10 Ağustos 2011 Çarşamba

Duygusal Sürgün / Colette


İğne batmış parmağını emiyor, çocuksu çocuksu başını oynatıyor:
"Böyle bir şey söylemedim... Diyelim ki!., küçük bir yolculuğa çıkıyorum..."
Dudakları meslek giziyle mühürlenmiş, kusursuz noter havasıyla ne kadar eğlendiriyor beni!..
"Annie, hay allah! benimle bu denli dolambaçlı ko­nuşmana gerek yok! Gitmek mi istiyorsun? Git! Varlı­ğım seni alıkoymasın.
"Kızma, Claudine! Gitmek söz konusu değil... şim­dilik değil... Yalnız..."
"Yalnız?"
İskemlesini yaklaştırıyor, ellerimi dizlerimin çuku­runa yerleştiriyor, bastırıyor onları, yüreğini yatıracak sanki buraya, konuşmak isteğiyle, susmak isteğiyle ka­barmış yüreğini... Pencerelere bakıyor hâlâ, korkak korkak, pencerelere dayanan tatlı gecenin ağırlığı san­ki parça parça havaya uçuracak bu pencereleri...
Bu saat de geceyarısı kadar gizemli. Ufak mutfak­tan hiç ses gelmiyor, ama döşemeler arasında, farenin tırnaklı ayakları koşuşuyor... şimdiden sertleşen yol bazı bazı kokulu bir yanık çam dumanı indiriyor şömi­neye, kül rengi kedi de soğuğu haber vermek için dört ayağım kıvırıp altına almış. Parlak lâmba, Annie'nin eteğini beline kadar aydınlatıyor; ama iri fındıklar gi­bi uzun yüzü, kırmızı ve koyu gölgede, pembemsi kil­den bir heykelcik gibi duruyor. Ellerimi tutuyor, yanıbaşımda, dudaklarını açıp kapıyor, konuşacak... ha­yır... evet...
"Dinle, Claudine..."
"Dinliyorum, cicim."
"Gitmek arzusunun ne olduğunu bilmez misin?"
"Hımm... çok şeyler söylenebilir bu konuda, ben de, bazı saatlerde... şöyle bir açılmak istemediğimi söyleyemem..."
"Gülme! Beni anlayasın isterdim. Gitme isteği... bunun ne olduğunu aklına bile getiremeyen sürü sürü insan vardır. Bir hastalıktır bu, bir zehirlenmedir; bir düşünce bile değildir, Claudine! yemin ederim, düşün­ceyle fazla bir ilgisi yok bunun. Ben bunu daha çok... daha çok bir ura, içimizde taşıdığımız, usul usul olgun­laşan, ağırlığı günden güne daha çok duyulan bir ura benzetirim... Ben yemek yerken, uyurken, nakış işler­ken, hep burada, dörtbir yandadır hınzır: inatla çeker beni bu gitme isteği. Ummazdın, değil mi? Saklayamıyor muyum?"
Muayeneden geçirilen bir hastanın devinilerini ya­pıyor elleriyle, ayaklarıyla, dokunaklı devinilen.. "Uf'unun yerini arıyor, başını, böğürlerini yokluyor; gözleri, geceleri mor gözleri, benden bir şeyler soru­yor... Onu yatıştırmak için saçlarını okşuyorum.
"Yavrucuğum! bana söylemeliydin... Hangi ülke çekiyor seni böyle?"
Yorgun yorgun omuzlarını kaldırıyor:
"Ne bileyim? Hepsi bir, yeter ki..."
"Ha! öyleyse... herhangi bir tren bileti görür işi­ni."
Gülmüyor, gene sürdürüyor konuşmasını.
"Dikkat et, Claudine, gideceğimi söylemiyorum. İçimden gitmek geliyor!"
"Ama kendini tutuyorsun. Sağlık böyle bozulur iş­te."
"Ah! sağlığım... bunları çok gördü!"
Benzersiz bir iki-anlamlı alay aktı bakışına. Biraz geri çekiliyorum, Annie'mi birdenbire bir küçük oros­pu kılığına sokmuşlar sanki.
"Bilmeyebilirim, Annie. Eskiden her şeyi söyler­din bana."
