2 Ekim 2010 Cumartesi

İlişkiler Arasında Bir Gezinti 06.05.1970 / Muzaffer Buyrukçu



Gündüz ortalığı toza toprağa bulayan, çiçek ve açılmış saçılmış, ergen kız, olgun kadın ve dişilik kokan bahar rüzgârı, akşama doğru hafiflemiş, okşayıcı bir esintiye dö­nüşmüştü.
Gençlerin sesleri coşkuluydu; sevinç doluydu, hayal doluydu! kışın uyuşukluğunu, kirini, sisini atan gözleri çakmak çakmaktı.
Hızır ile İlyas peygamberin buluştuğu ve yazı başlattığı bugün, 'Hıdrellez' şenliklerini İstanbul'da sürdürmeye ka­rarlı köylü toplulukları kırlara gitmişlerdi akın akın yiye­cek paketleriyle, torbalarıyla. Bugün kimi aşklar doğacak, eskiyen, yıpranan aşklar ölecekti. Ve karanlık bastırınca kanlan kaynayan yeni yetme kızlar, erkeğin büyüsünü ve sırrını bedenlerinde taşıyan körpe gelinler, yaktıkları ateş­lerin üstünden -alevlerin dilleri baldırlarını yalayacaktı-atlayacaklardı.
1 Mayıs İşçi Bayramı'nı genellikle nezarethanelerde geçiren 'eski tüfekler' ormanlık bir bölgede ya da pınl pırıl bir derenin kenarında, birbirilerine sosyalizm propagan­dası yapacak, devrimci şarkılar söyleyecek, içki içeceklerdi.
Ağaçların yapraklarındaki yeşil dipdiriydi.
Edip Cansever, ben, 'edebiyatımızın kayın biraderi 'Bıyık's Talât (Talât Kılıç) Taksimdeki 'Mutfak' meyhanesin-deydik. Bu açık hava içki evine, bu harika bahçeli lokan­taya sık sık gelirdik Edip Cansever'le, Metin Eloğlu'yla, Hü­samettin Bozok'la, Nevzat Üstün'le, Hamit Akınlı'yla, Alp Kuran la, Recep Bilginer'le. Can eriği, göbeğe yakın kütür kütür yapraklan limonlu suya batırılmış Yedikule marulu, iyice dövülüp pişirilmiş ve lif lif ayrılmış, dereotu ve sirkeye yatırılmış çiroz yerdik rakıyla. Şimdi, güneşten kurtulmaya ve gümüşi rengi çoğaltmaya çabalayan aydınlığı, çevreyi, devinenleri seyrediyor bu doğaya bir şeyler aktaran, bu do­ğadan bir şeyler devşiren üretici anların sihri bozulmasın diye susuyorduk. İçimizden, içimizdeki gizli dille konuşu­yorduk... Sözcüklerimiz yumuşaktı, barışçıydı, güzellikleri yakalamak için çırpınan uçan halılardı, ama hiçbir sihir sürekli değildi, birtakım öğeler, kıpırtılar yırtardı onun es­tetikle dokunan zarını. Caddedeki taşıtların gürültüleri kulaklarımıza saldırınca rakılarımızı yudumlamaya koyul­duk. Tahir Alangu, medreseli bir molla yürüyüşüyle geçti yanımızdan selâm vererek, arkalardaki bir masaya oturdu. Ayak
Bacak Fabrikası'nın yazarı Sermet Çağan uğradı, di­linin ucunda hazır bekleyen bir espriyi, onun uzantısı güldürüyü kısık sesiyle iletti bize, ellerinin ayalarını ma­saya dayadı, gövdesinin ağırlığını verdi ellerine. Esmer yu­varlak yüzü, kıvırcık siyah saçlarıyla Mısırlı bir arabı andı­rıyordu. Bir de lâz fıkrası anlattı ve gitti. (Öldüğü ağustos ayına kadar burda, Cağaloğlu'nda, Sirkeci istasyon mey­hanesinde altı yedi kez karşılaşmış, rakı içmiştik.) Bir si­gara yaktım.
"Bugünlerde çok heyecanlıyım, sanki bir şeyler ola­cakmış, bir şeylerle
karşılaşacakmışım da üzülecekmişim gibi." dedi Edip Cansever. "Ayrıca kulaklarım da uğulduyor, çınlıyor... Her an adım çağrılıyormuş gibi acayip sesler du­yuyorum."
