10 Aralık 2013 Salı

Ben Erkek Değilim / Harold Norse


Ben erkek değilim. 
Aile geçindiremem, yeni şeyler alamam onlara.
Sivilcelerim ve küçük bir de çüküm var. 

Ben erkek değilim.
Futbolu, boksu ve arabaları sevmem.
Duygularımı ifade etmeyi severim. 
Hatta kollarımı arkadaşımın boynuna dolamayı.

Ben erkek değilim. 
Bana verilen rolü oynamayacağım 
– Madison Avenue, Playboy’, Hollywood ve Oliver Cromwell’in yarattığı o rolü.
Televizyon bana nasıl davranacağımı söyleyemez. 

Ben erkek değilim. 
Bir sincabı öldürdüğüm gün bir daha öldürmeyeceğime yemin ettim. 
Et yemeyi bıraktım. 
Kan midemi bulandırır. 
Çiçekleri severim. 

Ben erkek değilim.
Askere alınmaya karşı çıktığımdan hapse düştüm.
Gerçek erkekler beni dövüp bana ibne dediklerinde kavgaya karışmam. Şiddetten hoşlanmam. 

Ben erkek değilim.
Bir kadına tecavüz etmedim hiç.
Siyahlardan nefret etmiyorum.
Bayrak dalgalandığında duygusallaşmıyorum.
Amerika’yı sevmem ya da terk etmem gerektiğini düşünmüyorum.

Bunun gülünç bir şey olduğunu düşünüyorum. 

Ben erkek değilim. Hiç frengi olmadım
Ben erkek değilim. En sevdiğim dergi Playboy değil. 
Ben erkek değilim. Mutsuz olduğum zaman ağlarım. 
Ben erkek değilim. Kendimi kadınlardan üstün görmem.
Ben erkek değilim. kasık-desteği giymiyorum.
Ben erkek değilim. Şiir yazıyorum. 
Ben erkek değilim. Barış ve sevgi için meditasyon yapıyorum. 
Ben erkek değilim. Seni yok etmek istemiyorum. 

Underground Poetix Dergisi sayı 9

4 Aralık 2013 Çarşamba

Leblebi / Cemil Yüksel


özenle tutuşundan her şey değerleniyor
doymuş dingin sevecenliği tatmış bir bebeğin
usulca bırakması gibi uykusuna kendini
her şeyin sığmazlığı buluşuyor sessizce
nerede ne içinde kiminle bilmeden
uykusunda düzelmeye bırakmış saçlarını
uykusunda iyileştiriyor yüzünde ufalanmış yüz çevirmeyi

okunmamış kağıtlar sımsıkı ve yapışık
eski karalamalar da ağır mı ağır köprü altlarından
hepsini iade mührüyle derliyor toprak kokusu
an istasyonları tarifsiz yön ibresi çekiliyor
öpüşmenin iksirinden bulaşıyor ağzına dokunmak
işte böyle gelip kuruluyor içine kırlangıç yuvası

güneş çalışma diliyor taşkın bir gün ışığıyla sana
ovalayarak içine yıkılmış hurda uyuşukluk
hazırlanan bir kuş kanadı gibi gerinip
koca bir gün için işlediği atılganlığı
besliyor durmadan yer çekimine karşı
şimdi çarpıyor midenin kenarında heyecan
serinlemiş omuz açıklığı, salınan kas
böyle gelip yer ediyor içine
yoğun eksilen sonra sızan her şey.
ah kağıtların üstünden haklı çıkmanın kelimeleri
ne yazık ne üzgün ve ne çaresiz
leblebiler bile kırabiliyorken dişleri.

....12.2013
Görsel Eser: Lucio Fontana

14 Ekim 2013 Pazartesi

Duydum Beni Suçluyorlarmış / Walt Whitman


Duydum, beni yerleşmiş inançları yıkmaya çalışmakla suçluyorlarmış,
Ama gerçekte ben ne yerleşmiş inançlardan yanayım,
ne de onlara karşı,
(Onlarla ortak ne’m olabilir? ya da onların yıkılışıyla?)
Ben, Mannahatta’da bu Devletler’in bütün kentlerinde,
içerlerde, kıyılarda,
Tarlalarda, ormanlarda, suları yarıp ilerleyen,
büyük küçük bütün teknelerde,
Sırtımı koca koca yapılara, kurallara, güvenilen kişilere,
düşüncelere dayamadan,
Arkadaşlığı öveceğim, bütün yüreklere arkadaş sevgisini sokacağım,
onu yerleşmiş bir inanç halinde getireceğim.

