31 Ocak 2014 Cuma

Halil Cibran / Osho


    Halil Cibran saf bir müziktir. Sadece şiir tarafından bazı zamanlar ama sadece bazı zamanlar anlaşılabilecek bir gizemdir. Yüzyıllar boyunca birçok büyük insan var oldu ama Halil Cibran kendi başı­na bir kategori olarak kaldı. Gelecekte bile insan kalbinin ve bizi saran bilinmezin bu kadar derinlerine ulaşabilecek içgörüye sahip başka bir insanın dünyaya gelme olasılığı olduğuna inanamam.
O olanaksız şeyler başardı, insan dilinin bilmediği en az bir­kaç tane yeni kavramı ortaya çıkardı. İnsanlığın dilini ve bilincini başka hiçbir insanın yapmadığı kadar geliştirdi. Bütün mistikler, bütün şairler ve bütün yaratıcı ruhlar bir araya geldiler ve içlerini Halil Cibran’a döktüler.
O her ne kadar insanlara ulaşmakta son derece başarılı da olsa, bunun yine de gerçeğin tamamı olmadığını ve ona dair çok küçük bir yansıma olduğunu hissediyordu. Ama bu gerçeğe dair bu küçük yansımalar seni sonsuz olana, mutlak olana ve evrensel olana yönlendiren bir hac yolculuğunun başlangıcıdır.
Bir diğer güzel insan, Claude Bragdon da Halil Cibran ile ilgili şöyle birkaç güzel şey söyledi: “Onun gücü ruhsal yaşama dair büyük bir kaynaktan geliyor. Eğer böyle olmasaydı o bu kadar evrensel ve kudretli olamazdı. Ama bu kaynaktan gelenlerin üzerine giydirdiği dilin yüceliği ve güzelliği tamamen ona aittir." Aynı fikirde olmasam bile Bragdon’un bu ifadesini her zaman çok beğenmişimdir.
İnsanın güzel bir çiçekle aynı fikirde olması gerekmez, insanın yıldızlarla dolu gökyüzüyle aynı fikirde olması gerekmez. Ama yine de ona değer verebilir. Anlaşmak ve değer vermek arasında net bir ayrım yapıyorum. Ve bir insan eğer bu ayrımı yapabilirse uygar sayılır. Ama eğer bu ayrımı yapamıyorsa hâlâ ilkel ve uygar­lıktan uzak bir bilinç hali içindedir.
Onunla bir açıdan da aynı fikirdeyim. Çünkü Bragdon’un söy­lediği her şey güzeldir ve bu nedenle onlara değer veririm. Ama aynı fikirde olamam çünkü onun söylediği her şey birer tahmin­den ibarettir ve onun kendi deneyimi değildir.
Ne söylemiş olduğuna dikkat ettin mi? O diyor ki, “Onun gücü ruhsal yaşama dair büyük bir kaynaktan geliyor. Eğer böyle olma­saydı o bu kadar evrensel ve kudretli olamazdı.” Bu akıl yürüt­meye, mantığa dayanan ama deneyime dayalı olmayan bir şey. O, Halil Cibran aracılığıyla zihin tarafından kavranamayacak bir şeylerin geldiğini hissediyor ama emin değil ve olamaz da. Çünkü bu onun deneyimi değil. O sadece her sözcüğü başlı başına bir şiir gibi olan güzel bir ifade tarzından oldukça etkilenmiş durumda. Kendisi onun tadına bakmış değil. Halil Cibran’ı seviyor ama onu yaşamış değil.
Halil Cibran gerçekten büyük bir şair. Hatta belki de dünya üzerine gelmiş olan şairlerin en büyüğüdür. Ama o bir mistik değil. Bir şair ile bir mistik arasında son derece büyük bir fark vardır. Şair bir süreliğine kendini mistiğin de içinde bulunduğu o boşlukta bulur. Bu ender anlarda üzerine gül yapraklan dökülür. Nadiren olmakla birlikte neredeyse bir Gautama Buda gibi hisse­der. Ama unutma! "Neredeyse" diyorum.
Bu ender anlar gelir ve giderler. Şair bu anların efendisi değil­dir. Onlar bir rüzgâr gibi ya da bir koku gibi gelirler ve şair onların farkına vardığı anda çoktan gitmiş olurlar.
Bir şairin dehası işte bu anlarda bazı sözcükleri yakalayabilme­sinde yatar. Bu anlar senin yaşamında da ortaya çıkarlar. Onlar varoluşun bedelsiz armağanlarıdır. Başka bir deyişle bu yansıma­lar seni bir arayışa çıkman için kışkırtırlar. Bu arayış sırasında öyle bir an gelir ki bu boşluk senin yaşamının, kanının, kemiklerinin, iliğinin bizzat kendisi olur. Onu solursun ve nabzında o atar. İstesen bile onu yitirmeyi başaramazsın.
