30 Aralık 2010 Perşembe

Öfkesi Burnunda / Theodor Reik

                                    1
Acaba neden ilkel ve yarı uygar insanlar arasında bekâr kadın ve bekâr erkek sorunu yoktur? Neden Çin'de ve Japonya'da çok sayıda evlenmemiş kadın olduğuna dair her­hangi bir şey okumuyoruz? Ve neden bu sorun Ortaçağ kül­türünde ortaya çıkmadı? Bu konu neden iki yüzyıl, hatta yüz yıl önce tartışılmadı? .
Batı dünyasında ekonomik koşulların değişmesi mutlaka önde gelen bir faktördür ama burada endüstri devriminden daha önemli faktörler vardır. Kurum olarak ve insan ilişkile­rinin bir ifadesi olarak evliliğin doğasında bir şeyler değiş­miş olmalı.
Evlilik eskiden olduğu gibi değildir. Çağdaş insan için bu sorunla ilgili hiçbir şey şu söz kadar açık olamaz: Evlilik özel bir ilişkidir. Yaşı gelmiş olan her erkek ve kadın evlenip evlenmeyeceğine ve kiminle evlenip evlenmeyeceğine karar vermekte özgürdür. Fakat durum her zaman böyle değildi ve bu, bugün bile değişik kültürlerde farklılıklar gösterir.
İlkel toplumlarda evlilik özel bir ilişki değildir; aileyi ya da grubu ilgilendirir. Kabile ya da klan, evliliği onaylamakla kalmaz, karar mercidir; evlilik kararını onlar verir. Karşı cinsten iki bireyin kendi insiyatifleriyle evlilik kararı alma­ları şok edicidir; hatta belki daha da kötü karşılanır.
Avustralya yerlileri* bir adamla evlenmek için kaçan bir kadına, fahişeden biraz daha iyi gözle bakarlar. Hidatsa Kı­zılderilileri aileler arasında bir anlaşma olmadan yapılan ev­lilik için kötü bir ad kullanırlar. Haidalar, ebeveynleri tara­fından çocukları daha bebekken ayarlanmamış evlilikleri usulsüz sayarlar. Batı Afrikalı bir zenci, bir mahkemede, "Adam piçti, çünkü ebeveynleri aşk evliliği yapmıştı," de­miştir. Pataui Devletlerindeki Malayalılar için böyle bir evli­lik yasal değildir. Tarih boyunca tüm ilkel topluluklarda böyle olmuştur.
Evliliğin bir aile konusu olduğu, iki birey arasındaki bir gönül serüveni ya da romantik aşkın doruğu olmadığı kanısı birçok kültür tarafından paylaşılmıştır. Roma'da evlilik, te­melde bir aile sözleşmesiydi; Eski Yunan ve Roma tarihi bil­gini Kari Otfried Müller'e göre eski Atina'da, "Özgür bir ka­dını sevmiş ve onunla aşk evliliği yapmış bir erkekle ilgili hiç­bir bulgu yoktur." "Her birey ne zaman ve kiminle isterse ev­lenebilir" çağdaş anlayışı Yunanlılara tümüyle yabancıydı.
Fransa'da oldukça yakın tarihlere kadar evlilikler, çoğu zaman kız, seçilen genç adamı tanımadan önce, ebeveynler tarafından ayarlanmaktaydı. Evlilik bir aile meselesiydi. İtal­ya'nın soylu aileleri arasında evlilik tümüyle, iki ailenin ka­tıldığı bir iş meselesi olarak görülürdü. Birçok gelin ve da­mat ilk kez düğün günlerinde karşılaşmıştır. Buna benzer ge­lenekler İspanya, Portekiz, Rusya ve diğer Avrupa ülkelerin­de de yaygındı ve bu yalnızca soylu çevrelerde değil, tüm sı­nıflar arasında geçerliydi. Aynı durum, ebeveynlerin çocuk­larını bebek yaşta nişanladıkları Çin, Japonya ve Hindis­tan'ın büyük bir bölümünde hâlâ yaygındır.