Çeviri: Memet Fuat

9 Ekim 2013 Çarşamba

Bak / Cemil Yüksel


bir bakışımdır şeklini veren
zeminden dengesini yitirmiş bir masanın
her ağırlıkta kendini ayarlayan ucuna
dudaklara, çırpan bir gök ucu sesine
sözcükleri aralayan ne varsa onlara
kitaplara anlatılara iç dökmelerine
geniş bir etraf yüzünden 
her türlü sessizliği yolculuklara saklayan
ayaklara durmadan suları anımsatan

bakışımdır görememeye de
çığ gibi düşen acılardan kaçmaya yürüyüşleri
tutunmamaya boğazın ve sesin gövdesine
hayvanlara bakıp bakıp yitirmeye anlamı
kaybolmaya bir gece de deli çığlıklarla ulumalarla
bir kurt olmaya varamamış korkulardan
iri bir yaban domuzu gibi vurulup kalmaktan
durmadan durmadan görememeye nişanlanan
bakışımdır yere düşmüş emzik gibi reddedilen

köşe başında, kan kir ve sövgüyle
bıçakla oyularak yeniden giydirilmiş bir park oturağının
öfkeden çıkara çıkara tomurcuklarını
bir kasapta dövülerek susturulmuş etlerin
ağrısıyla sızısıyla asitle yağan iyi görünmelerin
tam ortasında duran bir çınlama gibi
bakışımdır orda her şeyle yakalanmaya

duyar ve sonsuz tarifle
gelmiştir bütün göstermeleri 
bak orada 
orada işte
  bak orada da.

ne yuvarlansa dönse gidip gelse
açılıp kapansa gözlerindir
ondan yapılma.

İzafi Dergisinin Eylül-Ekim Sayısında Yayınlamıştır.


22 Eylül 2013 Pazar

İç Büyüteç / Cemil Yüksel



















merak ettiğim oldu çitleri, pazar yerini
alyansları, parlak görünümleri, sahtenin koynunu
kadınların peşlerini, utandığım oldu etimden evet
öğrendim yalanı şeytan tırnakları çıkara çıkara
başka yalanlara da eklendim, muhasebe yüklü
tutturulmuş düzgün boy atsın diye sırıklarla
o yüzden biraz rezilim, öpüyorum ya yüzünüzü
ellerinizi sıkıyorum ya ahlakın derisiyle
-of diyorum- içim geçiyor, içim bir dışarı taarruzu
tatla, kokuyla, dokunmayla,görmeyle,işitmeyle
beşi birden toplaşmış bir ergen evi haz kulesi
içim bulutları sallana sallana ilerleyen yaz
ne var ne yok size verecek tüm meyvelerini

bir atın dişlerine bakıldığında yayılan homurtu
bize saatleri öğrettiler, durmadan bağırdığım buydu
sayıları, mesafeleri ve yazmayı, soğuk ağızlarla
sıralarda dişledim pembe kokulu silgileri
sonradan bir memeye döndü her şey

yumruk gibi kasılı bir mideden
küçük dilimi parmaklayarak kusturdum
içine işlemiş uyuşukluğu, irkilmeyi ve dışlanmayı
öğürtülerle, kemirgenliği, kök kök çıkardım

kelimeleri dilimle tadıyorum artık ilkin,
kapı önlerinde, parklarda, kahve sonraları
çekirdekler gibi çıtlıyorum boşluğunuzu.




8 Eylül 2013 Pazar

Eylül / Cemil Yüksel



















yırtılan bir elbise sesisin ey hüzün
ne çabuk yer ettin,
bir daha bulmuş kıldın
sıyırdın uykuyu gövdeden
doldurdun kısık sularla gözlerimizi
ağlamamız susmuştu ağlamak dolduk
“bırak” fiiliyle koşmuşluğun var, bildik
hiçbir yere sığmaz boşluğumuzu
aldın sevdirdin bize tekrar,
öpe koklaya
bir daha, tazeliğinde, kokumuzu yaydın
göklere, kırlara, yeşillere, süre süre…

bunu bilmeden bildiğimizdi bu 
olur işte sadece bir öpüşmekle
bir öpücüğün çekildiği akşamlar
bir ağacın alınıp terasa dikildiği
doğru yanlış hiçbir şeyin bir yere varmadığı
ne bulduysak, az bulduğumuz, orda işte

köklenir hazzın tüm yaşama isteği vücudunda
kıvıl kıvıl yer bulmuştur
susar eksik bir sessizlikle olsa bile
susar kuyuların azalmış susuzluğu
ne yapacağını bilmezliğinden…

ve yine iyi ki aynı yerindeyiz yoksulluğun
tanıştıkça bulunmayan yerinde
ve iyi ki anlamamışız hiçbir şeyi
buluşsun durmadan o en uzak, kendisiyle
dönen yıldızlar gibi anlamadığımıza eş
güzeller güzeli kaldığımız.


