29 Ekim 2010 Cuma

İlhan Berk'le Söyleşi / 27 kasım 2004



"RESİM YAPMAK BENİ MUTLU EDİYOR,
YAZMAK İSE MUTSUZLUKTUR, HEPSİ BU!..”


SORU: 1


Sevgili İlhan Berk, “ resim gibiydi hoş çakal, hoş tilki “ diye bir dizeniz var. Siz bunun resmini ne zaman yapacaksınız diye sormayacağım. Hatta kendi adıma “ delta ve çocuk “ “ avluya düşen gölge “ ve “güzel ırmak” adlı kitaplarınızın isimleri de sanki birer tablo adı gibi...Bu isimleri çoğaltmak mümkün. Bir şair olarak kendi adıma hem şiirlerinizin hem de resimlerinizin hayranıyım. Yaptığınız, yarattığınız her nü sanki bir ateş parçası...Turgut Uyar’ın bir dizesi vardır. “ bir deneyli geçmişi aldın geldin yeniyi güzel boyadın “ diye...Nedendir bilmiyorum bu dize beni sizin resimlerinize de götürebiliyor. Sanki size iki esin meleği uğruyor. Birincisi şiirse, ötekisi resim meleği...Eskiden beri resim sanatına ilgi duyduğunuzu ve resim yaptığınızı, hatta sevdiğiniz ressamlar üzerine yazılar yazdığınızı biliyorum. Bir yerde şöyle söylemişsiniz: “Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazamaz. Bu yeryüzünü olduğu gibi görmeme engel olan ve bana bu yeryüzünü cehennem eden bu yazmak eyleminden kurtulduğum, mutlu olduğum bir tek şey var: resim yapmak.” Ben sizin resimlerinize baktığım zaman sanki kadınların yasak bölgelerine giriyor, ‘anlamın’ kendisini evine gönderiyor, hatta ‘gerçeklik’ denilen zalim işlevi altüst ediyorsunuz...Sevgili İlhan Berk siz “resmi bilmem” dediğiniz için mi bu kadar özgün resimler üretiyorsunuz?.. Yaptığınız desenlerde, resimlerde ben kendi adıma bir gelenek de bulamıyorum. Resimleriniz de şiirlerinize benziyor sanki?.. Çünkü resimleriniz de anlatmıyor, duyuruyor, sezdiriyor... Yoksa yanılıyor muyum?..


CEVAP: 1


Sevgili Engin “ hoş çakal, hoş tilki “ dizesini Ece Ayhan için yazdımdı. Turgut Uyar’ın dizesi gerçekten çok güzel bir dize, “ deneyli geçmiş “ olmayı hakkettim mi bilmiyorum. Benim resmi bildiğimi söylemem neredeyse olanaksız, böyle bir merakım da yok, bilmemezlikten yararlanıyorum belki de ben. Hem bilmenin sonu yok, yineleyeyim: Benim tavrım bir ressam tavrı değil, bir şair tavrı. Şiirle bir ilgi kurmaya kalkarsak, şiir gibi bir ‘anlık’tan söz etmeliyim: Bir yaprak düşer gibi düşer bir dize bende; resim de öyle. Resim yapayım, şiir yazayım diye oturmam, oturmam ama binlerce antenimi açık tutmak için hazıra geçerim her gün. Bilmeden beklerim anlayacağın. İşim bu çünkü benim. Yüz yıldır yaptığım bu. Şiir gibi, bir çizgi düşer önümdeki kağıda. Bellidir sıkılmışımdır şiiri beklemekten. O zaman resmin elinden tutarım ama bu büyük bir sevinç, bir keyiftir. Cennetteyimdir sanki, çizerim, boyarım: dünyalar benim olur. Resmi bugüne değin hep kendim için yaptım, resmimin bilinmesini de istemedim bile. Gizledim, yazmak cehennemi bana yetiyordu. Kısaca, resmi iş edinmedim, su içmek keyif gibi kalsın istedim. ( aslında bu dünyada benim içtiğim su yüz bardağı zor doldurur ). Ama gizleyemedim sonunda resim yaptığımı. Bugün resimlerim çok para ediyor ( bana göre çok ). Niçin böyle diyorum: Nev Galerisi’ndeki bir desenim iki milyar küsur edince şaştım. ( Şimdi katlandı.) Ben çok kolay resim yapardım. Kolay da çizer, kolay boyarım. Ama şimdi durdu. Üç yıldır resim yapamıyorum. Geçenlerde on kartonu masama koydum, onları bir saat içinde çizerim diyordum, işe girdim. Sonunda onu da yırttım attım. Resimden para kazanmam mutsuzluğum oldu benim. Her şey açıktı : On resmi satmak için yapıyordum, galeriler istiyorlardı çünkü. Bu resmin bana vurduğu büyük bir tokat oldu...


SORU : 2


Yıllar önce sizi ilk tanıdığımda sizden ilk etkilendiğim şey; doymak bilmez ‘merak’ duygunuz olmuştu ve nerdeyse her şeye ilk defa bakan bir çocuğun gözleri gibiydi bakışlarınız. Yazının, şiirin ve resmin serüvenci insanı olmak nasıl bir duygudur?..Hayatta her şey sizi çok ilgilendiriyor ve adeta her şeyin bir dili olduğunu düşünüyorsunuz gibime geliyor. Sanırım siz bu hayat okulunun iflah olmaz bir doğa çocuğusunuz. Bu kendine sürgünlük ve dille boğuşmanın cehennemi ne mene bir şeydir?..Siz resim boyarken de aklınızı bir kenara koyanlardan mısınız?..Siz tek başınıza çok kalabalık bir çelebi olmalısınız...Bir dil ustası olduğunuz bilinir. Peki resimdeki dil tanrısı nasıl kışkırtıyor sizi?..Bir nesneye bakarken bir düşe çakılır gibi mi oluyorsunuz?..Çizgilerinize dikkatle bakalım. Eninde sonunda bir lekeye kadar götürüyorsunuz işi. Sanki resmin işine pek fazla karışmıyor, figürü özgür bırakıyor, önümüze yeni bir hayatın o saf coğrafyasını koyuveriyorsunuz. Acaba burada gizli bir gizlemek sanatı mı var yoksa? Yoksa lekenin müziği mi bu? Yoksa çizgideki, lekedeki imgeyi kışkırtmak mı? Sevgili İlhan Berk şiirin gözüyle bakıyorum da resimlerinize aklıma hemen Arthur Rimbaud’un şu dizesi geliyor ve ruhuma yapışıyor: “ Sonunda usumun düzensizliğini kutsal buldum “ ... Siz imge ülkesinin tükenmeyen nefesi olmalısınız.

“ Ben İlhan Berk’in Defteriyim “ diyorsunuz, ben de sürekli canı sıkılan bir evin ruhuyum ama sizin “dokunduğunuz her şey şiire” ve resme dönüşüyor. Ve devam ediyorsunuz : Ben nesnelerin elinden tutmak, onları büyük uykularından uyandırmak, varoluşlarını kanıtlamak, bu dünyanın birer kişileri olduğunu göstermek istiyorum”... Biliyor musunuz siz buna kızsanız da söyleyeceğim işte: Sizi döne döne okumaktan bıkmamak ne güzel şey. Siz benim ustam, en bilge ve en genç okulumsunuz. Ben bu okuldan mezun olmak istemiyorum. “ Suyum ben, bırak gideyim “ demeyin bana sakın... Resim konuşalım... Arkadaşım Aziz Uzun’un değişiyle sorsam: Nasıl bu kadar “ nükemmel “ nü ”ler yapıyorsunuz? Neden nü?..

