30 Nisan 2011 Cumartesi

Serüvensiz Geziler ve Ötesi / Ünsal Oskay


           Gezme, yaşanılan mekânın de­ğiştirilmesi insanın en eski uğraşlarından.
Varlığını sürdürmek için Doğa ile etkileşimde bulunmak zorunda olan insan, Doğa'nın kendini yeniden üretmesinin sırrını on binlerce yıl çözememiştir. Gübreleme, sulama, bi­limsel ekme-dikme yöntemleri, hayvan türlerinin ıslâhı gibi yöntemler daha dün denecek kadar yakın geçmi­şin bilgi ve beceri kazanımlarıdır. Bunların öncesinde insanın varlığını sürdürmek için bulabildiği çözüm, yaşadığı ve yaşarken tükettiği Doğal me­kanı terk ederek başka yerlere gitmek olmuştur. Belki de bu nedenle, bulu­nulan ve yoksullaşan yerin dışındaki bakir/uzak yerler, Kızılderililerden Tundra insanlarına, Greklere kadar birçok toplumun mitolojik öykülerin­de işlenmiştir.
Tekniklerin gelişmesi, insanların bu tür mekân değişikliği ihtiyaç ve ar­zularını ortadan kaldırmasa bile, azalt­mıştır. Buna karşılık, 'köle'nin özel mülkiyetin, patriyarkın yabancılaşma olgusunun ortaya çıkışı ile birlikte in­san kendisinin dışındaki insanı, kendi­sinin dışındaki Doğa'yı ve kendi için­deki Doğa'yı (potansiyel insan yanla­rını) tahakkümü altına almaya başla­dıkça, mekânı terk etmek, başka di­yarlara kaçmak, "Kaf Dağı'nın ardın­daki" ülkelerde yeni bir hayat aramak arzusu ortaya çıkmıştır. Belki de, eşit­sizliğe dayanan bu dünyadaki hayat­tan sonra tasarlanan Öte Dünya kav­ramı da, bu, insanı kahreden adaletsiz ve onursuzlaştırıcı dünyadan çıkış yo­lu sunar.
Öte Dünya'ya yola çıkış beklenti­sinin trajik yanı, kolaylaştırmaya ça­lıştığı buradaki verili dünyanın içinde kalmak zorunda olduğumuzu; dahası, belki de, her şeyin buradakilerden ibaret olduğunu bilmemizdir. Vebanın, açlığın, din savaşlarının, siyasal amaçlı savaşların yakıp yıktığı bir dünyada Ölüm'ün yeni bir ufuk zorlaması gibi tasarlanması ile, Efendi/Köle ilişkisi­nin can yakıcılığının akıl almaz ölçü­lere vardığı dönemlerde yoksulların "Viva la Muerto!" diye haykırmaları arasında bağlantı olduğu düşünülebi­lir. Ölüm'ün eşitleyici işlevini kutsa­mak da, bu dünyanın farklısına doğru kanat açmak arzusunu dile getirmek­teydi.
Bu kanat açma arzusunun bir baş­ka biçimi ise, mekânsal anlamda değil de, yaşanan toplum ya da dönemin zi­hinsel ufkunun darlığından kurtulma anlamındaydı. Ikarus'un çocuklarının yaptığına ilişkin mitolojideki öykü bunu anlatıyor. "Babaların" çizdiği sı­nırın aşılması, zorlanması arzusudur buradaki. Balmumunun erimesi, oğul­ların denize düşmesi ise, verili top­lumsal sistemin zihniyetinin, ahlak anlayışının güçlülük ve haklılık iddi­asının bir türevi olmuştur, olmakta­dır.
Ortaçağ'ın ortalarında "değirmen­ler" çoğalırken ve köylü birlikleri ma­nastırların değirmen kurmak ve buğ­dayın altıda birini köylülerin elinden almak imkânını "efendilerin" elinden istirdat ederken ortaya çıkan Faust öyküsü de Ikarus ve Oğulları öyküsü­ne benzemektedir. Manastırların köy­lülerden aldığı buğday öğütme payı olan unun 1/6'sı, her altı birim tarla­dan bir biriminin daha Kilise'nin elin­de toplanması anlamına gelmektedir o günlerde. Köylüler, köylü birlikleri mantar gibi, pıtırak gibi çoğalan sayı­da değirmen kurar bu sömürüye son vermek için. Fakat bir süre sonra kral­larla, prenslerle ittifak kuran kilise (baronlar ve ruhban) bu değirmenleri yıktırır. Değirmen taşlarını da, köylü­lerin yortularda filan ziyaret ettikleri büyük manastırların avlularına döşer, ibret olsun diye. Böylece, köylülerin yeni ufuklar arama girişimi tedip edil­miş olur yüzyıllarca.
Keloğlan masallarının söylendiği, dinlendiği her ocakbaşında, her köyde de bir mekân değiştirme, ufuk değiş­tirme özlemi dile getirilmiştir, getiril­mektedir. Ama, dikkatli bakılırsa, bu­rada da "iğdiş edilmiş" bir mekân de­ğiştirme arzusu ile karşı karşıya oldu­ğumuzu görürüz. Yoksulun biri Kaf Dağı'nın ardındaki ülkenin padişahı­nın gözüne girmiş, damadı olmuştur. Yoksul, saraya girdiği için, burada, iç güveyi olma durumu, toplumsal iç gü­veyi olmaktır aynı zamanda. Öyküde­ki, Keloğlan kaderini değiştirmiştir. Ama, dinleyenlerin Keloğlanlığı sür­mektedir ve sürecektir de...
Yoksulların da seyahate çıkarak ufuk değiştirme çabaları olmuştur ta­rihte. Ama, bunların en kitlesellerin­den biri olan Haçlı Seferleri'ne katılan yoksulların başına gelenleri görmek için Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nin Arkeoloji bö­lümünün İznik'te yaptığı kazı çalış­malarının yapıldığı yerleri görmek ye­ter. Sekiz dokuz yıl önce, ağızları beş altı metreyi bulan kuyu gibi kazı yer­lerinde, tıpkı bir sunta keskindeki presle birbirine yapıştırılmış, sıkıştırıl­mış yongalar gibi, üst üste atılıp za­manla, toprağın ağırlığı ile bir kemik­ler mozayiğine dönüşmüş yoksullar yığını görmüştüm. Senyörlerin ikinci ve üçüncü erkek çocukları bile, baba­larının taşınmaz malları Kilise Huku­ku gereği, yalnızca birinci doğan er­kek çocuğa kaldığı için, bu yığınların içinde eriyip kaybolmuşlardır. Gezi, sefer, böylesine acıklı bitmiştir... Kuş­kusuz, Urfa'ya, Şam'a, Kudüs'e, Yafa'ya, Mısır'a kadar gidebilenler; ora­larda kontluk, prenslik kuranlar da ol­muştur. Şam'da öğrendiği demiri çelik yapma zanaatını, ya da billur gibi cam dökme sanatını Avrupa'ya, Murano'ya, Lizbon'a getirenler de olmuş­tur.
Tarihin seyahate meraklı kralları, hükümdarları da unutulmamalı. Kserhes, Persopolis'ten kalkıp Kapadokya'dan, Likya'dan Attika'ya kadar gel­miştir. Ama, ülkesinin uzaklarında iken sarayında kargaşa çıkacağı haber­leri gelir. Grek tragedyalarının en güzellerinden olan Persler'de koro şöyle noktalar bu uzun seyahatin sonunu: "Siz, kendi ülkenizin ve halkınızın sa­adetini gerçekleştiremeden başka ülke­leri ezmeye, zulmetmeye çıktınız... Bundandır sarayınızdaki güvensiz­lik!.."
Bu olaylardan iki yüz yıl sonra Makedonya'dan çıkan İskender 130 bin kişilik ordusu ve bu orduya ökse otu gibi yanaşmış, yapışmış nalbant­lar, köfteciler, "lahmacuncular", fahi­şeler, hokkabazlar, müteahhitlerden oluşan 1, hatta zaman zaman 1,5 mil­yona varan insan yığınları ile Anado­lu'dan, İran'dan, Harizmiler ülkesin­den geçip Hindistan'ın yukarılarına kadar gelir. Dönüşte, bilicilerin, kâ­hinlerin lafını dinlemeyip Asur Kral mezarlarının bulunduğu bataklıkları kurutup Dicle ve Fırat sularının bir araya geldiği yerlerden aşağılara kadar teknelerin gidip gelebileceği bir su yo­lu oluşturmayı düşünürken, düşlerken oralarda ölür. Ama, İskender, Make­donya'dan çıkıp Babilonya'ya kadar süren bu gezintisinde gördüğü yerler­de yerli kültürleri öğrenmeye çalış­mıştır. Yanındaki sanatçılar, yazarlar, askerler buralardan bir şeyler öğrenip kendi Helenistik kültür dünyalarını modifiye etmişlerdir. Buna karşılık, bir "Buda heykeli kadar sakin" duran Buda da değişmiştir: Grek burnu ile, geniş alnı ile, Asyalılığının yarısını bir yana koymuştur. Bunda, İskender'in hocası Aristoteles'in görgülcü/deneyselci bilgi ve yöntem anlayı­şının etkisi olduğu açıktır. Ama, bu­nun da öncesinde, Aristoteles'in atala­rından beri Greklerin karadaki ülkele­rine de, denizlerde dolaştıkları sırada içinde bulundukları koylara, körfezle­re, ufuklara da "Thalasa" demelerinin rolü olmuştur. Ticaretin, görgülcülüğün, dogmacılıktan kurtulabilmenin temelinde de Grek insanının varlık sürdürme tekniklerinin, biçiminin ye­ri olmuştur.
Homeros'un İlyada'sındaki, Odyssid'sındaki olaylarla, yaşantılarla dolu gezi, geziler, serüvenler ise, tek tek in­sanların değil; Greklerin bütün boyla­rının, kabilelerinin soy topluluğundan (genos) çıkıp, sürülerle, özel mülkle. kölelerle tanıştıkça eriştikleri yabancı­laşmaya dayanan toplum hayatına ge­çişinin; bir kavmin bir yaşantı tarzın­dan bir yenisine geçişinin öyküsü, se­rüvenidir. Bu böyle olduğu içindir ki, serüvenin tamamını bir araya getirebi­len gözleri görmeyen Homeros ol­muştur...

