2 Eylül 2017 Cumartesi

İkonoloji Araştırmaları / Erwin Panofsky


İkonografi, sanat eserlerinin biçimleri karşısında konuları veya anlamlarıyla ilgilenen sanat tarihinin bir koludur. Öyleyse, ilkin bir tarafta konu veya anlam, öbür tarafta bi­çim arasındaki ayrımı tanımlamakla işe başlayalım. 

Tanıdığım bir kişi sokakta şapkasını çıkararak beni selamladığında, biçimsel bir bakış açısından gördüğüm şey, benim görüş dünyamı oluşturan genel renk düzeni, çizgiler ve hacimlerin şekillendirdiği bir yapıda belli ayrıntıların değişmesidir. Otomatik olarak bu yapıyı bir nesne (centilmen), ayrıntının değişimini de bir olay (şapka çıkarma) olarak saptadığımda, saf biçimsel algının sınırlarını aşıp konunun veya anlamın birinci alanına girmiş olurum. Böylece algılanan anlam kolayca anlaşılan temel bir doğaya sahiptir ve biz bunu olgusal anlam diye adlandırabiliriz; bu anlam, basitçe bazı görünür şekillerin, fiili deneyimden tanınan bazı nesnelerle ilişkilendirilmesi ve onların bazı eylemler veya olaylarla ilişkilerindeki değişimin saptanması suretiyle kavranır. 

İmdi böyle saptanan nesneler ve olaylar doğal olarak bende belli bir tepki oluşturur. Tanıdığım kişinin eylem tarzına bakarak onun ruh halinin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu, bana karşı hislerinin kayıtsız mı, dostça mı, yoksa düşmanca mı olduğunu hissedebilirim. Bu psikolojik ayrıntılar tanıdığım kişinin hareketlerine ifadesel anlam dediğimiz başka bir anlam daha katar. İfadesel anlam olgusal anlamdan,basit saptama yoluyla değil 'empati' yoluyla kavranması açısından ayrılır. Onu anlamak için belli bir duyarlılığa sahip olmam gerekir, ama bu duyarlılık da benim pratik deneyimimin, yani nesneler ve olaylara gündelik aşinalığımın bir parçasıdır. Bu nedenle olgusal anlam ve ifadesel anlamın her ikisi de aynı sınıfa dahil edilebilir; bunlar, birincil veya doğal anlamlar sınıfını oluşturur.

Ne var ki benim şapkanın çıkarılmasının selamlamaya denk geldiğini anlamam tamamen farklı bir yorum alanına aittir. Bu selamlama tarzı batı dünyasına özgüdür ve ortaçağ şövalyeliğinden kalmadır; askerler kendi barışçıl niyetlerini belli etmek ve karşılarındakinin barışçıl niyetlerine güven duyduklarını göstermek için miğferlerini çıkarırlardı. Ne Avustralyalı bir aborjinden ne de eski bir Yunandan şapka çıkarmanın belli ifadesel çağrışımlara sahip pratik bir eylem olmanın yanı sıra bir kibarlık işareti olduğunu anlamasını bekleyebiliriz. Centilmenin bu eylemini anlamam için benim sadece nesnelerin ve olayların fiili dünyasına aşina olmakla kalmayıp belli bir uygarlığa özgü adetlerin ve geleneklerin dünyasını da tanımam gerekir. 

Avustralyalı aborjinimiz Son Akşam Yemeği'nin konusunu anlayamayacaktır; ona bu resim sadece heyecan verici bir akşam yemeği partisi yapıldığı fikrini verecektir. Resmin ikonografik anlamını kavramak için İnciller'in içeriğine aşina olması gerekecektir. Ortalama 'eğitimli kişi'nin bildiği tarihten ve mitolojiden İncil hikayeleri veya sahneleri değil de temaların temsilleri söz konusu olduğunda hepimiz Avustralyalı aborjinizdir. Benzer durumda bizim de o temsillerin yazarlarının okuduğu veya bir şekilde bildiği şeylere aşina olmaya çalışmamız gerekir. Fakat yine yazınsal kaynaklar yoluyla aktarılan özgül temalara ve kavramlara aşinalık ikonografik analiz için vazgeçilmez ve yeterli iken, o analizin doğruluğunu garanti etmez.