"Tansiyon yükselmesidir bu... Bir de bahardandır." dedi Talât Kılıç. "Baharda kan basıncı artar."
"Nerden biliyorsun sen bunları?" dedi Edip Cansever onun böyle şeyleri bilemeyeceğini vurgulamak istercesine.
"Öğrenciyken bir sevgilisi vardı, doktordu." dedim. "Ec­zanede de kalfalık yapmıştır."
"Öyle miii?" dedi Edip Cansever kuşkuyla. "Sanki se­nin bir sevgilin olamazmış gibi geliyor bana!"
Talât Kılıç bıyıklarını sıvazladı, "Sana gelen doğru de­ğildir, tevatürdür. (Bana baktı) Nasıl yeğenim?" dedi.
"İyi... Edib'i yedin " dedim. "Edipsiz şiir, şiirsiz Edip olamayacağı gibi sen de sevgüisiz olamazsın."
Edip Cansever incecik gülümsedi. "Geçenlerde Şişli'de yürüyordum, ansızın 'Edip, Edip, Edip' diye seslendiklerini işitim, döndüm, tanıdık kimseyi göremedim." "Kadın sesi miydi, erkek sesi miydi?" dedim. "Alay eder gibisin." dedi Edip Cansever. "Hayır, ciddi söylüyorum." dedim. "Seçemedim. Belki de o ses yıldırım gibi içimden yük­seldi." dedi Edip Cansever.
"Öyleyse şiirin sesidir... sana bugünlerde şiir dalgalar halinde geliyor, bu, verimde yükselişin bir belirtisidir." de­dim.
"Bunlar sanatsal benzetmeler." dedi Talât Kılıç, "Bence Metin Özek'e görünsen iyi olur."
"Hiç kimsenin bana 'beni anlatmasına' katlanamam." dedi. Edip Cansever.
"Hem eksik anlatırlar... ikide bir sö­zünü kesip araya gireceğim, 'öyle değil, yanılıyorsun' diye­ceğim yanlışlarını düzelteceğim."
"Sen zaten şimdi o işle uğraşmıyor musun?" dedim. 'Yani?" dedi Edip Cansever.
"Yazdığın şiirlerde kendini kendine anlatmıyor mu­sun? Senin şiirlerinde üç temel öğe var. Birisi saptamalar, ikincisi yansıtmalar, üçüncüsü itiraflar." dedim.
"Hm, şiirden anlıyorsun sen, aferin!" dedi Edip Cansever. "Ama ben yalnız kendimi değil başkalarını da, o baş­kalarının bulunduğu nesneler dünyasını da anlatıyorum." "En çok gezip dolaştığın alan da mutsuzluk alanıdır, bunaltı alanıdır... benim gibi tedirginliklerin de kaynakla­rına iniyorsun zaman zaman." dedim.
"Bu, bana kalırsa içki yorgunluğudur." dedi Talât Kılıç. "Biraz dinlenirsen hiçbir şeyin kalmaz, uğultular kesilir."
Edip Cansever rakısını yudumladı, yeşille san arası kı­rış kırış, gevrek bir marulu tuzladı, ısırdı; kıtırtılı sesler yayıldı ağzından. "Bu havada rakı içmeyeceğiz de ne za­man içeceğiz Talât? Dinlenmek demek, o süre içinde, bu gül mevsiminde, hayatın dışında kalmak demektir." "İç yeğenim iç, iç bade sev güzel..." dedi Talât Kılıç. Edip Cansever, önemsediği bu durumla yakından, iç­tenlikle ilgilenmemizi, beklediği yanıtları aşacak düzeyde yanıtlar vermemizi istiyor gibiydi. Aslında ne dersek diyelim onu sevindiremeyecektik. En güzel şiirlerinin bulunduğu "Kirli Ağustos"un aldığı olumlu tepkiler her an arttığı halde bir türlü yakındığı 'eksikliğin giderildiği' düşüncesine ulaşamadığı için tedirgindi. Evet, 'gövdesinden daha bü­yük ve akşama doğru görünmekte olan bir sıkıntısı vardı ve giderdi alkollere bir mektup gibi, alkollerden gelirdi bir mektup gibi'. Son dönemde çok içiyordu. Böyle davran­masının nedenleri arasında neler saklıydı? Sorulsa kendisi de açıklayamazdı ya da birkaç etkeni ileri sürerdi. Ama onun durgunluğunda da, hareketliliğinde de adını koya­madığım bir şeylerin kıpırdadığını seziyordum. İnsanın in sana verebileceği en değerli şey yalnızlıktır' diyordu bir şi­irinde, belki de bu yalnızlığın dibinden fışkıran gürültüler yükleniyordu kulaklarına. Zihnim, Edip Cansever'in so­runlarının özüne sızmaya çalışırken onun dışındaki başka düşünceleri de olgunlaştırarak sunuyordu bana.