Yalan söylüyorum, öyle ya, Annie hiçbir zaman fazla anlatmamıştır kendini. Ama serzenişim ona do­kunuyor:
"Her şeyi söylemek isterdim, Claudine... ama çok, çok, çok şey var!"
Her "çok"ta biraz daha aşağıya doğru salladı başı­nı, eğik bir vazoyu üç seferde boşaltır gibi.
"Yalnız en kötüsünü söylersin..."
Aynı ağır, şehvetli bakış, başka yana dönüyor... sonra çocuksu bir bedensel alçakgönüllülük gereksini­mi, kadıncıl bir diz çöküş, bir bağlılık içgüdüsü içinde, ayaklarımın dibine kayıyor.
"Her şeyi yaptım, Claudine, her şeyi! kimsecikle­re de söylemedim!.."
Sonra başını ellerinde saklıyor, bekliyor... Neyi? Kendisine homurdanmamı mı? Teşbih çekmesi gerek­tiğini söylememi mi? Günahını çıkarmamı mı? Takılı­yorum:
"Her şeyi mi? Her şey çok şey değildir, bilirsin! Aşkla ilgili şeylerin tekdüzeliğini sık sık hüzünle dü­şünmüşümdür.
Saçları dağınık başını kaldırıyor, şaşkınlıkla açıl­mış ağzı, kucağımın karardığında yeniden mavileşmişe benzeyen gözleri görünüyor:
"Tekdüzeliği... şeyin... sen de çok güç beğeniyorsun doğrusu!"
Kahkahayı basıyorum, konuşması öyle içten, öyle hayranlık verici, bu "aşkla ilgili şeyler" için öylesine ye­ni, öylesine tam bir saygıyla dolu...
"Kutlarım, Annie! Kutlarım... daha çok da o adam!"
Kalktı, kuşağının tokasını çekiyor, bitkin yanağı­nın üzerine düşen bir tutam kara saçını tokalıyor.
"O adam yok, Claudine."
"Ya! o kadın mı diyeceğiz?"
Artık öldü sandığım bir garip yılan, benliğimin de­rinliklerinde kuyruğunu oynatıyor... Ama Annie:
"Öyle değil!" diyor alçak sesle. "O... o adamlar..."
"O adamlar! Ha! Güzel!"
Bir şey söylemiyorum, şaşırıp kalmışım. O adam­lar! Kaç tane? Yedi mi, üç yüz mü? Bir çift mi, yoksa bir tabur mu? O adamlar! Bir tür saygı duyuyorum, olanaksızın uyandırdığı saygıyı, benim yabanıl tenim yalnız bir kişiye verdi kendini...
Bir iç çekiş benimkine karşılık veriyor... bitkin Toby-Chien'in iç çekişi, üzgün göğsünden evrensel sı­kıntıyı koparır gibi olan küçücük köpeğin derin, gü­lünç iç çekişlerinden biri... Toby-Chien ince ruhludur, durumları kavrar. Annie, gözleri ıslak, sinirinden gülü­yor, Toby-Chien de o ak, o sofu zenci gözlerini üzeri­mize dikiyor... Delice bir gülüşle bitiyor gevşeme, An­nie kollarıma düşüyor
"Her şeyi söyleyeceğim sana, Claudine!.. Hiç de­ğilse bütün bildiklerimi."
"Nasıl? Bildiklerini mi? Bir uykuda gezme mi bu?"
"Hayır... Bırak da nakışıma döneyim, daha rahat konuşurum o zaman.
Oturak banyosu biçimi bir koltuğun çukuruna ra­hatça gömülmüşüm, güzel öyküyü bekliyorum. Önüm­de, içtenliği rahatlık veren, zevksiz duvar kaplaması­nın üzerinde, Annie'nin kırlangıç saçlı başı çok açık görünüyor. Dostum uzun süre içine kapanıyor: cesare­tini yitirecek diye korkuyorum, başlıyorum:
"Bir varmış, bir yokmuş..."