Şair birkaç kısa an için mistiktir ve mistik sonsuza kadar bir şairdir.
Ama bu durum şimdiye dek kimsenin çözememiş olduğu zor bir soruyu ortaya çıkarır.
Benim ona mütevazı bir yanıtım var. Bu soru dünyanın her yerinde binlerce kez soruldu: "Eğer şairler sadece belli yansı­malara ulaşabilmelerine rağmen bu kadar fazla güzellik ve şiir yaratabiliyorlarsa ve sözcükler onlar tarafından dokunuldukla­rında canlı hale geliyorlarsa, mistikler neden onlara benzer şiirler üretemiyorlar?" Bir günde yirmi dört saat var ve onlar gece gün­düz bu yaratıcı ruh halindeler ama onların sözleri aynı güzelliği taşımıyor. Gautama Buda’nın ve Mesih İsa’nın sözleri bile Halil Cibran’ın, Mikhail Naimy’nin ve Rabindranath Tagore’un sözle­rinin karşısında sönük kalıyorlar. Bu gerçekten çok garip. Çünkü şairler sadece belli anları yaşamalarına rağmen bu kadar çok şey yaratabiliyorlar. Peki ya evrensel bilince hem uyanıkken hem de uyurken sürekli açık olan mistikler? Burada olan şey nedir? Neden onların arasından başka Halil Cibranlar çıkmıyor? Kimse buna yanıt vermedi.
Benim deneyimime göre, eğer bir dilenci bir altın madeni bulursa şarkı söyleyip dans edecektir ve sevinçten çıldıracaktır. Ama bir imparator böyle yapmaz.
Şair arada bir imparator olur. Ama sadece arada bir. Bu nedenle onu sürekli gerçekleşen bir şey olarak göremez. Ama mistik evrensel bilinçle sadece bir an için birleşmiş değildir. O tamamen o bilinçle bir olmuş haldedir ve bu birleşmenin artık geriye döndürülmesi imkânsızdır.
Bu küçük yansımalar belki sözcüklere dökülebilirler çünkü onlar sadece çiy damlalarıdır. Ama mistik, bir okyanusa dönüş­müş durumdadır. Bu nedenle sessizlik onun şarkısı haline gelir. Bütün sözcükler yetersiz görünür ve hiçbir şey onun deneyiminin söze dökülmesini sağlayamaz. Okyanus o kadar büyüktür ki o her an onunla birdir ve doğal olarak ayrı bir varlık olduğunu unutur.
Yaratmak için, yaratacağın yerde olmalısın. Şarkı söylemek için söyleyeceğin yerde olmalısın. Ama mistiğin kendisi artık bir şarkı haline gelmiş haldedir. Onun varlığı bir şiirdir. Onu yazamaz­sın, onu boyayamazsın. Onu sadece içebilirsin.
Bir şairle iletişim kurmak kendine özgü bir olay ama bir mistik ile aynı yerde bulunmak tamamen farklı bir şey. Şairlerle başla­mak iyidir çünkü çiy damlalarını sindiremiyorsan, okyanus senin için uygun değil demektir. Ya da daha doğru bir ifadeyle, sen okyanusa uygun değilsin. Senin için çiy damlaları bile büyük bir okyanus gibi görünüyor.
Gerçek ressam kendi resimlerinin içinde çözünür ve gerçek şair kendi şiirlerinin içinde yok olur. Ama yaratıcılığın bu tarzı mis­tiğe aittir. Mistik kendi yaratıcılığı içinde gözden kaybolduğu için onun resmini ya da şiirini imzalamaya ihtiyacı yoktur. Şairler bunu yapabilir. Çünkü bir an için pencere açılır ve onlar öteleri görürler ve sonra pencere kapanır.
Halil Cibran neredeyse otuz tane kitap yazdı. Bunlar arasında ilk kitabı olan Peygamber bir mücevher gibidir, diğerleri berbattır. Bu garip bir fenomen. Bu adama ne oldu? O, Peygamber’i yazdığı zaman gençti. Yirmi bir yaşındaydı, insan zaman geçtikçe daha fazlasının gelmesini bekler. O da bunu sağlamak için çok çalış­tı. Bütün yaşamı boyunca yazdı ama hiçbir eseri Peygamber’in güzelliğine ve gerçeğine yaklaşamadı bile. Belki de pencere yeni­den açılmadı.
Bir şair kazara mistik olmuş kişidir. Durum tamamen kazadan ibarettir. Bir rüzgâr sana kendiliğinden ulaşır, onu sen ürete­mezsin. O da dünya çapında ün kazandığı için -çünkü ilk kitabı dünyanın bütün dillerine çevrilen belki de ilk kitaptı- daha iyi bir şeyler yapmaya çalıştı. İşte tam da orada başarısız oldu. Ona şu basit gerçeği söyleyecek biriyle karşılaşmamış olması talihsizlik:
"Peygamber'i yazarken hiç zorlanmadın. O kendiliğinden oldu. Ama şimdi onu yapmaya çalışıyorsun.”
O sadece gerçekleşti. O senin çabanın ürünü değildi. Sen onun aracı oldun. O sana ait olan bir şey değil. O tıpkı bir çocuğun annesinden doğması gibiydi. Anne çocuğu yaratamaz, o sadece bir geçittir. Peygamber de sana, senin çalışmana ve zekâna bağlı olmayan az sayıdaki kitaptan biri. Onlar sadece sen yokken ve onlara gerçekleşmeleri için izin vermişken, onların yollarına çık- mıyorken ortaya çıkarlar. Böyle bir durumda sen ona müdahale etmeyecek kadar rahat olursun.
O çok az rastlanan türde bir kitaptır. Onun içinde Halil Cibran'ı bulamayacaksın. Kitabın güzelliği de burada zaten. O, evrene kendisi üzerinden akması için izin verdi. O sadece bir medyum ya da bir geçit gibiydi. Tıpkı flütü çalan kişiye engel olmayan boş bir bambu gibiydi.
Benim deneyimime göre, Peygamber gibi kitaplar senin sözde kutsal kitaplarından daha kutsaldır. Bu kitaplar kendilerine özgü bir kutsallığa sahip oldukları için kendi çevrelerinde bir din yarat­mazlar. Onlar sana hiçbir ibadet şekli vermezler. Hiçbir disiplin ya da emir vermezler. Onlar sana sadece kendi başlarına gelen deneyimin yansımalarını görebilmen için izin verirler.
Deneyimin tamamı sözcüklere dökülemez ama ona dair bir şeylerden bahsedilebilir. Belki gülün tamamı değil ama birkaç yaprağı... Yaprakları gülün var olduğuna dair yeterli kanıt oluştu­rur. Şimdi penceren açıldı ve rüzgâr içeri bazen bu yapraklardan getirebilir.
Senin varlığına rüzgâr aracılığıyla gelen bu yapraklar bilinme­yene davettirler. Tanrı seni uzun bir hac yolculuğuna çağırıyor. Bu yolculuk yapılmadığı sürece anlamsızlık içinde kalacaksın. Sürük­lenip duracak ve gerçek bir yaşam süremeyeceksin. Kalbinden kahkahalar yükselemeyecek.
Halil Cibran kendi adını gizliyordu ve Almustafa takma adını kullanıyordu. Almustafa peygamberdir. Halil Cibran, Almustafa adı altında mistisizmin temellerini verir. O herhangi bir dini övmez, dinin kendisini över.
Almustafa sadece bir ad. Onun aracılığıyla konuşan kişi Halil Cibran. Bunun bir nedeni var. O doğrudan kendi adı altında da konuşabilirdi. Arada Almustafa'nın bulunmasına gerek yoktu. Ama söyledikleri dindarlığın temellerini anlatsa da, Halil Cibran bir din yaratmak istemedi. Ve bunun gerçekleşmesini engellemek istedi. Çünkü insanlar dinler adına birçok insanlık dışı işler ve kat­liamlar gerçekleştirdiler.
Milyonlarca insan öldürüldü. Binlercesi diri diri yakıldı. Bir din organize ve kristalize hale gelirse yaşamda değerli olan her şey için tehlike oluşturmaya başlar. Bundan sonra o artık Tanrı'nın yolu olamaz ve sadece savaş için bir bahaneye dönüşür.
Halil Cibran kendini Almustafa'nın arkasına sakladı ve böylece insanlar ona tapınmadılar ve bu sayede çirkin geçmiş devam etti­rilmedi. Söylemek istediğini doğrudan söylemek yerine “Almus­tafa" adlı bir alet yarattı. Almustafa sayesinde yazdığı kitap bir kutsal kitap muamelesi görmedi. Ama buna rağmen o kitap dünyadaki en kutsal kitaplardan biridir. Onunla karşılaştırıldıkları zaman bütün diğer kutsal kitaplar kutsallıktan uzak görünürler.
O Almustafa’yı yaratarak kitabının kurgusal bir eser ve bir şiir gibi kabul görmesini sağladı. Bu onun şefkati ve büyüklüğüdür. Bütün kutsal yazıtlara bak, onların hiçbirinde tıpkı bir ok gibi doğrudan kalbine gidecek kadar canlı sözcükler bulamazsın. Hatta insanlıktan uzak olan ve kutsal kitaplarda yer almaması gereken birçok şey bulursun. Ama insan çok kördür ve sadece Almustafa adı altındaki küçük bir kurgu sayesinde şu çok temel gerçeği unutur: Böyle bir kitapta yazılan gerçekler, sen onları deneyimlemediğin sürece ve onlar sana ait deneyimler olmadığı sürece anlatılamaz.