Bu gibi toplumlarda evlilik, bizde olduğu gibi bir duygu meselesi değil, ekonomi ve menfaat meselesiydi. Kadınlar gü­zel, hevesli, genç ya da iyi yetişmiş olduklarından ötürü değil; sağlıklı, çok çalışmaya uygun, zengin, gayretli, çocuk yapabi­lir olduklarından veya ailenin servetine, toplumsal mevkisine ya da politik gücüne katkıda bulunacaklarından ötürü seçilir­lerdi. Geçerli olan karşılıklı seçim değil, yalnızca işe yararlıktı, ilkel ve yarı uygar topluluklarda evlenmemiş yaşlı kızlar hemen hemen hiç bilinmez. Cinsel ilişkiler evlilik sorunun­dan ayrı tutulmuştur; onlar başka bir âleme aittir. Kültürsüz toplumlarda evlilik öncesinde bu yönde bir bastırma çok az fark edildiğinden, aşk sorununun eş seçimiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Bizim anladığımız anlamıyla aşk ilkel kavimlerin ev­lilik yaşamlarında bile yoktur. Karı koca çoğunlukla ayrı ya­şarlar ve birlikte yemek yemezler. Kadınlar, güzellikleri ve çekicilikleriyle ilgili olarak birbirleriyle rekabet etmezler. Onlar bizim kadınlarımızdan daha az kadınsıdırlar; erkekle­ri, dış görünüşleriyle değil, işçilik, evi çekip çevirme, aşçılık ve annelik yetenekleriyle cezbetmek üzere eğitilmişlerdir.
Aşk, göreceli olarak, cinsler arasındaki ilişkilerde yeni sa­yılabilecek bir öğedir; eş olarak seçilen kadınlar, cinsel nesne değil de yalnızca işçi olarak değerlendirildikleri sürece aşk bilinmiyordu. İnsan evriminin alt düzeylerinde, kadınlar bir­birlerinden yalnızca ekonomik yönden yararlı becerileri ba­kımından farklı görülebilirdi.

Tarım çağının, hatta daha çok endüstri çağının başlama­sıyla işçi olarak kadının değeri azaldı. Ekonomik durumdaki değişimle birlikte kadının durumu da kökten değişti ve onunla birlikte evliliğin niteliği değişti. Göreli ekonomik de­ğerleri azalırken, kadınların cinsel değeri arttı.
Kadınların konumundaki bu değişikliklerle birlikte er­kekler daha çok seçici oldular ve evlilik partnerlerini kişisel çekim nedeniyle seçtiler. Ekonomik durumun düzelmesiyle birlikte kadınlara, cazibelerini geliştirme sanatlarına ayrıla­cak vakit ve fırsat verildi.
Uygarlığın ilerlemesi cinsler arasındaki artan farklılaş­mayla da kendisini ortaya koyar. Şimdi, bir kadın, bir başka­sına tercih edilebilir. Aşk serüveni, çağdaş topluma hayal gü­cünün çocukları olan tüm tutkuları, erkeklerin kaba cinsel ar­zularını zarifleştiren büyüyü getirdi. Bu yeni faktör, aşk, partner seçiminde en önemli faktör durumuna geldi. İnsanlığın yüz binlerce yıl onlarsız yeterince mutlu yaşa­dığı romantik duygular ve kişisel seçim şimdi kadınları ve erkekleri boş yere mutlu ve mutsuz kılıyor. Genç kızlarımız ve daha çok genç erkeklerimiz arasında aşk, eş seçiminde he­men hemen tek kıstastır ve elbette, toplumdaki bireylerin ev­lenip evlenmeyeceğine, evlenecekse kiminle evleneceğine çoğunlukla aşk karar verir.
Kadın ya da erkek, birey aşk nesnesine rastlamadan önce bazı psikolojik ruh halleri onu âşık olmaya hazırlar. Bunlar­dan en önemlisi, kişinin kendisinden genellikle bilinçsiz ola­rak hoşnutsuz olmasıdır; bu, gizli bir kendi kendini sevme­me halidir, çoğu zaman yer değiştirmiştir ve kendisini kişi­nin ailesinden, işinden ve çevresinden hoşnut olmaması şek­linde ortaya koyar. Bu ruh hallerinin kökleri, kişinin mahrem geçmişinin iyiden iyiye derinlerine gider.