Modern dönemin öncesindeki in­sanın gezisini, serüvenini en iyi anla­tan ise, bence, Brugel'in Körlere Yol Gösteren Kör'ün resmedildiği tablosu olmuştur. Ülkesi İspanyol zulmü al­tındayken ve açlığın, salgınların, yan­gınların ortasında yapılmış; Yunus'un yalın çağrısı gibi, "Moğol zulmünden sonra" hayatta kalabilme çığlığı gibi bir resimdir bu.
Munch'un çığlığı ise, iskelenin ucuna kadar yürüyen burjuvaların ka­rarmış "ufkundan" korkuya kapılmış küçük insanın, ressamın, aylağın, "düşünür-gezerin" çığlığıdır. Yürekte, in­sanın umutlarını canlı tutmaya çalıştı­ğı yürekte çıkılmış bir ufuk arama se­rüvenidir Munch'un resmi. Garb Cep­hesinde Yeni Bir Şey Yok yazılmak üze­redir...
Munch'un çığlığının öncesinde ise, denebilir  ki,   bütün  ufukları,   kendi programlanmış hayat anlayışı ve ertelenmiş mutluluklar disiplini ile gemlemek isteyen sanayi toplumundaki mü­hendis burjuvanın serüveninin anlatıl­dığı Jules Verne'in 80 Günde Devri Alemi vardır. Londra'dan Dover'e, Marsilya'ya, İskenderiye'ye, Hindistan'ın batısından Kalküta'sına, Avus­tralya, Japonya, baştan başa Amerika, Atlas Okyanusu ve Londra'ya prog­ramlanmış bir turdur bu yükselen burjuvazinin Odyssia'sı. Hindistan'da kompartımana alınan racanın güzel eşiyle mühendis burjuvanın aşk ilişki­sinin insani sonucu ise, düzenin nikâhı ile Londra'ya dönüşte gerçekleşebi­lir. Gerçekten de, bu yeni bir Odysia'dır. İthaka'ya, malikânesine, sürülerinin başına dönmek için içindeki insansal duygularını baskı altına alan, sulaklarını çaputla doldurup sirenle­rin seslerini duymamaya çalışan Odys-seus gibi, yükselen burjuvaziyi temsil aden mühendis de, kafasındaki "prog­ramlanmış hayatı" kesintiye uğratma­mak ve işinden ibaret bir adam ol­maktan sapmamak için, aşkı, Lond­ra'ya dönüşe ertelemiştir.
Yakından bakacak olursak, Lond­ra'da şehir kulübündeki hayat tarzı, yaşama felsefesi hiç terk edilmemiştir bu devri âlem boyunca. Çünkü, in­sanoğlu sanayi kapitalizminin işlikteki ve işlik-dışı hayatındaki toplumsal denetim mekanizmalarının güdümü altında, nereye giderse gitsin, Kavafis'in söylediği gibi, hep aynı kenti ile birliktedir her gittiği yerde.  Çünkü, homojenleştirici yabancılaşma olgusu tek ve aynı bir dünya içine kapamıştır yükselme dönemindeki burjuvayı.
Banliyöler, banliyölerdeki mono­gaminin kurtarıcısı metresler de henüz tam olarak yaygınlaşmamıştır.
Yükselen . burjuvazinin yolunu açanlardan Napolyon Bonaparte ise, tıpkı, Tanrıça Kirke'nin tavsiyesi ile soluğu "Ölüler Ülkesi"nde alan Odysisus gibi, Fransız Devrimi ile kabarıp coşan halk kitlelerini yeniden düzenin içine sokabilmek için, Osmanlının zengin eyaletleri olan Mısır'a ve Suri­ye'ye doğru yola çıkmıştır. Sömürgeleştirilecek Doğu ülkelerinden tırtıklanacak artık-değer'in sanayi kapitaliz­mine geçen Fransa'ya getirilmesi ile gelişkin kapitalist ülkelerdeki sınıflar arası çelişkinin antagonistik çelişki­den, non-antagonistik çelişkiye dönüş­türülmesi için en zararsız yolu bul­muştur Napolyon ve döneminin ege­men kesimi.
Acayiptir ki, Napolyon'dan elli yıl sonraki İstanbul'da Fatih Çarşambası'nda oturan bizim gibi insanların Beyoğlu'na geçmesi 19. yüzyılda olmuş­tur. Günahı, öyküyü nakleden Murat Belge'nin boynuna, Fatih'teki bir dini bayramda Üsküdar'a yaşlı teyzelerini ziyaret için kayık tutup deniz yolcu­luğuna çıkan iki İstanbullu, zeytinyağ­lı dolmalarla, köftelerle dolu nevale sepetleri ile denizden gidip döndükleri Üsküdar seferinden sonra, Jules Ver­ne'in öyküsüne taş çıkartacak bir Se­yahatname kaleme almışlarmış!..
1900'lerde bile, Şehremini'den kal­kıp Üsküdar'a geçenler için oralar Anadolu'dur, uzak ve farklı yerlerdir. Marmara'nın kıyılarındaki Kalamış, Bostancı, Adalar'a gidişler bile buharlı küçük gemilerle, Şirket-i Hayriye'nin düzenli seferleri ile, 19. yüzyılın ikinci yarısında olmuştur.
1960'ların ikinci yarısında ise, bir­den coşup harekete geçen kavmimizin bir bölümü, tarihteki bu gecikmeyi te­lafi etmek istercesine, Yozgat'ın deniz yüzü görmemiş Boğazlıyan'ından çı­kıp Libya'ya, Brüksel'e, Münih'e, da­hası İsrail ticaret filosundaki gemiler­de tayfa olarak dünyanın yedi iklim beş denizinde sefere çıkmaya başlamış­tır.
Bu şaka bir tarafa, bizim daha uslu akıllı seferlerimiz de 1950'lerde, 1960'larda başlamıştır. Ankaralıların Erdek kıyılarını keşfi, hatırladığım ka­darı ile, 1957'deki Atilla Alpöge'lerin, Ergun Köknar’ların, Genco Erkal’ların düzenlediği, başlattığı Erdek Tiyatro Festivali'nden sonraki günler­de olmuştur. Sonra 1960'larda Marma­ra Adası, Avşa Adası, Şile'nin keşfine gelinmiştir. Sonraları Alanya'lar, An­talya'lar,   Bodrum'lar   keşfedilmiştir.

Bodrum'un keşfi, işin başında, Cevat Şakir'in öyküleri, romanları ve Mavi Sürgün'ü okuyanlarca olmuştur. Bun­ların kibarları denizden gelmişlerdir. Alt orta sınıftan aydınlar ve Hippy'ler karadan gelmişlerdir. Bodrum'un dağ­ları taşları beyaza dönerken gelenler ise, "felaketler" gibi, yerin altından ve üstünden, denizlerden ve karalardan gelmişlerdir. Disco'ları ile, Cola'ları ile, barları ile gelmişlerdir. Birlikte gelmekte ve birlikte dönmektedirler. Tıpkı dünyanın diğer ülkelerindeki kitle turizmindeki insanlar gibi. Terk etmek istedikleri kentlere, geldikleri yerleri sonuna kadar benzeterek ve kirleterek... Kekik kokan dağlar bit­miştir... Sepetle balık tutulan koylar bitmiştir... Kıyısında köz üstünde müren balığı pişirilen kumsallar bitmiş­tir. Kargı koyundaki kargılar da bit­miştir... Çardaklarda, "galiptos" gölge­sinde uyuduğumuz kerevetler bitmiş­tir. Issız duran koylarda mandalin bahçelerindeki taş evlerde resim ya­pan ve yüzlerce içki şişesinin ortasın­da ayık kafayla dünyaya bakan res­samlar ve Belçikalı karıları bitmiştir... "Hey Yavrum Hey!" diye denize çı­kan ve kaşıkla, sıyırtma ile balık tut­makta mahir üç lisan bilen Mülkiyeli "Hey Yavrum" bitmiştir!..
Ertegün'ün evinin oralarda iyi res­toranlar, Köprübaşı'nda ise dönerciler, "06 Ankara Restoran"lar zuhur et­miş; her yer ve her şey İzmirli, Anka­ralı, İstanbullu kaçkınların ve kaçıkla­rın eline, güdümüne geçmiştir...
Kitle turizminin özü budur. Bun­ları eleştirmek ise, kimilerine göre, "seçkinci ve entelektüelce" bir "davra­nış bozukluğu" sayılmaktadır.
Ben, günümüzün "normallerin­den" değil; normal olmayanlarından yanayım. Yerlilerden dostlarım ölü­yor ve azalıyorlar.
Bana mandalina dallarından sapsa­rı kaşıklar yapıp hediye eden dostla­rım yok. Mantar toplayabilen Cemal Dayım şimdi göremiyor, yaşlandı. Ama, onun gözlerinin önünde, hâlâ, İstanköy'ün kızları, karpuzları, Gökova'nın koyları,  snaritleri var.  Bizim kavgasını ettiğimiz taş yığını adalarda, karılarının yapıp yanlarına koydukla­rı, toplanıp, hep birlikte yedikleri azıkları, adam gibi yaşanmış günleri var... Bizim, medyanın pompaladığı kinlerimizden, öfkelerimizden, yalan­cı kahramanlıklarımızdan çok daha güzel... Çınarların dibinde, devlerin yanında çömelip peynir ekmek yerlermiş. Birbirlerinin düğünlerine giderlermiş. Birinin kilisesi ile, birinin al­nında kufi yazısı ile süslenmiş taş çeş­mesi yan yana dururmuş. Şimdi hepsi bakımsız ve gözlerden ırak edilmiş... "Clup Armonia" ya da "98 Evler" ya­zan tabelaları ile denizi, limon ağaçla­rını, zakkumları kapatan peyzajın ge­tirdiği kredili satışlar, devre mülkler, promosyonlu okunma-dışı gazeteleri ile farklı bir dünya var...
Bu yeni peyzaj, bana, Roma'ya ge­len 1950'lerin ortalarındaki Amerikalı turistleri anlatan Roland Barthes'ın yazısındaki gözlemi anımsatıyor: Aşk Çeşmesi'nin önüne geçip fotoğraf çek­tiren Amerikalı orta sınıf insanı, para­nın düzenlediği kitlesel turizm ve tatil endüstrisi döneminde bir fatihtir. Ama, resminin çekilmesi ile tamamla­dığı fetih seferinden hiçbir şey kazana­mayan bir fatih... Roma, bu görüntüden ibarettir. Müzeleri, sokakları, in­sanları, Fellini'yi korkutan akşamüst­leri sokağa çıkan güzel kadınları onun aklına gelmeyen şeylerdir. Onun dü­şündüğü şey, Kış'tan, Güz'den başla­yan taksitlerle ödediği bir turistik gezi programına, tura katılarak geldiği Ro­ma' daki, herkesin hiç tereddütsüz bi­lebileceği bir mekân olan Aşk Çeşmesi'nin önünde fotoğraf çektirip, Amerika'daki orta sınıf hayatını sürdürür­ken eriştiği toplumsal konumuna bir kanıt oluşturmaktır. "Achieving man"(*) olduğunu kendisine ve çevre­sindekilere kanıtlamak için bir kanıt oluşturmaktır...
Bu bir fetih değil, bir ufuk geniş­letmek değil; bir "kirletmedir".
Başka ne olabilir ki!
Baudelaire'in   "Paçavracılar"   şiiri üzerine Benjamin ile Adorno arasındaki acı verici tartışmayı hatırlamıyor musunuz?
Kitlesel turizmin iyi yanlarından söz edenler de var. Her şeyin metalaştığı ve dolaşıma giremeyen şeylerin yaşama olanağından yoksunlaşacağını biliyoruz. Ama bunların sona ermesi için, saçma sapan "Ölü Doğa" görü­nümleri oluşturmaktan öteye gidemeyen korumacılık önlemlerini aşabile­cek kapsamlı dönüşümlerle hayatı ye­niden kurmak gerekiyor...
Yani, Kutsal Kitapların, IMF’in, Dünya Bankası'nın, akıllı uslu politi­kacıların, Ikarus'ların çizdiği sınırların ve oluşturdukları "ciddiyetin", zorlan­ması ve kofluklarının, yetersizlikleri­nin ortaya konulması gerekiyor...
(*)   Başarılı adam.
Varlık Dergisi Ağustos 1999 Sayı 1103'de yayınlanmıştır.