"Bir varmış, bir yokmuş," diye yineliyor uysal uy­sal, "Bade'da, içine tükürülmesi yasak olan bir küçük ırmağın kıyısında, her sabah fırça süpürgeyle süpürülen bir otel varmış... Hava korkunç sıcakmış, her yan­da çalgı, her köşede elektrik ışığı, çok ak, çok şen oda­lar varmış, bense yeterince şen değilmişim. Binlerce küçük masayla kıvılcım kıvılcım olmuş bir yemek salo­nu varmış, kadınların üzerinde elmaslar, Toby-Chien gibi karalar giymiş, göğüsleri ak erkekler varmış. Ah! Bütün bu parıltılar içinde benim derim ve ruhum ne kadar karaydı! Şu kadarını söyleyeyim ki, benim masa­nın yanındaki küçük masada bir adam vardı."
"Ya!"
"Şemsiyemi yerden almıştı... Hayır, böyle başla­mamıştı. Merdivende karşılaşmıştım onunla, bana de­mişti ki... Hayır, o zaman benimle konuşmamıştı; ama bakıştan bakışa fark vardır, değil mi ya? Sofrada da öyle... Of! Claudine, ne söylediğimi bilmez oldum! Hiçbir zaman anlatamayacağım her şeyi... Bu kadarcık sözcükle anlatılınca öyle kaba görünüyor ki..."
İpek ipliğini dolaştırıyor, donuklaşıyor, üzülüyor.
"Zararı yok, yavrum! Özetle, özetle: kalın çizgileri belirt yalnız!"
Biraz dinleniyor, soluk soluğa, kirpiklerini oynatı­yor, başını saklıyor, sonra daha alçak bir sesle:
"Peki!" diyor. "İşte... Bir gece odama girdi, adını bile bilmiyordum. İnanır mısın! Yakışıklıydı, "benim gi­bi koyu renkliydi, öyle de kurumlu bir havası vardı ki Alain'i düşündüm, çok güçsüz buldum kendimi, nere­deyse düşecekmişim gibi... Her şey yeniden başlıyor, gittim diye yazgı beni cezalandırıyor, birincisinden da­ha da kötü bir boyunduruk altında evcilleşmek üzere­yim sandım..."
"Sonra?"
"Sonra, Tanrım, nasıl söylemeli? Çıplak ellerinin dokunuşunu duyar duymaz, kim olduğumu bilemez ol­du, oysa, ona bir ad verememek benim için farketmiyordu! Korkunç sözcüklerle konuştu..."
Başını çeviriyor, boyun kaslarının şiştiğini görüyo­rum...
"Bana... ayıp şeyler, hiç kimsenin yapmadığı... hiç değilse böyle sandığım şeyler öğretti... Bana bir şey gi­bi davrandı... bir..."
"Bir orospu gibi..."
"Tamam!.. Ben de hiç başkaldırmadan katlandım bunlara: arınıyormuşum, günahı tatmak için beş duyu­lu gözenekleri olan bir deriden başka bir şey değilmişim gibi bir duygu vardı içimde... Bir düşün... Düşün ki hepsi hepsi şöyle bir bakmıştım ona! Yalnız bir kez, şöyle iyice, dişlerinin ve gözlerinin aklığını, kaslarının gölgeli çıkıntılarını, fazla kıvırcık saçlarının parlaklığı­nı bir çırpıda öğrenmek için baktım, sonra gözlerimi yumdum, daha iyi duyayım diye... Bir an, iyi anımsıyorum, başım döner gibi oldu, yeniden açtım gözlerimi, enlemesine duruyordum yatağın üstünde, başım aşağı kaymıştı, koltuğun alt yanını, halının nakısını, bir de yerde sürüklenen saç örgümün kara ucunu gördüm yalnız... Tanrı bilir ne yapıyordu o sırada benimle!"
"Öğrenmeye çalışmadın mı?"
Utanmış yüzünden ayırıyor parmaklarını, sonra gözleri, gözbebeklerinin birer kara mürekkep lekesi gi­bi durduğu gök mavisi gözleri, benim gözlerimin için­de yakıcı anıyı izliyor.
"Görmek çok önemsiz bir şey," diye mırıldanıyor Annie.
"Ben bu düşüncede değilim, Annie."
Sonra anımsadıklarım, geçmişe, düne ilişkin şey­ler, dudaklarımın üzerinde başka dudakların gölgesini ısırmama yol açıyor...
"Ya ertesi gün, Annie?"
Küçücük, esmer ellerini tavana doğru uzatıyor.