16 Ağustos 2013 Cuma

Ahmed Arif / Cemal Süreya

“Bir şair: Ahmed Arif
Toplar dağların rüzgârlarını
Dağıtır çocuklara erken."

Hasretinden Prangalar Eskittim kitabıyla Ahmed Arif'in şiiri de gün ışığına çıktı. Böylece Ahmed Arifin Türk şiirinde zaten öteden beri sağlamış bulunduğu yer, okurun gözünde de mate­matik bir kesinlik kazandı. Sanırım, bu yer, bundan sonra en az tartışılır yerlerden biri olarak kalacaktır. Şu yaşadığımız günler sarsıntılı, karmaşalı günler. Çok hareketli günler. Ama bu arada fikir ve sanat hayatımızda yerleşik değerlerin kendi içinde, ye­ni bir trafik doğmuş bulunuyor. Şimdiye dek şu yönden bakılmış değerlere şimdi bir de bu yönden bakılmakta, dayanaksız değerler ufalanmakta, silinmekte, çok şeyin hesabı görülmekte­dir. Ayrıca sağlam değerler yerlerini bulmaktadır, ya da bulma­ları için pek bir şey kalmamaktadır. Bunun için, iyidir, diyo­rum, bu sarsıntı, bu karmaşa. Daha önce şairler arası bir "paza­rı" olan Ahmed Arif de bu arada bu durumundan fırlayıp oku­ra uzanmak olanağını buldu, ya da gereğini duydu.
Ahmed Arif 1927'de doğdu. Diyarbakırlı. İlk şiirleri 1948-1951 yılları arasında bir iki dergide göründü. O günlerde ken­disi Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde, Felsefe Bölümü'nde öğrenciydi. Sonra tutuklandı. İlk şiirlerini ortaya çıkar­dığı sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları şiire iyice hâkim görü­nüyorlardı. Garip dönemi bitmiş, Sabahattin Eyuboğlu'nun de “halk olarak sanat”"ın dolaylarında dolaşılmaya başla­nmıştı. Bütün gençler, bütün yeniyetmeler Orhan Veli'ye, Oktay Rifat'a, Melih Cevdet Anday'a öykünüyordu. Sanki şiir yal­nız onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur. Ama genç sanatçıların çoğu böyle olmakla birlikte, aralarında kendi çıkış noktalarını geliştirmeye çalışan, Orhan Veli ve arka­daşlarına pek kulak asmayan kimseler de yok değildi. Ahmed Arif'i de bunlardan biri olarak görüyoruz. İlk şiirinde bile, Ga­rip'le gelen şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden biri de odur. (Garip'le gelen ve Yeni şiirin biçim özgürlüğüne ilişkin öneri ise, 1940'tan sonra yetişen bütün şairlerce benimsenmişti.)
Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet'in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlükler­den. Ovadan akan "büyük ve bereketli bir ırmak" gibidir. Uy­gardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları, "âsi" dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. "Daha deniz görmemiş" çocuklara adanmıştır. Kurdun ku­şun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğru­su bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillacının şiiridir. Karşı koymaktan çok boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zengin­liği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.
1959-1962 yılları arasında Ankara'daydım. Muzaffer Erdost tanıştırmıştı bizi. Hemen dost olmuştuk. O sıra, Muzaffer Er­dost Ulus gazetesinin basımevi müdürüydü. Ahmed Arif de o günlerde Medeniyet gazetesinde çalışıyordu. Haftanın üç dört günü beraberdik. Daha doğrusu üç dört gecesi. Ben, geceye doğru, saat 11-12 sıralarında Ulus gazetesine giderdim. O ara, kendi gazetesini erkenden bağlamış bulunan Ahmed Arif de oraya gelmiş olurdu. Nelerden konuşurduk? Her şeyden. Sa­bahleyin, yürüye yürüye Kızılay'a kadar gidilir, orda ayrılınırdı. Yaz, kış, hep böyle. Bu sıkı ilişki birbirimizi iyice tanımamıza yardım etti. Her şairin konuşma tarzıyla (hatta yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık bir benzerlik vardır muhakkak; ama ko­nuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif’te rastlıyordum. Onun şiiri, konuşmasın­dan alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirinin her yöne doğru bir devamı gibi. Bir bakıma "oral" (sözel) bir şi­irdir onunki. Bizde oral şiirin tuhaf bir kaderi vardır: Bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe düşülür, ya da harcıâlem duyguların tekdüze evrenine. Daha doğrusu, nedense şimdiye kadar genellikle böyle olmuştur. Bu, sözün yakışığı uğruna, şii­rin elden çıkarılması, harcanmasıdır. Ahmed Arifin şiirinde böyle bir sakınca yok. Hiçbir zaman söyleve düşmez. Bir duy­gu sağanağı, imgeler halinde, sıra sıra mısraları kurar. Ana dü­şünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmed Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirinin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçede destan türünün en ilginç deneylerini yapmıştır. En il­ginç çıkışını desek daha yerinde olacak. Bir yalçınlığı koyuyor şiirine Ahmed Arif, bir graniti. O, yalçınlıktan, birden, sınır köylerine iniyor; "tavukları birbirine karışan" insanları anlatı­yor. Bu birdenbirelik onu kekre diyebileceğimiz bir lirizme ulaştırıyor. Ya da tersi oluyor. Eksiksiz bir silah koleksiyonunun arasından görüşmecisinin yolladığı taze soğan demetini görü­yorsunuz.  Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının ye­rel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığı­yor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sul­tan Abdal'ı, Urfalı Nazif i, Köroğlu'na, Bedreddin'e götürüyor. Büyük bir sevgiyle bir umuda çağırıyor Anadolu insanını; göz­lerinden öperek, çıldırasıya severek. Evet, halk türkülerinden yararlanıyor Ahmed Arif. Yalnız, halk kaynağının, edebiyat için, şiir için, türkülerden öte daha bir sürü olanak taşıdığım, hatta öbür halk kaynakları içinde türkülerin o kadar da büyük bir ağırlık taşımadığını iyi biliyor. Bu yanıyla halk kaynağına edildiklerini sanan başka şairlerden ayrılıyor. Özellikle destan türü için vazgeçilmez olan tavrı ta temelden takınıyor. Çalışmalarını ona göre yapıyor.
Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düze­nini getirmiştir, dedik. Bir de, Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim: Paul Eluard'ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü dönemde de, ondan sonraki dönemde de, şiirinin temelinde yatan ana öğe, mısralarının kısalığı, kuruluş tarzı ve bunların birbiriyle bağlanma bi­rimi sayesinde ipuçlarını hiçbir zaman saklamamıştır. Ahmed Arif’te de öyle. İmge, çıplaklığın çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır. Hasretinden Prangalar Eskittim'de bunun birçok örneğini görüyoruz. Sonra, imge onda sı­nırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gös­teriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanıl­maz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif’te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmakta­dır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arife özgü fizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmak­ta, ya da bütün çekidüzenini onlarda bulmaktadır.
Sözgelimi, "Otuz Üç Kurşun"da:
Yakışıklı
Hafif
İyi süvari
mısralarının; yine aynı şiirde:

Ve karaca sürüsü
Keklik takımı...
mısralarının böyle bir işlevi vardır.

Bu, Mayakovski'nin ritm elde etmek için yaptığı biçim ça­lışmalarını akla getiriyorsa da aslında bu noktada iki şairin tu­tumlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Mayakovski için, ritm, bir yerde, her şeydir; "şiirin temel gücünü" ritmde bulur o; bir endüstriye benzettiği şiir için ritm, manyetik gücü ya da elektriklenmeyi temsil eder. Ahmed Arif için ise ritm sadece bir olanak olarak önemlidir. Ama aralarındaki asıl ayrım şurda sa­nırsam; Mayakovski'de ritm, bir bakıma, şiirin dışında bir yer­dedir, anonim bir tekniktir. Bunun için sık sık düşey ya da ya­tay ses benzerliklerine, bağdaşımlarına başvurur. Daha özetler­sek: Mayakovski ritmi ses'te aramaktadır. Ahmed Arif ise söz'de arar. Bunun için onun şiiri bir noktada "oral" niteliğini bırakır, çok ötelere gider. Bu yanıyla çağdaş şiirin en yeni yönsemelerine karışır. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçrama onu bugünkü şiiri hazırlayanlardan biri yapmıştır. Zaten birçok yeni şairin onun etkisinden geçmesi de bunu gösteriyor. Sadece bu bakımdan bile Hasretinden Prangalar Eskittim, geç kalmış bir kitap değildir. Bir de şu bakımdan geç kalmış bir yapıt değildir Hasretinden Prangalar Eskittim: Yaşsız bir şiirdir Ahmed Arifin şiiri. Günün değil, çağın değil, çağların "aktüalite"siyle dolu­dur. "Künyesi çizileli" kimbilir kaç yıldız uçmuştur. Dirsek te­ması içinde bulunduğu köylülerin, yürüyerek gezdiği kasaba­ların arasından tarihi kalın çizgilerle görmeyi sever. Tarihi ve uygarlığı. Yalnız, "Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Be­benin Ninnisi"nde daha güncel bir tavır var (sanıyorum, en son yazdığı şiirdir bu). "Otuz Üç Kurşun"da da biraz öyle. Bir yer­de tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir. Bu bakımdan elli yıl sonra da yayımlansaydı aynı ilgiyi görecek, sevilecekti bence.
Hollanda'ya gittiğimde orda Van Gogh'un sarılarının kay­nağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım Van Gogh'un resimlerindeki sarıları. Çünkü Hollanda'daki coğrafyanın, yer­yüzü şekillerinin, bitkisel örtünün sarıları, Van Gogh'u içimde somutlamış ve bir yere oturtmuştu. Onun çalışmasını gözümde daha da büyütmüştü. Doğal verilerle yaratıcı çalışma arasında­ki böyle bir ilişki sanat yapıtının değerini artırıyor. Sanat yapıtı gerçeğin asalağı olmamalıdır, ama bütün bütüne de ondan kopmamalıdır, ondan kopmayışın kanıtlarını taşımalıdır.
Aynı şekilde, Erzurum, Sivas toprağını gördükten, Doğu Anadolu'daki yeryüzü şekillerini, iyice dolaşıp, içime sindir­dikten sonra, Âşık Veysel'in sesine daha çok tutuldum. Van Gogh'un sarıları Hollanda toprağının baskın renklerini taşıyor, her yerde onlara katkıda bulunuyordu, onların arasında açılmış «.ılgın, sanrılı çiçekler gibiydi. Âşık Veysel'in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, kıvamı, taşıl niteliği, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif’in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Özellikle destan türünde bunun nice önemli olduğunu anlıyorum Ahmed Arifi okurken.

Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.
Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.
‘‘Dostuna yarasını gösterir gibi."
Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalı­nayak ve ayakları yanarak.

Hasretinden Prangalar Eskittim yayımlanana kadar çok kişi bilmiyordu Ahmed Arif’in şiirini. Hatta şöyle diyelim: onun şii­rini kendisinden yararlanan birkaç şair dışında pek izleyen ol­mamıştı. Hele okur kitleleri hiç bilmiyordu. Gerçi şiirlerini el­den ele dolaştıranlar, ezberleyip toplantılarda okuyanlar vardı, ama fazla değildi bunların sayısı. "Gizli şair" olarak kalmıştı şimdiye kadar. Bu yüzden hakkındaki bilgiler de kulaktan dol­ma ve yanlıştı. Sözgelimi geçenlerde Anadolu'da çıkan bir der­gide şiir üstüne bir inceleme yazmayı deneyen genç bir arka­daş, bu yazısında Ahmed Arif’ten de söz etmiş, ama 1940 şiirin­den önce yazmış bir şair olarak göstermişti. Yalnız bu arkadaş değil, bazı ad yapmış eleştirmenler de yanlış yargılarla baktılar ona. Belki de onun yapıtını istedikleri an yanıbaşlarında bula­madıkları için oldu bu. Sözgelimi Hüseyin Cöntürk, birkaç yıl önce Dönem dergisinde yazdığı bir yazıda Ahmed Arifi Orhan Veli akımının yedeğinde bir sanatçı olarak ele almış ve şöyle yargılamıştı: "Orhan Veli'yi iyi anlamış." Ahmed Arif’in şiiri için yapılabilecek en büyük yanlıştı bu. Aynı dergide Cöntürk'e karşılık vermiştim ben de* Sanırım Cöntürk'ün büyük yanlışı biraz da Ahmed Arif’in şiirini izleyebilme olanağını hemen hemen hiç bulamamış olmasından doğuyordu. Bir iki yerde rastladığı bir iki şiiri kendi ölçülerine göre yargılamak gereğini duymuştu belki de. Gerçi bir iki parçadan da bir şair üstüne aykırı düşmeyen yargılara varılabilir ya da varılabilmesi gerekli, ama neyse... Dergiler de, yayınevleri de her nedense uzak durdular Ahmed Arif’in şiirine. Kitabını yayımlamak için onunki ciddi bir temas arayanlarına son yıllara kadar rastlanmadı. Şiiri hakkındaki bilgisizlikten doğuyordu bu. Yaklaşanları da Ahmed Arif geri çeviriyordu. Nihayet, Bilgi Yayınevi bu işe girişti. Kutlarım bu yayınevini.