10 Ağustos 2017 Perşembe

Kül / Cemil Yüksel

durma uzun uzun geç beni
ayakları su görünüşü güzel
unut saati bahçede kurulmuş sofrada
en son kaldırılan peçeteler gibi

tut uzayan en uzun gölgeni
yıkıntıların arasından çekilirken
işle örgüsünü aralanmış bir perdeden
meyve bahçelerini andıran dirliğin

baharı incecik akan bir iple omzuna takmış
asılı durduğu yeri seven çiçekli bir elbise gibi
düşünce kesilince uzamış saç ve tırnaklarından

elbiselerin bedeni kalan sessizliktir 
güzelliği bir bir açılır her türlü sakinlikten. 

hiçbir deniz durulmuyor sadece mavide
hiçbir arzu karşılanmıyor evet
uzun uzun sürdürmek için bu yoğunluğu

aşk unutulmaktır sözsüzlüğün evinde  

durma uzun uzun geç beni
bir suyun özlediği hızla üstümden
ne eksilir yönünden rüzgar, ne dal kırılır

-kırılabilir belki de kim bilir-
durma geç beni hiçbir kelimenin karışmayacağı
eski bir acının sesinden


uçmak için kanatlar yerine
kendi ağırlığını hafifletmiş bir kül gibi

kal.

kalabilirsen içinde uzun uzun  
kalbin hatırlayacak
yeniden şeklini alacak camlar gibi 
sıcaklığında akmayı.

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Kalbin Askerleri / İmam Gazali


Kalbin askerlerini uzun uzun anlatmak çok sürer. Maksadı bir misal ile sana bildireyim: Beden bir şehre benzer. El, ayak ve azalar şehrin san'at erbabı gibidir. Şehvet, maliye müdürü gibidir. Gazab, şehrin emniyet âmiri gibidir. Kalb, bu şehrin padişahıdır. Akıl ise padişahın veziridir. Padişahın bunların hepsine ihtiyacı vardır. Memleketin idaresi ancak bunlarla yürür. Fakat maliye müdürü olan şehvet, yalancıdır, sebepsiz yere başkalarının işine karışır ve saçma sapan konuşur. Vezir olan aklın söylediklerine muhalefet eder. Şehvet daima, memlekette olan bütün malları toplamak, almak ister. Emniyet müdürü mesabesinde olan gazab, şerir, şiddetli, azgın ve serttir. Herkesi öldürmek, her şeyi kırmak, dökmek ister. Bunun gibi, şehrin padişahı daima veziri ile meşveret ederse [danışırsa], yalancı ve tama’kâr maliye müdürünü hırpalarsa, onun vezire uymayan sözlerini dinlemez, emniyet müdürünü onun peşine takıp sebepsiz ve lüzumsuz iş görmekten onu meneder, emniyet müdürünü, yapmak istediği haksızlıklardan dolayı döver ve incitirse, memlekette asayiş ve nizam olur. Bunun gibi, kalb padişahı, veziri olan aklın işareti ile iş yaparsa, şehvet ve gazabı zabt u rabt altına alıp (yani sıkıca tutup, idaresi altına alıp) akla uymalarını emrederse, aklı onlara tâbi eylemezse, beden memleketinin işleri düzgün olur. Saadet yolu ve Allahü Teâlâ'ya kavuşma yolu kapanmamış olur. Eğer aklı, şehvet ve gazaba esir ederse memleket harap olur. Padişah, bedbaht olup helak olur.

4 Ağustos 2017 Cuma

Edebiyat / George Gurdjieff

Olağanüstü İnsanlarla Karşılaşmalar Kitabından Gurdjieff'in İranlı bir konuşmacıdan aktardığı bölüm.