"Ah! Claudine, en kötü yeri burası! Sabahleyin, yapayalnız, aynaya bakmayı bile göze alamıyordum... Açlıktan ölüyordum da çikolatamı getirmeleri için zi­le basamıyordum: aşağılık kadın, hâlâ yemek yemeyi, herkes gibi yaşamayı düşünebiliyorsun! İneceksin aşa­ğıya, o... o herife rastlayacaksın, aynı yemek salonun­da oturacaksın onunla, belki sana selâm verecek, oysa sen adını bile bilmiyorsun diyordum kendi kendime."
"Ben olsam, hemen koşar, otel kaleminden öğre­nirdim adamın adını."
"Ben de öyle yaptım," dedi saflıkla
"Katar katar bir İspanyol adıydı herhalde, adları birbirinden ayırmak için de "y'ler vardı arada, öyle mi?"
Neredeyse kızmış gibiydi:
"Yok canım!" diye atıldı. "Martin'di adı."
"Martinez bile mi değil? Senin için yapmalıydı bu­nu doğrusu!"
Başını eğiyor, ama eşsiz gülümsemesini, bilinme­dik Annie'nin gülümsemesini görmeme engel olabile­cek kadar çabuk değil.
"Benim için öyle şey yaptı ki..." diyor uzak bir tatlı­lıkla.
"Sonra, Annie, ertesi gece?"
"Ertesi gece mi?"
İyice açılmış, aydınlık gözlerini sunuyor bana, son­ra da gururla:
"Ertesi gece, eşyalarımı topladım, Nurenberg'e gittim," diyor.
"Ya! Ne aptallık! Neden?" "Korkuyordum," diye fısıldıyor Annie kirpiklerini indirerek
"Yeniden başlamaktan korkuyordum, bu adamın günlük avı olmaktan, özgürlüğümü yitirmek­ten, ah! daha çok yeni, çok toy olan özgürlüğümü yitir­mekten korkuyordum! Sonra, gerçekten, Claudine, bu oğlan, ne diyeyim! galiba o aldı benim kızlığımı."
Ne denir? Zavallı Annie... Serüven çok bayağı, bir geceden fazla sürse büsbütün bayağüaşırdı.
Annie susuyor, hangi imge üzerine eğilmiş? Halı­nın nakısı, koltuğun alt yanı, ensesinden sarkan kara bir saç örgüsünün ucu...
"Annie!.. Annie!"
"Ne var?" diyor sıçrayarak.
"Gerisi, ikinci bölüm... ikinci tanrısal yolcu..."
"Susadım," diyor, içini çekiyor.
"Evet, içersin. Ama söyle önce. Şimdi zili çalmaya­cağım, Augustine gelir de sen böyle sıcacık, saçları da­ğılmış görürse, kimbilir neler düşünür."
İsteğime boyun eğiyor, bilinmediğin arzusuna bo­yun eğer gibi.
"Hemen gelen bir arkası yok, Claudine. Alain'den kaçtığım gibi kaçtım bu adamdan; çabucak korkuya kapılırdım o zamanlar; ilk günlerde ondari kurtuldu­ğum gibi kendimden de kurtulduğumu sanmıştım. Ah! Claudine! asıl kötülük burada başlıyor. Pişman­lık, Claudine, en bedensel, en yakıcı biçimiyle, en inandırıcı biçimiyle umutsuz pişmanlık... Evet, inandı­rıcı biçimiyle anlamıyor musun? Sana şu kadarını söy­leyeyim ki, bir okullu kızdan daha bön bir biçimde, kendisinden kaçtığım bu bilinmedik adamın inatçı gü­cüne inanmıştım! Yüce bir rastlantının beni çıplak ve boynu eğik olarak, erkeğin, etimin erkeğinin, çukur ve tam izi olduğum "eş" erkeğimin yoluna düşürdüğü­ne inanmıştım, ağlayacak derecede inanmıştım."
Bade Otelinden telgrafla - çünkü yazmıştım onla­ra-: "M. Martin'in gittiği yeri bilmiyoruz," diye yanıt verdikleri zaman, Claudine, işte o gün, ellerimi onun benden götürdüklerine doğru uzatarak yüksek sesle haykırmaya başladım! Ölmek istedim, bir araştırma bürosunun adamlarını ardına düşürmek istedim, eter içmek istedim... şeye kadar..."
"Neye kadar, cicim?"
