31 Temmuz 2012 Salı

Sorunlu Aile / A.S.Neill

-Cinsellik-
Yaşamdaki en büyük günah, cinsel olanıdır. Yaşama karşı gösterilen bütün olumsuz tutumların temeli bu günahtır, ayrıca, tekrar ediyorum, kendilerinde cinsellik günahı bulunduğu duygusunu taşı­mayan çocuklar, ne dine başvururlar ne de herhangi bir gizemciliğe. Burada cinsellik konusunda kuramsal sözler söylemek istemiyorum: erken eğitim sayesinde coşkusal vebayı öldürüp öldürmeyeceğimizi anlamaya çalışıyorum. O korkunç eski yöntemleri sergilemekle başla­yacağım. Ben altı yaşımdayken kız kardeşimle birbirimizin üreme or­ganlarını keşfettik ve doğal olarak onlarla oynadık. Annem bunu anla­dığında müthiş azarlandık, ben saatlerce karanlık bir odaya kapa­tılarak, diz çöküp tanrının beni bağışlaması için dua etmek durumunda bırakıldım. Bu erken şoku atlatmam onlarca yılımı aldı hatta bazen acaba tümüyle atlattım mı diye soruyorum kendime. Milyonlarca kişi benzer deneyimler yaşadılar, günümüzde milyonlarca kişi bu türden iş­lemlerle karşılaşmaları nedeniyle doğal sevme yaşantılarını nefrete ve yıkıcılığa dönüştürmüş durumdalar. Bugün milyonlarca insana üreme organlarına dokunmanın kötü ya da günah ya da (kırsal yörelerde) ayıp olduğu söylenmekte. İşte bu yüzden Wilhelm Reich adeleleri kasılmış ve ruhsal durumları saptırılmış insanların kendilerini bir zırha bürüyerek yaşama tepki gösterdiklerini söylüyor. Herhangi bir cinsel bastır­mayla karşılaşmış her çocuğun karnı tahta gibidir. Duyguları baskı al­tına alınmış bir çocuğun soluk almasını izleyin, sonra da bir kedi yav­rusunun ne kadar güzel soluk alıp verdiğine bakın. Hiçbir hayvanın karnı kaskatı değildir, hiçbir hayvan cinsellik ya da tuvalet konusunda herhangi bir bilince sahip değildir... yerleri kirletmemeleri için bilinç­lendirdiğimiz köpek gibi hayvanları saymazsak elbet.
Öyleyse çocuklara nasıl davranacağız? Çocuk, daha ilk andan baş­layarak kendi bedeninin istediği her yanına dokunmakta özgür bırakıl­malıdır ama gene de toplumun duygusal vebası kin uyandırıcı gücünü gösterir. Ruh doktoru bir dostum, dört yaşındaki oğluna şu sözleri söy­lemek durumunda kalmış: "Bob. yabancı insanların yanında pipinle oynamamalısın, çünkü onlar bunun kötü olduğunu sanıyorlar. Bunu yalnızca evde ve bahçede yapabilirsin." Bu dostumla konuyu konuş­tuk; ikimiz de çocukları cinsellikten nefret eden yaşam-karşıtı öğeler­den korumanın olanaksız olduğu sonucuna vardık. Ana babaların yaşa­ma içtenlikle inanan kişiler olması halinde çocukların ana babanın ver­diği özgürlüğü kabullenmeleri ve dıştan gelen erdemlilik kurallarını benimsemeleri içimizi biraz rahatlatıyor, ama gene de beş yaşında bir çocuğun mayosuz denize giremeyeceğini öğrenmesi, cinselliğe çok küçük de olsa bir çeşit güvensizlik oluşturması için yeterli.
Günümüzde kendi kendine cinselliği doyurmaya yasak koymayan pek çok aile var. Bunlar, kendini doyurmanın doğal olduğunu düşünü­yor ve bu isteği bastırmanın yaratacağı tehlikeleri biliyorlar. Harika. Çok güzel. Ama bir sonraki adım, yani karşı cinsle cinsel deneyimler yaşamak söz konusu olduğunda bu aydınlanmış ebeveynlerin bazıları direniyorlar. Küçük oğullarının diğer küçük erkek çocuklarla cinsel oyunlar oynamasında sakınca görmüyorlar, ama bir kızla bir erkek ço­cuk cinsel oyuna girişirse büyük bir tehlike karşısındaymış gibi kaska­tı kesiliyorlar. Eğer benim iyi ve iyi niyetli annem benden bir yaş kü­çük olan kız kardeşimle cinsel oyunlar oynamamı görmezden gelsey­di, cinselliğe karşı-sağlıklı bir yaklaşım benimseyerek büyüme fırsatı­mız olacaktı. Erkekteki cinsel güçsüzlük, kadındaki soğukluk, karşı cinsle ilişkiye yöneltilmiş ilk engellemeden ne kadar sonra başlamıştır acaba? Eşcinsellik, aynı cinsle oynaşmanın hoş görülmesinden ve kar­şı cinsle oynaşmanın engellenmesinden ne kadar zaman sonra başladı acaba.
Belki de İngiliz devlet okullarının yeğlenmesinin nedeni, karşı cinsle oynamayı tümüyle yasaklaması ve aynı cinsle oynamaya izin vermesidir. Burada yazmaya ara verdim ve Reich'a bu konudaki görü­şünü sordum. Tıpkı pornografinin, ahlâkçılığın süpabı olması gibi. eş­cinsel oyunların da cinsel baskının süpabı olduğunu söyledi. Yaşamın "günahı", müthiş haz veren orgazmla son bulan heteroseksüel edimdir. Eşcinsel oyun, bu tehlikeyi, dolayısıyla da karma eğitim korkusunu, kendini doyurmanın bir sonraki evresi olan eşcinselliği kabullenme korkusunu ortadan kaldırır. Çocuklukta karşıcinsle cinsel oyun. sağlık­lı, dengeli bir yetişkin cinsel yaşamına giden en iyi yoldur.
Bazı anne babalar, çocuklukta karşı cinsle cinsel oyunlar oynanma­sını, delikanlılık çağındaysa bunların dizginlenmesini olağan karşılar. Çocuklar cinsellik konusunda ahlâk eğitimi almamışlarsa sağlıklı bir yetişkinlik çağına ulaşırlar; ahlâkçıların kaygılandığı rastgele cinsel ilişkide bulunan gençler haline gelmezler. On altı ve on yedi yaşların­da kızları olup da kızlarının cinselliğini yasaklamayan altı anneye şu soruyu yönelttim: "Sizce kızınız isterse cinsel ilişkide bulunmalı mı?" Sadece ikisi evet dedi. Diğerlerinin öne sürdüğü neden ilginçti: "Daha küçük." "Hamile kalır diye korkarım." "Kötü birini başına sarabilir."