23 Ocak 2014 Perşembe

Yatağından Düşen Adam / Oliver Sacks

Uzun yıllar önce, bir tıp öğrencisiyken, kafası oldukça karışmış bir hemşire beni telefonla arayarak şu garip hikâyeyi anlatmıştı; o sa­bah hastaneye yatırılmış genç bir hastaları vardı. Bu genç erkek hasta, gün boyunca çok hoş ve normal davranmıştı hatta ufak bir şekerlemeden uyanana kadar her şey yolunda gözüküyordu. Uyandıktan sonra heyecanlı ve garip olduğunu fark etmişlerdi. En azından hasta kendinde değildi. Bir şekilde yatağından düşmüştü, yerde oturuyor, bağırıyor ve yatağına girmeyi reddediyordu. Lüt­fen gelip neler olup bittiğine bir bakabilir miydim?
Hastaneye vardığımda hastayı yatağının yanında, yerde, bir ayağına bakarken buldum. Yüzündeki ifadeden, kızgınlık, telaş, şaşkınlık ve üzüntü okunuyordu. Yatağına dönüp dönmeyeceğini bunun için yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. Bütün bu önerilerden rahatsız olarak kafasını "hayır" anlamında salladı. Ye­re çömelerek hastalığıma ilgili tarihçeyi aldım. Bazı testleri yaptırt­mak için bu sabah geldiğini söyledi. Hiçbir şikâyeti yoktu fakat nörologlar sol ayağının "tembel" olduğunu -bu kelimeyi kullan­mışlardı- söylemişler, o da gelmesi gerektiğini düşünmüştü. Gün boyunca kendini gayet iyi hissetmiş, akşama doğru da uykuya dalmıştı. Kalktığında, yatağının içinde hareket edene kadar da iyi hissetmeye devam etmişti. Sonra söylediğine göre yatağının içinde "birinin bacağını", o çok garip insan bacağını, o korkunç şeyi bul­muştu.
İlk anda büyük bir şaşkınlık ve iğrenmeyle birlikte donup kal­mıştı. Bugüne kadar ne böylesine olağanüstü bir şeyi hayal etmiş, ne de yaşamıştı. Bu ayağı çok garip ve farklı hissetmişti. Mükemmel bir biçime sahip olmasına rağmen farklı ve soğuktu. Bu nokta­da aklıma bir fikir geldi. Neler olduğunun şimdi farkına varmıştı. Bu tümüyle bir şakaydı. Canavarca, uygunsuz ama çok orijinal bir şakaydı. Yılbaşı akşamıydı ve herkes eğleniyordu. Çalışanların ya­rısı sarhoştu. Herkes birbiriyle eğleniyor, çılgınca şakalar yapıyor­du. Ortalık tam bir karnaval havasındaydı. Açıkça görünen oydu ki korkunç ve garip bir şaka anlayışına sahip olan hemşirenin biri­si otopsi odasından kesik bir bacak çalmış, o derin uykudayken yatağının içine şaka olsun diye bırakmıştı. Bu açıklamadan dolayı içi rahatlamıştı ama bu şaka da eşek şakasıydı ve o lanet olası şeyi yatağından dışarıya fırlatmıştı.