CEVAP: 2


Dille boğuşmak, bütün şairlerin işi diye bakarım ben buna. Evim, evimiz bizim dil. Benim dille uğraşım konusunda söylesem söylesem bunu derim. Resmimin, şiir gibi sezgiye, duyuma bağlı olduğunu söylüyorsun, bunu bilmiyorum. Şiirimin Resullerin sözleri gibi çok anlamlılık taşısın isterim ben; ama, resimlerimin ise çarpıcı olması ilgilendirir beni daha çok. Ben deformasyonun olmadığı hiçbir resme resim diye bakmam neredeyse. “ Nasıl yapıyorsunuz bu ‘nü’ leri “ soruna gelince, söyleyeyim, ama önce şuraya gelmek istiyorum: Resim üstüne değil ama resmim üstüne konuşmak istemediğimi hep söyledim. Ama niçin? Önce bunu biraz açmak lazım. Ressam sözü beni ürkütmüştür hep. Hugo, Black, D.H. Lawrence, Henry Miller, e.e. Cummings, Henri Michaux da bundan ürkmüştür, sıkılmıştır hiç kuşkusuz. Ben şunu söylegelmişimdir: Resimlerim iyi ise ( ki ben onların resim olduğunu biliyorum, başka türlüsünü de düşünemem ), ressam olmadığım için iyidir. Böyle düşünmemin nedenleri var elbet. Ressam kendini resme vermiş, onun için yaşayan, onun dışında bir dünyanın varlığını tanımayandır. Benim böyle bir kaygım yok. Resim benim dünyam değil. Dünyayı görmeme de engel değil. Resim yapmak beni mutlu ediyor. Hepsi bu. Yazmak ise mutsuzluktur. Kendini mutlu sayan gerçek yazar yazmaz. Benim mutlu olduğum bir tek şey var: Resim yapmak. Miller resim yapmaya ‘ yeniden aşık olmak ‘ diyor. Andre Malraux da yazarların mutsuz, ressamların mutlu olduğunu söyler. Ben hiçbir zaman resim yapayım diye oturmadım. Önümde her zaman kağıtlar olmuştur. Daha doğrusu yürümeyen şiirler. Ayrımına varmadan onlar üzerinde elim gider gelir, çiziktiririm. Beni ilgilendirirse de boyarım. Ya da gerçekten yazacak bir şey olmadığında, okumak da beni ilgilendirmiyorsa, gene ayrımına varmadan koca bir karton alır, çizer boyarım. Resim yaparken korkunç sevinç duyarım. Yeniden dünyaya gelmiş gibi bulurum kendimi. O süre içinde de bitiririm. Gözüm tutarsa kalır, tutmazsa yırtarım. Resmin karşısına bütün kanılarımı atıp çıkarırım. Ne yaptığımı bilmediğim gibi, nasıl bir yolculuk izleyeceğimi de bilmem. Çizgi beni alır götürür. Ona, bir ona bırakırım kendimi. Elimin alıp götürdüğü yeri denetlemem, düzeltmem, bırakırım. Bütün o çıplaklar ( figürler ) böyle kendiliklerinden düşerler kağıtlara. Boya da öyle. Hiçbir boyanın, ışığın yerini merak etmedim. Önümde ne varsa onu kullanırım. Rastlantısal. Tutmazsa ( ki bunu hep yaşadım ), yırtarım. Duygular, tutkular, çoğunda ölümcül tutkular tutar elimden (ölümcül sözcüğünden o kadar korkmayalım, yaşamak da o kadar büyük, yeni bir şey değildir). Kıvranırım, sevmek gibi bir şey ( sevmek de ölümcüldür. ) Çıplakların dışa vurumculuğunu ben bilmem. Ama resimsel bir şey söylemem istenirse, beni yalnız ve yalnız deformasyon ilgilendirmiştir. ( Deformasyon, gerçekten daha gerçek de ondan belki).

Her şey kendiliğinden oluyor: Çıplaklar oradan oraya koşuyor, uçuyor, yürüyor, uzanıyorlar. Bir araya gelmeleri, dağılmaları, kolları, bacakları, havada daireler çizmeleri, hep hep bilmeden, düşünmeden birer birer gelip yerlerini alıyor. Bir de bakıyorum ki bir halka, bir dünya kurmuşlar, o dünya içinde koşuyorlar, takla atıyorlar. Bütün bunlar bilgimin dışında oluyor. Ben resmi bilmem derken de bunu demek istiyorum. Bildiğim, biriktirdiğim bir şeyler varsa, onları da dışladığımdan, resimle yalnız kalırım. Tam bir çıplaklık içinde sürdürürüm işimi. Hep düşsel imgeler gelir, öylece de giderler. Kısaca onları ben, hayaletler, düşler diye tanımlarım. Varla yok arası varlıklar. İsterseniz idealar da diyebilirsiniz. İdealar şairlerin sevgili kullarıdır. Vazgeçemedikleridir. Bağışlansın bu bizlere!.. Resmin dışında ( içinde de )
serüvenlerini sürdürüp sürdürmediklerini ben de çoğu zaman sizin gibi merak ettim; etmedim diyemem. Ama onların yaşamlarına karışamam artık. Onları yeterince tanıdığımı zaten söyleyemem. Geldiler, gittiler. Gelmeleri gibi gitmeleri de beni sevindirmiştir. Hem uzaylılar onlar, kendi yasaları var uzayın. Bunu bilmek yeter. Şimdi bütün bunlardan sonra gelelim soruna: Niçin ‘çıplaklar ’ yaptığımı hep sorarlar. Ben de: ‘ Elim nereye ben oraya ‘ derim. Bunu hiç bilmiyorum. Benim elim kurulu gibi hep kadınları çizmiştir. Yaptığım resimler zaten hiç akılla ilgili değildir. Beni şimdi ressam olarak görüyorlar ama ben öyle görmüyorum kendimi. Çünkü ben bir ressam gibi çalışmıyorum. Daha çok bir şair gibi çalışıyorum. Bu bakımdan resim üzerine konuşmak da istemem. ‘ Bir şair olarak şiir-resim ilişkisini değerlendirir misiniz ’? Söz mü resim mi yani? Her ikisi de akılla yarım yamalak ilgili şeyler. Ama resimde daha da bırakıyorum aklımı. Bu önemli. Bunu şurdan anlıyorum: bir resmi bitirdiğimde bakıyorum ki koca bir vücutta fındık kadar bir kafa kullanmışım. Bana elim egemen oluyor. Elim beni nereye götürürse oraya gidiyorum. Hatta şiiri de böyle yazmak isterdim. Bu iki alanda kullanılan akıl, başka bir akıldır diyebilirim. Yani yarım yamalak bir akıl. Resmi de yarım yamalak bir akılla çizdiğimi söyleyebilirim. Elimden resim bitmiş çıkar, ama kalıp kalmayacağına gene onlar karar verir. Tam dediğim bir resim bir süre sonra baktığımda olmamıştır, düzeltmeye kalkmam, yırtarım. Ben onunla yaşamışımdır, aynı yaşamaya yeniden girmem. İstanbul üzerine dört resim yaptım, kaosu çizmedim. Kaosu çizmeyi denedim. Manzara beni ilgilendirmiyor.Ya da manzaraya kaos olarak bakıyorum. Öyle görüyorum. Ölüdoğaya, nesnelere büyük bir tutkum var, ama onlara nedense uzanamıyorum. Hem resim benim açılmayacak, açılmaması gereken gizli bir alanım: Çok bana özgü, çok benim. Her şeyimi ortaya dökmüşüm gibi, üzgün olduğumu gizleyemeyeceğim.