Delikanlılık ya da genç kızlık dönemi cinsel yaşamı günümüzde onaylanmıyor, biliyorum. Belki de çoğu bedensel hastalıklara olduğu gibi kansere de cinsel baskının neden olduğuna Reich beni inandırdı­ğından yarının bedensel ve ruhsal sağlığına giden yol bu çağlarda cin­sel yaşamı yaşamaktır yolundaki görüşümü yazabileceğimi de biliyo­rum. Yazabilirim, ama benim okulumda, genç öğrencilerimin birlikte yatıp kalkmalarını onaylamam halinde, okulumun yetkililerin baskı­sıyla karşılaşma tehlikesine düşeceğini de biliyorum, bu yüzden Fre- ud'çuluğun dilediğini söylemeyi, ama dilediğini yapmamayı öğütlediğini yazarak kibarlık ettim. Ama okulum, insan yaşamında çok küçük bir kalemdir, bense, gelecek günleri, toplumun, cinsel baskının ne denli tehlikeli olduğunu anlayacağı dönemleri düşünüyorum. Reich'ın dediğine göre toplum, ancak ve ancak, insanlık, yaşam-karşıtı baskının korkunç bedelinin insan hastalıkları olduğunu öğrendiğin­de, çaresizlik içinde, kanserin, veremin ve yaşamı yok eden tüm diğer süreçlerin yarattığı yıkıcı etkileri durdurmaya çabaladığında bunu daha iyi anlayacak. Reich, başkalarının tahmin ettiğini, biyolojik olarak kanıtlıyor. Otuz yıl önce Homer Lane, bedenden nefret etmeyi savunan ahlâkçıların hastalığın nedeni olduğunu söylemişti. Groddeck de buna benzer bir şey söylemişti. Reich'ın önemi, bunu kanıtlayacak konum­da bulunmasından kaynaklanıyor. Ahlâkçı eğitim, düşünme sürecini dolaşık hale getirmekle kalmıyor, yapısal olarak bedenin içine giriyor, bedeni sözcüğün gerçek anlamında zırhla çeviriyor, onu kaskatı hale getiriyor, karnını kasmasına neden oluyor. Reich'ın yeni biyofiziğini ve Orgone kuramını yorumlamaya yeterli görmüyorum kendimi. An­cak şunu söyleyebilirim ki, kitapları incelendiğinde, ruhçözümlemesi konusundaki yapıtları okumak olanaksızlaşıyor. Bana göre onun kitap­ları çok önemli, çünkü insanlığın nasıl kurtarılacağını bulma umuduy­la yıllarca psikoloji eğitimi gördüm. Başarılı olamadım. Reich'ı yeni bir kurtarıcı olarak gördüğümü söyleyecek değilim, ama onda insan­lığın sefaleti sorununa yeni bir yaklaşım, sinir hastası olmayacak çocuklar yetiştirme amacıyla yürüttüğüm işimi sürdürmem için beni yüreklendiren bir yaklaşım buluyorum. Bir kuşak hiçbir şeyi kanıt­lamaz, biliyorum; her bir Summerhill öğrencisinin sinir hastalığından uzak kalmasını beklemiyorum, sonuçta bu toplumda kim kompleksiz olabilir? Yapay cinsellik tabularına bağlı kalmama yönündeki bu baş­langıç, gelecek kuşaklar için yaşamı seven bir dünya oluşturacak diye umuyorum.
Cinsel eğitime dönüyorum. Çocuğun sorularına anne baba doğru yanıtlar verir, ona yasaklar koymazsa, cinsel eğitim, doğal çocukluk sürecinin bir parçası haline gelir. Sözümona bilimsel yöntem kötüdür... Bu yöntemle kendisine cinsellik "öğretilen" bir genç tanıyorum, polen sözcüğünü duyduğunda yüzünün kızardığını söylüyordu. Cinsellik konusunda olguların bilinmesi önemli, ama cinselliğin coşkusal içeriği daha da önemli. Doktorlar cinselliğin anatomisini çok iyi bilirler, ama Okyanusya'dakilerden daha iyi sevişmezler; hatta belki de bu konuda hiç iyi değildirler. Babasının, kendi organını annesininkinin içine koy­duğu bunu neden yaptığı yolundaki sözleri çocuğu ilgilendirmez. Cin­sel oyunlar oynamasına izin verilmiş bir çocuk neden diye sormaz. Cinsellik bilgilenmesinin bir parçası olarak evde çıplak gezilmesinden yanayım, ama anladığım kadarıyla çıplaklık kültü de yeni bir cinsel baskı biçimi olabilir. "Gördün mü işte. Cinsellik önemli değil." Şimdi okulda ve evde yanlış cinsel eğitimin sonuçlarına göz atalım.
Gece işemeleri. Kuşkusuz çoğu olgu, cinsel baskıdan kaynaklan­mıştır. Gündüz dokunulmaması gereken cinsel organ gece kendi ener­ji boşaltımını gerçekleştirir. Gece işemesi genellikle gençlik çağına dek sürer. Bir doyum biçimi yasaklandığında, çocuk, daha erken bir doyum biçimine dönme eğilimi gösterir, kendini doyurmanın bastırıl­masının da çocuğu gece işemelerine, yani gelişmenin bebeksi evresine döndürdüğü söylenebilir. Psikolojik tedavi uyguladığım yıllarda gece işemelerine son vermek, en zor tedavilerden biriydi, hatta, iyileştir­meden çok başarısızlığa uğradığımı bile söyleyebilirim. Çalma alış­kanlığını gidermek görece olarak kolaydır, ama gece işemesi kişiliğin derinlerine kök salmıştır. Çok inatçıdır, ayrıca, hem ruhsal hem beden­sel bir olgudur, deyiş yerindeyse ilk kronik hastalıktır. İyileştirme Reich’ın Orgonterapi tekniğinde yatıyor olabilir, ama bilmiyorum, ay­rıca ben gece işemesinin durdurulmasından çok önlenmesi çarelerini arıyorum. Bazı doktorlar, bu hastalığın genellikle asit oranı ya da idrar torbası hastalığı gibi fiziksel nedenlerden kaynaklandığını öne sürüyorlar. Bildiğim tek şey gece işemesinin devamlı olduğu bir ol­guyla karşılaşmadığımdır; Bill, evde yatağını ıslatıyordu ama okulda değil ya da bunun tam tersi: Jane eve tatile gitmezden bir hafta önce okulda yatağını ıslatmaya başlıyordu. Cinsellik suçluluğu duymayan bir çocuğun işeme gibi bir sorunla karşılaşmayacağından nerdeyse eminim.
Hırsızlık. Bu genellikle sevgi yokluğunun belirtisidir, dolayısıyla ancak ve ancak kurbana sevgi göstererek alt edilir. Bu nedenle genç bir hırsıza altı peni vererek onu ödüllendiriyorum. Ödül çocuk için şu anlamı taşıyor: Seviliyorum, onaylanıyorum. Er ya da geç hırsızlık kesiliyor, çünkü para ya da eşya biçiminde simgesel olarak çalman sevgi, şimdi çocuğa öğretmen tarafından serbestçe verilmektedir. Bu yalın bir olgu: çalma ana baba sevgisinin yokluğundan ve aynı zaman­da ana babanın cinsellik konusundaki yasaklamalarından kay­naklandığında durum daha karmaşık oluyor. Yasaklanmış bir şeye elde olmadan el atma şeklindeki kleptomani (çalma hastalığı) bu kategoriye girer; burada çalınan nesne, kendini doyurmayı ya da mastürbasyonu simgelemektedir. Anneyle baba yaptıkları hatayı anlarlar, ve çocuğa baskı yapmakla hata ettiklerini açıkyüreklilikle söyleyip yeniden başlarlarsa bu türden çalma alışkanlığının giderilmesi kolaylaşır. Tek başına öğretmen bunu pek düzeltemez, okulla ailenin yakın işbirliği gereklidir, elbet burada öğretmenin de bir ahlâkçıbaşı ve yaşam düşmanı olmadığı varsayılmaktadır. Bir robotu hareket ettirecek en elverişli kişi onu başlangıçta yapan kişidir. Burada iyileştirme yön­temleri beni kaygılandırmıyor; yapmak istediğim tek şey hırsızlık yapan çocukların anne babaların önce kendilerini incelemeleri, hangi davranışlarının çocuklarını dürüstlükten uzaklaştırdığını anlamaları konusunda ikna etmek. Suçu kötü arkadaşlara, gangster filmlerine, baba orduda savaştığından baba denetimi yokluğuna yüklemek, yanlış kapıyı çalmak olur. Bütün bunlar yanlış bir yöntemin belirlenmesine yardımcı olur kuşkusuz; cinsellik konusunda doğal haline bırakılarak yetiştirilmiş bir çocukta bütün bunların hiçbir etkisi yoktur. En önem­li neden belki de yaşamın ilk haftalarında, ellerin hırsla üreme organ­larından çekilmesinde yatmaktadır.
Yıkıcılık. Bu. nefretin harekete geçmesi, simgesel cinayet anlamına gelir. Bu yalnızca çocuklara özgü değildir; savaş sırasında evleri ordu tarafından kuşatılan aileler, askerlerin çocuklardan çok daha yıkıcı olduklarını gördüler, elbet onların işi yıkıcılık. Yaratma, yaşam, yıkma, ölüm demektir. Dolayısıyla yıkıcı çocuk yaşama karşıdır. Her şeyin çok yalın olduğuna dikkat çekmek istiyorum, çocuktaki her bozuk­luğun saptırılmış cinsellikten "başka bir şey" olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Yıkıcılığı oluşturan öğeler pek çoktur.... bazen yıkıcı kişiden daha çok sevilen bir kardeşi kıskanmak söz konusudur: bazen sınırlayıcı yetkeye karşı isyanı dile getirir; bazen de "acaba içinde ne var?" merakından başka bir şey değildir. Asıl etmen yıkıcılık olgusu değil, içerdeki bastırılmış nefrettir, bu öyle bir nefrettir ki, koşullar elverdiğinde sadist bir Gestapo yaratacaktır. Bu içinde, ana okulundan darağacına dek uzanan bir yelpazede nefretin yeşerdiği dünyanın hastalığıyla uğraşması açısından yaşamsal önem taşıyan bir sorundur. Sevgi vardır elbet, hem de çok sevgi vardır, eğer o olmasaydı, yaşam karşısında çok umarsız kalacaktık. Sevgi, her anne babanın ve her eğiticinin keşfetmeyi, beslemeyi ve vermeyi amaçlaması gereken şeydir.
Genç hırsız sevgiden yola çıkmıştır, sevmek isteyen, çocuklarının sevmesini isteyen anne babaların bastırdığı yaşam sevgisi onu yön­lendirmiştir. Çalışmaktan canı çıkan, sakin bir baba oğlunun beslediği sevgiyi yaşamdaki vaizlerin ve sevinç katillerinin nefrete dönüştürme­sine neden izin verdiği yaşamın en büyük gizemlerinden biridir. Din yavaş yavaş ölmekte: Sinema izleyicilerinin yüzde iki ya da üçünün kiliseye gittiği söyleniyor. İyi güzel, ama gene de sinemaya gidenler dinin aşıladığı cinsellikten nefret etme özelliklerini koruyorlar, üstelik tanrıtanımazlar da dindarlar kadar kolaylıkla problem-çocuklar yetiştiriyorlar.

