecek, Amadou da gözaltına alınacaktır. Sarkozy uygulamalarından biri sınır dışı edilen göçmenlere ilişkindir. Sınır dışı edilmek üzere, kapasitesi kadar göçmen yakalanana dek havaalanlarında bekletilir uçaklar...

Bilinmeyen Kod'da diğer filmlerinden farklı ve yoğun olarak seyirci, göçmen karakterlere dair filmin hissiyatını paylaşır, "duygusal buzlaşma"nın eridiği noktalar vardır. Kadın Anne ve göçmen karakterler öfkelenirler, üzüntü duyarlar, mutlu olma arayışlarını belli ederler. En önemlisi somut konular üzerinden tartışmaya girişirler. Göçmenler kendi sosyal çevreleriyle anlatılır filmde. Avrupa'dan çıkar bu kez Romanya'ya, Afrika'ya gider... Georges'un Kosova dönüşü arkadaşlarıyla buluştuğu yemekte ona "uygarlığa dönmek nasıl bir duygu" diye sorulur. Bu soru masadakilerin Avrupa'ya bakışını da gösterir. Yapılan bir diğer tartışma gerçekliği algılamanın o gerçeklikte yaşamayı gerekli kılıp, kılmadığı üzerine olur. Pek çok felsefi soruyu filmleri aracılığıyla tartışmaya davet eder Haneke. İletilmeyen bilginin sorgusu, vicdanın sorgusu (apartmanında dövülen küçük kız çocuğu için bir şey yapmayan, ne yapacağını bilemeyen Anne'ın vicdanı (3), Kosova savaşına şahitlik etmiş ancak "benim meselem değil, komşu benim değil, ev benim değil" diyen Georges'un vicdanı...) bu tartışma başlıklarından bazıları. Afrika göçmeni sağır ve dilsiz çocuğun "Afrika neresi?" diye sorması, oyuncu Anne'm sahnede seyirciye doğru "orada kimse var mı?" soruları da filmdeki kinayeli sorulardan...

Bilinmeyen Kod filminin başında ve sonunda sağır ve dilsiz çocukların oynadıkları bir oyun vardır. İlk sahnede içlerinden biri arkadaşlarına belli hareketlerle bir şey anlatır ve ne olduğunu bulmalarını ister. Hepsi insana dair durumları sayar bir bir: üzüntü, vicdan azabı, yalnızlık... Filmin sonunda ise yine sağır ve dilsiz bir çocuk işaret diliyle seyirciye sorar soruyu... Haneke yaptığı filmlerle sormaya, sordurmaya ve sorgulamaya devam ediyor hala... Güzel fotoğraf ya da resimlerden ziyade, gerekli fotoğraf ve resimlerle...

Notlar:


1- Sarkozy'nin icraatları anlatmakla bitmeyeceğinden, bu yazı çerçevesinde belli noktalara değinebildik. Bunlardan biri de "ilk iş sözleşmesi yasası". Bu yasa, Fransız hükümeti tarafından gençlere istihdam sağladığı şiarıyla pazarlanan ancak, işverene deneme süresi vererek, bu dönemde işten çıkarmaları kolaylaştıran bir yasa.


2- Yönetmen bu sözleri ilk sinema filmi Yedinci Kıta için söylüyor. Saklı filmi için de aynı şey söylenemez mi? Bence yanıt evet. Tek bir düzeltmeyle: "Bu film Georges, karısı Anne ve oğulları Pierrot hakkında" ve devam eder: "Başarılı bir kariyerin hikayesi..."


3- Juliet Binoche'li filmlerin, Haneke sinemasmda farklı bir yerde durduğunu düşünmeden edemiyorum. Binoche, diğer karakterlerin aksine daha dışavurumcu kadın karakterleri oynuyor.

Ve Haneke Sinema Kronolojisinin Diğer 14 Parçası:

The White Ribbon (2009)

Funny Games (2007)
Hidden (2005)
Le Temps du loup (Kurdun Günü, 2003)
La Pianiste (Piyanist, 2001)
Code inconnu: Recit incomplet de divers voyages (Bilinmeyen Kod: Farklı Yolculukların Bitmemiş Hikayeleri, 2000)
Das Schlofi (Şato, 1997)
Funny Games (Ölümcül Oyunlar, 1997)
Lumiere et compagnie, "Michael Haneke/Vienne" (Lumiere ve Ortakları filminde, "Michael Haneke/Vi-yana", 1996)
71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls (Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası, 1994)
Benn/s Video (Benny'nin Videosu, 1992)
Der Siebente Kontinent (Yedinci Kıta, 1989)