...Üzüntüsünü tek başına yaşamak için ayrıldı onlar­dan.
Onun değerine inananlar, yalnızlıktan kurtarmak için sevgilerini çoğaltıyorlardı...
Yudumladım rakımı, çiroz salatasından aldım çatalın ucuyla.
Not defterine bir şeyler karalayan ve dudaklarının arasına kıstırdığı sigarayı unutan Edip Cansever'e 'Yaka­yım mı Edip yeğenim?" dedi Talât Kılıç.
Edip Cansever başını eğdi.
Yaktı sigarasını Talât Kılıç çakmağıyla. "Lan yeğenim bu avratlar gözlerimizi oyacaklar, napsak, bir iş falan mı tutsak?"
"Oysunlar da kör kalalım." dedim.
"Biz eski zampiklerdenik, el yordamıyla buluruz onla­rın tepelerini düzlüklerini." dedi Talât Kılıç.
"Sus oğlum üstad çalışıyor." dedim.
Turgut Uyar'la Tomris Uyar, bir çocuk arabasını iterek girdiler bahçeye. Edip Cansever, "Reis!" diye seslendi. Geldiler. Yer açtık. Tomris Uyar, "Buyrukçu, oğlum Turgut'u gördün mü?" dedi. Kalktım, temiz örtülerin arasında uslu uslu duran çocuğa doğru eğildim, gözlerimi gözlerine diktim. Yabancı yabancı baktı bana. Sağlıklıydı. Topuz gibiydi. "Mutlu olmasını dilerim!"

Turgut Uyarla Tomris Uyar votka içeceklerdi.
Naci Çelik abartılı bir saygıyla selâmladı hepimizi ve üç metre ötedeki bir iskemleye ilişti, yüzünü masamıza çe­virdi, az sonra Selim İleri de gelecekti.
Edip Cansever, Naci Çelik'i süzdü tepeden tırnağa olumsuz bakışlarla, külünü silkti işaret parmağıyla siga­ranın beline dokunarak ve gökgürültüsü gibi kükredi. "Kimsin ulan sen?"
Naci Çelik apışıp kaldı, sarardı, soldu, benden, Turgut­'tan, Tomris'ten, Talât'tan yardım istercesine kıvrandı.
"Kimin ajanısın ulan sen? Şiiri ne zaman öğrendin de boyundan büyük lâflar ediyorsun." dedi Edip Cansever.
Naci Çelik, sözlerin kendisini fazla etkilememesini, ya­ralamamasını sağlamak amacıyla bir tenhalığın uzak bir köşesine çekilmiş gibi hiç yanıtlamadan dinledi Edip Cansever'i bir saat kadar, sonra kalktığını hissettirmek istemi­yormuş gibi kalktı usulca, kayboldu ortalıktan. Ne olursa olsun gözlerimizin önünde azarlamamalıydı çocuğu, o daha çok gençti... çabuk kırılırdı; söyleyeceği bir şey varsa biz yokken ya da bir yana çeker konuşurdu. Bana çata­cak, öfkesini benden alacak korkusuyla zihnimin dışına taşırmadım bunları.
Bardakları tokuşturduk.
Edip Cansever'in Naci Çelik'e duyduğu kızgınlık azal­mıştı. Gülümsüyordu. Tomris Uyar ve Turgut Uyar'la bir­likte geçirdikleri ve o geceyi unutulmaz kılan birtakım sivri ve yayvan olaylardan söz ediyorlardı. Birden bana baktı, "Biliyor musun Turgut, Muzaffer senin şiirlerini beğenmi­yor " dedi. Kıpkırmızı oldum, kulaklarım yandı tutuştu. Çıldırmış mıydı bu? Yoksa bizler tartışırken, sürtüşürken doğacak gergin ortamdan sıkıntılarını giderecek bir zevk mi alacaktı? Bizlerin acıları, onun ağzının tadını çoğaltan ballar mı üretecekti? Bu soruların karşılığı olumluysa Edip Cansever bir depresyon geçiriyor demekti ve tedavisi şarttı.