SORU: 3


Sevgili şair dostum Orhan Alkaya’nın bir sözü vardır ve pek hoşuma gider, doğru da bulurum o sözü. Şöyle söylüyor : “ Dokunduğumuz yerde hayat vardır, mesele yaşantıyı kurabilmekte”...Yani şunu öğrenmeye çalışıyorum sevgili İlhan Berk. Resim ve şiir sadece öğrenilebilir bir şey olsaydı ne kadar çok şair ve ressam olurdu diye düşünüyorum. Bu ülkede şiir yazmanın çok kolay olduğunu sanan bir yığın insan var. Siz bu konularda ne düşünüyorsunuz? Merak ve heves birbirine karışmış, sanat oyunla bir tutuluyor sanki...Kim söylemişti unuttum : “ Şiir biraz da söylememektir “ diye...Sanki sizin resimlerinizde de var bu duygu. Şiirlerinizle resimleriniz arasında bir ahenk akrabalığı olduğunu söyleyebilir miyiz? Balthus geliyor aklıma. Onun 90’lı yaşlarda resim yaparken bir fotoğrafını görmüş ve saklamışım. Neden Balthus’la sizi yan yana düşündüm?.. Yarı rüyada, dalgın kızların da resimlerini yaptığı için mi bilemiyorum fakat sizin “nü”lerinizde erotik bir ziyafet de hissediliyor alttan alta. Balthus’la yapılan bir söyleşide neden “hafifmeşrep kızlar, kadınlar çiziyorsunuz “sorusuna “ Ben meleklerden başkasının resmini yapmadım! “ cevabını vermiş. Ya siz nasıl cevap verirdiniz?.. Dünyayı yazı, şiir olarak ya da resim olarak mı kavrıyorsunuz?..Bildiğiniz şeylerdeki o ‘giz’ duygusu çok hoşuma gidiyor. Ve siz kazıbilimci gibi, bir simyacı gibi çok çalışıyorsunuz o az bulunan has şiiri gün ışığına çıkartabilmek için. Aslında size soru sormaktan da hep korkarım nedense?..Belki de istediğim anlamda “sıkı okur“ olamadığımdandır?..En iyisi sizin bir sözünüzü buraya alıp rahatlamak...” Arada bir özne kendini bırakmalı, başıboş dolaşmalı, sarhoş olmalı, kendinden geçmeli diyorum. Kısa sürelerle de olsa nesne öznenin yerini almalı”...Valla sizin yazı ve şiirlerinizi okuduğumda dil madeni bulmuş gibi seviniyor, resimlerinizle kendimden geçiyorum. Benim işim çok zor sevgili İlhan Berk!..Sahi ne demişti Kleist : “ Kubbe çökmez; çünkü bütün taşları ayna anda yere düşmek ister “...


CEVAP- 3


Sevgili Engin, ‘ Şiir biraz da söylememektir ‘ gibi benim de şöyle bir sözüm vardır: “ Şiir sözcüklerle söylenmez, olanı söylemektir “ diye. ‘Biraz’a gelince ben onu da atıp ‘daha çok’u koymak isterim. Sorunun bir kısmını önceki soruda verdim. Şu ‘ giz ‘ sorusuna gelince: Giz duygusu, gizin kendisi bizim her şeyimizdir. Anlatmak istemenin bin türlüsü vardır. Ama asıl anlamlı olanı da bu giz dediğin duygudur. Giz anlatmamakta yatar. Onu yakalamak da biz şairlerin işidir.Anlam belasını şiirin baş öğesi gibi görmek beni hep deli etmiştir, anlam yok olmadıkça hiçbir yere varılmaz. Ne diyor Mallarme: “Anlam şiirin dörtte üçünü götürür “. Bu anlaşılmadıkça şiirden söz etmek nerdeyse olanaksızdır. Benim savaşım anlam üstüne olduysa bu yüzden olmuştur.


SORU: 4


Sevgili İlhan Berk, “ Güzel bir kadının fısıltısı, göreve çağrılmanın gök gürültüsüdür “ der Picasso!..Siz ne dersiniz?..Bana göre, bence şiir ve resim yani sanat her zaman içinde ruh gençliği barındıran bir uğraş. Sizce aşk yaşıyor mu hala?..Bu tuhaf ve şizofren çağımızda ‘aşk meleği’ işsiz mi kaldı acaba?..Ruhunuzdaki sahil denizle sevişiyor adeta...Sizin yazı ve çizgi büyücüsü kalbiniz sabahtan akşama kadar bir kuş gibi ötüyordur...Siz yazıya çoktan geçmişsiniz ve dil eviniz olmuş...Yeni bir şiirinizi okuduğum zaman, bahçemdeki sis dağılıyor ve ruhları çöle dönmüş kadınların boynundan nehir akıyor...Size sorular düşünürken aklıma sevgili Mustafa Irgat geliyor...” Kanatlı At “ kitabınızı yayına o hazırlamış sanırım ama benim için en önemli özelliklerinden birisi resim yapmasıydı Mustafa Irgat’ın ve sergi açmıştı...Yaşasaydı resimleriniz üzerine neler söylerdi kim bilir?..Sahi bugünlerde “ elinizi sürdüğünüz her şey resme mi dönüşüyor” yoksa?..” Şair olunmaz, doğulur “ sözüne inanılmaz katılıyorum. Bu arada Oktay Rifat’ı da sevdiğinizi biliyorum. Ben Oktay Rifat’ın yaptığı resimleri görünce çok sevinmiştim. Sizin resimleriniz de ise başka bir ruh hali var sanki. Sizin değinişinizle “ Ben aykırıyım, kendimle bir uzlaşmam yoktur “ tadını da alıyorum resimlerinizden...Sevgili İlhan Berk bilginin mekanikliği zaman zaman sıkıntı veriyor bana. Açıkçası erdemin trajedide yattığına inanmak geliyor içimden. Ben “ galile denizi’nin içine girip, resmin derinliklerinde kulaç atmak istiyordum. Ve bir İstanbul’lu olarak yüzme bilmediğimi anladım...Evet, ne demişti Diego Rivera : “ Düşlerim benim asıl gerçeklerimdir, gerçekler ise benim için sadece birer fantezi “...Yıllar önce yazmıştım. Kırmızı geveze, mavi uyumsuz, Nietzsche siyah, İlhan Berk gri; sanki şiirlerini “kül”e banarak yazıyor, şiirin, dizenin “ altın çağı “ kalıyor elimizde... İmge göçmen bir kuştur, parlayıp döner dilimizde, haziran sarısı bir aşkın ellerinden tutulur da rüyası aydınlanır gecesi açık unutulmuş kadınların...Sahi siz kaleminizi, fırçanızı neye banarak yapıyorsunuz resimlerinizi?..


CEVAP: 4


Aşka, “ aşk yaşıyor mu hala ” soruna gelince: Ben ‘aşkı şairlerin yarattığını’ söyledimdi bir yerlerde. Hala da öyle diyorum. Yaşamıyor diyemeyiz her şeyden önce. Bu bizim suçumuz olur önce sonra da onu koruyamadığımız, bakamadığımızdır. Bunu anlarım işte: Evet, aşkı koruyamadığımız, bakamadığımız doğru. Aşk boyuna yenilenmek, özellikle de derinleşmek ister doğası gereği. Artık ateşleyemiyoruz aşkı, fırtınalar çıkaramıyoruz onun için.Bu bir gerçek ve suç bizim... Mustafa Irgat’la , Oktay Rifat’ın resimleri konusuna da dokunayım. Irgat’ın resimleri beni hep ilgilendirdi beni. Şiiri gibi resmi de baştan ayağı Irgat. Mustafa Irgat’ın şiirlerini gün ışığına çıkarmalıyız, Ece ile ilgisi yok onun. Aynı toprağı işliyorlar, o kadar. Oktay’ın resmine bakamıyorum daha, anlamıyorum, yanılmayı isterdim.


SORU: 5


Daldan dala konduğumun farkındayım fakat şiir de, resim de, aşk da dalında güzel öyle değil mi sevgili İlhan Berk?.. “ Bir kaya ressamı Berk, bir mağara sanatçısı “ diyor ya Enis Batur...Ki ben sizin o serginize gitmiştim. Enis Batur’un o nefis Türkçe’siyle okuduğum metnin ve sizin desenlerinizin estetik tadını unutamıyorum. Enis Batur size adeta şiir yazmış. Ve sizin “ kağıdı bile ten sandığınızdan “ söz etmişti de ben çarpılmıştım bu sözüne...Siz resmi yaparken, oluştururken ‘aklınızı bir kenara koyduğunuzu’ söylersiniz hep. “ Hep yalnızlığı seçerek yürüdüm, hep çıkmaz sokaklarda, hep yıka yıka kendimi ”... diyorsunuz...Siz nasıl böyle her şeyi koklayarak, didik didik ederek, dokunarak, başka boyutların kalbini okşayabiliyor sunuz?.. Sizdeki erotizm ateşi sanırım Tanrıların sevişmesi gibi...Siz batık definelerin nerede yaşadığını da mı biliyorsunuz?..Siz resimlerinizle uzun bir gövdenin gürültüsünü mü dindiriyorsunuz yoksa? Sevgili İlhan Berk bu aralık ayında uluslararası resim fuarında kişisel bir serginiz olacak...Büyük resimler çalıştığınızı biliyorum. Biraz da bu konuda konuşalım ne dersiniz?.. Goethe’nin bir sözü vardır, sizin resimlerinizi düşünürken geldi aklıma : Öznede ne varsa nesnede de vardır, hatta fazlasıyla “ der... Ya Sartre’ın bu sözüne ne buyurursunuz?.. Sanki adeta sizin için söylemiş : Nesnelerin, o

adlandırılamayanların arasındayım, yapayalnız, kelimesiz, güçsüz olan beni kuşatıyorlar, altımı, üstümü, ardımı dolduruyorlar. Bir şey istedikleri yok, kendilerini kabul de ettirmiyorlar; şuradalar sadece”... Resimlerinizdeki imgelerin hayatından, ruhundan öpüyor ve bu sıcacık söyleşi için size gönül dolusu teşekkür ediyorum...