Başarmış bir kadının mutlu iç çekişiyle omuzuma yaslanıyor başı.
"Başka bir adamın, başka birçok adamların, bana, yarı cahilliğimin ağladığı şeyi verebileceğini anlayınca­ya kadar..."
Olur şey değil!.. Annie'nin başını kendimden ayı­rıyorum, daha iyi görmek istiyorum onu. Gözkapakları inik, meleklere bakarken uyuyakalmış bir bakirenin uykulu gülümsemesi... Gene de konuşuyor ve minnetindeki coşku
"Hepsine de teşekkürler!"
 Öyle do­kunaklı bir biçimde beliriyor ki kafam karışmaya başlı­yor.
"Yaşamın değerini o günden sonra öğrendim, Claudine!.. Her şeyin koparılabileceği, yenilebileceği, her şeyin bırakılabileceği, gene her şeyin yeniden alınabi­leceği bir bahçe... Gerçekte yalnız kendimi sevdiğime, kendi istediğimi yaptığıma göre, değiştirmek sadakat­sizlik değildir... Ah! Claudine, ikincisinden, yani şu ufaklıktan sonra, bütün erkeklere büyük büyük açıl­mış, inanç dolu gözlerle baktım hep..."
"Hangi ufaklıkmış o?"
"Bir otel uşağı, Carlsbad'da. Carlsbad'ı bilir mi­sin? Gerçek Yahudi kılığında Yahudiler vardır hâlâ orada, pislikten sertleşmiş kaftanlar giyerler, güzel İsa heykeli saçları vardır, lüle lüle, başlarında da ufak bir lâzımlık taşırlar. Onların yanından geçerken yere tü­küren Avusturyalılar vardır..."
"Evet... Uşak?"
Annie umursamaz bir bilinçsizlikle: "Çok çekiciydi," diyor. "Bilerek seçerler böylelerini, bilirsin. Ufak, sarışın, ince eleyip sık dokuyan bir Viyanalı, iyi uşak örneği..."
Bilinmedik Annie konuşuyor şimdi, apaçık, utanç­tan uzak, uzmanca bir gülümsemeyle. Buluşların tatlı ateşi yanaklarımı ısıtıyor!..
"...İyi uşak örneği diyorum ya sana! Yeterince becerememekten, yeterince iyi yapamamaktan korkardı hep. Sabah akşam, gelen mektupları gösterirdi bana; şeritli kasketi elinde, saygılı saygılı, katta kendi yerini iki gün boyunca arkadaşı Hans'ın alacağını bildirdiği akşamı, o pembe suratını anımsıyorum da..."
Gülüyor, dizlerime devrilmiş; kısa, sinirli hıçkırık­larla gülüyor, öksürür gibi. Hay allah! gülmenin bu ka­darı da fazla! Üzücü bir sinir bunalımı... Hayır... Te­şekkürler sana, Tanrım, akşam yemeğinin hazır oldu­ğunu bildirdiler!..

Annie'nin açılması, ne diyorum? patlaması güç­ten düşürdü beni. Ben onun "ruhunun ülkesini" gör­mek istiyordum, - oysa bana canımı çıkartacak kadar ülkeler gösterdi. Maugis olsa böyle söylerdi! Ona olan sevgim de ben farkında olmadan değişmek zorunda kaldı: Annie şimdi bende daha çok saygı, daha az ilgi uyandırıyor. İçini döktü, hem de her şeyi göze alarak döktü, ama gizini böylesine çabuk verdiği için biraz kı­zıyorum ona. Daha doğrusu ben bu giz başka olsun is­terdim, birçok kadınların gizinden ayrılan, daha farklı gizinden ayrılan, daha farklı, daha eşsiz bir giz olsun isterdim... Bütün suç kocasındaydı! Bir kadının ilkin bir budalayla yatmakla neleri tehlikeye attığı gereğin­ce bilinmiyor... Aşkın aşağılık işleriyle ilgili, ufak, önemsiz bir çeyrektanrı, benim ihtiyar Melie'min "kö­tü hastalıklar" dediği şeyden korumuş Annie'yi, bu ka­darına da şükür. Dostumun cesareti, tehlikeden haber-sizliğiyle bir, aynı güçte: Brieux an ruhlara kadar gir­memiş daha...


 Çeviri: Tahsin Yücel