"Günümüz edebiyatının tümü, içerik açısından üç kategoriye ayrılır: ilki bilimsel alan denilen alandır, ikincisi anlatılardan oluşur, üçüncüsü ise tariflerdir. Bilimsel kitaplar genellikle zaten herkesin bildiği, fakat değişik şekillerde bir araya getirilmiş ve yeni konulara uygulanmış her çeşit hipotezi bir araya getirir.

Anlatılarda, başka bir deyişle romanlarda ise -ki bunlara da kalın ciltler hasredilmiştir- çoğu yerde herhangi bir detaya girmeden John Jones ile Mary Smith'in 'aşklarının' doyumunu nasıl elde ettikleri anlatılır.

Aşk denilen bu kutsal duygu, insanlardaki iradesizlik ve zayıflık sonucu zamanla yozlaşmış ve şimdi günümüzdeki çağdaş insanda tamamen kötü alışkanlık haline dönüşmüştür. Halbuki bu duygunun doğal bir şekilde ortaya konulma olanağı bize, Yaratıcımız tarafından ruhlarımızın kurtulması ve beraberce az çok mutlu bir hayat sürmek için gerekli olan karşılıklı moral desteğini sağlamak amacıyla verilmiştir.

Üçüncü kategorideki kitaplar geziler, maceralar, çok farklı ülkelerdeki hayvan ve bitkiler hakkında tasvirler verir. Bu çeşit çalışmalar genellikle hiçbir yere gitmemiş, gerçekte hiçbir şey görmemiş, yani kapısının dışına ayak atmamış kişiler tarafından yazılır; çok az bir istisnayla, bu insanlar kolayca idareyi kendi hayal güçlerinin eline verirler veya daha önce kendileri gibi kişiler tarafından yazılmış kitaplardaki çeşitli bölümleri kopya ederler.

Böyle saçma bir sorumluluk anlayışıyla ve anlamsız edebiyat
çalışmalarıyla stilin daha güzel olması için çalışan günümüz yazarları, kendi anlayışlarına göre bir ahenk güzelliği elde etmek için bazen yazılarında inanılmaz karmaşıklıklar icat ederler. Bu da zaten yazdıklarının zayıf olan anlamını daha fazla bozar. Size garip görünecek bir başka şey de, fikrimce, çağdaş edebiyatın gördüğü zararın büyük bir kısmı dil bilgisinden gelmiştir, yani çağdaş uygarlığın beraberce söylediği benim 'bozuk ses konseri' dediğim konserde rol alan bütün insanların kullandığı lisanların dil bilgisinden.

Onların farklı lisanlarının dil bilgisi, çoğu durumda, yapay olarak oluşturulmuştur ve esasen, gerçek yaşamı ve ortak ilişkiler için gerçek yaşamdan evrimleşmiş lisanı anlamak bakımından hayli 'okuma yazma bilmez' bir insan kategorisi tarafından düzenlenip değiştirilmektedir.

Diğer taraftan antik tarihin bize kesinlikle gösterdiği gibi, eski çağların bütün toplumlarında, dil bilgisi her zaman insanların gelişmelerinin değişik aşamalarına, yaşadıkları esas mekanın iklimsel şartlarına ve yiyecek elde etmede kullandıkları ana araçlara bağlı olarak şekillenmiştir.

Bugünkü uygarlıkta bazı lisanların dil bilgisi, yazarın iletmek istediği anlamı o kadar bozmaktadır ki okur, hele bir de yabancı bir kişiyse, başka bir şekilde ifade edilseydi, yani bu çeşit bir dil bilgisi kullanılmasaydı belki anlayabileceği küçük düşünce kırıntılarını dahi anlamaktan mahrum kalmaktadır.
...........