Ceza yasamız, sorunlu ailelerimiz ve disiplinli okullarımız var oldukça yıkıcı çocuk yetiştirmeyi sürdüreceğiz. Bir baba, cinsellik ve sevgi yasaklaması konusunda kendi adına hiçbir şey yapmamayı seçerek küçük oğlunun sorunlu bir çocuk olmasına yol açabilir.

22 Temmuz 2012 Pazar

Yengeç / Edip Cansever


Belirsiz olan ne?  Ölülerden
Boşalan yeri doldurur doğa
Yansır beyaz hayvan kemikleri, taşıllar
Yok oluşun içinde
İri bir yengecin sırtı arasıra.

Ben ki yengeçleri bilirim daha çok. Birini
Yıllar var unutamadım
Dönüp duruyordu bir taşın etrafında
Sanki bir hırçınlıktan damıtılmış ya da bir sıkıntıdan
Ve geçer gibiydi tekrar bir başka sıkıntıya
Gömüldü kumlara iyice, şöyle bakındı
Gördüm kendi büyüsüyle keserken kıskacını
O gün bugündür anladım ağrıyı, taşıdım da.

Büyüdür ölüm, külrengi harcıdır sonsuzluğun
Bir vahşet gibi yaratılır orda umut
Gerer kayalar kaburgalarını
Katırtırnakları arasında
Arabalar biter, atlar birikir
Bir tanrı gelir belli belirsiz, ne kadarlık bir tanrıysa
Büyüdür çünkü ölüm
Külrengi harcıdır sonsuzluğun.