1969


12 Ağustos 2013 Pazartesi

Cinsellik ve Korku / Pascal Quignard

Orgazm, zevkin doruğu olarak betim­leniyordu; önce sıcak, sonra sürtünen, daha sonra çalkantı­lar içine giren, sonunda patlayan bir zevk. Bu zevk, yükse­len dalgaları doruğunda (erkeğin köpüğü oluşmadan) patlı­yor ve bu sayede insanın ölümlü teni, yeniden üreme gü­cüyle tanışıyor, toplumsal bedenin sürekliliğini sağlama yeteneğini kanıtlıyordu. Yunan ve Roma toplulukları, biyo­loji ile politikayı birbirinden ayırmıyordu. Beden, site, deniz, tarla, savaş, yapıt, aynı kısırlık riskini taşıyan, kendilerinden aynı doğurganlığın beklendiği tek bir canlılık biçi­mi ile yüz yüzeydi.
Erkeğin cinsel organı sertliğini sürekli koruyamaz. Er­kek, potentia ile impotenüa'nın kendince anlaşılmaz ve ira­de dışı art arda gelişine boyun eğmek zorundadır. Kimi za­man sönük penis, kimi zaman sertleşmiş phallos'tur (mentula ve fascinus). İşte bu yüzden iktidar bütünüyle erkeğe özgü bir sorundur; çünkü bu sorun onun kendine özgü kırıl­ganlığını ve bu konuda sürekli kaygı taşımasının kaynağı­nı oluşturur.
Boşalma zevke bağlı bir yitimdir. Bundan kaynakla­nan uyarılma yitimi ise hüzün kaynağıdır; çünkü bu, fışkır­makta olan kaynağın kuruması anlamına gelir. Bu hüznü Roma uygarlığı kadar hiçbir uygarlığın duymamış olduğu ileri sürülebilir. Tohum yitimi doğurganlığa yol açabilir; ne var ki bu doğurganlığın, membrum virile'nin vulva dışında o utandırıcı gevşemeye ve küçülmeye uğradığı anda algı­lanmasına olanak yoktur.
Erkeklik organı, vulva'nın içine fascinus olarak girer, oradan mentula olarak çıkar.
Erkeğin erkekliği zoolojik zevk içinde, insan bedeninin ölüm içinde yok oluşu gibi yok olur. Çünkü erkeğin (uir) en özlü benliği, hiçbir zaman onun kafasının içinde ya da yü­zünün çizgilerinde değildir: Benlik, beden kendini tehdit al­tında gördüğü anda erkeğin elinin gittiği yerdedir.
Zafer kazanarak yönetimi altına aldığı tüm halkların dinlerini kendi zaferiyle, kendi 'inancıyla' bağdaştırıp gide­rek daha yayılmacı hale gelen bir dine, giderek daha uğur­suz hale gelen bir korku egemen oluyordu. Büyülerle ilgili birçok jesti, hareketi kullanan Romalılar, kem gözleri kov­mak ya da ludibrium'un alaycılığına başvurarak etkisiz kılmak için, o büyüyü 'sahibine geri çevirmek' için bu kez apotropaion'a başvurur oldular; Perseus'un, Medusa'nın ba­kışından kurtulmak için kalkanını kullanması gibi. Apotropaion Yunanca'da, taşıdığı ürkütücü (terribilis) nitelik yü­zünden insanlarda aynı zamanda hem gülme, hem korku duygusu uyandıran kötülüğü kovan resim ya da heykelcik anlamına gelir. Fascinum (yapay fascinus) bir baskanion'dur (insanı kemgöze karşı koruyan bir kılıf, bir prezervatif). Plutharkos, cinsel organ biçimli nazarlıkların, büyü yapmak isteyenin (fascinator) bakışlarını üzerine çekerek bu bakışların kurbanın üzerine dikilmesini engellediğini yazar. Müzelerde sergilenen nazarlıkların, müstehcen kü­pelerin, kemerlerin, gerdanlıkların, arkeolojik kazılarda bulunan, her biri Priapos biçimli, altından, fildişinden, taş­tan, bronzdan yapılmış çirkin cüce heykelciklerinin inanıl­maz ölçüde çok olması, bu inanıştan kaynaklanır. Gergin tutulan ortaparmak (digitus impudicus; el parmaklarının, yukarı doğru dik tutulan orta parmak, mesos dactylos dışın­da yumulması, en büyük küfürdü), fica'yı canlandıran (baş­parmağın ucunun işaret ve orta parmak arasından geçiril­mesi) nazarlıklar, cinsel organ biçiminde masa ayakları, lamba ayakları, bunlardan başka bronzdan ya da başka me­talden yapılmış tintinnabulum'lar (üzerine küçük çanlar yerleştirilmiş, kemere, parmağa, kulağa, direklere, ayaklı lambalara, üç ayaklı nesnelere takılan fascînuslar) da ben­zeri inanışın örnekleridir. İnsan bedeninin bu özelliği en çok taşıyan tek uzvu, erkeğin penisidir; bunun ardından er-bezi torbası, daha sonra da yeterince dolgunsa kadınların göğüsleri ve kalçaları gelir. Bu bakımdan, bedenin cinsel istek uyandıran bölümleri, yani titreşerek cinsel isteği kamçılayan bölümleri aracılığıyla ilgi ve istek duyulan şey, insanın cinselliğidir. Bedenimizin dışında, uzantı olarak yer alan ve gözle görülür değişimlere uğrayan bu biçimler, bu yüzden bedenin en çok korunan bölümleridir. Eski Roma'daki kadınların, İmparatorluk dönemi Roması'nda oldu­ğu gibi, göğüslerini bandajla sıkıştırması, bu sakınma sap­lantısının kanıtlarını sergiler. Yunanca'da strophion adı verilen sutyen, Latince'de fascia sözcüğü ile karşılanır, do­layısıyla erkeklerin fascinum'u ile bağlantılıdır. Bu amaçla kullanılan dikişsiz bezin altına, göğüsleri sıkıştıran, sığır derisinden yapılmış ince bantlar gizleniyordu. Kadın göğ­sünü gösteren erotik resimlere ender rastlanır. Tacitus (XV, 57), Pison'un komplosu ile karşı karşıya kalan Epicharis'i, fascia'sını kendini boğmak için çıkarırken can­landırır.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Var Olmanın Gücü / Eckhart Tolle