29 Nisan 2011 Cuma

Peygamberin Son Beş Günü / Tahsin Yücel

VII

Otelin kapısından çıkar çıkmaz, Peygamber'in gözleri karardı, düşmemek için duvara yaslanıp öylece dikildi bir süre. Ama, hem düşündüğünü bir kez daha saniyesinde uygulamaya koymuş olmanın, hem de yaşamının en bü­yük eyleminin eşiğinde bulunmanın bilinci, havanın ola­ğandışı soğuğuyla birleşerek, acılığı ölçüsünde keskin bir ilaç gibi, beklenmedik bir güçle doldurdu benliğini. Lenin kasketini alnının üstüne biraz daha indirdi, yağmurluğu­nun yakasını kaldırdı, bir eli cebinde, bir eli Samsonit'inin kayışında, kararlı adımlarla caddeye doğru yürüdü. Cadde başka zamanlara göre nerdeyse ıssızdı: arada bir, adam bo­yu kirli sular kaldırarak, bir araba geçiyordu; kaldırımlar­da insanlar, karlar üzerinde, duvarlara tutunarak ya da bastonlara dayanarak güçlükle yürüyorlardı. Peygamber, beklenmedik bir güçle, hiçbir şeye tutunmadan, hızlı adımlarla ilerledi. Yanlarından geçtiği atkılı, eldivenli, ka­lın paltolu insanlara horgörüyle baktı, "Kenterler!" dedi dişlerinin arasından. Bu ayakta durmakta zorluk çeken ya­ratıklardan bir an önce uzaklaşmak, karısına, torununa, şiirine, kavgasına yakışan yerlerde olmak istedi. Tam bir taksi çevirmek üzereyken, şu son günlerde kenterler gibi taksiden inmediğini, devrim parasını hep şoförlere verdi­ğini anımsadı. "Kavgaya da taksiyle mi gideceğiz?" diye söylendi. "Hayır, kavgamız halkın kavgası, halk hangi araçlara biniyorsa, biz de o araçlara bineceğiz." Gözlerini yola dikti bir süre, "Tuhaf şey! ne tramvay geçtiği var, ne otobüs," diye mırıldandı, gene yürümeye başladı. Ortalık­ta tek tramvay görünmemesi Taksim'de de şaşırttı onu, ama art arda dizilmiş otobüsler içini rahatlattı. Durağa git­ti. Önüne ilk gelen otobüsün üzerinde Eminönü yazısını okudu, "Tamam, oldu," dedi kendi kendine: Eminönü, ya­nında halkı, karşısında kenterleri bulacağı bir yerdi: hiç duralamadan bindi otobüse, burnuna vuran ağır ve ekşi kokuya aldırmadan, basamağı çıkıp arkaya doğru ilerle­meye çalıştı. Yanlamasına yerleştirilmiş koltuklardan bi­rinde oturan kasketli bir delikanlı kolundan çekti, "Buyur, otur, dayı," diyerek yerinden kalktı. Peygamber yaşamın­da böyle bir olayla ilk kez karşılaşıyormuş gibi, şaşkın şaş­kın süzdü delikanlıyı, sapsarı yüzü, incecik boynu, sön­müş gözleriyle kendisinden daha yorgun, daha güçsüz, hatta daha yaşlıymış gibi bir duyguya kapıldı, "Oturun, siz oturun!" dedi, ama delikanlı yanıt bile vermeden yürüyüp gidince, ister istemez oturdu. Kapıda burnunu sızlatan ko­ku daha da yoğunlaştı; şimdi, oturduktan sonra, yalnızca bir koku olarak soluğunu kesmekle kalmıyor, yapışkan bir nesne gibi yanaklarına, burnuna, çenesine sıvandıktan sonra, boynundan aşağılara doğru sızarak bedeninin her yanına sıvanıyor, ılıklığı ve kayganlığıyla midesini bulandırıyordu. Kulak verse, sesini de duyardı belki. Gözlerini yumup dinledi: yıllanıp kat kat katlanmış, sonra otobüsün ıslak ve sıcak havasında erimeye başlamış bir ter kokusu olmalıydı. Ne olursa olsun, devrim öncesinin büyük çeliş­kileri içinde bile, dünyanın en üstün yaratığı olduğu söyle­nen insanın böylesine iğrenç bir şeyin kaynağı olması kor­kunçtu. İçgüdüyle geriye, pencereye doğru çevirdi başını, gözkapaklarını araladı, korkunç kokunun kirli bir su biçi­minde, yukarıdan aşağıya doğru yol yol indiğini gördü, umutsuzca içini çekerek gene önüne döndü. Şimdi otobüs daha da dolmuştu. Ne kadar toplanırsa toplansın, ayakları­nı ne kadar geriye çekerse çeksin, ilerlemeye ya da yerleş­meye çalışan insanlar, Nazım'ın incecik mokasenlerini çamurlu pabuçlarıyla çiğnemenin bir yolunu buluyorlardı. Bile bile yapıyorlardı sanki. "Ne tuhaf insanlar bunlar!" di­ye düşündü. Kimileri palto, kimileri ceket, kimileri mont giymişti,  ama,  önceden  sözleşmişçesine, hiçbiri önünü iliklememişti. Bu nedenle, giysilerinin uçları sürekli yüzü­ne sürtünüyor, soluğunu kesen korkunç kokuyu büsbütün yoğunlaştırıyordu. Biraz daha toplanmaya çalıştı, başını önüne eğdi, yüzüne sürtünen bu giysileri elinin tersiyle it­ti, ama bu insanlar bu kirli giysileri durmamacasına yüzü­ne sürtmekle görevlendirilmiş gibiydiler, ne yapsa boşunaydı. En sonunda, direnmeyi bıraktı, silahlı devrimle kur­tarmaya hazırlandığı bu insanları incelemeye girişti. Ütüsüz, kirli, çamurlu pantolonlarının fermuarları özel olarak böyle üretilmiş gibi hep açıktaydı, çokları da yarı yarıya kapanmıştı ancak, aralarından kirli donlar görünüyordu. "Ne tuhaf insanlar bunlar!" diye düşündü, gözlerini yuka­rıya doğru kaldırdı. Ufak tefek, eğri büğrü, kavruk beden­ler, incecik boyunlar üzerinde, sakalları, bıyıkları uzamış, soluk, donuk, çarpık, hasta yüzler gördü, iliklerine dek ürperdi: kokuyu, kiri, çirkinliği ve düşkünlüğü tek bir görün­tüde birleştiren maskeler geçirmişlerdi sanki insanların üzerine. Onlar da, maskelerin altında, büyük bir yıkımdan, örneğin bir zelzeleden çıkmış gibi bir izlenim uyandırıyor­lardı. Ne olursa olsun, yalnızca birer maske değillerse, kö­tü bir oyuna getirilmişlerdi. Peygamber, göğsüne bir sancı saplanmış gibi dişlerini sıktı. "Alçaklar, utanmaz herifler! bir de bu ülkeyi yönettiklerini, hatta kurtardıklarını söylü­yorlar! Alçaklar, aşağılık yalancılar!" diye söylendi. Bu düşkün insan görüntülerine daha fazla bakamadı, gözleri­ni yumdu. Ayaklarına bastılar, dizlerine, başına, omzuna çarptılar, gene de gözlerini açmamakta direndi, burnu avcunun içinde, öylece durdu. Sonra deviniler çoğaldı, ba­caklarından yukarı buz gibi bir soğuk vurdu, birinin "Gel­dik, beybaba: son durak!" diye bağırdığını duydu, ister is­temez açtı gözlerini. Otobüsün şoförünün birkaç adım öte­den alaylı alaylı kendisine baktığını gördü. Onunla konuşrnak zorunda kalmamak için hemen toparlanıp indi. Ama inince neye uğradığını bilemedi: karları kamçı gibi insanın yüzüne çarpan, buz gibi soğuk bir yelin Lenin kasketini uçurmasına ramak kalması bir yana, yaşamında ilk kez gördüğü bir yerdeydi: "Ne oluyor? Düş mü görüyorum?

28 Nisan 2011 Perşembe

Ben / Ercüment Uçarı


şimdi ellerinizi suluyorum sebebsiz
gök yakutu gözlerinizde bir çizgi kesiyor dünyayı
en güzel kemanların bir yerde sustuğu
bir yeşil bir mavi ellerinizi suluyorum

bir çığlık dumanı üstünde bir ekmeği öper gibi
oyuncak trenlerin tünellere girdiği mavilerce
yeniler bir ferace kendini rüyaların güzelleştirdiği
eski üsküdarlardan hançerlerde

eski üsküdarlardan her şey bir şarkıdır
yeniden söylenen eski gramafonlara
eskimeyen bir ses yıllarla güzelleşen evlerde
kedilerde kuşlarda ya da telgraf direklerinde

çağımızdaki soluğu duyuyorum
eskimiş betiklerden yaşamımıza gelen kokuyu
yeniden yapılan bir dünyada
tam suyun üstünde yepyeni bir gül

şimdi kemanlar çalıyor
davulun soluksuzca yaşayışında büyüyoruz
derken yüzümüzü buluyorum
aynaların tümünü kör eden

mavide damda ve kiremitte
korsan kalyonlarından gelen bir güç eskimiyen
hep eşkiya ışıklarını görüyoruz
nefes nefese dağlarda büyüyen