Gerçi kurnazdır doğa, alımlıdır da
Her gün biraz olsun geri verir aldıklarını
Sızar kentlere, evlere, dölyataklarına
Bir gün ki ölü bulmuştum kendimi, korkmuştum
Öyle bir yok olma saatinde, bir kuytuda
Sanırım boynumdaki bu yara izi ondan


Kaplanır sabahları göğe uzatsam
Geceden kalma bir yıldızla
Buz rengi bir yıldızla. Ve uykum
Yeni bitmiştir daha, üstelik
Geri veriliyordur bana
Düşlerimin o karmaşık mimarisi
Dalgalar susmuştur çoktan, denizse gümüş sikkeler gibi 
          harcanıyordur.
Aşağıya yukarıya
Yukardan aşağıya
Nedense her başlangıçta bir acı vardır. Sabah
Kuşatır bu acıyı önce
Eskiyip gider sonra da

Ve yengeç batırır göğsünün ortasına kıskacını
Tam göğsünün ortasına. Artık
Görüp göreceğiniz ölü bir yengeç kabartısıdır
Her gümüş sikkenin üstündeki
Yalnızca bir kabartma. Derken
Kaskatı kesilir gök, fırlatıp atar bir kırlangıcı
Ürperir yosunlar, deniz şakayıkları, batık gemiler
Yaşlı balıkçılar sandallarında
Kayalar, balık sürüleri ve fenerler
Ve hayalet gemiler türer çıkarak kınlarından
Yonulara döner tayfalar, çarşı
Camlara, aynalara yapıştırılmış bitkiler
Yoktur ki görünsün bir intihar anının gölgesi
Ölü bir şeyin gölgesi yoktur ki
Fışkırır kazılarından birbiri ardısıra yengeçler
Sütunlar, kemerler, eski çağ mozaikleri üstünde
Posta kurşunları üstünde, kandiller ve çanaklar
Armalar, tapınaklar, yüzük taşları üstünde
Ve yengeç ki onca dönüşten sonra geriye
Yetişir kendi ölüm törenine  yeniden
Ve ölüm, o gözüpek savaşçı
Bir yandan kendi büyüsüyle çizerken yazgısını
Yazar bir kelimelik tarihini de.

Belli ki bir yol bulmuştur yengeç
Kumlardan değil, kendinden gidilen bir yol
Ne var ki, rüzgar ileri olduğu için külden
Ölümden önce geldiği içindir ki sezgi
Duyar insan bu gereksiz yüzgeçleri
İki gök arasında kımıldayan
Tanımazsa da kendini bir başkasının düşü gibi.

Üç kişiyle başka türlü konuşulur, bir kişiyle
Kendini açıklar insan
Bir vahşet gibi de olsa yaratılır orda umut
Hızlı bir ibreye döner yürekse
Yaşamını içerirken bir yandan
İşler ölümünü de.