Fakat -bu noktada sohbet eder tav­rını bıraktı ve aniden titreyek yüzü bembeyaz kesildi- o şeyi yata­ğından fırlatıp attığında her nasılsa kendisi de arkasından gitmişti, şu anda o şey kendi vücuduna bağlı bir haldeydi.
Yüzündeki iğrenme ifadesiyle "şuna bakın" diye bağırdı. "Hiç böyle garip ve korkunç bir şey gördünüz mü? Kadavranın ölü ol­duğunu düşünmüştüm. Fakat bu çok garip. Bir şekilde bu iğrenç şey bana yapışmış." Her iki eliyle ayağı tuttu ve büyük bir şiddetle vücudundan koparmaya çalıştı. Başaramayınca hırsla vurdu.
"Yavaş ol!" dedim. "Sakin ol! Boşver! Ben olsam o ayağa öyle vurmazdım."
Kızgın ve çok rahatsız olmuş bir ifadeyle "neden peki?" diye sordu.
"Çünkü bu senin ayağın" diye cevap verdim. "Kendi ayağını tanımıyor musun?"
Yorgunluktan aptallaşmış, şaşkın ve dehşet içindeki yüz ifa­desinde en ufak bir şüphe belirtisi yoktu. "Ah doktor," dedi. "Siz benimle dalga geçiyorsunuz. O hemşireyle işbirliği içindesiniz, hastalara böyle şakalar yapmamalısınız."
"Şaka yapmıyorum," dedim. "O senin kendi ayağın."
Suratımdaki ifadeden çok ciddi olduğumu fark etti ve yüzün­de açıkça bir korku ifadesi belirdi.
"Bunun benim bacağım oldu­ğunu söylüyorsunuz öyle mi Doktor? Peki insan kendi bacağını bilmez mi?"
"Kesinlikle bilir." diye cevap verdim. "Kendi ayağını bilmeli­dir. Bir insanın kendi ayağını tanımamasını hayal bile edemiyo­rum. Belki bu kadar zamandır şaka yapan sensin?"
"Tanrı adına yemin ederim ki şaka yapmıyorum... Bir insan kendi vücudunun farkında olmalı, ne kendinin, ne değil bilmeli, fakat bu ayak, bu şey..." Bir nefret dalgasıyla daha titredi, "garip hissediyorum ve benim bir parçammış gibi de gelmiyor."
"Peki, neye benziyor" diye en az onun kadar şaşkınlık içinde kalarak sordum bu kez.
"Peki, neye benziyor?" dedi, benim sözlerimi aynen ve ağır ağır tekrarlayarak. "Sana söyleyeyim neye benzediğini. Dünyada­ki başka hiçbir şeye benzemiyor. Nasıl böyle bir şey bana ait olur? Böyle bir şeyin nereye ait olduğunu da bilmiyorum." Sesi giderek kısıldı. Korkmuştu ve şok geçiriyordu.
"Dinle." dedim. "Pek iyi olmadığını düşünüyorum. Lütfen yatağına dönmene yardım etmemize izin ver. Ama önce sana son bir soru soracağım. Eğer bu şey senin sol ayağın değilse (konuş­mamızın bir yerinde bu "şey" e, bacağa benzetilmiş yapay bir par­ça demişti. Hatta birileri, bu parçaları, orijinallerinin tıpkı aynısı gibi üretmeye başlamıştı bile!) senin sol ayağın nerede?"
Bir kere daha yüzü bembeyaz kesildi, öyle ki bayılacağını san­dım. "Bilmiyorum," dedi. "Hiçbir fikrim yok. Kayboldu. Gitti. Bu­lunabilecek bir yerde değil..."