şimdi gözlerimi tazeliyorum
ağzımda bir fülüt çakı gibi

Papirüs Dergisi

Buyrukçu İle Her Pazartesi / Necati Güngör


Muzaffer Buyrukçu bu yaz İstanbul'da. Gölgede bile sıcaklığın kırk dereceye vardığı, kaldırım taşlarının adeta alev alev yandığı günlerde, her Pazartesi, o her köşesinde yüzlerce anısının donup kaldığı Babıâli'ye iniyor yine. Seksenli yıllar boyunca Cemal Süreya böyle Pazartesileri Babıâli'ye inip Gazeteci­ler Cemiyeti Lokali'nde rakı sofrasına otururdu ya, Buyrukçu, aziz ve kadim dostunun o geleneğini sürdürmek amacıyla, bu ölümcül yaz sıcaklarında bile üşenmeden Yokuş'u tırmanıp anı­ların çağrısına uyuyor...
Herkesten erken geliyor lokale Buyrukçu... Onu Halil İbrahim Bahar izliyor müebbet perhizli olmasına karşın! Kimi günler, onarım görmüş yüreğinin sesine kulak vermeyi yeğle­yen Melisa Gürpınar katılıyor sofra­ya. Kâh, Babıâli sokaklarında çocuklu­ğunu yitirmiş olan Yılmaz Öztürk, kâh karikatür dünyasının acar çocuğu Semih Poroy boy gösteriyor...
Buyrukçu, her zamanki taşkın ne­şesi, tumturaklı sözler söyleme tutku­su, Yenikapılı külhani halleri ve yet­mişini geride bırakmış delikanlı hava­sıyla muhabbete istim veriyor. Saat on ikiyi vurunca rakı kadehlerle buluşu yor, çıtırdak buz parçaları rakının içi­ne ince bir duman salıyor, soğutulmuş su süt beyazı bir renk veriyor ve ilk yudumlar, artık yaşamasalar da ara­mızda varlıklarını sürdüren Cemal Sü­reya, Necdet Ökmen gibi dostlar için çekiliyor...
Buyrukçu sigara içmiyor artık. Yıllar yılı tüttürdüğü Birinci sigarasını unutalı hayli zaman oldu. Akciğerleri ona izin vermiyor sigara konusunda; o da çevresine izin vermiyor... Bun­dan birkaç yıl önce Cerrahpaşa Hastanesi'nde gördüğü tedaviden sonra, si­gara sözcüğünü, sözlüğünden çıkarıp atmıştı Buyrukçu... İran Konsolosluğu binasına tepeden bakan pencere önün­de oturup İstanbul limanının kirli, kı­pırtısız mavi sularını uzaktan seyre­derken, süt beyazı rakıyla tütsülenmiş esprilerini peş peşe patlatıyor ve dara­lan soluğunu ağzına sıktığı ilaçla aç­maya çalışıyor arada bir.
Aşağıda kaldırım taşlan yanmayı sürdürüyor; caddelerden dakikada bin araba geçiyor, kimileri iniyor yokuş­tan, kimileri çıkıyor. İnip çıkanlar arasında tamdık yüzler öylesine az ki, insan kendini tümüyle yabancı bir kentte sanıyor. Gazeteler, basımevleri, yayınevleri, dergi yazıhaneleri Babıâli'den kovulalı beri, ıssız, yaban bir yer haline dönüştü buralar. Muzaffer Buyrukçu'nun her Pazartesi öğlen sa­atlerinde gelip de burada inatla otur­ması, yakın dostlarını, söyleşmeye ça­ğırması bir direniş anlamım taşıyor. "Hayır, biz buradayız, bir yerlere git­medik, yüzlerce yazarın, ozanın, yazı emekçilerinin, gazetecilerin anayurdu­nu kimselere bırakmayız!" demeye ge­tiriyor.
Kim, haksız diyebilir ki Buyrukçu'ya? Elli beş yıldan beri, Babıâli'ye kök salmış bir çınar. On yedi yaşın­dayken, babasının çalıştığı "Son Telg­raf" gazetesinde yayımladığı hikâye­lerle adını edebiyat kütüğüne yazdır­mış biri. Bugün kültür ve edebiyata yabancı olan Cağaloğlu'nun bahçe içindeki konaklarını, doktor muaye­nehanelerini, kıraathanelerini, pasta­nelerini, içkievlerini tanımış; önceleri, uzaktan gördüğü üstatlara özenerek kaleme aldığı hikâyelerle kendini var etmiş... 1946'da, "Tanin" gazetesinin açtığı hikâye yarışmasını kazanmış; bu başarısını, "Akın", "Gece Postası", "Son Havadis", "Yeni Sabah" gazetele­rinde yayımlanan hikayeleriyle per­çinlemiş.
Eleştirmen Asım Bezirci'ye göre, Buyrukçu'nun ilk hikâyeleri, "hikâ­yeyle şiir arasında dalgalanan küçük, savruk yazılardı. Bu durumlarıyla, Halit Ziya Uşaklıgil’in 'mensur şiir' tanımına pek uygun düşüyorlardı."
Ancak Buyrukçu'nun hikâyecilik alanında kendine özgü bir yer edinişindeki başarıyı görebilmek için onun yazmaya başladığı döneme bir göz at­mak gerekir. Hikâyemizin 1950 kuşa­ğının işaret fişeğini patlattığı o dönem­de eski ustaların hemen tümü hayat­taydı ve en verimli çağlarındaydılar. Kimlerdi onlar? Halikarnas Balıkçısı, Sait Faik, Abdülhak Şinasi, İlhan Tarus, F. Celalettin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bekir Sıtkı Kunt, Samet Ağaoğlu, Ziya Osman, Orhan Kemal, Üm­ran Nazif, Haldun Taner, Samim Kocagöz, Tarık Buğra, Necati Cumalı, Oktay Akbal, Vüs'at O. Bener, Zeyyat Selimoğlu, Muzaffer Hacıhasanoğlu, Naim Tirali. Bu yazarların yanı sı­ra Buyrukçu'nun kuşaktaşları da önemli hikayecilerdir! Nezihe Meriç, Tarık Dursun K.,Tahsin Yücel, Meh­met Şeyda, Yusuf Atılgan, Bilge Kara­su, vd.
Muzaffer Buyrukçu'nun bu tablo içinden sıyrılıp kendi özgün alanını yaratması elbette kolay elde edilir bir başarı değildir. Hikâye malzemesi ba­kımından çarpıcı zenginlikte bir hayat macerasının içinden gelen Buyrukçu, yarışmak durumunda olduğu kalem­lerden birçoğunun aksine, düzenli bir eğitim görme olanağı bulamamış ve yabancı   dil   öğrenme   şansından   da yoksun kalmıştır. En önemli sermaye­si, yazgılarını paylaştığı yoksul insan­ların çileli yaşamı ve tertemiz bir İs­tanbul Türkçesi'dir.
Buyrukçu, ilk hikâye denemeleri­nin ardından tanıdığı, dünya edebiya­tının gerçekçi yazarlarıyla birlikte yö­nünü bulmakta gecikmedi. Istrati, Gorki, Çehov, Jack London, Stein-beck gibi ustalarla kendi arasındaki kan bağını keşfedince, kendi dünyası­nın küçük insanlarının hayatla olan kavgasını, umutlu ya da umutsuz çır­pınışlarını kavramakta güçlük çekme­di. Bir yandan gerçekçi yazarların izinden yürürken, bir yandan da ken­di gerçeğinin hikâyesini arıyordu Buy­rukçu. Köy edebiyatı / kent edebiyatı tartışmalarının da uç verdiği bir süreç­te Katran, Acı, Korkunun Parmakları adlı kitaplarda topladı hikâyelerini. Bu üç kitap, onun kendi özgün alanı­na doğru atılmış iri adımlardı. 1961 yı­lında Düşün Yayınevi tarafından ya­yımlanan Bulanık Resimler ise, hem Buyrukçu'nun adeta petrole ulaştığı noktayı imler; hem de gerçekçi yazar­ları "istihza" ile izleyen ve çağdaşlık iddiasında olan çevrelere verilmiş bir yanıt niteliği taşır...
İnsanı kuşatan dış koşulların yanı sıra içsel gerçekliğe de önem veren bir yazar olarak belirıyordu artık Muzaf­fer Buyrukçu Bulanık Resimler''de: "Onların dış savaşlarıyla birlikte iç sa­vaşlarını vermek gerekiyordu...
Bizden çok şeyler alıp götüren ya da çok şeyler veren olaylarla boğuşan 3 insanları bütünüyle vermek gereğini duydum... Onun düşlerini, cinsel so­runlarını, iş ilişkilerinden doğan çatış­malarını, düzenin pisliğini, korkuları­nı, tutsaklığını, bilinçaltında, toplum­sal olayların baskısıyla meydana gel­miş karanlık evreni yansıtmayı başara­cak bir hikâye düzeni kurdum... Geç­miş, şimdi, gelecek arasında yürüyüp duran insanı, onda hep yaşayan, hiç kaybolmayan değerleri en küçük ay­rıntısına kadar hikâyeme yerleştirme­ye çalışıyorum."
Yayımlandığı yıl hakkında otuz­dan fazla yazı yazılan Bulanık Resim­ler Türk Dil Kurumu'nca da ödüllen­dirilmişti.
Bulanık Resimler çok kişili bir uzun hikâye. Mekân bir devlet dairesi; hikâyenin kişileri de devlet memurla­rı... Yazarın anlattıklarını buzlu bir camın ardından izler okur sanki. Bula­nık resimler gibidir kişiler gerçekten. Buna karşın, anlattığı kişilerin içsel yapısına çok kestirme yollardan götü­rür bizi Buyrukçu. Memurun dar dünyası, kısır çekişmeleri, eziklik için­deki psikolojisi usta bir ressam fırça­sıyla resmedilir.
Öte yandan Muzaffer Buyrukçu, "memur"u anlatan son yazardır. Çün­kü kendisi de memur yazarlar kuşağı­nın son temsilcisidir. Onunla birlikte artık memur kesimi, edebiyatın son durağında treni terk etmiştir. Çünkü yeni yetişen yazar kuşağı içinde me­murluğa gönül indirecek kimseleri bulmak  güçtür  artık.  Dar  gelirliliği simgeleyen memur, toplumun gözün­de saygınlığını çoktan yitirmiştir! Do­layısıyla bu kesimin o küçük insanla­rı, kendilerinden bir yazarın, Muzaf­fer Buyrukçu'nun hikâyelerinde son kez soluk alıp verirler...
1968'de Kavga adlı hikâye kitabıy­la da Sait Faik Ödülü'nü alan Buyruk­çu, bir ayrıntı ustası olarak seçkinleş-miştir. İnsanı kuşatan ve insanın iç dünyasına ait olan hiçbir ayrıntı ona yabancı değildir..Bununla birlikte, ay­rıntı düşkünlüğü Buyrukçu'nun hikâ­yesini 'gereksiz uzatma' tuzağına dü­şüremez. Tıpkı bir mıknatısın değişik maddeler içinde yalnızca demiri ken­dine çekmesi gibi, ancak hikâyesinde yapı malzemesi olacak ayrıntıları ayıklayıp seçer... Ayrıntılar, hikâye­nin dokusuna 'sıkılık' kazandırır. Ya­zarın üslubuna şiirsel bir tat kazandı­rır. Anlattığı kişilerin canlı kanlı, inandırıcı olmasının altında da bu ay­rıntı yakalama becerisi yatar.
Günümüzde, hikâye türünde dire­nen az sayıdaki ustalardan biri olan Buyrukçu'nun günlükleri de hikâyele­ri kadar ilgi yaratmış, dahası edebiyat­çıların kitaplar üzerindeki donuk fo­toğrafların ötesinde insan kimlikleriy­le tanınmasına yardımcı olmuştur. Buyrukçu'nun günlüklerinde, şairler, hikayeciler, romancılar, çevirmenler, eleştirmenler, ressamlar, sinemacılar, gazetecilerden oluşan o görkemli Ba­bıâli ailesinin bireyleri, önemlerine göre, yazara olan yakınlıklarına göre boy gösterirler. Günlükler genellikle, günlük sahibinin kişisel dünyasına ay­na tutar; ama Buyrukçu'nun günlüğü bunun tam tersini gerçekleştirerek, bu alana bir yenilik getirmiştir. Buyruk­çu yanında adeta bir kamerayla dola­şır: Caddeler, sokaklar, değişen İstan­bul, meyhaneler, yayınevleri, dergi yazıhaneleri, günün konuşulan konu­ları, iklim koşulları, kitaplar, dergiler, ödüller, gazeteler, ölenler kalanlar, kı­sacası, edebiyatla, kültürle, basınla il­gili herkes ve her şey, üstadın günlük­lerinde yer alır. Olaylar, gelişmeler, durumlar, konuşmalar, hikâye tadında anlatıldığı için keyifle ve ilgiyle oku­nur...
Hikâyeden sonra Buyrukçu'nun büyük bir sabırla ve tükenmez bir is­tekle sürdürdüğü günlüklerinin tümü­nü iki cilt halinde Kültür Bakanlığı yayımladı. Değişik yayınevlerinde, da­ğınık halde bulunan günlükler böylece —Kültür Bakanlığı'nın şanına yaraşır biçimde— derlenip bir araya getirilmiş oldu.
Gazeteciler Cemiyeti Lokali'nde, güneş Marmara'nın kirli ve durgun sularına gömülüp de ortalığa akşam serinliği çökünce, (elâlemin tersine) kadehteki son rakı damlalarını yu­dumlayarak kendini yola vuruyor Buyrukçu. Eskiden olsa, Nuruosmaniye, Kapalıçarşı, Sahaflar üzerinden Vezneciler'e ulaşır, orada Taşlıtarla, pardon, Gaziosmanpaşa'ya sefer eyle­yen mavi minibüslerden birine atardı kapağı...
Ama şimdilerde gönül indirmiyor minibüs, otobüs gibi 'kitle' ulaşım araçlarına... İtilip kakılmalar, ter ko­kuları, kavga gürültü, yarım yüzyılı aşkın bir süredir katlandığı rezalet sahnelerini artık çekemiyor Buyruk­çu...
Cemiyet binasının çaprazına düşen köşeden bir taksiye biniyor; karşıya geçecek olan arkadaşlarını Eminönü'ndeki iskelelere bırakıyor ve Gazi­osmanpaşa Güllü Sokak'taki daktilo­sunun başına dönüyor...
Tabii Gaziosmanpaşa, onun genç­lik yıllarını törpüleyen yolsuz, susuz, elektriksiz Taşlıtarla değil. Yolları be­tondan, kaldırımları ışıklı vitrinlerle dolu; kuyumcular, şarküteriler, bira­haneler, bilardo salonları, barlar, pav­yonlar, ünlü giyim firmalarının şubeleri gırla gidiyor...
Dünün işsiz kalabalıkları, altların­daki yabancı marka arabaları görme­mişliğin kural tanımazlığıyla sürüp ge­çiyorlar. Açlıktan soluğu kokanlar, dolar mark üzerinden alışveriş yapı­yorlar artık...
Dışarıdaki tüketici dünyanın ina­dına, Buyrukçu mütevazı masasının başında, emektar Erica daktilosunun başına geçerek; insanlara umudu ve sevgiyi aşılayan hikâyeler yazmaya de­vam ediyor...
Ha, bilgisayara da geçmedi o hâlâ; daktiloya takılı ak kâğıda kara harfler düşürüyor ve kargacık burgacık el yazısıyla düzeltmeler yapıyor üzerinde...