Görsel: Alexander Calder

11 Temmuz 2012 Çarşamba

A.S.Neill / Özgürlük Okulu


YERLEŞİK EĞİTİME KARŞI ÖZGÜR EĞİTİM
Yaşamın amacının mutluluk olduğuna inanıyorum; buysa merak duyup zevk almak demektir. Eğitimin yaşama hazırlık olması gerekir. Kültürümüz bu konuda pek başarılı sayılmaz. Eğitimimiz, siyasetimiz ve tutumbilimimiz savaşlara yol açmaktadır. İlaçlarımız hastalıklarla baş edememektedir. Dinimiz tefecilik ve soygunculuğu ortadan kaldı­ramamıştır. O kadar övündüğümüz insancıllığımız hâlâ kamuoyunun barbar bir spor olan avcılığı onaylamasına izin vermektedir. Çağın iler­lemeleri uygulayımdaki —radyo televizyon, elektronik ve jet uçakla­rındaki— ilerlemelerle sınırlı kalmıştır. Yeni dünya savaşları ensemiz­de beklemektedir, çünkü dünyanın toplum bilinci hâlâ aynı ilkellikte­dir.
İçimizden bugünü sorgulamak geliyorsa, ortaya alışılmadık birkaç soru atabiliriz. İnsan hastalıklarının sayısı neden hayvanlarınkinden daha fazladır? Neden insanlar nefret eder savaşlarda birbirini öldürür de, hayvanlar bunu yapmaz? Neden kanser gittikçe daha fazla yayılı­yor? Kendi canına kıymalar neden bu kadar arttı? Ya delice cinsel suç­lar? Yahudilerden neden nefret ediliyor? Neden karaderili insanlara diş bileniyor; neden linç ediliyorlar? Neden herkes birbirinin kuyusunu kazıp kin besliyor? Neden cinsellik ayıp sayılıp, açık saçık şakalara yol açıyor? Evlilikdışı çocuklar neden toplumun yüzkarası sayılıyor? Sevgi umut ve yardımseverliğini çoktan yitirmiş dinler neden hâlâ sürüp gidiyor? Seçkin uygarlığımızın kendini beğenmişliğiyle ilgili daha binlerce neden sorusu sorulabilir!
Bu soruları soruyorum çünkü öğretmenliği uğraş edindim ve bir öğretmen gençlerle ilgilenir. Bu sorulan soruyorum, çünkü genellikle öğretmenler önemsiz yani salt derslerle ilgili sorular soruyor. Fransız­ca ya da eskiçağ tarihiyle ilgili bir tartışma, yaşamın doğal doyumuyla —insanın iç mutluluğuyla— kıyaslandığında şu kadarcık önem taşı­mazken, bütün bunların ne gibi bir yarar sağlayabileceğini merak edi­yorum doğrusu.
Eğitimimizin ne kadarı gerçek eylem, gerçek öz anlatımdır? Bir uz­manın gözünde el işi çoğunlukla bir çivi tablası yapmaktan öteye geç­mez. Yönlendirilmiş oyun dizgesi olarak tanınan Montessori dizgesi bile, çocuğun yaparak öğrenmesini sağlama açısından yapay bir yön­temdir. İçinde yaratıcılık yoktur.
Evde de çocuğa hep bir şey öğretilir. Hemen hemen bütün evlerde Tommy'ye yeni oyuncak treninin nasıl çalıştığını göstermeye meraklı büyümemiş bir büyük vardır. Bebek duvarda gördüğü şeyi incelemek istediğinde, onu hemen iskemleye çıkaran bir büyük hep bulunur. Tommy'ye treninin nasıl çalıştığını her gösterişimizde çocuğun yaşam sevincinden —bulgulama sevincinden— bir engeli aşma sevincinden bir şeyler çalmış oluruz. Hatta daha da kötüsü; çocuğun kendini aşağı görmesine, her zaman yardıma gerek duymasına yol açarız.
Ana babalar öğrenme konusunda okulun ne kadar önemsiz olduğu­nu anlamakta zorluk çekmektedir. Yetişkinler gibi çocuklar da yalnız öğrenmek istediklerini öğrenir. Ödüllendirmeler, notlar ve sınavlar ki­şiliğin düzgün gelişimini geriletir. Eğitimin kitaptan öğrenme olduğu­nu ancak bilgiçlik taslayanlar öne sürebilir.
Okuldaki en önemsiz gereçler kitaplardır. Bütün çocuklara gereken tek şey okuma, yazma ve aritmetiktir; gerisinin el araçları, kil, spor, ti­yatro, boya ve özgürlük olması gerekir.
Gençlerin yaptığı okul çalışmalarının büyük bölümü, zamanın, enerjinin ve sabrın boşa harcanmasıdır. Gençlerin oyunlarını ve oyna­ma hakkını çalar; genç omuzlara yaşlı kafalar yerleştirir.
Öğretmen yetiştiren okullarla üniversitelerde ders verdiğimde, ka­falarına gereksiz bilgiler tıkıştırılmış bu genç kızlarla delikanlıların büyümemişlikleri karşısında şaşkınlığa düşmüşümdür. Aslında birçok şey bilirler; eytişimde çevrelerine ışık saçarlar; klasik yapıtlardan ak­tarma yaparlar — ama yaşam görüşü açısından çoğu hâlâ çocuktur. Çünkü onlara bilmek öğretilmiş ama duyumsamalarına izin verilme­miştir. Bu öğrenciler dost canlısı, hoş ve heveslidir, ama eksik bir yan­ları vardır — bu da coşkusal etmen, yani düşüncelerini duygularının buyruğu altına sokma gücüdür. Bu gençlerle elden kaçırdıkları, kaçır­mayı sürdürdükleri dünya konusunda konuşurum. Ders kitapları insan­ların özyapısından, sevgiden, özgürlükten, özyönetimden söz etmez. Dolayısıyla yalnız kitaptan öğrenmeyi ölçüt alan dizge —kafayı yü­rekten ayırarak— sürüp gider.
Artık okulun çalışma kavramına meydan okuma zamanı gelmiştir. Her çocuğun matematik, tarih, coğrafya, bir tutam fen, bir tutam sanat ve elbette edebiyat öğrenmesi gerektiğine kesin gözüyle bakılır. Orta­lama küçük çocuğun bu konularla hiç ilgilenmediğini anlamanın za­manı gelmiştir.
Bu söylediklerim her yeni öğrenciye bir daha kanıtlanır. Okulun özgür olduğu söylenince her yeni öğrenci sevinç çığlığı koparır, "Ya­şasın! Bir daha hiç o sıkıcı şeylerle, aritmetikle uğraşmayacağım!"
Öğrenmeyi kötülemiyorum. Ama öğrenme oyundan sonra gelmeli­dir. Ayrıca öğrenme, hoşa gitmesi için oyunla tatlandırılmalıdır.
Öğrenme önemlidir — ama herkes için değil. Nijinsky St. Peters- burg'dayken okul sınavlarında başarılı olamıyor, sınavlardan geçeme­diği için de devlet balesine giremiyormuş. Okulda öğretilen dersleri öğrenemiyormuş işte —aklı başka yerlerdeymiş. Bunun üzerine onu, sorularla birlikte yanıtları da vererek uyduruk bir sınava sokmuşlar— yaşamöyküsü böyle yazıyor.
Nijinsky o sınavları gerçekten vermek zorunda bırakılsaydı, bu dünya için ne kadar büyük bir kayıp olurdu!
Yaratıcılar, özgünlüklerinin ve üstün yeteneklerinin gereksinim duyduğu araçlara kavuşmak için öğrenmek istediklerini öğrenirler.
Öğrenmeyi öne çıkararak sınıflarda yaratıcılığın ne kadar büyük bölü­münü öldürüp yok ettiğimizi bilmiyoruz.
Bir zamanlar her gece geometri kitabının başında gözyaşı döken bir kız görmüştüm. Anası üniversiteye gitmesini istiyordu, oysa kızda tam bir sanatçı ruhu vardı. Onun üniversiteye giriş sınavlarında yedin­ci kez başarısız kaldığını duyunca çok sevinmiştim. Belki anası kızının arzuladığı gibi sahneye çıkmasına artık izin verirdi.
Bir keresinde Kopenhag'da, üç yılını Summerhill'de geçirmiş İngilizceyi kusursuz konuşan on dört yaşında bir kızla karşılaşmıştım. "Sa­nırım İngilizcede sınıf birincisi olmuşsundur" dedim.
Üzüntüyle yüzünü buruşturdu. "Hayır sınıf sonuncusuyum çünkü İngilizce dilbilgisi bilmiyorum" dedi. Kızın söylediklerinin, yetişkin­lerin eğitimden ne anladığını en iyi biçimde açıkladığını düşünüyo­rum.
Sıkıdüzen altında yüksekokulları, üniversiteleri bin bir güçlükle bi­tirip yaratıcılıktan yoksun öğretmenler, sıradan doktorlar, yetersiz avu­katlar olmuş şöyle böyle öğrencilerden, büyük olasılıkla çok iyi ona­rımcılar. kusursuz duvarcılar ya da birinci sınıf polisler çıkardı.
Okumayı diyelim on beş yaşına kadar öğrenememiş ya da öğrene­meyecek bir çocuğun, çoğunlukla makinelere meraklı biri olduğunu ve sonradan onarımcılığı ya da elektrikçiliği uğraş edindiğini hep görmüşümdür. Derslere, özellikle matematik ve fiziğe hiç girmeyen kızlar için aynı şeyi söyleyemem. Bu kızlar zamanlarını çoğunlukla iğne ip­likle uğraşarak geçirir, bir bölümü sonradan terzilik ya da giysi tasarımcılığı yaparak yaşamını kazanır. İleride terzi olarak birisine ikinci derece denklemleri ya da Böyle Yasası'nı öğretmeye kalkışan bir öğ­retim izlencesi son derece anlamsızdır.
Caldwell Cook İngilizce'nin oyunla nasıl öğretileceğini anlattığı The Play Way (Oyun Yöntemi) adlı bir kitap yazmıştır. Bu, içinde çok hoş şeyler bulunan büyüleyici bir kitaptır; ama bana kalırsa, bu kitap da öğrenmenin son derece önemli olduğunu vurgulayan kuramı des­teklemenin yeni yolundan başka bir şey değildir. Cook'un inancına gö­re öğrenme o kadar önemlidir ki ilacın oyunla tatlandırılması gerekir. İşte bu "çocuk bir şey öğrenmiyorsa zamanını boşa harcıyordur" dü­şüncesi başımızın belasıdır — ve öyle bir beladır ki binlerce öğretme­nin ve denetimcinin gözlerini kör eder. Elli yıl önce ilke "yaparak öğrenme'ydi. Bugünkü kural "Oynayarak öğrenme "dir. Dolayısıyla oyun sonuca götüren bir araç olarak kullanılmaktadır, oysa bu sonucun iyi olup olmadığını gerçekten bilmiyorum.
Bir öğretmenin çamurla oynayan çocukları görür görmez ırmak kıyısının aşınması konusunda bir söylev çekerek bu güzelim ânı değer­lendirmeye kalkışmasındaki amaç ne olabilir? Irmağın aşınması çocu­ğun umurunda mıdır? Sözde eğitimcilerin çoğu, bir şey öğretildiği sü­rece çocuğun ne öğrendiği önemli değildir, der. Elbette bugünkü du­rumlarıyla —toptan üretim yapan üretimliklere benzeyen— okullarda öğretmenlerin elinden öğretmekten ve öğretmenin tek başına her şey­den önemli olduğuna inanmaktan başka ne gelir?
Öğretmenlere seslendiğim zaman söze, okulla ilgili konuları, sıkı- düzeni ya da dersleri ele almayacağımı söyleyerek başlarım. Dinleyi­cilerim ilk bir saat boyunca soluklarını tutup büyük bir sessizlik için­de beni dinler; içten alkışların ardından başkan soruları yanıtlamaya hazır olduğumu bildirir. Soruların en az dörtte üçü dersler ve öğretim­le ilgili olur.
Bunu herkese tepeden bakarak üstünlük taslamak için söylemiyo­rum. Bunu, derslik duvarlarının ve tutukevlerine benzeyen yapılarıyla okulların öğretmenleri nasıl dar görüşlü kişilere dönüştürdüğü, eğiti­min asıl önemini görmelerini nasıl engellediğini belirtmek için söylü­yorum. Öğretmen çocuğun boynundan yukarısıyla ilgilenir; zorunlu­luklar. çocuğun coşkusal, dirimsel yanı onu hiç ilgilendirmez.
Genç öğretmenlerimiz arasında daha büyük bir başkaldırı eğilimi görmek isterdim. Yüksek öğrenim ve üniversite diplomaları, toplumun kötülükleriyle yüz yüze geldiğimizde hiçbir işe yaramaz. Okumuş bir sinircelinin, okumamış bir sinirceliden hiç ayrımı yoktur.
İster anamalcı, ister toplumcu, ister ortaklaşmacı olsun bütün ülke­lerde gençleri eğitmek için süslü püslü okullar kurulur. Ama bütün o kusursuz deneylikler ve işlikler, John, Peter ya da Ivan'ın uğradıkları coşkusal zararı karşılamaya; ana babaların, öğretmenlerin ve uygarlı­ğımızın zorlaınacı niteliğinin baskısıyla beslenen toplumsal kötülükle­ri aşmasına yardım etmez.