Turgut Uyar bu 'emrivaki' karşısında biraz sarsıldı ama hemen toparlandı, efendice gülümsedi. "Olabilir, beğenme­yebilir."
"Edip, ne oluyor? Niye suyu bulandırıyorsun?" dedim sertçe.
'Yalan mı? Beğeniyor musun?" dedi Edip Cansever.
"O benim bileceğim iş... beğenirim beğenmem, ama bu düşünce bana aittir ve gerektiğinde ancak ben açıklarım." dedim.
"Kimse kimsenin şiirini, hikâyesini sevmek zorunda değildir." dedi Turgut Uyar yumuşak bir sesle.
"Doğaldır bu "dedim. 'Turgut'un şiirini asıl beğenme­yen, asıl sevmeyen ama beğeniyormuş gibi, seviyormuş gibi davranan sensin!"
Bozulma sırası Edip Cansever'deydi. "Hayır, ben Tur­gut'u severim".
"En azından yüz kere Turgut Uyar beni taklit ediyor, birçok şiirinde benden etkiler vardır diyen sen değil misin" dedim.
Şaşırdı Edip Cansever, rakı bardağını ağzına götürür­ken eli titredi. "Sen yanlış anlamışsın, ben öyle bir şey de­medim."
"Kıvırma!" dedim. "Senin gibi bir sanatçıya ikiyüzlü davranmak yakışmıyor. Mademki konu açıldı, herkes eteğindeki taşlan döksün."
'Turgut önemli şairdir." dedi Edip Cansever bir robot sesiyle.
"Başka şeyler konuşsak." dedi Tomris Uyar. "Surda iki dirhem rakı içeceğiz onu da burnumuzdan getiriyorsun. Bir daha seninle oturmayacağım; rahatsızsın sen!" dedim.
"Doğru, herkesi kızdırır." dedi Edip Cansever. "Doğru, yalan söyleyeni kızdırmalı." dedim. "Ben Turgut'un şiiri kötüdür demedim." dedi Edip Cansever boşluğa bakarak.
"Belki 'kötüdür' demedin ama 'beni taklit ediyor, benim etkim altındadır' dedin. İnkâr etme!" dedim. "Marul çok taze!" dedi Turgut Uyar. Utandım böyle, kişiliği zedelemeye yönelik bir tartış­manın içinde bulunduğum için.
Bir süre konuşmadık. Ben, Turgut Uyar'la Tomris Uyar'ın yüzlerine bakarak başımı salladım Edip Cansever'i suçlarcasına. Turgut Uyar, 'aldırma' dercesine gülümsedi. Tomris Uyar, "Sizin orası şimdi çok güzeldir." dedi.
"Hem de nasıl! Hanımelleri, yediveren gülleri açtı, erik­ler meyve tuttu. Gelsenize bir gün, masayı asmanın altına kurarız." dedim.
"Nar ağacınız da var mı?" dedi Turgut Uyar. "Var." dedim. "Ben her sabah ve akşam Havva'yı cennet­ten kovduran yılanı o ağaca sarılmış görüyorum." "Gündüzden geliriz." dedi Tomris Uyar. "İyi olur, o gece de bizde kalırsınız." dedim. "Biz birkaç kere gittik." dedi Edip Cansever. "Bunun bir oğlu var, saçları kıvır kıvır, Cezayirli'ye benziyor... Tahir Alangu, Hüsamettin Bozok, Orhan Kemal, Fahir Aksoy da birlikteydi bizimle."

"Fahir Aksoy, çoğunuzu sigortalamaya kalkmıştı." de­dim.
"Orhan Kemal'i etmişti." dedi Edip Cansever.
Votkalarını bitirince Tomris Uyar'la Turgut Uyar kalktılar, geldikleri gibi sessizce gittiler... Tomris Uyar, ço­cuk arabasını sürüyordu genç bir annenin onuruyla, mutluluğuyla.
"Berbat ettin bir çuval inciri." dedim, "Dört nala koşan bir ata köstek taktın, devirdin. "Kaşlarımı çattım, yüzümü astım.
"Somurtma!" dedi Edip Cansever.
"Neşelenecek hal mi bıraktın?" dedim. "Hem Turgut'u, hem beni üzdün."
"Ben üzmek istemedim ki..." dedi Edip Cansever. "Peki niye söyledin?" dedim.
"Hiiç, öyle... O düşünce beni tedirgin etti, edince de at­tım dışarıya, bir gizliliği açıklığa kavuşturdum." dedi Edip Cansever.