NOT
Bu deneyimim basıldıktan sonra (Leg To Stand On, 1984.) Dr. Michael Kremer adındaki bir nörologtan bir mektup aldım. Mektubunda şunları anlatıyordu; "Kardiyoloji bölümünde yatan şaşırtıcı bir hastayı görmem istendi. Kalp sektesi geçirmişti. Bu durum sol tarafını felce sokan geniş bir damar tıkanıklığına neden olmuştu. Onu görmemi istemişlerdi; çünkü ge­celeri sürekli olarak yatağından düşüyordu. Kardiyologlar da sebebini bu­lamamışlardı.
Ona geceleri ne olduğunu sorduğumda, açık bir şekilde cevap verdi. Her gece uyandığında yatağında ölü, soğuk, kıllı bir ayak buluyordu ve bunu bir türlü anlayamıyordu. Fakat bu duruma da dayanamıyordu. Sağ­lam eli ve ayağıyla bu 'şey'i yatağından atıyordu. Doğal olarak vücudu­nun geri kalan kısmı da onu takip ediyordu.
Felçli olduğu tarafta tamamen duyarlılığıtıı yitirmişti. Hasta, bu se­vimsiz yabancı ayağa kendini o kadar kaptırmıştı ki, ona, bu ölü bacağı yatağından atarken kendi bacağının yatakta olup olmadığını soramadım!"



17 Ocak 2014 Cuma

Söz / Cemil Yüksel


bazı sözler nasıl da ayağa kalkmış
dadanmış gövdesindeki yeşile Türkçenin
bazı sözler küçük ağır güçlü yürüyüşünde
insanın üstüne üstüne basıyor vazgeçtikleriyle
bazı sözler zıplayan pireler gibi bir kaşıntıya sebep 
yönünü değiştirmekte usta bir çıta gibi öyle
bazı sözler yıpranmış zorla hazırlanıyor doğuma
gün boyu engellenmiş bazı sözler dolduruyor rahatsızlığı
kolluyor bozmak için saçların duruşundaki sessizliği
bazı sözler bir köprü uzaklığını kurmak için
fırlatır gibi yüzüne yüzüne her türlü ağırlığı
kurtarmaya gelir yine bazı sözler sirenlerle