ÖZGÜRLÜK OKULU'NU BİTİRENLER NE OLUR
Ana Babaların gelecek korkusu, çocuklarının sağlığı konu­sunda yetersiz tanı koymalarına neden olur. Gariptir ama bu korku, ana babaların çocuğun kendilerinden daha çok şey öğrenmesi gerektiği inancından kaynaklanır. Bu ana babalar Willie'nin okumayı istediği zaman öğrenmesine izin vermez, öğrenmeye zorlanmazsa Willie'nin yaşamda başarısız olacağından korkar. Bu ana babalar çocuğun kendi hızıyla ilerlemesini bekleyemez. "Oğlum on iki yaşında hâlâ okuyamıyorsa. yaşamda başarılı olma olasılığı nedir? On sekiz yaşında yükse­kokul giriş sınavlarını veremiyorsa onu yaşamda niteliksiz bir işten başka ne bekler?" diye sorarlar. Ama ben bekleyip çocuğun yerinde sa­yışını ya da gösterdiği küçük ilerlemeleri izlemeyi öğrendim. Çocuğun rahatsız edilip zarara uğratılmazsa sonunda yaşamda başarılı olacağın­dan hiçbir zaman kuşku duymadım.
Anlayışı kıt kişiler "pöh. sence bir kamyon sürücüsü yaşamda ba­şarılı sayılıyor galiba" diyeceklerdir. Benim başarı ölçütüm, sevinç du­yarak çalışıp olumlu yaşamaktır. Bu tanım uyarınca çoğu Summerhill öğrencisi yaşamda başarılı olmuştur.
Tom Summerhill'e beş yaşındayken gelmişti. Bir tek derse bile gir­meden on yedisinde aramızdan ayrıldı. Bütün zamanını işlikte uğraşıp bir şeyler yaparak geçirirdi. Ana babası oğullarının geleceğini düşünüp tasalanıyordu. Çocuk okuma, yazma öğrenmeye yönelik hiçbir arzu duymuyordu. Ama dokuz yaşındayken Tom'u bir gece yatakta David Copperfield'ı okurken buldum.
"Aa" dedim "kim sana okuma öğretti?"
"Kendi kendime öğrendim."
Birkaç yıl sonra gelip bana sordu "bir bölü ikiyle, iki bölü beşi na­sıl toplarsın?" Ona anlattım. Başka bir şeyler öğrenmek isteyip iste­mediğini sordum. "Hayır, sağ ol" dedi.
Daha sonra bir film yapımevinde alıcı yönetmeni yardımcısı olarak işe girdi. İşini öğrenirken, bir gece, yemekli bir toplantıda işvereniyle karşılaştım, Tom'un ne yaptığını sordum.
"Şimdiye kadar çalıştırdığımız en iyi yardımcı" dedi işvereni. "Hiç yürümüyor — hep koşuyor. Hafta sonlarında tam bir baş belâsı, çünkü cumartesi pazarları bile işlikten uzak duramıyor."
Bir de okumayı öğrenemeyen Jack vardı. Hiç kimse Jack'e bir şey­ler öğretemiyordu. Okuma dersi almak istediğini söylediği zaman, bi­le; b ve p'yi, 1 ve k'yi birbirinden ayırmasını önleyen gizli bir engelle karşılaşmıştık. On yedi yaşında okumayı öğrenemeden okuldan ayrıl­mıştı.
Bugün Jack araç yapımında bir uzmandır. Maden işçiliğiyle ilgili konularda konuşmaya bayılır. Artık okuyabiliyor; ama bildiğim kada­rıyla genellikle makinelerle ilgili yazılan —bazen de ruhbilim yapıtla­rını— okuyor. Şimdiye kadar bir roman okuduğunu hiç sanmıyorum; buna karşın İngilizceyi kusursuz bir dilbilgisiyle konuşuyor ve her ko­nuda olağanüstü bilgili. Onun öyküsünü bilmeyen Amerikalı bir konuk bana "Şu Jack ne kadar da akıllı bir delikanlı" demişti.
Diane derslere pek ilgi duymadan girip çıkan hoş bir kızdı. Bilim­sel bir kafa yapısına sahip değildi. Uzun zaman onun ne yapacağını dü­şünüp durdum. On altı yaşında okuldan ayrıldığında, bütün okul denetmenleri onun zayıf eğitim almış biri olduğunu rahatça söyleyebilirdi. Diane bugün Londra'da yeni bir yöntemle yemek pişirme konusunda uygulamalı dersler veriyor, işinde çok başarılı; asıl önemlisi mutlu.
İşyerlerinden biri, çalışanlarının en az yüksek okul giriş sınavların­da başarı göstermiş olmasını istiyordu. İşyerinin yöneticisine Robert'la ilgili şunları yazmıştım, "Bu delikanlı hiçbir sınavda başarılı olama­mıştır, çünkü bilimsel bir kafaya sahip değildir. Ama gözü pek, ve atıl­gandır." Robert işe alındı.
Yeni öğrencilerden on üç yaşındaki Winifred bütün derslerden nef­ret ettiğini söylüyordu; ona istediğini yapmakta özgür olduğunu söyle­diğimde sevinç çığlığı atmıştı. "Eğer istemiyorsan okula gelmek zo­runda bile değilsin" demiştim.
Kendisine eğlenceli bir izlence düzenledi ve çok eğlendi — ama ancak birkaç hafta. Sonra sıkılmaya başladığını fark ettim.
Bir gün gelip "Bana bir şeyler öğret" dedi, "sıkıntıdan patlıyorum."
"Tamam" dedim sevinçle, "ne öğrenmek istiyorsun?"
"Bilmiyorum" diye yanıtladı.
"Ben de bilmiyorum" deyip yanından ayrıldım.
Aylar geçti. Bir gün yeniden yanıma geldi. "Yüksekokul sınavları­na gireceğim" dedi, "bana ders vermeni istiyorum."
O günden başlayarak her sabah benimle ve öbür öğretmenlerle ça­lıştı, hem de çok çalıştı. Kulağıma gizlice derslerin onu hiç ilgilendir­mediğini, onu ilgilendiren tek şeyin amaç olduğunu fısıldamıştı. Winifred'in istediği gibi olmasına izin verilince, kendini bulmuştu.
Özgür çocukların matematiğe bile alışıp sevebileceğini bilmek il­ginçtir. Bütün çocuklar tarih ve coğrafyayı eğlenceli bulur. Özgür ço­cuklar kendilerine önerilen dersler arasından salt hoşlandıklarını seçer. Özgür çocuklar zamanlarının büyük bir bölümünü —ahşap işleri, ma­den işleri, resim, roman okuma, oyunculuk, düşlemleri canlandırma, caz plakları çalma gibi— ilgi duydukları uğraşlara ayırır.
Sekiz yaşındaki Tom sürekli kapımı açıp sorardı; "Söyle bakalım, şimdi ne yapayım?" Kimse ona ne yapacağını söylemezdi elbette.
Altı ay sonra Tom'u bulmak için odasına bakmak yetiyordu. Tom genellikle bir kağıt denizi ortasında oturuyor olurdu. Saatlerce uğraşıp haritalar çiziyordu. Bir gün Viyana Üniversitesi 'nden bir profesör Summerhill'e konuk geldi. Soluğu Tom'un yanında alıp ona bir yığın soru sordu. Bu profesör sonradan bana gelerek "çocuğun coğrafyasını sınamaya çalıştım, adını bile duymadığım yerlerden söz etti" dedi.
Ama başarısız öğrencilerimizden de söz etmem gerekiyor. On beş yaşındaki İsveçli Barbel, bir yıl kadar yanımızda kalmıştı. Bütün bu süre boyunca ilgi duyabileceği hiçbir şey bulamamıştı. Summerhill'e gelmekte gecikmişti. Yaşamının on yılı boyunca kızın yerine hep öğ­retmenleri karar vermişti. Summerhill'e geldiğinde girişimciliğini tümden yitirmiş durumdaydı. Hep canı sıkılıyordu. Neyse ki varlıklı bir ailenin kızıydı, yaşamını evhanımı olarak sürdürebilirdi.
Öğrencilerimiz arasında on bir ve on dört yaşlarında iki Yugoslav kız kardeş vardı. Okul onların da ilgisini çekememişti. Zamanlarının Çoğunu Hırvatça beni çekiştirerek geçiriyorlardı. Pek de çelebi olma­yan bir arkadaş söylediklerini bana aktarıyordu. Bu durumda başarı el­de etmemiz mucize gibi bir şey olurdu, tek ortak konumuz sanat ve müzikti. Anaları gelip onları okuldan alınca çok sevinmiştim.
Onanma meraklı Summerhill öğrencilerinin, olgunluk sınavına ka­tılma sıkıntısına katlanmadığını yıllardır görüyoruz. Bu öğrenciler doğrudan doğruya uygulamalı eğitim merkezlerine giderler. Üniversi­teye girmeden önce, dünyayı görüp tanımak gibi bir merakları vardır. Öğrencilerimizden biri, bir gemiye kamarot olarak girip dünyayı do­laşmıştı. İki delikanlı Kenya'daki kahve çiftliklerinde çalışmıştı. Biri Avustralya'ya, bir başkasıysa dünyanın öbür ucuna İngiliz Guyanası'na gitmişti.
Derrick Boyd özgür eğitimin yüreklendirdiği serüvenci bir ruh ta­şıyordu. Summerhill'e sekiz yaşındayken gelmiş, on sekiz yaşında üni­versite sınavlarını kazanarak okulumuzdan ayrılmıştı. Aslında doktor olmak istiyordu ama babasının onu üniversiteye gönderecek parası yoktu. Demek bekleme süresini dünyayı gezerek değerlendirmeye ka­rar vermişti. Londra rıhtımına gitmiş ve iki gün boyunca iş —herhan­gi bir iş— ateşçilik bile olsa olur, bir iş aramıştı. Kendisine sahici de­nizcilerin bile işsiz olduğu söylenmiş, o da üzüntüyle evine dönmüştü.
Sonra bir okul arkadaşı İspanya'da yaşayan bir İngiliz hanımın kendisine sürücü aradığını söylemiş. Demek ayağına gelen fırsatı kaçırmamış, İspanya'ya gitmiş, hanımın bir ev yaptırmasına ya da evinin genişletilmesine yardım etmiş, ona bütün Avrupa'yı arabasıyla gezdir­miş sonra da üniversiteye girmişti. Hanım üniversite için gereken pa­rayı ödemesine yardım etmeye karar vermişti. İki yıl sonra bu hanım Derrick'den öğretimine bir yıl ara verip kendisini Kenya'ya götürme­sini ve orada ona bir ev yapmasını istemişti. Demek tıp öğrenimini Ca- petovvn'da bitirdi.
On iki yaşındayken okulumuza gelen Larry, on altı yaşında üniver­site sınavlarını verip Tahiti'ye meyve yetiştirmeye gitmişti. Bunun çok az para getiren bir iş olduğunu görünce taksi sürücülüğüne başlamıştı- Sonra Yeni Zelanda'ya gitmiş ve sanırım orada içinde taksi sürücülü­ğü de olmak üzere her türlü işe girip çıkmıştı. Sonra Brisbane Üniver­sitesi'ne girdi. Bir süre önce bana konuk gelen üniversite dekanı, Larry'nin yaptığı hayranlık verici işlerin öyküsünü anlattı. "Yıl sonu dinlencesi başlayıp bütün öğrenciler evlerine giderken, Larry kalıp biçkievinde işçi olarak çalışıyor" diyordu. Larry şimdi Essex'de he­kimlik yapıyor.
Yaşça büyük bazı çocukların pek başarı gösteremediği doğrudur. Belli nedenlerle onları anlatamam. Başarılı öğrencilerimiz hep iyi bir ev ortamından gelen çocuklar olmuştur. Derrick, Jack ve Larry, okulu­muzun düşüncelerine tam anlamıyla katılan ana babalara sahipti, bu nedenle şu bezdirici çatışkıyı hiç yaşamamışlardı: Hangisi doğru, ev mi yoksa okul mu?
Summerhill'den hiç üstün yetenek çıktı mı? Şimdiye kadar hayır, hiçbir üstün yetenek çıkmadı; sanırım henüz ünlü olmamış birkaç buluşçu; birkaç çarpıcı ressam, birkaç kavrayışlı müzikçi yetiştirdik; bil­diğim başarılı yazar hiç yok; kusursuz bir mobilya tasarımcısı ve ince iş yapan marangoz; birkaç kadın ve erkek oyuncu; hâlâ özgün çalışma­lar yapabilecek nitelikte bilim adamları ve matematikçiler de yetiştir­dik. Öğrenci sayımız düşünülürse —okula her yıl kırk beş çocuk alı­rız— herhangi bir dalda özgün ve yaratıcı işlere girenlerin oranının yüksek olduğu görülür.
Bununla birlikte özgür çocuklardan oluşan tek bir kuşağın hiçbir şey kanıtlayamayacağını hep söylerim. Summerhil'de bile bazı ço­cuklar yeterince ders görmediklerini düşünerek için için üzülebilir. Ba­zı uğraşları edinebilmek için sınavların geçit olduğu bir dünyada baş­ka türlüsü düşünülemez. Ayrıca "on bir yaşındasın ve hâlâ doğru dü­rüst okumayı beceremiyorsun!" diye şaşkınlık çığlığı atan bir Mary Teyze hep bulunur. Çocuk belli belirsiz de olsa, tüm dış çevresinin oyun-karşıtı, çalışma-yanlısı olduğunu sezer.
Genel anlamda ele alırsak, özgürlük yöntemi on iki yaşın altındaki çocuklarda kesin sonuç verir, ama on iki yaşını geçenlerin edilgin eği­mden kurtulması uzun zaman alır.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Telaş / Octavio Paz