Her birimiz çocuklukta ve ergenlik döneminin başlarında olmak istediğimizi yansıtan bir resim çizmişizdir. Bu arzula­nan imaja ego ideali deriz. Her birimizin, aynı zamanda, onun gerçekten kim olduğuyla ilgili muğlak, bilinçdışı bir fikri vardır ve hepimiz bu gerçek benlikle ego ideali arasın­daki mesafeyi devamlı olarak ölçen eleştirel bir duyuya sahibizdir. İdeal imajın örneklerden -ebeveynler, öğretmenler ve benzemek istediğimiz diğer kişiler- birçok özellik aldığı açıktır. Biz de bu hayran olduğumuz kişilerde bulunan özel­liklerin bir toplamına -çekici bir görünüm, akıllılık, doğuş­tan gelen parlak yetenekler- sahip olsaydık, tatmin olurduk. Bilinçdışı olarak, yetersizlikler ve başarısızlıklarla dolu oldu­ğumuzu anladığımızda, bir tür kendimizden hoşnut olmama duygusu besleriz ve bu, bizi bu ego idealini kendimizin dı­şında aramaya yöneltir. Daha iyi bir benlik arzularız.
Psikolojik yönden bu şekilde hazırlanmış olarak, ne yazık ki bizde bulunmayan üstün niteliklere sahip görünen, bizim aksimize görünüşte kendi kendine yeten ve kendinden hoş­nut olan birini buluruz. Bu kişi karşı cinsten biri olduğu za­man cinsel dürtü, yolu gösterir. Erkek kadında, kişileşmiş ego idealini görür, ona imrenir, hatta ondan nefret eder (aşk­taki psikolojik yönden önemli bilinçdışı nefret öğesi burada­dır) ve sonunda âşık olarak onun dayanılmaz çekiciliğine teslim olur.
Bireyin kendisinden hoşnutsuzluğu, yerini sevinçten uçu­ran bir duyguya bırakır, çünkü aşk nesnesi ego idealinin yerini almıştır; ego ideali sevilen kişide yerini bulmuş görün­mektedir ve bu insanın, öteki kişiyi kendisinin bir parçası yapmasıyla gerçekleşir. Kendinden hoşnutsuzluk ne kadar derinse, aşk nesnesinin uyandırdığı tutku o denli güçlü ola­caktır. Bu, sevilen kişinin gerçek niteliklerinden ve çekicili­ğinden son derece bağımsız olabilir. Böylelikle, romantik an­lamda âşık olmada bir kurtulma niteliği olduğu ortaya çık­maktadır; bu, artan hoşnutsuzluktan dolayı tehlikede olan kişiyi, boğulma tehlikesi geçiren bir yüzücünün son bir gay­retle kıyıya ulaşması gibi, duygusal bir güvenliğe taşır.
Özgüveni Rosalind'le yaşadığı düş kırıklığı sonucunda paramparça olan genç Romeo'nun durumunda olduğu gibi, bireyi tehdit eden depresyonun pek çok nedeni olabilir ve bu depresyon melankoli derecesine varabilir. Romeo, karmaka­rışık ruhsal bir durumdayken, Juliet'e âşık olur. Çiftin tutku­sunu ölümcül sona getiren, bu derin melankoli ve öz nefre­tin bilinçdışı yinelenmesidir.
Aşk, kendisinden hoşnut olmayan egoyu kurtarma girişi­midir; ama girişimin başarılı olacağının garantisi yoktur. Aşk çoğu zaman, ya eş seçimindeki talihsizlikten ya da ego başka bir kişinin aşkında güvende olamayacak kadar güçsüz oldu­ğundan, başarıya ulaşamaz.
Aşk dönemi sırasında imrenme, düşmanlık, sahiplenme ve kendini kabul ettirme istemi yok olmamıştır. Onlar yal­nızca su altında kalmışlardır ve bazen şaşırtıcı bir şekilde ye­niden belirirler.