Varlık Dergisi Eylül 1999 sayı 1104'de yayınlanmıştır.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Sonnet / Charles Cros



1842 -1888, Fransa.

Ölümsüz dizeler süzmek vergidir bana
Doğruyu söyleyen sesime herkesler hayran,
Bu eşsiz gücümle övünürüm zaman zaman
Satın alınır şey değil parayla pulla.

Her şeye dokundum: Ateşe, kadınlara, elmalara;
Her şeyi duydum: Kışı, ilkbaharı ve yazı;
Her şeyi buldum: Hiçbir kapı duramadı karşımda.
Ama şu talih, belki de Kör Salih onun adı.

Oyalanıyorum bakıp bakıp camekânlara
İşte eldivenler, işte çekler, işte mantarlar
Mutluluk hep altı sıfırlı sayıların ardında.

Yahu, değerlisin krallar, piskoposlar kadar
Albaylar, saymanlar ne ki senin yanında
Ama ne havan, ne güneşin, ne karpuzların var.

Çeviren: Cemal Süreya

Ben / Turgut Uyar


         Ben hep sıkıntılıyım, Yani bir adamın canı sıkılır, o ben'im. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silâhsız bir askerimde ondan. Törenler aske­riyim ben. Cumartesi ve Pazar as­keri. Aslında karışık bir şey, kime ne söylenebilir? Bir sıkıntıyı ısrarla büyüterek, asıl büyük sı­kıntıya ısrarla giden tümün attığı çekirdek. Pis bir köleliğe, ve. son­suz çılgınlığa varacak bir oluşu­mu sıkıntıyla bekliyen bölünmez Varlık'ın ben'i.
Ondan severim sıkıntıyı, Se­vincin o amansız, o aşağılayıcı bönlüğünden korur beni.
Ne söylenmişse ve ne söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne ya­pılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. Belki, söylenmemişin, yapıl­mamışın ve düzeltilmemişin telâşı içinde biraz. O kadar. Ve sıkıntılı. Ve sıkıntılı.
İşte böyle başlıyordu heryerde mutsuzluk. Ve mutsuzluk büyük bir umut gibi çekiyor kendine be­ni. Değişiyorum ve çoğalıyorum gibi. Tek büyük doğrunun yarım dilimi o. Kim bilebilir işe yarama­manın değinmesini? Ha!.. Cumar­tesi ve Pazar günlerinde. Yorgun, izinli ve silâhsız bir asker.
Sonra kim döneniyor ortalar­da benden başka. Şiir yazdığım söyleniyor ortalarda. Değil.
Ben, kutsal bir bahaneyim, belki de bir sığınakım kendime.

Papirüs Eylül 1966 Sayı 4

26 Nisan 2011 Salı

Fikir Kırıntıları / Cemil Sena



I
Doksan yaşında olduğu halde henüz genç olduğunu iddia eden bir adama rasgeldim. Bu adam hayatını perhizle geçirmiş, ( yapma ) dedikleri şeylerden kaçmış ve ( yap ) dediklerine koşmuş... Ve bana “işte sen de böyle yaşarsan doksanında da genç kalırsın !” dedi. Yasak edi­len şeylerin lezzetini tatmayan bu adamın yaşlı bir meşe ağacından ne farkı vardır? Hepimiz «Şunu yap, iyidir, ötekini yapma, fenadır! » diye bin bir emirle karşılaşırız. Bir şeyin fenalığını tecrübe etmeden nasıl anlayabi­liriz? Ve her tecrübe edene na­sıl inanabiliriz? Esasen « peki!» dediğimiz zamanlarda bile “bu  fena!” dedikleri şeyleri bir defa da biz işlemek istemedik mi? Hayatı bize bin bir gizliliklerle dolu bir masal, bir bilmece hali­ne getirmektense onun kapısını açmak ve onu olduğu gibi kabul etmek ve ettirmek lâzımdır. Ken­dimiz yarattığımız halde, Allahtan ve büyüklerden geldiğini zannettiğimiz ayıpları ve günah­ları biraz da biz işleyelim! Zaval­lı adam, kavuşmak için hasret çektiği şeyleri başkalarının tattığını göre göre gözü açık giden adamdır. Daha zavallı adam ise zarar ve faydanın neresinden dönmek ve neresinde ilerlemek lâzım geldiğini anlamadan yolu­na devam eden adamdır!

II
Ey genç! Seni kanmış ve doymuş görmek istemiyorum. Bu yüz ancak bir ölü çehresine yakışır; sen üzüleceksin ve üzeceksin! Istırabın tadını alacak ve onu kaldırmak için yeni zah­metlere, yeni acılara katlanacak­sın ! Yaşamak için bin bir ölüm­den birini değil hepsini göze alacaksın! Ne istediğini bilmeyenler gibi değil, bilenler gibi uğraşacak, ve istediğine kavuş­tuğun dakikada bir yenisini ya ya­ratacaksın! Ve bu bitmez tüken­mez yolculukta saadetini dam­la damla içmek ve her damla­nın verdiği sarhoşlukla zehirlen­miş gibi daha tatlı, ve daha te­miz ve daha büyük bir şifa arayacaksın!  Yenilik ve  değişiklik içinde geçecek olan hayatın aşk­ta olduğu kadar da bilgi ve fazi­let işlerinde dalgasızlıktan, fırtınasızlıktan, soğukluktan kaçmalı; ve ruhundaki ateş kül olmadan yeni yangınlar yapan bir afet kesilmelidir. İşte ancak o vakit sen, insanın ve zekânın bu âlem­de; yapmaya memur olduğu işle­ri başarmış ve bir faniye mukad­der olan saadetleri toptan ve ka­narak içmiş olursun!

III
Ey, genç! Ben sana ferdin ve cemiyetin kanununa uygun değil, bu âlemde yaşayan hayatın kanununa uygun bir ahlâka itaat et diyorum! Fertler  aciz ve cemiyetler köledir! Fakat hayat, bütün bunları aşan ve bun­lara şekil veren bir  kuvvet, bir gayedir, öyle ise çalışacaksın! Ve çalışmanın sana getireceği faydadan ziyade çalışmanın biz­zat kendisinden hoşlanacaksın! Zira pek çok emekler vardır ki onun bize verdiği menfaat sarf ettiğimiz   kuvvetlere göre asıl saadet, emeğin  veriminde değil, bu verimin hayalile geçen uğ­raşmalarda ve didinmelerdedir!