"Benim gerçeğim bu. Sen niye kendi gerçeğine maske taktın da beni cepheye sürdün? Yoksa bu durumun aracı­lığıyla Turgut'taki güç odaklarını parçalamak, onu çö­kertmek mi istedin?" dedim.
"Ukalâlık yapma! Neler söylüyorsun? Benim öyle bir amacım yok." dedi Edip Cansever.
"Var," dedim. "Sen Cemal Süreya'yı da, Turgut Uyar'ı da indine rakip olarak gördüğün için kıskanıyorsun, onları ekarte edip yalnız kalmak, tek olmak istiyorsun. Hepsinin üstünde olmak istiyorsun."
"Ben zaten tekim." dedi Edip Cansever.
"Sen de Orhan Kemal gibi insanları kapıştırmaktan, birbirine düşürmekten hoşlanıyorsun, bayılıyorsun." de­dim.
"Ne zaman geliyor o?" dedi Edip Cansever.
"Bilmiyorum." dedim soğuk bir sesle.
'Temmuz'da." dedi Talât Kılıç.
"Gelsin de..." dedi Edip Cansever alaycı ve ilerde ola­cakları sezdiren bir sesle.
"Ben ikinizden de uzak duracağım bundan sonra." dedim. 'Tahrip ediyorsunuz beni."
"Korkuyorsun değil mi?" dedi Edip Cansever.
"Korkuyorum." dedim. "Senden de, ondan da... İkiniz de sadistsiniz, en yakınlarınızın acılar içinde kıvranma­sından zevk alıyorsunuz ve onların kıvranmaları için de ellerinizden gelen her şeyi yapıyorsunuz."
"Sen zevk almıyor musun?" dedi Edip Cansever.
"Almıyorum elbet. Şimdiye kadar sana, Orhan Kemal'e, Talat'a acı çektirdim mi?" dedim.
"Yeğenim bir denedir, melek gibi bir yüreği vardır." dedi Talât Kılıç.
"Durup dururken Turgut'u bana düşman ettin." de­dim.
"Hadi içelim!" dedi Edip Cansever. Hem insani anlam­ların hem de saldırganlık parıltılarının yoğunlaştığı gözle­rini üzerimizde dolaştırdı.
"Lâfı çevirme!" dedim.
"Bak, bak, bak Atillâ Tokatlı nasıl da gülüyor." dedi Cansever.
Baktım. Selâhattin Hilâv'ın anlattıklarına kahkahayla gülüyordu Atillâ Tokatlı.
Akşamın gümüşi aydınlığı etkisini azaltıyor, gücünü yitiriyor, alaca bir karanlığın egemenliği altına giriyordu. Ve bir tek rakıyı bitirme süresi tamamlanırken gece indi ansızın ve günün bu bölümünü bütünüyle ele geçirdi,se­kiz on saat tutacak saltanatının koca gövdesiyle ezdi ve kıyıda köşede kalmış, unutulmuş gün kalıntılarını emdi, karanlığın ruhuna sığınan elektriğin sarı ışıklan, insanları da, nesneleri de değişik bir kimliğe sokan bölümün kapı­larını açtı. Çevremizdeki binaların, caddedeki beyaz camlı sokak lâmbalarının, yolu bir saniye boş bırakmayan oto­mobillerin, otobüslerin, Taksim'deki ampullerin ışıkları yandı. "Mutfak"taki devinim, gel-git, deplasmanlar, trans­ferler, ziyaretler artmıştı. İçkicilerin tükettikleri alkol, tü­kettikleri konuşma, tükettikleri kahkaha, tükettikleri ba­kış ve el kol hareketleriyle çizdikleri resimler de çoğalmıştı. Meyhane tıklım tıklımdı. Kişiler yaşamın yüzeylerinde ve derinliklerinde lâbirentlerinde ve düzlüklerinde geziniyor, bir şeyler kapıyor, bir şeyler savuruyor, bir şeyleri çiğniyor, bir şeyleri okşuyordu. Kimi topluluklar, hesaplarını ödeyip kalkmak üzere olanların başuclarında bekliyorlardı sabır­sızlıkla onların boşaltacağı masalara oturmak için.
Gece de, insanlar da hızla ilerliyorlardı yükleriyle ağır­lıklarıyla.
Biz ikinci Altınbaş'ı ısmarlamıştık.