CEVAP: 5


Enis Batur’un “ kağıdı bile ten sandığından “ sözünde büyük bir gerçek buluyorum. Ben resmi bütün vücudumla yaparım. Fırça kullanmadım ben. Kullandığımı söyleyemem. Baş parmağımla boyarım ben resmi büyük ustam Chardin gibi...Araya (gövdemin kendisinin dışında ) hiçbir şey sokmam, boya hariç. Şiirle, resimle sevişirim ben. Andre Breton ne diyor: Şiir yatakta yapılır. Benim için de aynen böyle...



21 Ekim 2010 Perşembe

Seni Sevdim Bu Akşam / Cemil Yüksel


seni sevdim bu akşam senin haberin yoktu
dalından yerçekimini döverek kurtulan bir elma
en güzel koparılma sesiyle kendini gerçekleştiriyor
avucunda fırlatılmayı bekleyen misketler gibi
eksildiğini söylüyor birileri kan kaybından
öyle

seni sevdim bu akşam senin haberin yoktu
dokunmanın göğünde diz çökmüş ürperişler 
onarıyor bir papatyayı güneşi az görmüşlüğünde
evet şimdi ne bulsa aşkla tamam diyor
en çok neresinden tutulduğunda apayrı duran
öyle

seni sevdim bu akşam senin haberin yoktu
aniden durdurulmuş bir araba gibi köprü üstünde
hırsından hızlıca çekilmiş bir perdenin sarsıntısı
suda toplanan balıkları irkilten bakışın sesiyle
şiire başlarken masadan kaçışması gibi kelimelerin
öyle

seni sevdim bu akşam senin haberin yoktu
suyla, bir şey gibi, hatırlamakla yine de unuttu
eşya ve sesler bırakılıp katıldılar yaşamaya
ağırlığınca toprak kum çakıl aldılar yeni şeklini
bir taş koptu mesela bir kayadan yüklenince
öyle

açılmış bırakıldı her şey sonuna kadar
önce üzgün yerlerim başladı usulca bırakmaya
her şeye soğuk taşınmış ve nar kırılmıştı üzerinde
açıklanabilir halin gibi vurdu dudakların öpmeyle
bir baloncunun elinden kaçırması gibi balonlarını
öyle

15 Ekim 2010 Cuma

Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali


 "Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalandır. insanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp  kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sükûtu, ne inkisar kalır... Bu halimizle hepimiz acınmaya layıkız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur... "

2 Ekim 2010 Cumartesi

Nasıl / Cemil Yüksel


ben dünyaya nasıl geldim nasıl oldum
hayretler içindeyim, üç kişi birden
sert kayaların soluduğu nefes nefes
kan damarlarında mı büyüdüm şimdi ben
hâlâ aklım almıyor göz çukurlarında mı
aşkla tutunduğun divân nasılda alev alev
hayret o şansı kim bağışladı bana
aklım almıyor bir öpüşmeye bunca davet
nasıl oldu da bir çocuk büyüdü benden
oyuncaklarını binlerce kez ters düz eden
sonra tekrar yeniden kuran yıkıntılarını
en güzel yataklar da sevince kuş tüyü
ne buldu hem denizler akmanın rehavetinde
ben dünyaya nasıl geldim nasıl oldum
duysam birazcık duymaz olur muyum
kulaklarımı buzla soğutuyorum nasıl

evde doğmuşum çarşafları sallandıran gürültüyle
iki kıtaya yaslar gibi bacaklarını o şişkinlikle
ilk beni doğurmuş annem, çığlıklarına öykünmüşüm
oyundan kaçılmaz demiş yakalamış ebe
yaz kıyafetleri üzerimde utangaç boyuna
babam erkek çorapları satardı pazarda
yüreğimiz kadar bir tezgahta hem de nasıl
âdetleri gibi yerleşik bir tavırdı kadınlar, seçerlerdi
en uygununu yakıştırmak için kocalarına
kendilerine seçtikleri ise sıyırıldı durmadan
koparılmadık elma bırakmam kendimden
kulaklarımı buzla soğutuyorum nasıl

ben dünyaya nasıl geldim nasıl oldum
hayretler içindeyim, dişlerimi çektirmeye bile gidiyorum
oldum mu bir kitabı taşla açıyor görünürken
iki kişinin birden yaptığı belki de gündüzde
kum sızıyor yapışkan ıslak ama nasıl?

kabul et artık, nereye tutunsam
yangın için verilmiş, o ilk alarm.