Birçok büyük insan tarafından da gösterildiği gibi, coğrafi ve diğer şartlar nedeniyle modern uygarlığın etkilerinden soyutlanmış Asya kıtasında yaşayan günümüz insanlarında duyguların Avrupa' da yaşayan insanlardan daha yüksek bir gelişmişlik seviyesine ulaştığı bir gerçektir. Duygular, sağduyunun temelini oluşturdukları için Asyalılar, genel kültürleri daha az olmasına rağmen, gözlemledikleri nesneler hakkında çağdaş uygarlığın bu gürültüsü içindeki insanlardan daha doğru bilgiye sahiptirler.

Avrupalıların gözlemledikleri bir nesne hakkındaki anlayışları yalnızca 'matematiksel bilgilenme' denilen her konuda kullanılabilen araçlar tarafından şekillendirilmiştir. Asyalılar ise gözlemledikleri nesnenin özünü, bazen yalnızca duygularıyla hatta bazen de sadece içgüdüleriyle kavrarlar."

28 Temmuz 2017 Cuma

Sana senden yakın hiçbir şey yoktur / İmam Gazali


Hulâsa, sana senden yakın hiçbir şey yoktur. Kendini bilmezsen, başkasını nasıl bilirsin? Kendimi biliyorum, tanıyorum diyorsan yanılıyorsun! Zira böyle bilmek, Hakkı tanımanın anahtarı olamaz. Hayvanlar da kendilerinden bu kadar bilir. Sen kendinden başın, yüzün, elin, ayağın, etin ve derinden fazla bir şey bilmiyorsun. Bâtından ise bildiğin, acıktığın zaman yemen, kızdığın zaman bir kimseye saldırman, şehvetin galebe çaldığı zaman hanımına yaklaşmandan fazla bir şey değildir. Bu hususlarda, bütün hayvanlar seninle aynıdır. O hâlde senin, hakikatini araman lâzımdır. Sen nesin, nereden gelmişsin, nereye gideceksin, bu dünyaya ne yapmak için geldin, seni niçin yarattılar, saadetin nedir, nededir; şakiliğin [şaki: bedbaht], ziyanın nedir, nededir? Senin bâtınında toplanan sıfatların bir kısmı umum hayvanlara, bir kısmı yırtıcı hayvanlara, bir kısmı şeytanlara ve bir kısmı da meleklere mahsus sıfatlardır. Sen bunlardan hangisindensin? Cevherinin hakikati hangisidir? Hangileri ariyettir [tekrar alınmak üzere sana verilmiştir?]. Bunu bilmezsen, saadetini arayamazsın. Çünkü, her birinin gıdası ayrı, saadeti başkadır.

İmam Gazali / Hâl

"Uyurken düşlerinin karşı çıkılmaz bir gerçekliği olduğunu görmüyor musun? Uyandığında ise onların gerçekte ne olduklarını, yani hiçbir dayanağı olmayan fanteziler olduklarını fark ediyorsun. O halde, uyanıkken, duyuların ve akıldan türeyen bir varoluşun güvenilir olduğuna seni kim ikna edebilir? İçinde bulunduğun durumda bunlar gerçekmiş gibi görünebilir, ama uyandığın durumda olduğu gibi, şimdiki varoluş durumun da, başka bir varoluş durumuna geçildiğinde, gerçekliğini yitirebilir. Öyle ki, bu yeni bölgede aklın yargılarının fantezilerden ibaret olduğunu fark edebilirsin. Bu olan aklı durum belki de Sufiler’in hal dedikleri şeydir; yani, onlara göre kendilerinde özümsedikleri ve duygu algılarını ve düşünce biçimlerini askıya aldıklarında görebildikleri bir hal. Belki ölüm de, peygambere göre bu durumdur, çünkü o şöyle demiştir: “İnsanlar uykudadır, öldüğünde uyanır.” Şimdiki yaşamımız bu gelecektekine göre belki de yalnızca bir düştür ve insan, bir kez öldü mü, şimdi gözünün önünde olan şeyleri tümüyle farklı bir şekilde görecek ve Kuran’daki şu sözleri anlayacaktır: “Bugün gözlerinizden örtüyü kaldırdık ve görüşünüz açıktır.”