Rakı, beynimdeki altın madenlerinin saklandığı da­marları bir kuyumcu titizliğiyle işliyor, yaratıcılığımın her anını zenginleştiriyordu. Ayrıca ruhumdaki sertlikleri yu­muşatmıştı ama Edip Cansever'in Naci Çelik'e, Turgut Uyar'a, bana yaptıkları aklıma gelince iğneli fıçılara yuvar­lanıyor, kanımın bin bir delikten akışını seyrediyordum ve hemen kaçmak istiyordum her şeyi, dostluğumu, arkadaş­lığımı, anılarımı bir yana iterek... 1968 yılındaki o büyük 'kavga'dan bu yana ikinci kez kırıyordu Edip Cansever beni ve ona beslediğim sevgiyi azaltıyordu. Önleyemediği bir takım duyguların, yönlendiren bir takım olumsuzluk­ların ve tepkilerin tutsağı mıydı? Cansever'le arkadaş ol­mak demek Himalâyalara tırmanmak, burdan Amerika'ya yüzmeyi göze almak, timsahlarla dolu bir göle düşmek de­mekti. Bardağını bardağıma dokundurdu. "Dargın mısın hâlâ?"
"Evet, dargın değilim dememi bekliyorsun ama dargı­nım." dedim.
"Ben değilim." dedi Edip Cansever. "Sen nasıl dargın olabilirsin ki? Sen zafer kazanmış bir kumandansın." dedim,
"Ben büyük bir şairim." dedi Edip Cansever. "Şiirlerin büyük ama senin için aynı şeyi söyleyemeye­ceğim, kusura bakma!" dedim.
"Ben hep doğruyu söylerim, doğrunun egemen olma­sını isterim." dedi Edip Cansever.
"Doğruyu söylerken yanlış yapıyorsun ama." dedim. "Turgut hakkında düşündüklerimi belki de hiç açıklama­yacaktım, dostluğumuz sürüp gidecekti. Hem beni hem onu zor durumda bıraktın. Nasıl yüzüne bakacağım Tur­gut'un?"
"Bakmaktan utandığına göre suçlusun." dedi Edip Cansever. "İkiyüzlülükler ortadan kalkmayınca acılar öl­meyecektir..."
"Ama sen benden daha hırpalayıcı olanı söylediğin halde yüzüne bakacaksın Turgut'un, görüşeceksin, içki içeceksin." dedim. "İkili oynuyorsun. Onu aydınlatırken beni karartıyorsun."
"Ben direkt bir adamım." dedi Edip Cansever. "Şiirlerim de insan dünyasının içine eğilir ve o uçsuz bucaksız dün­yadaki hareketleri, anlamların yuvalandığı noktalara sü­rer."
"Biraz da kendi içine eğil, kedini gör!" dedim. Gülümsedi, tatlılaştırdı sesini. " Yeter Muzaffercim, ye­ter, eleştirme artık!" Ve sigara dumanını üfledi yüzüme.
           "Eleştirecek bir şey bulamayacağım güne kadar eleştireceğim seni." dedim.
Dalgınlaştı, gözlerini yumdu Edip Cansever ve mırıl­dandı. "Ve içimde gezerim ucu sivri bir bıçakla/Düşer elle­rim bir çağın artıklarına/Çatalımda kemikler, ölü gözleri ve iniltiler,  çığlıklar..."

"İşte bu şiirin güzelliğini, tutarlılığını görmek istiyorum sende, senin davranışlarında..." dedim.
"Büyük bir şairim ben!" dedi Edip Cansever, bardağını ağzına yaklaştırdı. "Ben şiirimde bir miti işliyorum, ayrıca şiirimde kolay anlaşılmayan, derinliği sezilen ama derinli­ğine inilmeyen  bir giz olsun istiyorum."
"İstediğini gerçekleştiriyorsun zaten." dedim. "Ben büyüğüm değil mi?" dedi Edip Cansever. "Cemal, sen, ikiniz..." dedim. "Turgut'u saymıyorsun." dedi Edip Cansever "Onu sen sayarsın bundan böyle." dedim. "Hah şöyle, yumuşa biraz." dedi Cansever. "Ben sert değilim ama zorunluluklar... yalnız kırdığın Pot yenir, yutulur cinsten değil." dedim.
"Rakılarınızı bitirin de kalkalım burdan. Sıkıldım." dedi Edip Cansever. "Sizi hiç bilmediğiniz bir yere götürecem."
"Gece Kulübü mü?" dedim.
"Evet. Lüks bir yer... sakın hır çıkarmayın!" dedi Can­sever.