İlişkiler Arasında Bir Gezinti 06.05.1970 / Muzaffer Buyrukçu



Gündüz ortalığı toza toprağa bulayan, çiçek ve açılmış saçılmış, ergen kız, olgun kadın ve dişilik kokan bahar rüzgârı, akşama doğru hafiflemiş, okşayıcı bir esintiye dö­nüşmüştü.
Gençlerin sesleri coşkuluydu; sevinç doluydu, hayal doluydu! kışın uyuşukluğunu, kirini, sisini atan gözleri çakmak çakmaktı.
Hızır ile İlyas peygamberin buluştuğu ve yazı başlattığı bugün, 'Hıdrellez' şenliklerini İstanbul'da sürdürmeye ka­rarlı köylü toplulukları kırlara gitmişlerdi akın akın yiye­cek paketleriyle, torbalarıyla. Bugün kimi aşklar doğacak, eskiyen, yıpranan aşklar ölecekti. Ve karanlık bastırınca kanlan kaynayan yeni yetme kızlar, erkeğin büyüsünü ve sırrını bedenlerinde taşıyan körpe gelinler, yaktıkları ateş­lerin üstünden -alevlerin dilleri baldırlarını yalayacaktı-atlayacaklardı.
1 Mayıs İşçi Bayramı'nı genellikle nezarethanelerde geçiren 'eski tüfekler' ormanlık bir bölgede ya da pınl pırıl bir derenin kenarında, birbirilerine sosyalizm propagan­dası yapacak, devrimci şarkılar söyleyecek, içki içeceklerdi.
Ağaçların yapraklarındaki yeşil dipdiriydi.
Edip Cansever, ben, 'edebiyatımızın kayın biraderi 'Bıyık's Talât (Talât Kılıç) Taksimdeki 'Mutfak' meyhanesin-deydik. Bu açık hava içki evine, bu harika bahçeli lokan­taya sık sık gelirdik Edip Cansever'le, Metin Eloğlu'yla, Hü­samettin Bozok'la, Nevzat Üstün'le, Hamit Akınlı'yla, Alp Kuran la, Recep Bilginer'le. Can eriği, göbeğe yakın kütür kütür yapraklan limonlu suya batırılmış Yedikule marulu, iyice dövülüp pişirilmiş ve lif lif ayrılmış, dereotu ve sirkeye yatırılmış çiroz yerdik rakıyla. Şimdi, güneşten kurtulmaya ve gümüşi rengi çoğaltmaya çabalayan aydınlığı, çevreyi, devinenleri seyrediyor bu doğaya bir şeyler aktaran, bu do­ğadan bir şeyler devşiren üretici anların sihri bozulmasın diye susuyorduk. İçimizden, içimizdeki gizli dille konuşu­yorduk... Sözcüklerimiz yumuşaktı, barışçıydı, güzellikleri yakalamak için çırpınan uçan halılardı, ama hiçbir sihir sürekli değildi, birtakım öğeler, kıpırtılar yırtardı onun es­tetikle dokunan zarını. Caddedeki taşıtların gürültüleri kulaklarımıza saldırınca rakılarımızı yudumlamaya koyul­duk. Tahir Alangu, medreseli bir molla yürüyüşüyle geçti yanımızdan selâm vererek, arkalardaki bir masaya oturdu. Ayak
Bacak Fabrikası'nın yazarı Sermet Çağan uğradı, di­linin ucunda hazır bekleyen bir espriyi, onun uzantısı güldürüyü kısık sesiyle iletti bize, ellerinin ayalarını ma­saya dayadı, gövdesinin ağırlığını verdi ellerine. Esmer yu­varlak yüzü, kıvırcık siyah saçlarıyla Mısırlı bir arabı andı­rıyordu. Bir de lâz fıkrası anlattı ve gitti. (Öldüğü ağustos ayına kadar burda, Cağaloğlu'nda, Sirkeci istasyon mey­hanesinde altı yedi kez karşılaşmış, rakı içmiştik.) Bir si­gara yaktım.
"Bugünlerde çok heyecanlıyım, sanki bir şeyler ola­cakmış, bir şeylerle
karşılaşacakmışım da üzülecekmişim gibi." dedi Edip Cansever. "Ayrıca kulaklarım da uğulduyor, çınlıyor... Her an adım çağrılıyormuş gibi acayip sesler du­yuyorum."
"Tansiyon yükselmesidir bu... Bir de bahardandır." dedi Talât Kılıç. "Baharda kan basıncı artar."
"Nerden biliyorsun sen bunları?" dedi Edip Cansever onun böyle şeyleri bilemeyeceğini vurgulamak istercesine.
"Öğrenciyken bir sevgilisi vardı, doktordu." dedim. "Ec­zanede de kalfalık yapmıştır."
"Öyle miii?" dedi Edip Cansever kuşkuyla. "Sanki se­nin bir sevgilin olamazmış gibi geliyor bana!"
Talât Kılıç bıyıklarını sıvazladı, "Sana gelen doğru de­ğildir, tevatürdür. (Bana baktı) Nasıl yeğenim?" dedi.
"İyi... Edib'i yedin " dedim. "Edipsiz şiir, şiirsiz Edip olamayacağı gibi sen de sevgüisiz olamazsın."
Edip Cansever incecik gülümsedi. "Geçenlerde Şişli'de yürüyordum, ansızın 'Edip, Edip, Edip' diye seslendiklerini işitim, döndüm, tanıdık kimseyi göremedim." "Kadın sesi miydi, erkek sesi miydi?" dedim. "Alay eder gibisin." dedi Edip Cansever. "Hayır, ciddi söylüyorum." dedim. "Seçemedim. Belki de o ses yıldırım gibi içimden yük­seldi." dedi Edip Cansever.
"Öyleyse şiirin sesidir... sana bugünlerde şiir dalgalar halinde geliyor, bu, verimde yükselişin bir belirtisidir." de­dim.
"Bunlar sanatsal benzetmeler." dedi Talât Kılıç, "Bence Metin Özek'e görünsen iyi olur."
"Hiç kimsenin bana 'beni anlatmasına' katlanamam." dedi. Edip Cansever.
"Hem eksik anlatırlar... ikide bir sö­zünü kesip araya gireceğim, 'öyle değil, yanılıyorsun' diye­ceğim yanlışlarını düzelteceğim."
"Sen zaten şimdi o işle uğraşmıyor musun?" dedim. 'Yani?" dedi Edip Cansever.
"Yazdığın şiirlerde kendini kendine anlatmıyor mu­sun? Senin şiirlerinde üç temel öğe var. Birisi saptamalar, ikincisi yansıtmalar, üçüncüsü itiraflar." dedim.
"Hm, şiirden anlıyorsun sen, aferin!" dedi Edip Cansever. "Ama ben yalnız kendimi değil başkalarını da, o baş­kalarının bulunduğu nesneler dünyasını da anlatıyorum." "En çok gezip dolaştığın alan da mutsuzluk alanıdır, bunaltı alanıdır... benim gibi tedirginliklerin de kaynakla­rına iniyorsun zaman zaman." dedim.
"Bu, bana kalırsa içki yorgunluğudur." dedi Talât Kılıç. "Biraz dinlenirsen hiçbir şeyin kalmaz, uğultular kesilir."
Edip Cansever rakısını yudumladı, yeşille san arası kı­rış kırış, gevrek bir marulu tuzladı, ısırdı; kıtırtılı sesler yayıldı ağzından. "Bu havada rakı içmeyeceğiz de ne za­man içeceğiz Talât? Dinlenmek demek, o süre içinde, bu gül mevsiminde, hayatın dışında kalmak demektir." "İç yeğenim iç, iç bade sev güzel..." dedi Talât Kılıç. Edip Cansever, önemsediği bu durumla yakından, iç­tenlikle ilgilenmemizi, beklediği yanıtları aşacak düzeyde yanıtlar vermemizi istiyor gibiydi. Aslında ne dersek diyelim onu sevindiremeyecektik. En güzel şiirlerinin bulunduğu "Kirli Ağustos"un aldığı olumlu tepkiler her an arttığı halde bir türlü yakındığı 'eksikliğin giderildiği' düşüncesine ulaşamadığı için tedirgindi. Evet, 'gövdesinden daha bü­yük ve akşama doğru görünmekte olan bir sıkıntısı vardı ve giderdi alkollere bir mektup gibi, alkollerden gelirdi bir mektup gibi'. Son dönemde çok içiyordu. Böyle davran­masının nedenleri arasında neler saklıydı? Sorulsa kendisi de açıklayamazdı ya da birkaç etkeni ileri sürerdi. Ama onun durgunluğunda da, hareketliliğinde de adını koya­madığım bir şeylerin kıpırdadığını seziyordum. İnsanın in sana verebileceği en değerli şey yalnızlıktır' diyordu bir şi­irinde, belki de bu yalnızlığın dibinden fışkıran gürültüler yükleniyordu kulaklarına. Zihnim, Edip Cansever'in so­runlarının özüne sızmaya çalışırken onun dışındaki başka düşünceleri de olgunlaştırarak sunuyordu bana.
...Üzüntüsünü tek başına yaşamak için ayrıldı onlar­dan.
Onun değerine inananlar, yalnızlıktan kurtarmak için sevgilerini çoğaltıyorlardı...
Yudumladım rakımı, çiroz salatasından aldım çatalın ucuyla.
Not defterine bir şeyler karalayan ve dudaklarının arasına kıstırdığı sigarayı unutan Edip Cansever'e 'Yaka­yım mı Edip yeğenim?" dedi Talât Kılıç.
Edip Cansever başını eğdi.
Yaktı sigarasını Talât Kılıç çakmağıyla. "Lan yeğenim bu avratlar gözlerimizi oyacaklar, napsak, bir iş falan mı tutsak?"
"Oysunlar da kör kalalım." dedim.
"Biz eski zampiklerdenik, el yordamıyla buluruz onla­rın tepelerini düzlüklerini." dedi Talât Kılıç.
"Sus oğlum üstad çalışıyor." dedim.
Turgut Uyar'la Tomris Uyar, bir çocuk arabasını iterek girdiler bahçeye. Edip Cansever, "Reis!" diye seslendi. Geldiler. Yer açtık. Tomris Uyar, "Buyrukçu, oğlum Turgut'u gördün mü?" dedi. Kalktım, temiz örtülerin arasında uslu uslu duran çocuğa doğru eğildim, gözlerimi gözlerine diktim. Yabancı yabancı baktı bana. Sağlıklıydı. Topuz gibiydi. "Mutlu olmasını dilerim!"