Aşkın evriminde, onun sonucunu belirleyen birçok faktör vardır. Kendi kendimizden tümüyle hoşnut olsaydık, aşk mümkün olamazdı. Öte yandan, ego çok güçsüzse ve bu ne­denle mutluluğu arayacak cesareti olamayacak ölçüde ken­dine güvensizse de romantik aşk olanaksızlaşır.
Belirli bir ölçüde öz güveni ve özsaygıyı yeniden kazan­mak gereklidir; aksi takdirde kişi sevemez. Kendisini sevil­meye layık görmeyen kişi âşık olamaz. Ancak kendisini bir şekilde yeniden seven ya da kendisine belirli bir ölçüde değer veren kişi başka bir insanı sevebilir. Psikanalizden çok önce Nietzsche şöyle yazmıştır: "Kendisinden nefret eden adam­dan korkmalıyız, çünkü onun hıncının kurbanı oluruz. Bu ne­denle, ona kendisini sevdirmenin bir yolunu bulmalıyız."
Günlük yaşantımız, kadınların çoğu zaman kendinden nefret eden bu kişileri, yeniden sevebilecek şekilde iyileştir­diklerini öğretir.
Karşı cinsi kendine çekme yeteneği büyük ölçüde özgüve­ne dayanır, çünkü bu, kendinden hoşnut olmayan öteki kişi­yi etkiler. Bu anlamda, psikanaliz sırasında şu ilginç tümceyi dile getiren genç kızın psikolojik sezgisine hayran olmamak elde değil: "Kötü giyindiğim zamanlarda herkesten nefret ediyorum."
Bir eşle birlikte yaşayabilmek için önce kendinizle en azından belli ölçüde iyi anlaşabilmelisiniz. Başkalarından si­ze değer vermelerini bekleyebilmeniz için, belirli bir özsaygı­nız olmalıdır. Bir kadın genellikle, âşık olduğu erkeğin gö­rüşlerine tümüyle bağlı olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Nişanlısı onu ne zaman eleştirse kendisinden yoğun bir bi­çimde nefret eden bir kız tanıyorum. Kız, "Ona o kadar bağ­lıyım ki," diyordu, "o benim güvenliğimin ve değerimin ölçütü. Benden hoşnut olmadığı zaman kendimi hiç beğenmi­yorum." Hiç kimse buna benzer bir ölçüde başkasının kendi­siyle ilgili görüşüne bağlı olmamalıdır.
Erkekler kadınları, onların kendilerine verdikleri özdeğere göre dikkate alırlar. Kendisini değer verilmeye layık bulmayan bir kadın, bir erkek için de değer verilmeye layık değildir. Ancak verecek bir şeyiniz olduğundan emin oldu­ğunuz zaman aşkı kabul edebilirsiniz. Kadınlar bilinçdışı olarak bunun farkındadırlar. Onlar, kendilerini beğenmedik­leri zaman başkalarına çekici görünmediklerini bilirler ve in­sanın kendisi olması cesaret ister.
Öte yandan, seviliyor olma duygusu bir kadının özsaygı­sını artırır. O, birini sevmeyi istediği için bir erkeğe gereksi­nim duymaz; kendisine gereksinim duyulmasına ihtiyacı ol­duğu için ve sevilmeyi istediği için bir erkeğe gereksinim du­yar. Tanıdığım bir genç kız bir başka genç kız için, "Kendin­den o kadar emin ki gizlice nişanlanmış olmalı," demişti.
Kızlar, sevdikleri adamın kendi ego ideallerini vekaleten temsil ettiğini bilirler. Bir kızın, birlikte olduğu genç adam için, "Ondan nefret ediyorum, çünkü onun yaşamında önemli değilim/'dediğini duymuştum. Kendi cinsiyetinden pek hoşnut olmayan genç bir kadın âşık olmuştu: "Onunla birlikteyken, erkek olmayı arzulamıyorum, çünkü onda, ol­mayı istediğim erkekte olan her şey var." Kadınlar erkekleriyle gurur duymak isterler, çünkü onlar kadınların kendi ki­şiliklerinin bir uzantısını temsil ederler.