25 Temmuz 2017 Salı

Rezonans / Pierre Franckh


Rezonans Nedir?
Resonantia= Akis.
Rezonans= Eko, yankı, titreşim.

Rezonans Kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde oldu­ğunu anlamamızı sağlar. Vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. Bu, madde içinde böyledir. Maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. Bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir.

Bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. Notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. Uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterli olacaktır. Diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler,içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. 

Bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. Nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareketi ile titreş­mek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekans-
taki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur. Peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titre­şime geçmesi bize ne yarar sağlar?

Burada,  Rezonans Kanununun temel kurallarından ikincisi devreye giriyor: Benzerler birbirini çekerler.

Bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. Bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. Mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

Acının Başkenti / Paul Eluard


Gözlerinin eğrisi dolanıyor yüreğimi,
Bir raks  bir dinginlik çemberi
Zamanın aylası, gece beşiği ve güvenli,
Ve eğer hiçbir şey kalmadıysa aklımda yaşadığımdan
Gözlerinin her zaman görmediğindendir beni.

Yaprakları günün ve pembe şarabın köpüğü,
Rüzgârın sazları, kokulu gülücükler
Işık dünyasını saran kanatlar,
Gökyüzü ve deniz yüklü gemiler,
Gürültü avcıları ve renk kaynakları.

Tanların kuluçka yatağından doğan kokular
Yıldızların samanı üzerinde yatan
Saflığa bağımlı gün gibi tıpkı
Dünya da bağımlıdır senin tertemiz gözlerine
Ve akar bütün kanım bakışlarında senin.
Çeviri : Özdemir İNCE

20 Haziran 2017 Salı

Fakat bu hareketlerin daima ihtiyatlı olmalı ve acele ile yapılmamalıdır./ Epiktetos


VII. — Unutma ki arzularının gayesi istediklerini elde etmektir. Ve korkularının gayesi de korktuklarını önlemektir. İstediğini ele geçiremiyen bedbahttır. Korktuğu çukura düşen de sefildir. Hakiki menfaatine uygun olmayan şeye karşı yalnız nefretin varsa ve o şey senin elinde ise korktuğun çukura asla düşmezsin. Fakat ölümden, hastalıktan, fakirlikten
korkarsan sefil olursun. O halde korkularının yerini değiştirir. Ve elimizde olmayan şeyleri elimizde olan şeylere intikal ettir. Arzularına gelince onları şimdilik tamamiyle ortadan kaldır. Zira elinde olmayan şeylerden birini arzu edersen zaruri olarak bedbaht olursun. Elimizde olan şeylere gelince henüz bunların arasında hangilerinin arzu edilmeğe lâyık olduğunu bilecek halde değilsin. Bu hale gelmek için uzaklaşman veyahut araman lâzım gelen şeyleri aramakla veya onlardan uzaklaşmakla iktifa et. Fakat bu hareketlerin daima ihtiyatlı olmalı ve acele ile yapılmamalıdır.

Bu, bana ait bir şey değildir! / Epiktetos


VI. — Böylece her korkunç hayalin karşısında «Sen bir hayalsin ve asla göründüğün gibi değilsin!» demeğe hazır ol. Sonra onu iyice tahlil et. Ve bu tahlil için öğrendiğin kaidelerden bilhassa birincisini yani sana azap veren şeyin elimizde olup olmadığım bildiren kaideyi göz önünde bulundur. Eğer bu bizim elimizde olmayan şeylerden ise kendi kendine tereddütsüz de ki: «Bu, bana ait bir şey değildir!»

6 Haziran 2017 Salı

Rainer Maria Rilke / İki insanın birlikteliği olanak dışıdır.