Turgut Uyarla Tomris Uyar votka içeceklerdi.
Naci Çelik abartılı bir saygıyla selâmladı hepimizi ve üç metre ötedeki bir iskemleye ilişti, yüzünü masamıza çe­virdi, az sonra Selim İleri de gelecekti.
Edip Cansever, Naci Çelik'i süzdü tepeden tırnağa olumsuz bakışlarla, külünü silkti işaret parmağıyla siga­ranın beline dokunarak ve gökgürültüsü gibi kükredi. "Kimsin ulan sen?"
Naci Çelik apışıp kaldı, sarardı, soldu, benden, Turgut­'tan, Tomris'ten, Talât'tan yardım istercesine kıvrandı.
"Kimin ajanısın ulan sen? Şiiri ne zaman öğrendin de boyundan büyük lâflar ediyorsun." dedi Edip Cansever.
Naci Çelik, sözlerin kendisini fazla etkilememesini, ya­ralamamasını sağlamak amacıyla bir tenhalığın uzak bir köşesine çekilmiş gibi hiç yanıtlamadan dinledi Edip Cansever'i bir saat kadar, sonra kalktığını hissettirmek istemi­yormuş gibi kalktı usulca, kayboldu ortalıktan. Ne olursa olsun gözlerimizin önünde azarlamamalıydı çocuğu, o daha çok gençti... çabuk kırılırdı; söyleyeceği bir şey varsa biz yokken ya da bir yana çeker konuşurdu. Bana çata­cak, öfkesini benden alacak korkusuyla zihnimin dışına taşırmadım bunları.
Bardakları tokuşturduk.
Edip Cansever'in Naci Çelik'e duyduğu kızgınlık azal­mıştı. Gülümsüyordu. Tomris Uyar ve Turgut Uyar'la bir­likte geçirdikleri ve o geceyi unutulmaz kılan birtakım sivri ve yayvan olaylardan söz ediyorlardı. Birden bana baktı, "Biliyor musun Turgut, Muzaffer senin şiirlerini beğenmi­yor " dedi. Kıpkırmızı oldum, kulaklarım yandı tutuştu. Çıldırmış mıydı bu? Yoksa bizler tartışırken, sürtüşürken doğacak gergin ortamdan sıkıntılarını giderecek bir zevk mi alacaktı? Bizlerin acıları, onun ağzının tadını çoğaltan ballar mı üretecekti? Bu soruların karşılığı olumluysa Edip Cansever bir depresyon geçiriyor demekti ve tedavisi şarttı.
Turgut Uyar bu 'emrivaki' karşısında biraz sarsıldı ama hemen toparlandı, efendice gülümsedi. "Olabilir, beğenme­yebilir."
"Edip, ne oluyor? Niye suyu bulandırıyorsun?" dedim sertçe.
'Yalan mı? Beğeniyor musun?" dedi Edip Cansever.
"O benim bileceğim iş... beğenirim beğenmem, ama bu düşünce bana aittir ve gerektiğinde ancak ben açıklarım." dedim.
"Kimse kimsenin şiirini, hikâyesini sevmek zorunda değildir." dedi Turgut Uyar yumuşak bir sesle.
"Doğaldır bu "dedim. 'Turgut'un şiirini asıl beğenme­yen, asıl sevmeyen ama beğeniyormuş gibi, seviyormuş gibi davranan sensin!"
Bozulma sırası Edip Cansever'deydi. "Hayır, ben Tur­gut'u severim".
"En azından yüz kere Turgut Uyar beni taklit ediyor, birçok şiirinde benden etkiler vardır diyen sen değil misin" dedim.
Şaşırdı Edip Cansever, rakı bardağını ağzına götürür­ken eli titredi. "Sen yanlış anlamışsın, ben öyle bir şey de­medim."
"Kıvırma!" dedim. "Senin gibi bir sanatçıya ikiyüzlü davranmak yakışmıyor. Mademki konu açıldı, herkes eteğindeki taşlan döksün."
'Turgut önemli şairdir." dedi Edip Cansever bir robot sesiyle.
"Başka şeyler konuşsak." dedi Tomris Uyar. "Surda iki dirhem rakı içeceğiz onu da burnumuzdan getiriyorsun. Bir daha seninle oturmayacağım; rahatsızsın sen!" dedim.
"Doğru, herkesi kızdırır." dedi Edip Cansever. "Doğru, yalan söyleyeni kızdırmalı." dedim. "Ben Turgut'un şiiri kötüdür demedim." dedi Edip Cansever boşluğa bakarak.
"Belki 'kötüdür' demedin ama 'beni taklit ediyor, benim etkim altındadır' dedin. İnkâr etme!" dedim. "Marul çok taze!" dedi Turgut Uyar. Utandım böyle, kişiliği zedelemeye yönelik bir tartış­manın içinde bulunduğum için.
Bir süre konuşmadık. Ben, Turgut Uyar'la Tomris Uyar'ın yüzlerine bakarak başımı salladım Edip Cansever'i suçlarcasına. Turgut Uyar, 'aldırma' dercesine gülümsedi. Tomris Uyar, "Sizin orası şimdi çok güzeldir." dedi.
"Hem de nasıl! Hanımelleri, yediveren gülleri açtı, erik­ler meyve tuttu. Gelsenize bir gün, masayı asmanın altına kurarız." dedim.
"Nar ağacınız da var mı?" dedi Turgut Uyar. "Var." dedim. "Ben her sabah ve akşam Havva'yı cennet­ten kovduran yılanı o ağaca sarılmış görüyorum." "Gündüzden geliriz." dedi Tomris Uyar. "İyi olur, o gece de bizde kalırsınız." dedim. "Biz birkaç kere gittik." dedi Edip Cansever. "Bunun bir oğlu var, saçları kıvır kıvır, Cezayirli'ye benziyor... Tahir Alangu, Hüsamettin Bozok, Orhan Kemal, Fahir Aksoy da birlikteydi bizimle."