IV
Her peygamber, « insanlara son hakikati verdiğini ve artık saadetin bütün  kapılarını kendi dininin anahtariyle açabileceği­mizi »temin eder, her kanun ve her ahlâk kaidesi de ayni iddia­dadır. Ey genç ! Bütün insanlığı mesut etmiye imkân var mı sanır­sın? Ne ihtiyâçları, ne kabiliyet­leri birbirine uymayan insan, tabiatın garip olduğu kadarda aç bir iradesidir, bu kuvvet tabia­tı ve kendi kendini aşmadıkça saadete kavuşamayacaktır. İlim, dine, kanuna ve ahlâka rağmen bizi yavaş yavaş bu tepeye tır­mandırmaya çalışıyor!  Halbuki o da, bize saadet ümitlerini büs­bütün kapatmaktadır. Aç gözlü insan, her gün bir meçhulü hal­lediyor. Buna mukabil yüzlerce meçhulle karşılaşıyor. Hallettik­lerimiz, bulduklarımızın karşısın­da ne kadar zavallıdır. Şüphesiz ki bu noktada, hayvan, insandan; iptidai, medeniden daha bahtiyardır. Zira, bilmeye başlamak bu âlemde oynanan  büyük dramı uzaktan ve bir kenardan seyret­meye başlamak demektir. Bunun içindir ki, ey genç, sana ya hiç bir şey bilme veya az bir şeyi çok iyi bil diyorum! Bütün bir insan­lığın saadeti hülyasından vazgeçerek kendini mesut etmeye çalış, diyorum! Zira her ( ben ) mesut oldukça (biz ) de mesut olacaktır!

V
İnkılâplar, ihtilâllar, dini ve medeni yenilikleri, hayatın eski bir Efendiye isyanını ifade eder­ler. İnsan, bütün bu çarpınmala­ra, didinme ve uğraşmalara rağ­men yeni kuvvetlerin kölesi ol­maya devam edecek ve bazan da Efendiye sadakati nisbetinde me­sut olduğuna inanacaktır. İnsan bu köleliğe nasıl devem etmesin ki, ayni toprağa ekilen ve bir cinsten olan tohumlar, ayni ihti­mamı görmüş olsalar bile boyla­rı ve gürbüzlükleri birbirine uymayan bir takım ağaçlar hali­ne gelirler. Ya ayni toprağın beslediği başka başka cinsten fidanların meyvelerindeki biçim ve lezzet farkını görmüyor muyuz? İşte insan da böyledir. İnsan ancak Allah nazarında müsavidir. Yoksa hepimizi besleyen ve ye­tiştiren tabiat, cinsimiz ayni ol­duğu halde her birimize başka başka kabiliyetler vermiştir! Ben elbette, istemesini ve yap­masını bilen bir insan olduğum müddetçe, ne yaptığını ve ne istediğini bilmiyenleri fikrimin ve kuvvetimin kölesi yapacağım! Ve onlar, âcizler, kendiliğinden arkamıza düşecek ve önümüzde yerlere kapanacaktır. Köleliğe ve Efendiliğe lâyık insanlar var oldukça cemiyetteki farkları kal­dırmaya imkân olamaz! Başları­na çelenk konan insanlarla, ma­betlerde, mekteplerde, milyonlar­ca insana, milyonlarca defa isim­lerini saygıyle andıran adamlar bu müsavat kabul etmeyen tabi­atın ezeli efendileridir. İşte bu­nun içindir ki, cemiyet demek mihaniki olarak Efendi değiştir­meye memur bir esirler kömesi demektir. Hüner, bu kömede bat­mamak ve lâyık olduğu yere varabilmektedir.

Varlık Dergisi 1933 ve 1934 Yılında Yayınlanmış Yazılarından Aktarılmıştır.


Görsel:Emil Alzamora

25 Nisan 2011 Pazartesi

Erica Jong / Yatakta Okula Gitmek



Söz vermek olanaksızsa
mutlak bağlılık için,
bu
çok fazla coğrafya öğrendiğimiz içindir
bir gövdenin taşınmasından
başkasının üstüne.

Söz vermek olanaksızsa
mutlak bağlılık için,
bu
çok fazla tarih öğrendiğimiz içindir
bir gövdenin uzanmasından
başkasının üstüne.

Söz vermek olanaksızsa 
mutlak bağlılık için,
bu
çok fazla psikoloji öğrendiğimiz içindir 
gövdesini düşlemekten
başkasının.

Hayat pek çok mektup yazar
çıplak gövdeleri üzerine âşıkların.

Amma dövme sanatçısı!
Amma marifetli öğretmen!

Bir acayiplik midir görünmemiz
düş gören okul çocukları gibi:
çıplak
ve öğrenmeye hevesli?

Türkçesi: GÜNEL ALTINTAŞ


Görsel: Emil Alzamora

24 Nisan 2011 Pazar

Yeni Bir Dinin Temeli Olarak Türk Kahvesi: Notlar / Matthew Gumbert


İngiliz şair Philip Larkin sade­ce bir bardak suyla yeni bir din kurduğunu hayal ediyor. (Su: sa­delikle saflığın bir imgesi; sudan güneş ışığının geçmesi: doğrunun açıklığının bir resmi.) Bana kalır­sa bir fincan Türk kahvesiyle baş­lanmalı. (İyi bir garson "Kahve­nizi nasıl istersiniz?" diye sorarsa, "Sade tabii ki," derim, "Tıpkı haki­kat gibi".) Yanına o bir bardak suyu yerleştiririm.
Kahvenin ve suyun böyle be­raber yan yana sunulması bana bir ayinin özü gibi görünüyor: sert, ke­sin, ciddi, hatta dogmatik bir dü­zen.
Tıpkı çok kutsal ayinlerdeki gi­bi, bu birliğin içinde en medenileşmiş niteliklerin kavgaya tutuştu­ğu en ilkel şeylerin izleri keşfedilir. Karanlık çamurlu kahvenin içinde özlü bir nitelik var. Ne sıvı, ne ka­tı bu madde bize toprağı, çok yağ­murlu bir sabahtan sonraki ağır ve nemli verimli toprağı hatırlatıyor.
***
Bu yoğun ve yapışkan, ne sı­vı ne katı olan madde, her sıra­dan lokantada özsüz, tatsız ve su­lu sunulan Amerikan kahvesiyle karşılaştırılmalı. Türk kahvesinin değerli bir malzemeymişçesine küçücük porselen bir fincanda su­nulması, onun, özlü ve nihai ka­litesinin yoğunluk olduğuna işaret ediyor. Amerikan kahvesi ise sera­mikten kocaman ve sonsuza kadar doldurulabilecek bir bardakta içili­yor; onu tanımlayan nitelik genleş­me ya da genliktir.
(Amerikan kahvesi sınırsız bir miktar olarak anlaşılıyor, ama bu miktar bir 'hiç' miktarıdır. Ülke­lerin çoğunda Türkiye'deki gibi, "bir kahve" tek ve ayrı bir şeydir, bir adettir; bir kahve daha istedi­ğinizde parasını ödemeye mec­bur kalırsınız. Pek çok Amerikan lokantasındaysa, "bir kahve" de­ğil, "kahve" ısmarlarsınız, demek ki kahvenin sonsuz bir miktarının hakkına sahip oluyorsunuz. Hatta bazen yemek listesinde "dipsiz bir fincan kahve", ("bottomless cup") yazılır... Tıpkı Türk meyhanelerindeki "sınırsız içki" menüsü gibi...
Türk kahvesinin hazırlanma yöntemi de bunu doğruluyor. Bu maddenin çok değerli olduğu; kö­püğünün bir kere değil, iki ke­re kabartılmasından belli oluyor. Herhangi bir maddeden çekilip çıkarılmak zorunda olan değerli bir şey olduğunu kanıtlıyor. Türk kahvesinin, takdir edilen bir şey,çok yüksek değeri bir yoğunlaşma­dan, bir derişimden, bir tasfiyeden ortaya çıkar (kahve köpüğünü rafi­ne etme sürecinin görünebilir işa­retidir.). Bunları Türk kahvesinin "Amerikan kahvesi"nden daha iyi olduğunu göstermek için değil, Türk kahvesinin kutsal tarafına de­ğinebilmek için söylüyorum.
Homeros'un tanrıları "nektar" içer. Acaba Türk kahvesi Türk Toprak Tanrılarının nektarı ola­bilir mi? Her içtiğimiz bir fincan kahve bu gizemli Toprak Tanrıla­rına verdiğimiz küçük bir kurban­dır. Bunu içmek bir şeyle kavgaya tutuşmak demektir; içerken, du­daklarımızın yandığını hissedip, dilimize telve parçacıklarının do­kunduğunu fark ediyoruz. Sanki içtiğimiz şey, toprağın özünün ta kendisidir...
Her kurban tanrılara verilen bir hediyedir; bizim kahve içtik­ten sonra fincanın dibine bıraktığı­mız telve de, en eski ve özlü Yunan trajedi yazarı Aeschylus'un oyun­larındaki simsiyah "Erinyes"lere, (Erinyes: "Öfkeliler") yani, kana susamış, intikam arayan yeryüzü­nün Toprak Tanrılarına verdiğimiz bedeldir.
Ama, ağzımızda toprağa ben­zeyen tadıyla Türk kahvesi içer­ken, Toprakaltı Tanrılarının kar­nı memnuniyetle homurdanırken, henüz tatmin olmamış başka aç ya da daha doğrusu susamış tanrılar bizi bekliyor.
Bu başka tanrılara sunduğumuz ise bir bardak su... Bu tanrılar Hava ve Su Tanrılarıdır çünkü... Bu ka­ra ve ağır ve yoğun toprakla başla­yan törensi havanın hafifliği suyun berraklığıyla bitiyor. (Aeschylus'un Oresteia adlı trilogyasının sonunda onlara önce karşı olan "Öfkeliler", yüksek Olimpos Dağı'nda yaşayan genç tanrılarla iyi geçinmeye karar veriyor. İki taraf da dünyada tayin edilen yerlerini buluyor.) Bir ikili gaz ("binary gas") gibi bu törenin etkili olması için, iki unsuru olması şart; ikisinden biri eksilirse, ritüelin gücü kayboluverir.
Yalnızca tek bir elemanın olma­masının anlamını sakın küçümsemeyin. Siz sık sık Türk kahvesi içen talihliler, ne dediğimi bilirsi­niz: iki eleman arasında bir tür di­yalogun olduğunu hissedersiniz; suyun kahveyle mi, kahvenin suy­la mı sohbet ettiğini, birbirlerine ne söylediklerini bile sezersiniz.
Bu kahve sadece kahve değil­dir; bu kahve kahvedir, çünkü ya­nındaki su, kahve değildir. Bu su, sadece su değildir; bu su sudur, çünkü yanındaki kahve, su değil­dir. Yani, yanındaki su olduğu için, bu kahve, "su olmayan" olmuştur; yanındaki kahve olduğu için, bu su "kahve olmayan" olmuştur.
Ayinin gücü şöyle anlaşılabilir: ne kahvenin içinde, ne suyun için­de ama ikisinin arasında bulunur; gözümüz, ağzımız gibi birinden öbürüne ve öbüründen birine ge­zer. Yani Türk kahvesinin bir biçi­mi var, bir de ritmi.
Ama son zamanlarda şöyle bir durumla karşılaşılıyor: Susuz bir Türk kahvesi! Garson yanında su getirmeden size Türk kahvesi su­nuyor. Ne biçim bir Türk kahve­si bu?! Hayret bir şey, değil mi?Önünüzde duruyor kahveniz: yal­nız, çıplak, savunmasız, terk edil­miş. Türkiye değişiyor, eski usuller unutuluyor, ulvi tanrıları bırakıp, onların yerine sahte putlara tapıyo­ruz. Bu sahte tanrılar yabancı, tuhaf isimli yaratıklardır:
"Red Bull","Fanta" ve "Coca-Cola."