İNSAN ZİHNİNE SAHİP BİR ÖRDEK
Şimdi’nin Gücü adlı kitabımda, iki ördek kavga ettiğinde – ki hiç uzun sürmez – bir süre sonra ayrıldıklarını ve farklı yönlere doğru uçtuklarını belirtmiştim. Sonra her iki ördek de kanatlarını birkaç kez güçlü bir şekilde çırparlar ve böylece kavga sırasında topladıkları enerjiyi atarlar. Kanatlarını çırptıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi huzurlu bir şekilde süzülürler.
Eğer ördekler insan zihnine sahip olsalardı, kavgayı düşüncelerinde canlı tutar, hikâyeler kurarlardı. Bir ör­değin hikâyesi muhtemelen şöyle olurdu: "Az önce yap­tığı şeye inanamıyorum. On santim yanıma yaklaştı. Sanki gölün sahibi oymuş gibi davranıyor. Özel alanıma hiç saygısı yok. Ona bir daha asla güvenmeyeceğim. Bir daha sefere beni kızdırmak için başka bir şey yapacak. Şimdiden komplo planlamaya başladığından eminim. Ama buna daha fazla izin vermeyeceğim. Bir daha sefe­re ona unutamayacağı bir ders vereceğim." Böylelikle, zihin bir sürü hikâyeler kurup durur ve aradan günler, aylar ve hatta yıllar geçmesine rağmen, öfke ilk günkü gibi devam eder. Vücuda gelince; düşüncelerde kavga hâlâ devam ettiği ve vücut da gerçekle düşünceler ara­sındaki farkı bilemediği için, bütün düşüncelerin yarat­tığı bütün duygulara karşılık enerji üreterek tepki verir ve bu da daha fazla düşünceye yol açar. Bu, egonun duygusal düşünce süreci haline gelir. Bir insan zihni ol­saydı, ördeğin hayatının ne kadar karmaşık bir hal ala­bileceğini görüyor musunuz? Ama ne yazık ki çoğu in­san sürekli bu şekilde yaşıyor. Hiçbir durum ya da olay gerçekten bitmiyor. Zihin ve zihin ürünü "ben ve hikâ­yem" sürekli devam ediyor.
Bizler, yolunu kaybetmiş bir canlı türüyüz. Her do­ğal şeyin, her çiçeğin ya da ağacın ve her hayvanın, bi­ze öğretecek önemli dersleri var. Tek yapmamız gereken, durup bakmak ve dinlemek. Ördeğin bize verdiği ders şudur: Kanatlarını çırp - yani "hikâyeyi bırak" - ve tek güç yerine geri dön: Şimdiye!