Uyuşukluğuma, şiş gözlerime, dolu işkembeme, mağaradan
henüz ayrılmış gibi görünmeme karşın hiçbir zaman
durmam. Acelem var. Her zaman telaş içinde oldum. Gece
gündüz bir arı vızıldar beynimde. Sabahtan geceye,
uykudan uyanışa, kalabalıklardan yalnızlığa, şafaktan
alacakaranlığa zıplarım. Dört mevsimden her birinin bana
varsıl sofrasını sunması yararsız; kanaryanın sabah şakıması
yararsız, yararsız yaz ırmağı gibi sevimli oluşu döşeğin, şu
yeni yetme kız ve gözyaşları, güzün sonunda dinen. Öğleyin
güneş ve onun billur sapı boşuna, onu süzen yeşil yapraklar,
onu yadsıyan kayalar, onun yonttuğu gölgeler. Bütün bu
saltanat yalnızca hızlandırır beni. Yokum ve geri dönerim,
öksürür ve aksırırım, bir sırıtışta çevrilirim, ezerim,
dışarıdayım, içerideyim, sinsi sinsi dolanırım, flüt sesi
işitirim, derinlerindeyim aklımın, kaşınırım, sanılar
geliştiririm, iftira ederim, giysimi değiştiririm, daha önceki
bana eyvallah derim, ne olacağım üzerinde ağır ağır düş
kurarım. Hiçbir şey durduramaz beni. Telaşlıyım,
gidiyorum. Nereye? Bilmem, hiçbir şey bilmem- olmam
gereken yerde olmadığımı bilirim yalnızca.