Sesimi yükselttim. "Ne zaman çıkardık ki... Her yerde hır çıkaran, onu bunu yaralayan., arkasında kalpleri kı­rılmışlar, onurlan zedelenmişler ordusu bırakan sensin..."
"Bu akşam çok coşkulusun." dedi Edip Cansever.
 Ve caddenin öte yanına geçtik hafifçe sallanarak. Ta­limhane tarafında dışı da içi de göz boyayan süslerle kaplı, loş, kasvetli, yalnızlık ve intihar kokan bir salona girdik. Yarımay biçimindeki tezgâhın çevresinde sıralandık uzun bacaklı taburelere tüneyerek. Solumuzda, ilerimizde dört genç, özgür, serbest yaşamakta mutluluk arayan kadın, bacak bacak üstüne atmışlardı ve dolgun bacakları dibe doğru kalınlaşıyor, gizemli bir çekicilik yaratıyordu ve kilotlarından el kadar yerler görünüyordu. O kilotların arkalarını hayal ettim ama hayilimi renklendiren resimleri sevmedim, iğrenç buldum. Pasaklıydılar. Ya sevgililerini ya da birkaç kadeh bir şey ısmarladıktan sonra yataklarına sürükleyecek hovardaları bekliyorlardı Ve konyak, votka, cin, tekila içiyorlardı; boyalı ağızlarında sigaralar tütüyordu.
Birer konyak ve kuru yemiş istedik... konyaklarla bir­likte fındık, fıstık, leblebi, badem kâsesi geldi. İtalyan tipli barmen, kendini beğenmiş soğuk nevale­nin biriydi. Kırkbeş yaşlarındaydı, yanık tenliydi; iri yan, pehlivan yapılıydı, geniş omuzlan vardı ve adaleli kollan dövmeliydi. Boynundan karnına doğru zincirli bir kolye sarkıyordu. Bileklerindeki gümüş bileklikler, parmaklann-daki taşlı taşsız yüzükler modern biri olduğunu koyu­yordu ortaya. Talât'la bana domuza bakar gibi bakıyordu it herif! Edip Cansever'in onun yanını tutmayacağını bil­seydim "Niye öyle bakıyorsun ulan hıyar?" diye bağıracak­tım. Bastırdım kızgınlığımı. Kadınlara saygıyla yaklaşıyor, masaların arasında bir 'baba hindi' edasıyla dolaşıyordu. Ötekilerden daha içtenlikli olduğu kadınla konuşurken kasıldıkça kasılıyor, pozdan poza geçiyordu. Ve o kadının kulağına sık sık bir şeyler fısıldıyor, saçlarını karıştırıyor, alnından öpüyordu.
"Ben her gece bir iki konyak içer, öyle giderim eve." dedi Cansever. "Beğendin mi?"
"Hayır, boğucu," dedim. "Şu salatalık da çok itici, megoleman biri."
"Kadınlar bayılıyor ona." dedi Edip Cansever. "Hangi kadınlar ama? Yoldan çıkanlar, orospular." dedim. "Bu iğrenç suratına nasıl katlanıyorsun?"
"Edebiyatsever o... öyle göründüğüne bakma. Kültür­lüdür." dedi Edip Cansever. "Kafka okuyor."
Gülümsedim. "Gösteriştir. Okusa bile bi bok anlamaz o."
"Peşin yargılısın..." dedi Edip Cansever. "İğrenirim bu üç kâatçı tiplerden." dedim. "Benim şiirimi seviyor." dedi Edip Cansever." ...Belli bir zaman dilimini kımıldatıp içinden sayısız durumlann geç­tiği Gökanlam'lan ezbere biliyor. Çağırayım, okusun!" "Aman aman!... yeni yeni kendime geliyorum." dedim. "Aydın bir barmen bu." dedi Edip Cansever.
"Sen yalnızlığı yazıyorsun ama yalnızlığı sevmiyorsun ve uğradığın, birkaç saat kaldığın yerlerde dayanaklar arı­yorsun kendine." dedim. "Bu da onlardan biri işte..."
"Bu ne yapıyor böyle?" dedi Edip Cansever, Talât Kılıç'ı işaret etti başıyla ve tiksinmiş gibi yüzünü buruşturdu. Talât, konyağı bitirmeden başını tezgâha dayamış, uyuk­luyordu. Sarstım. "Uyuma, gideceğiz..."
"Hm, ne diyon yeğenim?" dedi Talât.