Bu nedenle, eş seçimi bilinçdışı öz değerlendirmenin bir ifadesidir. Ne gariptir ki, kişinin kendisine aşırı değer biç­mesi kişiyi, kendisine az değer biçmesiyle aynı hatalara gö­türür, çünkü zıt kutuplar bilinçdışı düşüncede birbirlerinin yerine geçebilirler. Bir kadın bir talibi reddeder, çünkü ide­alindeki yakışıklı beyaz atlı prensin gelip onunla evleneceği­ni düşünür. Bu kadının egosu güçsüzdür ve kocasının kişi­liğinden fazlasıyla güvence ister. Kendini arayan gizli kişi­likli bu kadınlardan biri, "Özel biri olamıyorsam, en azın­dan hayran olunacak bir erkek istiyorum," demişti. Öte yan­dan, kadınlar erkekleri sık sık erkeğin kendilerine dair fikir­lerine ya da ideallerine uyarak yaşayamayacakları düşünce­siyle reddederler.
Eş seçiminin kendini değerlendirmeye dayanması bilinçli bile olabilir. Geçen gün, bir kızın kendi ruhsal süreçleriyle ilgili ani bir içgörüsü oldu; bu tür içgörüler psikanaliz sırasında sık sık meydana gelir. "Yükseklerde uçtuğum zaman Windsor Dükü ya da Clark Gable'la evlenmek istiyorum," dedi. "Ken­dimi kötü hissettiğim zaman doğu bölgesinden okuma yazma bilmeyen bir göçmeni ya da bir serseriyi seçebilirim. Doğru bir ruh hali içinde olduğum zaman, beni seven, iyi bir işi ve kişi­liği olan, dürüst ve sağlıklı bir adam istiyorum."
Bütün kadınlar bu kız kadar açık yürekli değildir. Birço­ğu kendi kendileriyle saklambaç oynar. Birbirini izleyen iki analitik seansta, birbirlerinden oldukça farklı iki kadının ev­lilik fikrinden hoşlanmadıklarını ifade ettiklerini duydum. Yirmi üç yaşında olan ilki, her kadının bir kocadan bekledik­leri değerli nitelikleri katlanılmaz duruma gelene dek azalt­ması gerektiğini söyledi. Kız, karşı cinsi aşağılayıcı tiradını şu sözlerle bitirdi: "Şıkır da şıkır, bekârım çok şükür." Bazı mutsuz gönül serüvenleri yaşamış, otuz yedi yaşında bir ka­dın olan ikinci hasta, bir erkeğin istemine bağlı olma fikrine dayanamıyordu. Bir erkeğe paspas olmak için yaratılmadığı sonucuna varmışta ve kararını şöyle açıkladı: "Bana gerek­mez düğün çanları. Özgürüm ne mutlu ki."îki kadının okuduğu şiirleri değerlendirmek psikanalistin işi değildir, ama o, bu sözlerle ifade edilen duygunun gerçek olup olmadığını yargılayabilir. Bu söylemler, engellendiği­miz zaman hepimizin baş vurduğu teselli mekanizmasının yapısını aydınlatmıştır, iki hasta, her kadının istediğini ister: Bir ev, bir koca, çocuklar.
Aşkın, kendinden memnuniyetsizlikten doğduğunu ve kendi kendini yaralama eğiliminin üstesinden gelmek için duygusal bir girişim olduğunu söyledik. Kurtarma çabalan kişinin içindeki bazı güçler tarafından gösterilmiştir, bunlar aynı zamanda kendini korumayı sağlayan ve cesaret verici güçlerdir. Kendinde, yüksek talepleri gerçekleştiremeyen ego, şimdi kişinin idealinin kişileştirilmişi olan bir başkasın­da bunların yerine getirilmesini arar.
Ancak kendi kendinden hoşnut olmayan kişi âşık olabilir ve bu ona -ne yazık ki- geçici bir güvenlik duygusu verir. Ancak kendinden hoşnutsuzluğuyla ve kendini sevmemesiyle mücadele etme cesareti gösterebilen kişi âşık olabilir. Mücadele etmek için az miktarda özgüven olmalıdır, aksi takdirde aşk gelişemez. Ancak cesur olanlar sevmek için ça­balayabilirler.