Varlık Dergisi / Haziran 2007 Sayısından alıntıdır.

22 Nisan 2011 Cuma

Didik Didik Freud II / Serol Teber-Şenol Ayla 2004 Yılı Açık Radyo Programı



Şenol Ayla 94.9 Açık Radyo’da Didik Didik Freud programındayız. Merhaba ben Şenol Ayla
Serol Teber Merhaba ben Serol Teber.
Şenol Ayla Bugün Freud’un eğitimini didikleyeceğiz. Freud’un eğitimi nasıldı?
Serol Teber Freud oldukça çalışkan bir talebeydi öncelikle. Ama ilkokulu, ilk öğrenim dönemini Freud, evinde babasıyla birlikte geçirir ve bitirir. Bu çok önemlidir, altı çizilmesi gereken bir noktadır.
Şenol Ayla Neden?
Serol Teber Çünkü babası o zaman modern bir Tevrat basımı olan ve dinler tarihi niteliğinde yazılan Philips’in Tevrat’ı üzerinden Freud’a, Mısır ve dinler tarihini öğretir. Eski firavunlar tarihini öğretir ve burada pek çok gravür vardır. Küçük çocuk Freud, babası ile birlikte bu Mısır firavunlarını, Mısır saraylarını, yapıtlarını hem resimlerinden görerek hem öykülerinden okuyarak hazırlanır ilkokula. Ve sonra ileride yaşam öyküsünü yazarken Freud der ki; “Babamla birlikte Philips’in Tevrat’ını okuduğum zaman benim geleceğimin ana hatları aşağı yukarı belirlenmişti.” Arkeolojiye, tarihe, eleştirel yaklaşım ve büyük bir tutku Freud’da o zamanlardan ortaya çıkar. Sonra lise dönemine başlar. Lise dönemi -büyük bir şans diyelim- modern lise eğitiminin Almanya ve Almanca konuşan ülkelerde benimsendiği bir dönemdir. Şöyle ki; 1848 devrimler dönemi, artık Avrupa kıtasını daha başka türlü düşünmeye ve eğitime daha başka türlü yaklaşmaya itelemiştir. Almanya, hızla bu devrime uygun olarak yeni bir eğitim programı hazırlar. Burada amaç, antik çağlar kültürünü gençlere çok iyi özümsetmektir. Bunun için de temel motto, gençlerin Homeros’u, Sofokles’i ve Virgilius’u kendi dillerinden okuyabilmeleridir. Burada benim elimde Freud’un lisede okuduğu ders saatleri var.
Şenol Ayla Evet onlar çok ilginç, çünkü bir Alman lisesi gibi değil, değil mi? Almanca dışında çok daha başka şeyler var.
Serol Teber Evet antik kültürüne çok büyük bir ağırlık veriyor. Örneğin 26 saat Almanca okumasına karşılık, 50 saat Latince, 28 saat Grekçe, 27 saat ise antik çağlar tarihi okutulmaktadır bu liselerde.
Şenol Ayla Evet.
Serol Teber Ve burada Freud’un Sofokles’ten yaptığı çeviriler var elimizde 23 dize. Kral Oidipus’tan, 23 dizeyi Grekçe’den Almanca’ya çevirmiştir ve bugün Grekçe uzmanları bile onun yaptığı çevirilerde önemli bir hata bulamamaktadırlar.
Şenol Ayla Freud’un yabancı dillere karşı yeteneği var.
Serol Teber Çok büyük bir yeteneği var. Almanca dışında Fransızca’yı çok iyi biliyor, Latince’yi çok iyi biliyor, İngilizce’yi inanılmayacak kadar çok iyi biliyor ve inanılmayacak bir Shakespeare hayranı. Tabii bu antik çağlar kültürünü, Latince, antik Grekçe bilmeleri bu dönemin gençleri arasında, özellikle parlak öğrencileri arasında, önemli ikilemlerin, psişik ikilemlerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bir yanda Homeros’u çok iyi bilen insan, öbür tarafta İncil’i okumak zorunda kalıyor ve bu gençler İsa ile Homeros’un kahramanları arasında bir ikileme düşüyorlar ve çoğu, Freud, Haine, Kafka, Walter Benjamin, Mahler, Troçki hatta Lenin aynı eğitimden geçmişler ve bunların çoğu Homeros kahramanlarıyla İsa arasında ikilemde kalınca çoğunlukla Homeros’u seçiyorlar.
Şenol Ayla Bu da ilginç.
Serol Teber Yani İsa, burada bütün olumlu yanlarına karşılık biraz dışarıda kalıyor.
Şenol Ayla Freud’un ilk okuduğu kitap, kutsal kitap herhalde.
Serol Teber Evet.
Şenol Ayla Bu kutsal kitaptan bahsederken, yakınlarda Tutku filmini seyrettiğini, -Mel Gibson’un Tutku’su- ve etkilendiğini biliyorum. Nasıl etkilendin, ne yönde etkilendin?
Serol Teber Evet, birkaç yönden etkilendim. Bir kere ben, birey İsa olarak hayranıyım. Çünkü İsa tiplemesi Hıristiyan teolojisinde Sokrates’e öykünülerek yapılan bir tiplemedir. İsa devlet memuru değildir. Para ile ilişkisi yoktur. Kadınlarla ilişkisi yoktur en azından. Yalınayak, başı kabak gezen bir insandır. Ama bu filmdeki işkence sahnesini, bence biraz sanat hatası olarak, çok fazla uzattıkları kanısındayım. Yani gereğinden fazla uzatılmış. Bir 15 dakikalık eksik, az yapsalardı zannediyorum film daha da vurgulu olacaktı, daha etkili olacaktı.
Şenol Ayla Ben seyretmedim henüz ama, birçok eleştirmen de seninle aynı görüşte..
Serol Teber Yani kaş yapayım derken göz çıkarmış kanısındayım rejisör. Burada İsa’ya gelmişken, -İsa’yı nasıl algıladığını ilerdeki saatlerde tekrar konuşacağız ama- Freud’un yaklaşımını söyleyebiliriz, anımsatabiliriz,.
Şenol Ayla Evet.
Serol Teber Freud’un kanısına göre, gerçekten de bu filmde olduğu gibi İsa, diğer insanların günahını omuzlamak için kendisini kurban eder. Freud’da bunun altını böyle çizmiştir. Ama acaba gerçekten bu böyle midir? Buna eleştirel yaklaşanlar da var. Örneğin Lacan Okulu. Zaten Freud’un her söylediğinin tersini söylemekle ilgili bir üne sahiptir.
Burada oldukça çarpıcı ve güzel tespitler de yapılmaktadır ama, şöyle der örneğin Zizek, Lacan okulundan, “İsa gerçekten insanoğlunun günahlarının kefaletini ödemek için mi kendini kurban etmiştir, yoksa babasının beceriksizliğini, son derece başarısız bir dünya yaratmasını, insanların bu kadar acı çekmesine sebep olmasını affetmek için yani babası adına mı kendisini kurban etti?” Bu biraz tartışmalıdır.
Şenol Ayla Lacan da böyle...
Serol Teber Lacan’cılar da en azından böyle düşünüyor; ama ben Van Gogh’un mektubunu anımsatmak istiyorum ya da yazısını anımsatmak istiyorum. Orada bizi şöyle uyarır Van Gogh; “Bu dünyaya bakaraktan tanrı hakkında karar vermeyebiliriz belki de” der, “Tanrı’nın ilerde yapacağı daha güzel bir dünya için bu ilk desen denemesiydi”.
Şenol Ayla Şimdi hep yaptığımız bir şeyi yapalım bu programda geçecek kelimeleri söyleyelim; İsa’dan bahsettik zaten, Tutku’dan bahsettik, Van Gogh, Shakespeare, Goethe, Cervantes, kokain, Lacan, okul… bunların hepsi geçecek. Freud’un kültür kaynakları neler?
Serol Teber Hepsinden önemlisi Freud’un arkasında belli bir felsefe okulu yok.
Şenol Ayla Bu Jung’un da bir eleştirisi galiba aynı zamanda.
Serol Teber Hem eleştirisi, hem tespiti, hem hayranlığı galiba. Ben bunu Jung’la yapılmış, Jung’un ileri yaşlarında yapılmış bir filmde de gördüm. Yüz ifadesinden de izleme olanağını da buldum.
Şenol Ayla Kıskançlık da olabilir.
Serol Teber Biraz hayranlık, biraz şaşkınlık dolu bir tespit bu. Jung diyor ki; “Benim arkamda Kant var, ben arkamı sistematik felsefe olarak Kant’a dayadım. Ama Freud’un arkasında hiçbir felsefe okulu yoktur.” Bu doğru; bu Freud’un hem olumlu hem olumsuz yanı. Hem onu önemli bir destekten mahrum bırakıyor, ama öbür taraftan da kışkırtıcı bir özgürlüğe doğru iteliyor. Freud’un temel olarak arkasını dayadığı düşünürler, yazarlar, başta Shakespeare, sonra Goethe, Heine, Mark Twain örneğin. Tabii Dostoyevski ve Karamozof Kardeşler başucu kitabı, ondan sonra Michelangelo ve…
Şenol Ayla Thomas Mann…
Serol Teber Thomas Mann, antik Grek filozofları, ve trajedileri, Sofokles tabii, ve elbette Oidipus,.
Şenol Ayla Pek tabii ki…
Serol Teber Pek tabii ki teorisinin çıkış kaynağı. Yani şöyle diyebiliriz aslında, Freud’u Yahudi kökenli yazarlardan çok Anglosakson yazarlar etkilemiştir ve bunlardan Heine’nin ironisi Freud’a çok şey katmıştır. Hatta Freud’un dünya görüşünün belirlenmesinde bile Heine’nin etkisi var, bir dizesinde şöyle der Heine: “Gökyüzünü biz artık serçelere ve güvercinlere bıraktık.”
Şenol Ayla Çok güzel.
Serol Teber Böyle bir tespit Freud’un yaşamı boyunca unutmayacağı dizelerden bir tanesidir.
Şenol Ayla Shakespeare’i ilk kez 8 yaşında tanımış. Çok erken bir yaşta. Ezbere öğrendiğini söylüyor kaynaklar. Öyle değil mi?
Serol Teber Evet, bütün bildiğimiz kaynaklar bunu vurguluyor ve her an, her sıkıştığı noktada Shakespeare’den bir bölüm okuyacak kadar Shakespeare’i ezbere biliyor.
Şenol Ayla Her konuşmasında bahsediyormuş.
Serol Teber Olağanüstü güzel İngilizce’siyle, artı Goethe ve Faust. Dr. Faust tabii hiç vazgeçilmez başyapıtlarından bir tanesi.
Şenol Ayla Goethe’nin ayrıca da etkisi var Freud üzerinde galiba?
Serol Teber Evet neredeyse Freud’un Freud olmasını ve tıp fakültesine girmesini belirleyecek bir etkisi var. Goethe’nin Doğa adlı ünlü monografisini okuduktan sonra Freud, içinde bulunduğu ikilemden sıyrılıp, -ki o hukuk fakültesini girmeyi bir ara düşünüyor- kendisini tümüyle nörofizyoloji ve nöroanatomi çalışmalarına, doğa bilimlerine kendisini veriyor. Goethe’nin o derece etkisi var, ama bunun dışında bir noktayı da söylemek gerekirse, her sıkıntılı durumunda ayağa kalkıp, Goethe’nin ciltlerine bakıp, “Üstat, kendini açığa vurman ya da gizlemen için bu kadar çok şey yazman mı gerekirdi?” diye konuşurmuş.
Şenol Ayla Tanrı-doğa ikileminde de, daha doğrusu Tanrı kavramı ve doğa kavramı arasındaki gidiş gelişinde de Goethe’nin rolü oluyor.
Serol Teber Çok fazla.