GEÇMİŞİ BERABERİNDE TAŞIMAK
İnsan zihninin geçmişi bırakmak konusundaki becerik­sizliği ya da isteksizliği, Tanzan ve Ekido adında, şiddet­li yağmurlardan sonra oldukça çamurlu bir hale gelmiş olan toprak kır yolunda yürüyen iki Zen rahibinin hikâ­yesinde güzel bir şekilde örneklenmektedir. Bir köyün yakınından geçerlerken, yolun karşı tarafına geçmeye çalışan genç bir kadın görürler. Çamur çok derin olduğu için, kadın üzerindeki ipek kimonoyu berbat etmeden karşı tarafa geçemeyecektir. Tanzan hiç tereddüt etme­den kadını kucağına alıp yolun karşı tarafına geçirir.
Sonrasında rahipler sessizce yollarına devam eder­ler. Beş saat sonra, yaşadıkları tapınağa yaklaşırlar­ken, Ekido daha fazla kendini tutamayarak Tanzan'a döner. "Neden kızı yolun karşı tarafına geçirdin?" diye sorar. "Biz rahiplerin bu tür şeyler yapmaması gerekir."
"Ben kızı saatler önce bırakmıştım," der Tanzan. "Sen hâlâ taşıyor musun?"
Şimdi birinin sürekli Ekido gibi hoşuna gitmeyen olay veya durumları zihninde taşıyarak ve düşünce üstüne düşünce biriktirerek yaşadığını düşünürseniz, ge­zegendeki insanların çoğunun nasıl yaşadığıyla ilgili bir fikir edinmiş olursunuz. Zihinlerinde taşıdıkları yükün ağırlığına bakar mısınız?
Geçmiş, anılar olarak içinizde yaşar ama anıların kendileri sorun değildir. Aslını söylemek gerekirse, geç­mişten ve geçmiş hatalarımızdan ancak anılarımızı ha­tırlayarak ders alabiliriz. Ancak anılar, yani geçmişle il­gili düşünceler sizi tamamen ele geçirdikleri ve benlik duygunuzun bir parçası haline geldikleri zaman bir so­run, bir yük oluştururlar. Bu olduğunda, geçmişle şart­lanmış olan kişiliğiniz, hapishaneniz haline gelir. Anıla­rınızda bir benlik duygusu vardır ve hikâyeniz kendini­zi algılama biçiminiz haline gelir. Bu "küçük ben" aslın­da zamana ve biçime bağlı olmayan varlığınız olarak gerçek kimliğinizi gölgeler.
Geçmişinizde sadece zihinsel değil, aynı zamanda duygusal anılar da vardır; eski duygular, sürekli olarak yeniden yaşanır. Hoşnutsuzluğunu beş saat boyunca düşünceleriyle besleyerek taşıyan rahip gibi, çoğu insan büyük miktarda fazladan bagaj taşırlar. Kendilerini kırgınlıklar, pişmanlıklar, düşmanlıklar ve suçluluk duygusuyla sınırlarlar. Duygusal düşünce sistemleri, benliklerinin bir parçası haline gelir ve böylece, kimlik­lerini güçlendirmek için eski duygulara tutunmayı öğ­renirler insan eski duyguları sürdürme eğiliminde olduğun­dan, neredeyse herkes, eski duygusal açılarıyla kendi etrafında bir enerji alanı örer ki ben buna "acı beden diyorum.
Öte yandan, zaten sahip olduğumuz acı bedeni daha da büyütmekten vazgeçebiliriz. Kanatlarımızı çırpar - mecazi anlamda elbette - ve zihinsel olarak geçmişte yaşamaktan vazgeçerek, eski duyguları biriktirmekten ve beraberimizde sürüklemekten kendimizi kurtarabiliriz. Olayları veya durumları zihnimizde canlı tutmamayı, zihinsel film yönetmenliğini sürdürmek yerine dikkatimizi şu ana çevirmeyi öğrenebiliriz. O zaman düşüncelerimiz ve duygularımız yerine, Varlığımız kimliğimiz haline gelir.
         Geçmişte, sizi şimdide yaşamaktan alıkoyabilecek hiçbir şey olmadı; eğer geçmişin sizi şimdide yaşamaktan alıkoyacak gücü yoksa, başka ne gücü olabilir ki?

28 Haziran 2013 Cuma

Öteki / Cemil Yüksel


geldim, bir bıçağın saplandığı yerden
yerinden oynatıldıkça kan sızdıran
yakınmadan, önemsiz suçlanışlarla
baka durulmuş bir gizlenmeye.
bir ergen küfründe bir öğle sonrası
kimselerin sezmediği özetlerden sürgün

önce sesi öğrenmiş gibi bir sancıdan
dolanmış dilin zorlu, kem
nehirlere akışı kesik çığlıklarıyla
unutuşlara basılmış müjdeleri
almış gibi sakinliğe sarılı kırlardan.
gecesi gündüzü belli olmayan
ağzıma sıkışmış bir patlama
daha belli etmeden yerini
bir kez daha kesiklendi karnımın üstü

bir Türkçe daha doğdu giyiniksiz, ayıplı
uyandıkça uyarılmış bir dirlikten
bir o kadar da kudret helvası
ve bıldırcın yokluğunda

sürüklenerek götürülmüş bir dize
şiirin hükmü tamamlansın diye saçlarından
sırf bunun için aşka uzatılmış bir el
yakalamış gibi gelip geçmemi bir yolculuktan.

2009