"Uyuma! Ayıptır!... Edip'i düşün! " dedim. Dürttüm. Kımıldamadı. "Gidelim. Ya da biz gidelim sen otur, sızdı bu serseri!" Alttan aldım, üste çıktım, yalvardım, yakardım, uyandırdım, omuzlarından kavradım ama ayakta duramı-yordu; dizleri bükülüyor, gövdesinin ağırlığını aşağıya veri­yordu yerçekiminden kurtulmuş gibi. Nitekim boş bulun­duğum bir anda yere attı kendini, boylu boyunca uzandı. Barmen -haklı olarak-küçümseme anlamı taşıyan bir sesle "Edip Bey, rica ederim bir daha böylelerini getirmeyin!... buranın şerefi var." dedi.
Parladım. "Sen ne demek istiyorsun lan hırbo? Biz şe­refsiz miyiz? Sen bizim kim olduğumuzu biliyor musun?"
"Ne olduğunuzu gördüm." dedi barmen.
Üzerine atılacaktım. Edip Cansever önledi. "Sus!"
"Beni değil, onu sustur!" dedim "Meyhaneyi mi dağıt­tık, sağa sola mı saldırdık, ne yaptık?"
"Buraya ağızlarıyla içmesini bilenler gelir!" dedi barmen.
"Sen kaşınıyorsun ama dua et arkadaşımın böyle olu­şuna, yoksa seni kızılderililer gibi dans ettirirdim." dedim.
"Uzatma!" dedi Edip Cansever. "Tut şunu!"
Karga tulumba taşıdık dışarıya. Başından aşağı bir şişe su döktüm açılması için... sıçradı birden, ürperdi, he­men toparlandı ama bu kez kaldırımın kenarına parkedilen bir otomobilin arka sağ lâstiğine kustu.
"Gece böyle bilmemeliydi." dedi Edip Cansever. "Bilmemeliydi ama..." dedim.
Talât Kılıç midesindekileri boşaltınca rahatladı, doğ­ruldu, bir şişe buz gibi suyla da yüzünü yıkadı. "Temiz ha­vadan sonra buraya gelince çarpıldım, özür dilerim Edipçim."
"Çok karışık yedin de ondan" dedi Cansever. "Benim burdaki saygınlığımı..."
"Bir garson parçası bizden daha mı değerli?" dedim.
"Değil ama orada böyle çirkin şeyler olmaz, nezih bir kulüptür." dedi Edip Cansever.
"Bu akşam sende bir şeyler var... bizi kıran, dışlayan hareketler yapıyorsun. İlişkini kesmek istiyorsan söyle!" dedim.
"Saçmalama! Seni ne kadar sevdiğimi bilmiyor mu­sun?" dedi Edip Cansever.
'Yürü lan Adana ayısı!" dedim, ensesinden ittim Talât Kılıç'ı. "Gittiğimiz her yerde başımı belâya sokuyorsun. Senden... Edip'ten, Orhan Kemal'den korkuyorum. Sen­den 'aman bu bir haltlar karıştırmasın, canımı sıkmasın, beni utandırmasın1 diye korkuyorum. Edip'ten de, Orhan Kemal'den de 'ne vakit ters bir şeyler söyleyecekler, ne vakit beni kıracaklar' diye korkuyorum. Hiç böyle arkadaşlık olur mu?"
Sululaştı Talât Kılıç. "Bişi mi dedin?"
"Ciğeri beş para etmeyen bir dangalak senin yüzünden hakaret etti bize. Farkında mısın? Ama nasıl farkında ola­caksın ki... uçuyorsun, pilotsun." dedim.
"Kim o? Nerde?" dedi Talât Kılıç, (ayık olsaydı atılırdı adamın üzerine, döverdi) sağa sola baktı, hakaret edeni aradı. "Göster de duman edeyim!"
"Hadi, bırak palavrayı da doğru dürüst yürü!" dedim, bir taksiye işaret ettim.
"Gene görüşelim Muzaffercim!" dedi Cansever.
"Belki..." dedim küskün bir sesle.
'Yarın arayacam seni, Boğaz'a gideriz." dedi Cansever.
'Yarın işim var." dedim; Talât Kılıç'ı taksinin arka bö­lümüne soktum, oturttum, ben de yanına oturdum. Ba­şını omuzuma dayadı, hemen horlamaya başladı.


Fotoğraf Muzaaffer Buyrukçu'nun oğlu Erdem Buyukçu'nun blogundan alınmıştır.
Adresi : http://erdembuyrukcu.blogcu.com/