İki insanın birlikteliği olanak dışıdır ve böyle bir birlikteliğin gerçekleşmiş göründüğü evlilikte eşlerden birini ya da her ikisini tam bir özgürlük içinde yaşamaktan ve gelişmekten yoksun bırakan bir sınırlama, karşılıklı bir anlaşma söz konusudur. Ne var ki, birbirine alabildiğine yakın insanlar arasında da uçsuz bucaksız uzaklıkların söz konusu olabileceğini varsayarsak, yeter ki birbirini kocaman bir gökyüzü altında her zaman oldukları gibi görmelerini sağlayacak o uzaklığı sevmenin üstesinden gelsinler, bu kendilerine olağanüstü güzel bir birlik ve beraberlik içinde yaşamanın yolunu açacaktır.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Genç Şaire Mektuplar / Rainer Maria Rilke


Şiirlerinizin iyi olup olmadığını soruyorsunuz. Bana yöneltiyorsunuz bu soruyu. Daha önce başkalarına yönelttiniz. Dergilere yolluyorsunuz şiirlerinizi. Onları başka şiirlerle karşılaştırıyorsunuz ve kimi dergilerin yazı işleri kurullarının şiirlerinizi geri çevirmeleri sizi tedirgin ediyor. Mademki bir öğüt için başvurdunuz bana, size bu gibi girişimlerden tümüyle el çekmenizi söyleyeceğim. Gözlerinizi dışarlara çevirmişsiniz; ama işte şu an, en başta vazgeçmeniz gereken şey. Kimse size akıl veremez ve yardım edemez, hiç kimse.Tek çıkar yol, gözlerinizi kendi içinize çevirmenizdir.

10 Nisan 2017 Pazartesi

Aşçıları Dışarı Çıkarın / Cemil Yüksel


aşçıları dışarı çıkarın hiçliği nakliye eden evlerden
kapıları sökün vurulmuş kuşları gömeceğiz açıklıklara

sulayın pazartesileri, reddine karar verilmiştir ölülerin
kül tablası gibi kokan bir bezle silinmiş yüzünüzde
aylıktan kesme cezasına koyun kararlarınızı

hor kullanılmış ellerinizi sevin küçük mobolarda
güvenlik kısmen iptal edilmiştir dünya evinde
15.10 da kalkacak bir vapurla sözleşin mesela
insanlar tutamaz sözleri
çünki hiç tatmamıştır açıklığı vapurlar gibi

uçsuz gözlerinizi çekin kurma koluyla
dünya için edinilmiş ilk silahtır gözleriniz 
göğe hoplayın içinizde bir bulutun ipi
bir gün bütün ölümler sevinçle uğurlanacak

aşçıları dışarı çıkarın
açlığı doyuracakmış büyük sözleri.


26 Mart 2017 Pazar

Muhabbet / Cemil Yüksel


uykular buldum sana
gecenin en karanlık koynundan
sabahları sarsarak, gözleri parlatan uykular
açacak seni yeryüzü kadar kitaplara sevmelere
dolup taşıyacak sevinci parmaklarından
çiçeklere uzanan ellerin büyüyecek
sözlerin dinlenecek anlayış kapısında
usulca ilk defa yerleştirir gibi göğsüne
genişleyerek aralanacak nefesin yemyeşil

sevginin akışında arandığında bulunacak sözlerin
küçük taşlar gibi anbean yuvarlanacak dikkat ve ilgi
suları içine doğru akıtan gözlerin kayalar için tuz bırakır
ve taşırır tomurcuğu göz göze gelen geyik ve kurt

bazı kutular hiç açılmamaya konulu, bunu bilmeli
bazı yollar gidilmek için değil.

doğruladın bunu
bir tayın titrek bacaklarıyla ayağa kalktığını gördüğünde
ve doğmak için upuzun uykularda kaldığını
açık gözlerle baktığın halde görmemeyi
doğruladın kemiklerin sertliğini duvarları döverken
sapından kırılmış bir karanfil gibi düşmeyi de
zoraki uyandırılmak için çıkarılan gürültülerden.

vakti geldiğinde gözlerin hiçbir uykuya kapanmayacak

kalbine kaptan köşkünden gösterilecek bir gönül teleskobuyla
denizler üstünden varılacak yerler
sessizce