                                  2
Otuz beş yılı aşkın psikanaliz uygulamaları, Avrupa ve Amerika'daki karşılaştırmalı gözlemlerim bana kadınların genellikle cinsiyetleri hakkında erkeklerin kendi cinsiyetten hakkında sahip olduklarından daha küçümseyici fikirlere sa­hip oldukları izlenimini vermiştir. Bu farklılığın kaynağı bi­yolojik ayrılıklarda olamaz ancak sosyal çevrenin değerlen­dirmesini yansıtmaktadır. Kadınların içtenlikle ve rahat bir biçimde kendi cinsleri hakkında konuştuklarına kulak misa­firi olmuş hiçbir analist, onların dişilerle ilgili düşüncelerinin şaşırtacak derecede küçümseyici olduğunu yadsımayacaktır. Bu, bir fikirden çok bir önyargı görünümündedir ve kişi bu­nu erkeklerin kendini beğenmişliklerinden devralınmış aşa­ğılık duygularına ya da erkeklerle rekabetten doğan yetersiz­lik duygularına bağlar.
Fransız filozof Chamfort iki yüzyılı aşkın bir süre önce, "Kadınlar hakkında bir erkek ne kadar kötü düşünürse dü­şünsün, ondan daha kötüsünü düşünmeyen bir kadın yok­tur," demiştir. Bir keresinde Madame de Stael, "Erkek olma­dığıma memnunum, çünkü erkek olsaydım bir kadınla evlen­mek zorunda kalacaktım," demiştir. Erkekler arasında kendi cinsiyle ilgili bu denli bir küçümsemeye çok az rastlanır.
Eğer kadınlar, kadınlarla evlenmek zorunda oldukları için zavallı erkeklere acırlarsa, erkekler bu konuda ne hisse­debilir? Erkekler, içtenlikle ve çoğu zaman Madame de Stael’in fikrine katılabilseler bile, neyse ki bunu yalnızca ku­ramsal ya da genel bir şekilde yaparlar. Ne kadınların soyut anlamda aşağılanması, ne de onların güçsüzlüklerinin alaya alınması, bir erkeğin bu cinsten biriyle evlenmesini engelle­miştir.
Kadınların, gerçek fikirlerini ifade etmeye cesaret edebil­dikleri psikanalizde çoğu zaman şöyle dediklerini duyarız: 'Bir erkek niye evlensin ki? Bize bakmak ve kendini yaşam boyu bağlamak için neden çok çalışsın ki? Eğer erkek olsay­dım hiçbir zaman evlenmezdim. Birçok gönül serüvenim olurdu ve harika bir hayat yaşardım."
            "Kadınların gücünü hiçbir zaman hafife almayın," uyarı­sı erkeklere yöneltilmiştir. Ama bu, psikolojik bir gerçek ola­rak daha çok kadınların kendilerine söylenmeli ve sürekli yinelenmelidir.
Ama kadınlar teslim olmuştur. Onlar kendi güçlerinin farkında değildirler; iç çekerek, "Bu dünya erkeklerin dün­yası," derken şunu eklemeyi unuturlar: "Ama dünya beşiği sallayan el tarafından yönetilir."
Kadınların cinsleri ve birey olarak kendileri hakkındaki sönük fikirleri çoğu zaman şaşırtıcı şekillerde ifade edilir. Analitik bir seansta, bir gün önce nişanlısıyla birlikte teknik bir sergiyi ziyaret eden bir kızın nişanlısı hakkında şöyle ko­nuştuğunu duydum: "Charles bana çok iyi davranıyor. Bü­tün sorularımı sanki, aptalca sorular yani bir kadının sorula­rı değilmiş de gerçekten önemliymişler gibi yanıtladı."
Elbette, herhangi bir erkek kadar ben de (hatta mesleğim­den ötürü bazen daha iyi şekilde) bu yetersizlik duygusu­nun çoğu kadın tarafından dikkatle gizlenmiş olduğunu ve kadınların gururlarının bu duyguyu fazlasıyla telafi ettiğini biliyorum. Ama gurur yalnızca kişi çok kırılgan olduğu za­man gereklidir ve gururla duyarlılık birleşince kendini açı­ğa vurur.