"Fahir Aksoy, çoğunuzu sigortalamaya kalkmıştı." de­dim.
"Orhan Kemal'i etmişti." dedi Edip Cansever.
Votkalarını bitirince Tomris Uyar'la Turgut Uyar kalktılar, geldikleri gibi sessizce gittiler... Tomris Uyar, ço­cuk arabasını sürüyordu genç bir annenin onuruyla, mutluluğuyla.
"Berbat ettin bir çuval inciri." dedim, "Dört nala koşan bir ata köstek taktın, devirdin. "Kaşlarımı çattım, yüzümü astım.
"Somurtma!" dedi Edip Cansever.
"Neşelenecek hal mi bıraktın?" dedim. "Hem Turgut'u, hem beni üzdün."
"Ben üzmek istemedim ki..." dedi Edip Cansever. "Peki niye söyledin?" dedim.
"Hiiç, öyle... O düşünce beni tedirgin etti, edince de at­tım dışarıya, bir gizliliği açıklığa kavuşturdum." dedi Edip Cansever.
"Benim gerçeğim bu. Sen niye kendi gerçeğine maske taktın da beni cepheye sürdün? Yoksa bu durumun aracı­lığıyla Turgut'taki güç odaklarını parçalamak, onu çö­kertmek mi istedin?" dedim.
"Ukalâlık yapma! Neler söylüyorsun? Benim öyle bir amacım yok." dedi Edip Cansever.
"Var," dedim. "Sen Cemal Süreya'yı da, Turgut Uyar'ı da indine rakip olarak gördüğün için kıskanıyorsun, onları ekarte edip yalnız kalmak, tek olmak istiyorsun. Hepsinin üstünde olmak istiyorsun."
"Ben zaten tekim." dedi Edip Cansever.
"Sen de Orhan Kemal gibi insanları kapıştırmaktan, birbirine düşürmekten hoşlanıyorsun, bayılıyorsun." de­dim.
"Ne zaman geliyor o?" dedi Edip Cansever.
"Bilmiyorum." dedim soğuk bir sesle.
'Temmuz'da." dedi Talât Kılıç.
"Gelsin de..." dedi Edip Cansever alaycı ve ilerde ola­cakları sezdiren bir sesle.
"Ben ikinizden de uzak duracağım bundan sonra." dedim. 'Tahrip ediyorsunuz beni."
"Korkuyorsun değil mi?" dedi Edip Cansever.
"Korkuyorum." dedim. "Senden de, ondan da... İkiniz de sadistsiniz, en yakınlarınızın acılar içinde kıvranma­sından zevk alıyorsunuz ve onların kıvranmaları için de ellerinizden gelen her şeyi yapıyorsunuz."
"Sen zevk almıyor musun?" dedi Edip Cansever.
"Almıyorum elbet. Şimdiye kadar sana, Orhan Kemal'e, Talat'a acı çektirdim mi?" dedim.
"Yeğenim bir denedir, melek gibi bir yüreği vardır." dedi Talât Kılıç.
"Durup dururken Turgut'u bana düşman ettin." de­dim.
"Hadi içelim!" dedi Edip Cansever. Hem insani anlam­ların hem de saldırganlık parıltılarının yoğunlaştığı gözle­rini üzerimizde dolaştırdı.
"Lâfı çevirme!" dedim.
"Bak, bak, bak Atillâ Tokatlı nasıl da gülüyor." dedi Cansever.
Baktım. Selâhattin Hilâv'ın anlattıklarına kahkahayla gülüyordu Atillâ Tokatlı.
Akşamın gümüşi aydınlığı etkisini azaltıyor, gücünü yitiriyor, alaca bir karanlığın egemenliği altına giriyordu. Ve bir tek rakıyı bitirme süresi tamamlanırken gece indi ansızın ve günün bu bölümünü bütünüyle ele geçirdi,se­kiz on saat tutacak saltanatının koca gövdesiyle ezdi ve kıyıda köşede kalmış, unutulmuş gün kalıntılarını emdi, karanlığın ruhuna sığınan elektriğin sarı ışıklan, insanları da, nesneleri de değişik bir kimliğe sokan bölümün kapı­larını açtı. Çevremizdeki binaların, caddedeki beyaz camlı sokak lâmbalarının, yolu bir saniye boş bırakmayan oto­mobillerin, otobüslerin, Taksim'deki ampullerin ışıkları yandı. "Mutfak"taki devinim, gel-git, deplasmanlar, trans­ferler, ziyaretler artmıştı. İçkicilerin tükettikleri alkol, tü­kettikleri konuşma, tükettikleri kahkaha, tükettikleri ba­kış ve el kol hareketleriyle çizdikleri resimler de çoğalmıştı. Meyhane tıklım tıklımdı. Kişiler yaşamın yüzeylerinde ve derinliklerinde lâbirentlerinde ve düzlüklerinde geziniyor, bir şeyler kapıyor, bir şeyler savuruyor, bir şeyleri çiğniyor, bir şeyleri okşuyordu. Kimi topluluklar, hesaplarını ödeyip kalkmak üzere olanların başuclarında bekliyorlardı sabır­sızlıkla onların boşaltacağı masalara oturmak için.
Gece de, insanlar da hızla ilerliyorlardı yükleriyle ağır­lıklarıyla.
Biz ikinci Altınbaş'ı ısmarlamıştık.
Rakı, beynimdeki altın madenlerinin saklandığı da­marları bir kuyumcu titizliğiyle işliyor, yaratıcılığımın her anını zenginleştiriyordu. Ayrıca ruhumdaki sertlikleri yu­muşatmıştı ama Edip Cansever'in Naci Çelik'e, Turgut Uyar'a, bana yaptıkları aklıma gelince iğneli fıçılara yuvar­lanıyor, kanımın bin bir delikten akışını seyrediyordum ve hemen kaçmak istiyordum her şeyi, dostluğumu, arkadaş­lığımı, anılarımı bir yana iterek... 1968 yılındaki o büyük 'kavga'dan bu yana ikinci kez kırıyordu Edip Cansever beni ve ona beslediğim sevgiyi azaltıyordu. Önleyemediği bir takım duyguların, yönlendiren bir takım olumsuzluk­ların ve tepkilerin tutsağı mıydı? Cansever'le arkadaş ol­mak demek Himalâyalara tırmanmak, burdan Amerika'ya yüzmeyi göze almak, timsahlarla dolu bir göle düşmek de­mekti. Bardağını bardağıma dokundurdu. "Dargın mısın hâlâ?"
"Evet, dargın değilim dememi bekliyorsun ama dargı­nım." dedim.
"Ben değilim." dedi Edip Cansever. "Sen nasıl dargın olabilirsin ki? Sen zafer kazanmış bir kumandansın." dedim,
"Ben büyük bir şairim." dedi Edip Cansever. "Şiirlerin büyük ama senin için aynı şeyi söyleyemeye­ceğim, kusura bakma!" dedim.
"Ben hep doğruyu söylerim, doğrunun egemen olma­sını isterim." dedi Edip Cansever.
"Doğruyu söylerken yanlış yapıyorsun ama." dedim. "Turgut hakkında düşündüklerimi belki de hiç açıklama­yacaktım, dostluğumuz sürüp gidecekti. Hem beni hem onu zor durumda bıraktın. Nasıl yüzüne bakacağım Tur­gut'un?"
"Bakmaktan utandığına göre suçlusun." dedi Edip Cansever. "İkiyüzlülükler ortadan kalkmayınca acılar öl­meyecektir..."
"Ama sen benden daha hırpalayıcı olanı söylediğin halde yüzüne bakacaksın Turgut'un, görüşeceksin, içki içeceksin." dedim. "İkili oynuyorsun. Onu aydınlatırken beni karartıyorsun."
"Ben direkt bir adamım." dedi Edip Cansever. "Şiirlerim de insan dünyasının içine eğilir ve o uçsuz bucaksız dün­yadaki hareketleri, anlamların yuvalandığı noktalara sü­rer."
"Biraz da kendi içine eğil, kedini gör!" dedim. Gülümsedi, tatlılaştırdı sesini. " Yeter Muzaffercim, ye­ter, eleştirme artık!" Ve sigara dumanını üfledi yüzüme.
           "Eleştirecek bir şey bulamayacağım güne kadar eleştireceğim seni." dedim.
Dalgınlaştı, gözlerini yumdu Edip Cansever ve mırıl­dandı. "Ve içimde gezerim ucu sivri bir bıçakla/Düşer elle­rim bir çağın artıklarına/Çatalımda kemikler, ölü gözleri ve iniltiler,  çığlıklar..."