17 Şubat 2017 Cuma

Masa Örtüsü / Cemil Yüksel


sarhoşluğu konuşuyor sular akışın sesiyle
bazı kelimeleri kıyılarda bırakarak,
bahçesi düzenlenmiş saçlarına hiçbir öpücük giremiyor
neden bilmiyor ellerin yaprakları yeşil tutmayı

seni seven adamların içinden geldim kalbine doğru
yazıldım anlamak isteyen bir katibin kulak zarında
kelimeleri yok olmadıkça yok sevgide
bulup yitirilen bulup yitirilen yitirileni tekrar bulup

bak kuşlar konunca nasıl tutuyor dallarını
hiçbir şey anlatmıyor bunlar belki
belki de sessizliğe kıvrılan bir masa örtüsüyüm
üzerinde eğlenilip, konuşulup, ipler ağlar içinde
ben ki kendime gelmek için dışarıda çırpılırım.


12 Ocak 2017 Perşembe

Işığa / Cemil Yüksel


sana dokunmak çiçeklerin gözlerini açıyor
güneşi ötüşünden fırlatıyor kuşlar
suyun akışına gelen başka bir kolaylık
yoğun ve tatlı yaz meyveleri gibi

haritalar topluyor geçtiğimiz tüm sokakları
uzaktan yakına gövdeye çekiyor gölgeyi
tahta bir köprü geçisi gibi sarsıntılarla
sana dokunmak derliyor en uzun örgüleri

yumurtasını yeni delmiş kaplumbağa gibi
sulara doğru en minik adımlarla
gezinen bir karınca binbir yöne doğru
buluyor yuvasını sana dokununca

yeni açtım gözlerimi uzun bir uykudan
sana dokunmak bir ışık parıltısı engellerin üstünde
bir kilit açan, bir dolu sonrası, bir serinlik değişimi
bir buluşma kendine ve tutmamaya doğru
bir merhaba her türlü ayrılığın içine yuvalanmış.

9 Ocak 2017 Pazartesi

Philip Gowins / Sufizm



"Günümüze ayak uydurmuş bir ruhaniyeti ortaya çıkartmaya çalışıyorum. Babamın aktardıklarını izleyerek, inanıyorum ki varlığımızı en yüksek potansiyeline ulaştırmak için gayemizi keşfederek ve içimizden doğan güce, içimizdeki inanca izin vererek bu gayeyi geliştirecek cesareti kazanmamız gerekiyor. Bu hem hayat gayemizi bilmeyi, hem de vücut, akıl ve duygu açısından kendimizin efendisi olmamızı ya da kendimizi disipline etmemizi gerektiriyor. Hedeflerimize ulaşmak adına içgüdülerimizi baskılamak yerine, neşe ve heves içinde onları yönetiyor ve yönlendiriyoruz. Hayatın tersliklerini ayakbağı olarak görmektense, onları yaratıcı gücümüzü keşfetmek ve geliştirmek için bir fırsat olarak görüyoruz. Tüm dinlerde bahsedildiği ve Hz. isa'nın hayatında açıkça görüldüğü gibi acıyı neşeye dönüş- türüyoruz. Bu acı çekmeyi reddetmek değil, aksine kabul etmek, böylece hayatının efendisi olmak için gereken gücü kazanmaktır.

Şimdi, hepimizin, ne kadar zor olursa olsun, kin ve önyargılarımızı bırakmaya davet edildiğimize inanıyorum. Bireysel kin en yüksek gayemize varmamıza ayak bağı olurken; toplu kin, savaşlara sebep olur. En içten hedefim, temasta olduklarıma, şekil farklarının ardındaki gaye ortaklığını anlayarak, tüm dünya dinleri için hürmet ve hoşgörümü sunmaktır. insanların ve kültürlerin arasındaki farklılıkları ve  güzellikleri anlayarak, farklılıkların ve ayrımların ötesine geçmeye ve her insanın onuru için tüm bedellere göğüs germek gerektiğine inanıyorum."