Çağdaş kadının tam da kadın olduğu için öfkesinin güzel burnunda olduğu yadsınamaz. Bunun bir süsten çok, bir damga, bir güvensizlik rozeti olduğu görüşündeyim.


Dikkat çekici güzellik bir lanettir. En güzel kadınlar ilk günde uyandırdıkları hayranlığın aynısını üçüncü gün uyandırmazlar. Güzellikleri şu ya da bu şekilde, Stendhal'm romantik aşkın gelişmesi için zorunlu gördüğü billurlaşma sürecini engeller gibi görünmektedir. Stendhal, De L'Amour (Aşk Üzerine)'de özellikle güzel kadınlar hakkında yazarken şöyle der: "Bir kişi genel olarak ne kadar çok beğenilirse, bu beğeni o kadar geçicidir." Güzel olmayan, ama "çekici" deni­len kadınlar, belki de o kadar yoğun olmayan, ama daha de­rin ve uzun süreli bir izlenim bırakırlar. Bir kadının bir erke­ği güçlü bir biçimde büyülemesi yeterli değildir; büyünün et­kisini sürdürmesi ve yoğunluğunu artırması gerekir.

Aslında, aşkta kadınların işi iki kat daha fazladır: Erkek­leri elde etmek ve onları kaçırmamak. Yalnızca ilk görevinde başarılı olan kadın, kendisi kabul etse de etmese de, başarı­sızdır. Eski özdeyiş tersine çevrilemez; "Yalnızca güzel olan yiğidi hak eder," diyemeyiz.
Birçok kadın, bir erkeği beğendiğini ona göstermenin yanlış olduğu gibi boş bir inanca sahiptir. Sevgi gösterir gös­termez erkeklerin kaçaklarıyla ilgili bilinçdışı ya da bilinçli bir korkulan vardır. Ama aşırı kısıtlama birçok kadının er­keklere karşı doğallığını ve içtenliğini yitirmesine neden olur. Kendisi olmaya cesaret ederse erkeğin onunla kalmaya­cağı korkusu, bu yanılgıya düşmüş pek çok kızın yakasını bırakmaz. Kıza göre, erkek bir rüyadan uyanırmış gibi uyana­cak ve onu sıradan, sıkıcı, anlamsız bulacaktır. Erkek "aslın­da ne kadar aptal ve küçük" olduğumun farkına varacak. Kız, erkeğin, kızın ona vereceği özel bir şeyi olmadığını an­ladığında ona olan saygısını yitireceğini ve daha çekici bir kız arayışı içine gireceğini düşünür.
"Eğer âşık olma tehlikesi yoksa, erkeklere karşı son dere­cede normal olabilirim," dedi genç bir kadın. Bir erkeğe kar­şı romantik duygular hissetmeye başlar başlamaz erkeğin ona karşı tüm ilgisini yitireceğine inanıyordu. Başka bir kız, hayranlarından birine sırlarını açmamak için kurnazca bir özdenetim uyguluyordu. "En incelikli biçimde bile bunu bil­mesine izin vermek, kendimi tehlikeye atmaktır ve o beni terk edecektir," dedi.
Dingin bir yaz gününde gökyüzündeki bulutlan andıran gelip geçici kuşkuları kovmak kolaydır. Ama bunlar ilişkiyi tehlikeye sokabilecek denli ciddileşebilir ve sonunda yenilgi ve engellenmeye yol açarlar. Bu sonuç, kadınlardaki bilinçdışı mazoşistik eğilimlerin gücünü açıkça ortaya koyar.
Bu tür vakalarda görülen özel bir mekanizma "ileriye doğru kaçış" mekanizmasıdır. Kişi kaçınmak istediği tehlike­den öyle çok korkar ki sonunda en çok korktuğu şeyi yapar. Örnek bir vakayı anlatmama izin veriniz. Sevimli bir genç kız bana erkeklerle yaşadığı tüm ilişkilerin aynı talihsiz şe­kilde sonlandığını anlattı: taliplerinin onu terk etmesiyle. Farklı karakterlerde ve konumlarda pek çok talibi olmuş ama aşk serüvenlerinin hep aynı şekilde sonlanmıştı. Erkek ona karşı bir çekim hissettiği ve ona kur yaptığı zaman kız yavaş yavaş yanıt veriyor ve kendisini ona yakın hissetmeye başlıyordu. İlişki daha içten bir havaya bürünüyor ve sonun­da adam aşkını ilan ediyordu. Biraz kararsızlıktan sonra kız onunla nişanlanıyordu.