"İşte bu şiirin güzelliğini, tutarlılığını görmek istiyorum sende, senin davranışlarında..." dedim.
"Büyük bir şairim ben!" dedi Edip Cansever, bardağını ağzına yaklaştırdı. "Ben şiirimde bir miti işliyorum, ayrıca şiirimde kolay anlaşılmayan, derinliği sezilen ama derinli­ğine inilmeyen  bir giz olsun istiyorum."
"İstediğini gerçekleştiriyorsun zaten." dedim. "Ben büyüğüm değil mi?" dedi Edip Cansever. "Cemal, sen, ikiniz..." dedim. "Turgut'u saymıyorsun." dedi Edip Cansever "Onu sen sayarsın bundan böyle." dedim. "Hah şöyle, yumuşa biraz." dedi Cansever. "Ben sert değilim ama zorunluluklar... yalnız kırdığın Pot yenir, yutulur cinsten değil." dedim.
"Rakılarınızı bitirin de kalkalım burdan. Sıkıldım." dedi Edip Cansever. "Sizi hiç bilmediğiniz bir yere götürecem."
"Gece Kulübü mü?" dedim.
"Evet. Lüks bir yer... sakın hır çıkarmayın!" dedi Can­sever.
Sesimi yükselttim. "Ne zaman çıkardık ki... Her yerde hır çıkaran, onu bunu yaralayan., arkasında kalpleri kı­rılmışlar, onurlan zedelenmişler ordusu bırakan sensin..."
"Bu akşam çok coşkulusun." dedi Edip Cansever.
 Ve caddenin öte yanına geçtik hafifçe sallanarak. Ta­limhane tarafında dışı da içi de göz boyayan süslerle kaplı, loş, kasvetli, yalnızlık ve intihar kokan bir salona girdik. Yarımay biçimindeki tezgâhın çevresinde sıralandık uzun bacaklı taburelere tüneyerek. Solumuzda, ilerimizde dört genç, özgür, serbest yaşamakta mutluluk arayan kadın, bacak bacak üstüne atmışlardı ve dolgun bacakları dibe doğru kalınlaşıyor, gizemli bir çekicilik yaratıyordu ve kilotlarından el kadar yerler görünüyordu. O kilotların arkalarını hayal ettim ama hayilimi renklendiren resimleri sevmedim, iğrenç buldum. Pasaklıydılar. Ya sevgililerini ya da birkaç kadeh bir şey ısmarladıktan sonra yataklarına sürükleyecek hovardaları bekliyorlardı Ve konyak, votka, cin, tekila içiyorlardı; boyalı ağızlarında sigaralar tütüyordu.
Birer konyak ve kuru yemiş istedik... konyaklarla bir­likte fındık, fıstık, leblebi, badem kâsesi geldi. İtalyan tipli barmen, kendini beğenmiş soğuk nevale­nin biriydi. Kırkbeş yaşlarındaydı, yanık tenliydi; iri yan, pehlivan yapılıydı, geniş omuzlan vardı ve adaleli kollan dövmeliydi. Boynundan karnına doğru zincirli bir kolye sarkıyordu. Bileklerindeki gümüş bileklikler, parmaklann-daki taşlı taşsız yüzükler modern biri olduğunu koyu­yordu ortaya. Talât'la bana domuza bakar gibi bakıyordu it herif! Edip Cansever'in onun yanını tutmayacağını bil­seydim "Niye öyle bakıyorsun ulan hıyar?" diye bağıracak­tım. Bastırdım kızgınlığımı. Kadınlara saygıyla yaklaşıyor, masaların arasında bir 'baba hindi' edasıyla dolaşıyordu. Ötekilerden daha içtenlikli olduğu kadınla konuşurken kasıldıkça kasılıyor, pozdan poza geçiyordu. Ve o kadının kulağına sık sık bir şeyler fısıldıyor, saçlarını karıştırıyor, alnından öpüyordu.
"Ben her gece bir iki konyak içer, öyle giderim eve." dedi Cansever. "Beğendin mi?"
"Hayır, boğucu," dedim. "Şu salatalık da çok itici, megoleman biri."
"Kadınlar bayılıyor ona." dedi Edip Cansever. "Hangi kadınlar ama? Yoldan çıkanlar, orospular." dedim. "Bu iğrenç suratına nasıl katlanıyorsun?"
"Edebiyatsever o... öyle göründüğüne bakma. Kültür­lüdür." dedi Edip Cansever. "Kafka okuyor."
Gülümsedim. "Gösteriştir. Okusa bile bi bok anlamaz o."
"Peşin yargılısın..." dedi Edip Cansever. "İğrenirim bu üç kâatçı tiplerden." dedim. "Benim şiirimi seviyor." dedi Edip Cansever." ...Belli bir zaman dilimini kımıldatıp içinden sayısız durumlann geç­tiği Gökanlam'lan ezbere biliyor. Çağırayım, okusun!" "Aman aman!... yeni yeni kendime geliyorum." dedim. "Aydın bir barmen bu." dedi Edip Cansever.
"Sen yalnızlığı yazıyorsun ama yalnızlığı sevmiyorsun ve uğradığın, birkaç saat kaldığın yerlerde dayanaklar arı­yorsun kendine." dedim. "Bu da onlardan biri işte..."
"Bu ne yapıyor böyle?" dedi Edip Cansever, Talât Kılıç'ı işaret etti başıyla ve tiksinmiş gibi yüzünü buruşturdu. Talât, konyağı bitirmeden başını tezgâha dayamış, uyuk­luyordu. Sarstım. "Uyuma, gideceğiz..."
"Hm, ne diyon yeğenim?" dedi Talât.
"Uyuma! Ayıptır!... Edip'i düşün! " dedim. Dürttüm. Kımıldamadı. "Gidelim. Ya da biz gidelim sen otur, sızdı bu serseri!" Alttan aldım, üste çıktım, yalvardım, yakardım, uyandırdım, omuzlarından kavradım ama ayakta duramı-yordu; dizleri bükülüyor, gövdesinin ağırlığını aşağıya veri­yordu yerçekiminden kurtulmuş gibi. Nitekim boş bulun­duğum bir anda yere attı kendini, boylu boyunca uzandı. Barmen -haklı olarak-küçümseme anlamı taşıyan bir sesle "Edip Bey, rica ederim bir daha böylelerini getirmeyin!... buranın şerefi var." dedi.
Parladım. "Sen ne demek istiyorsun lan hırbo? Biz şe­refsiz miyiz? Sen bizim kim olduğumuzu biliyor musun?"
"Ne olduğunuzu gördüm." dedi barmen.
Üzerine atılacaktım. Edip Cansever önledi. "Sus!"
"Beni değil, onu sustur!" dedim "Meyhaneyi mi dağıt­tık, sağa sola mı saldırdık, ne yaptık?"
"Buraya ağızlarıyla içmesini bilenler gelir!" dedi barmen.
"Sen kaşınıyorsun ama dua et arkadaşımın böyle olu­şuna, yoksa seni kızılderililer gibi dans ettirirdim." dedim.
"Uzatma!" dedi Edip Cansever. "Tut şunu!"
Karga tulumba taşıdık dışarıya. Başından aşağı bir şişe su döktüm açılması için... sıçradı birden, ürperdi, he­men toparlandı ama bu kez kaldırımın kenarına parkedilen bir otomobilin arka sağ lâstiğine kustu.
"Gece böyle bilmemeliydi." dedi Edip Cansever. "Bilmemeliydi ama..." dedim.
Talât Kılıç midesindekileri boşaltınca rahatladı, doğ­ruldu, bir şişe buz gibi suyla da yüzünü yıkadı. "Temiz ha­vadan sonra buraya gelince çarpıldım, özür dilerim Edipçim."
"Çok karışık yedin de ondan" dedi Cansever. "Benim burdaki saygınlığımı..."
"Bir garson parçası bizden daha mı değerli?" dedim.
"Değil ama orada böyle çirkin şeyler olmaz, nezih bir kulüptür." dedi Edip Cansever.
"Bu akşam sende bir şeyler var... bizi kıran, dışlayan hareketler yapıyorsun. İlişkini kesmek istiyorsan söyle!" dedim.
"Saçmalama! Seni ne kadar sevdiğimi bilmiyor mu­sun?" dedi Edip Cansever.
'Yürü lan Adana ayısı!" dedim, ensesinden ittim Talât Kılıç'ı. "Gittiğimiz her yerde başımı belâya sokuyorsun. Senden... Edip'ten, Orhan Kemal'den korkuyorum. Sen­den 'aman bu bir haltlar karıştırmasın, canımı sıkmasın, beni utandırmasın1 diye korkuyorum. Edip'ten de, Orhan Kemal'den de 'ne vakit ters bir şeyler söyleyecekler, ne vakit beni kıracaklar' diye korkuyorum. Hiç böyle arkadaşlık olur mu?"
Sululaştı Talât Kılıç. "Bişi mi dedin?"
"Ciğeri beş para etmeyen bir dangalak senin yüzünden hakaret etti bize. Farkında mısın? Ama nasıl farkında ola­caksın ki... uçuyorsun, pilotsun." dedim.
"Kim o? Nerde?" dedi Talât Kılıç, (ayık olsaydı atılırdı adamın üzerine, döverdi) sağa sola baktı, hakaret edeni aradı. "Göster de duman edeyim!"
"Hadi, bırak palavrayı da doğru dürüst yürü!" dedim, bir taksiye işaret ettim.
"Gene görüşelim Muzaffercim!" dedi Cansever.
"Belki..." dedim küskün bir sesle.
'Yarın arayacam seni, Boğaz'a gideriz." dedi Cansever.
'Yarın işim var." dedim; Talât Kılıç'ı taksinin arka bö­lümüne soktum, oturttum, ben de yanına oturdum. Ba­şını omuzuma dayadı, hemen horlamaya başladı.


Fotoğraf Muzaaffer Buyrukçu'nun oğlu Erdem Buyukçu'nun blogundan alınmıştır.
Adresi : http://erdembuyrukcu.blogcu.com/