Gözlerimi açtığım ilk anda bile yerimin şu bulunduğum yer
olmadığını, ama bulunmadığım ve hiç olmadığım yer
olduğunu biliyordum. Bir yerlerde boş bir yer var ve bu
boşluğu ben dolduracağım, ve o benimle verimli olacak
anlamsızca, benimle köpüklenecek o gedikte oturacağım o
bir fıskiyeye ya da kızgın kaynağa dönüşünceye dek. Ondan
sonra benim boşluğum, benim şimdiki halimin boşluğu,
kendisi ile dolacak, taşıncaya kadar varlıkla dolacak.

Olmak için acelem var. Kendi ardımdan koşarım, kendi
yerimin ardısıra, kendi gediğimin ardından. Kim ayırdı bu
yeri benim için? Nedir kaderimin adı? Kimdir ve nedir beni
duygulandıran ve kim ve ne bekliyor beni bütünlemek için
kendini ve beni? Bilmiyorum. Acelem var. Sandalyemden
kıpırdamasam bile, döşeğimden kalkmasam bile. Kafesimde
dönsem dönsem bile. Bir adla, bir jestle, bir tikle devinir ve
yer değiştiririm. Bu ev, bu arkadaşlar, bu ülkeler, bu eller,
bu ağız, bu imgeyi biçimlendiren ve habersizce bilmem
nerden kopup gelen ve göğsüme çarpan şu harfler, bunlar
benim yerim değil. Ne bu ne de şu benim yerim değil.

Bana destek olan ve benim kendimi destekleyerek destek
olduğum bir perdedir, bir duvar. Telaşım atlar hepsinin
üstünden. Bu gövde sunar bana kendi gövdesini, bu deniz
çeker kendi karnından yedi dalgayı, yedi çıplağı, yedi beyaz
kasketi, yedi gülümsemeyi. Teşekkür ederim onlara ve
aceleyle ilerlerim. Evet, yürüyüş keyifliydi, söyleşi öğretici,
hâlâ erkendir vakit, işlev bitmedi, ve hiçbir biçimde sonu
bilirmiş gibi yapamam. Üzgünüm: Acele ediyorum.
Sıkıntıdayım telaşımdan kurtulmak konusunda. Yatmak için
acele etmekteyim ve kalkıp şunu söyleyecek kadar telaşlı:
Hoşçakal, acelem var.

Çevirmen:Ali Cengizkan