Sonra, her seferinde beklenmedik bir şey oluyordu; kız ya önemsiz bir konu hakkında adamla şiddetli bir tartışmaya giriyor ya da adamın birkaç yıl önce kendi kız arkadaşların­dan biriyle bir gönül serüveni olduğunu öğreniyor veya adam kızı her gün ziyaret etmeyi ihmal ediyor ya da kız bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıyor ve bunun sonucunda adam kızdan uzaklaşıyor ya da bunlara benzer şeyler yaşa­nıyordu. Buna benzer olaylar sonucunda kız nişanı aniden bozuyordu. İlişkiyi bitirmek isteyen hiçbir zaman erkek ol­muyordu. Ayrılmayı kız planlıyor ama bundan adamı so­rumlu tutuyordu.
Yaşananların kızın kendi bilinçdışı eyleminin ya da ey­lemsizliğinin sonucu olduğu anlaşıldı. Evlilik "tehdidiyle" karşı karşıya kalır kalmaz, kız kendisine engel çıkarmak için bilinçdışı olarak her tür çabayı gösteriyordu. Evli ol­mak -bir eve, kocaya ve çocuklara sahip olmak- hayal âleminde kaldığı sürece, kız bu olasılıktan hoşlanıyordu. Bu amaçlar gerçekleşir gibi olduğunda, içindeki kara güçler onu, bunun gerçekleşmesini olanaksız kılacak her şeyi yap­maya zorluyordu.
Bu kız psikanalizin başlangıcında, bilinçli sahnenin arka­sındaki yazgıyı düzenleyen sahne amirinin kendisi olduğunu kabul etmek istemedi. Psikanalist, psikanaliz sırasında eski deneyimlerin ve olayların anlatımından bu tür vakalarda ki­şinin zorlama altında hareket ettiği izlenimini edinir. Bireyin tüm isteklerinin aksine aynı deneyimlerin yinelenmesi, sanki bir dış güç tarafından belirleniyormuş gibi bu eylemlerin ken­dilerini yinelemeleri, anlatılan olguya Freud'un tekrarlama zorlaması adını vermesini haklı çıkarır. Freud, bilinçdışı eği­limlerin zorlaması alanda hareket ettiklerinde kişilerin aynı deneyimi tekrar yaşamaya zorlandıklarını ileri sürmüştür. Bu kişiler sanki totaliter bir rejimin komutası altındadır.
Bilinçli istekleri mutlu bir evlilik yapmak olan, öfkesi bur­nunda olmanın yaşamlarına başarısızlık ve engellenme hissi getirdiği kadınlar hakkında başka birçok vakadan söz edebi­lirim. Özellikle bilinçdışı yetersizlik duyguları, pek çok kadı­nın eş bulma arzusunun engellenmesinde büyük bir rol oy­nar. Doğal olarak, benzer duygular birçok erkekte de vardır ama bu duygular erkeklerde değişik bir karakter gösterir ve önem dereceleri kadınların yaşamındakiyle aynı değildir.
Benim buradaki naçizane görevim "Karanlıktaki Kadın" figürü üzerine ışık tutmaktı. Bu tip kadınlar sandığımızdan daha çoktur; sosyetede parlayan ve göz kamaştıracak kadar güzel bulunan kadınlar arasında bile onlardan vardır. Hepsi, bu gizli topluluğun gözle görülmez rozetini taşır; öfkeleri burunlarındadır.
Eğer insanlık yok olmayacaksa ve toplumun çıkarına hiz­met edilecekse, insan ilişkilerinin bu çirkin ve verimsiz ara­zisi, yeni bir günün doğuşunu karşılayabilecek genç çiftleri üreten işlenmiş bir toprağa dönüştürülmelidir.


* Aşk ve Şehvet Üzerine 2.Kitap Theodor Reik / Say Yayınları