bazı sözler diğer sözlere varmanın sesi
yakışır bir kulağa duyulmak için
bazı sözler yıllanmış bir beklemeyi de göze almış
umurunda değil kim bulacakmış kendini

müziğini kendi yapmış bir ağaçkakan gibi
-kim bulacakmış kendini, ellerinden sevdirmezse
ağrılı bir bahçıvan unutur yeşili köklerde
ışığın kemiren canavarı, dipleriyle konuşan söz 
siyah elbiselerle giydirilir durmadan güneşe
kim bulacakmış kanın işleyişini kalbimizde

bir gözün diğerinden daha kısık kaldığı
durmadan bakılan dişlerin ve atların homurtusu
göç suret ay'na eriyen son neşe ve kahve   
her şey yer bulmuştur yuvalanmaya içine
uçuruma doğru ilerleyen su çok uzun bir konuşmadır
fısıldar deniz kabuklarından her türlü canlılığı 

yaşamakla kapılıyoruz sana ey büyük söz 
ışıyan soluyan gövdemizle sana doğruyuz 
bazı sözler bazı sözlerle bağlanıyor boşluğa
buluyor çınlamasını büyük patlamanda.



16 Ocak 2014 Perşembe

Çocuk - Kendin Olma Özgürlüğü / Osho

Mutluluktan kendinden geçmek her çocukta doğuştan vardır. Mutluluktan kendinden geçmek doğaldır. Bu sadece ermişlerin başına gelmez. O herkesin dünyaya birlikte getirdiği bir şeydir. Herkes onunla birlikte gelir. O hayatın özünde vardır. O canlı olmanın parçasıdır. Hayatın kendisi baş döndürücüdür. Her çocuk onu dünyaya getirir ama toplum onun üzerine çullanır, kendinden geçme olasılığını yok etmeye başlar, çocuğu mutsuzlaştırmaya başlar, çocuğu koşullandırmaya başlar.
      Toplum hastadır ve o mutluluktan kendinden geçen insanlara izin vermez. Onlar toplum için tehlikelidir. 

9 Ocak 2014 Perşembe

Sarı Kuş / Cemil Yüksel

                                                                         
                                                                                                                                                                                                                                            Arkadaş Z. Özger'e

Sen iyi değilsin kötüsün üstelik çirkin
Biliyorum dost tutmayan bir yüzün var
Korkutan çığlık attıran bir yüz bu
İçinde hep o "acaba" diyerek
Bir geri çekinmeye dolaştırdığın
Öte yandan kıskaç çapul ve beyhude
Kalabalıklarla dövüşmeye varamamış
Giz ve çıkar yol toparlayan bir yüz
Kirpiğinin içe doğru bükülüşü ağlayışlı
O gözlerde çıkar çift tabancalı bir bordo gül

Durulmayan bir gök gibi tereddütsüz
Kendimi biten bir küskünlükten
Getirdim sana
Sarıl, doğrulursun
Hava da açtı merhabanın gümbürtüsüne
Beni taşıyamaz bilirsin
Duruşu çelimsiz, hımbıl
Çıtı çıkmayan bir mısra
Elbet bir gün bu canda durulursun.

Dudağıma sarkıntı duran boş iç çekişler
Yitip gitti bir barut kokusunda
Ve hizaya girdi yürüyüşüm
Sadece ince bir aksayış  sağ ayağından.
Denizlere bir giriyorum mükemmel yarılıyor utanmazlığım
Nerde bir sandal görsem dipdiri açılmaya
Senden söz eder gibi yakıştırıyorum
"Sarı kuş, sarı kuş, sarı kuş"

Orucu hileli Bursa
Kalleş şehir Ankara

Bendeki hasret bir şey ama başka
Annene söylemeliyim
Seni yeniden doğursun.