Şenol Ayla Yön değiştirmesinde.
Serol Teber Shakespeare’in, Goethe’nin, Heine’nin belirleyici etkileri oluyor. Yani arkasında materyalist filozoflardan çok, bu tür sanatkârların var, ayrıca tabii Michelangelo’nun yapıtlarının çok etkisi oluyor.
Şenol Ayla 17 yaşında lise bitiyor ve tıbba gitmeye karar veriyor. Burada Goethe’nin yapıtlarının, doğa makalesinin, denemesinin önemli bir etkisi var. Tıbba girdikten sonra bir isim değişikliği oluyor, Freud’da. Biz şimdiye kadar hep Freud dedik, ama Sigismund Freud idi bu dakikaya kadar.
Serol Teber Ondan sonra da Sigmund Freud idi.
Şenol Ayla Neden böyle oldu.
Serol Teber Burada galiba iki nedenin altını çizmek mümkün. Birincisi Sigismund çok fazla Yahudi ismi. Yani söyler söylemez bir insanın Yahudi olduğunu belirleyen isimlerden biri. İkincisi Freud “s” harflerini söyleyemiyor. Onun için de…
Şenol Ayla Fazla “s” var…
Serol Teber Fazla “s” olan sözcükleri pek sevmiyor. Onun için ne kadar bol “s” harfini atarsa, o kadar onun hoşuna gidiyor. Sigmund Freud diyor. Hatta bu Narsisismus’u da söylerken tek bir s’yi atıp, “Narsismus” diye, -arkadaşlarının uyarmalarına karşılık- “ben böyle istiyorum” diye, nerdeyse başına buyruk bir çıkışla öyle yazıyor.
Şenol Ayla Narsismus olarak.
Serol Teber Bir “s” eksik söyledim diye çocuksu bir sevinç ile.
Şenol Ayla Bu arada, daha önceki dönemlerde, tıbba gitmeden önce, benim çok ilgimi çeken bir şey var; Don Kişot’u Cervantes’in dilinden okumak için İspanyolca öğrendiğini yazıyorsun.
Serol Teber Evet, bir kere bu tavrı onların yetiştiği kuşağın ve arkadaş grubunun dünyaya bakışlarının ne denli ciddi olduğunu bize göstermesi bakımından çok ilgi çekici. Silberstein diye bir lise arkadaşı ile Cervantes’i okumaya başlıyorlar. Ve o sırada birkaç sayfa okuduktan sonra, ikisi birden, “Cervantes ancak kendi dilinden okunur” deyip, yani “Cervantes’e haksızlık etmemek lazım, Cervantes İspanyolca’dan okunur” deyip, ara verip hızla İspanyolca öğrenmeye kalkıyorlar.
Şenol Ayla Öğreniyorlar da.
Serol Teber Ve nasıl öğreniyorlar... O kadar çok öğreniyorlar ki, bu kez Cervantes’in bütün yapıtlarından, yapıtlarındaki köpeklerin konuşmasından esinlenerek, bir tür Castellano Akademisi adlı bir örgüt kurup, birbirleriyle öyle mektuplaşıyorlar.
Şenol Ayla Bu gizli bir dil aslında, kendi uydurdukları.
Serol Teber Kendi uydurdukları gizli bir dil.
Şenol Ayla Sadece kendileri anlıyor.
Serol Teber Sadece kendileri anlıyor Freud’un Silberstein’e yazdığı 80 küsur mektubun önemli bir bölümü İspanyolca ve bu dilde, bu gizli dilde. Ve bu mektuplardan altına da Freud Don Cipion ya da Cipio imzasını atıyor.
Şenol Ayla Bu da köpeklerin birinin adı değil mi?
Serol Teber Köpeklerden birinin adı. Yani çok hoş bir şey.
Şenol Ayla Neler oluyor tıp fakültesinde?
Serol Teber Çok yoğun ve çok şanslı bir tıp eğitimi süreci geçiriyor Freud. Burada öncelikle Carl Claus’un denetiminde Darwinizm ve biyoloji üzerine yoğun bir eğitim aldı ki, bu da onun bütün düşüncelerini ciddi şekilde destekler boyuttaydı. Sonra çağın -ya da tüm çağların diyelim- en ünlü nörofizyoloji laboratuarlarından biri olan Ernest Brücke’de çalışmaya başladı. Burada yılan balıklarının cinsel organları üzerine, beyin hücresi ve sinir hücrelerinin işleyişi üzerine çok ciddi araştırmalarda bulundu ve yaşamı boyunca unutmadığı, kendi tabiriyle O’nun için bir Mekke düzeyinde olan -“hayatımın Mekke’si Brücke’nin Laboratuarları’ydı” diye söyler- Brücke’den ayrılmak istememiştir ve oradaki çalışmalarını uzatmak için de tıp fakültesindeki normal eğitim süresini çok uzatmıştır. Bitirmeyip uzatmıştır ki o havayı, o kutsal bilim ortamını daha fazla solusun diye.
Şenol Ayla Peki daha sonra bu laboratuardan niye çıktı, kliniğe döndü?
Serol Teber Bir olasılıkla, ekonomik nedenlerden dolayı laboratuardan ayrılmak zorunda kaldı. Ama bunun yanında, acaba Yahudi olduğu için çıkarılması da mümkün, söz konusu olabilir mi diye insanın içine bir kuşku düşüyor. Çünkü o zamanlar Viyana’da ciddi bir anti-semitizm dalgası başlamış oluyor.
Şenol Ayla Peki, Freud’un bilimsel araştırmaları arasında önemli bir adım var: Kokain. Ne diyebiliriz kokainle ilgili? Kokain ve Freud?
Serol Teber Kokain ve Freud, Freud ciltlerinin içinde başlı başına bir cilt. Ayrı bir kitap halinde yayımlanacak kadar önemli bir yer tutuyor. Freud kokain ile genç yaşlarında tanışıyor diyelim.
Şenol Ayla Bizzat tanışıyor.
Serol Teber Bizzat tanışıyor. Freud kokain kullanıyor. Hatta uzunca bir süre kokain kullanıyor. Kokainin antidepresif yanını çok önemsiyor ve kendisinin içinde bulunduğu, depresif ve nevrastenik bazı belirtilerin kokainin etkisiyle geçtiğini, hatta kokainin afrodizyak etkisiyle, pek de güçlü olmayan cinsel bazı duygularını kamçıladığını duyumsuyor. Nişanlısına yazdığı mektuplarda bundan sık sık söz ediyor, “Buluştuğumuz zaman göreceksin, bu ufak tefek adamın nelere kadir olduğunu, çünkü kanımda kokain var” diye yazıyor. Ve önemli konuşmalara başlamadan evvel, kitle karşısına çıkmadan evvel, çok kez kokain aldığını, 40-45 yaşlarına kadar kokain aldığını kendisi söylüyor. Biliyoruz bunu.
Şenol Ayla Peki bir doktor olarak sana sorarsam, kokain nasıl etkileri olan bir şey? Bilirsek devamını daha kolay anlarız belki.
Serol Teber Peki. Kokain, klasik tıp tarihine 1884’lerde geçmeye başlıyor ama kokainin ya da koka bitkisinin yapraklarının -ne diyeyim- kutsal etkisi neredeyse Maya uygarlığına kadar gidiyor, çok eski dönemlere kadar, yüzlerce binlerce yıl eskilere kadar gidiyor. Orta Amerika yerlileri önemli ritüellerinde, dinsel toplantılarda ya da törenlerde ya da bireysel, kişisel yaşamlarında kokain yapraklarını sık sık çiğniyorlar. Bunun ekstasi oluşturan, halisünasyon oluşturan uyarıcı etkisi var, öforik etkisi var, bir miktar afrodizyak etkisi var. Sonra Hıristiyan Kilisesi kokaini yasaklıyor Latin Amerika ülkelerinde. Bu 2,5 m kadar boyunda bir çalı, yeşil yaprakları ve kırmızı, üzüm benzeri yemişleri var, ama asıl yapraklarından elde ediliyor. Beyaz kristaller halinde bir alkaloit. Freud’un bu konuda ilk okuduğu makale, sanıyorum bir askeri dergiden alınmış. Şöyle ki, gerek Prusya ordusunda, gerek Çarlık ordusunda yorgun askerlere ya da savaşa hazırlanmak üzere olan, hücuma geçmek üzere olan orduya, kokalı içkiler içiriyorlar ki onları daha kışkırtıcı, daha saldırgan, daha öforik, daha canlı yapsın, yorgunluklarını üzerlerinden atsınlar diye. Freud bunu okuyunca kokain ile ilgilenmeye başlıyor ve onun antidepresif yanıyla ilgilenmeye başlıyor daha çok; ve aradığı ilacı bulduğu kanısında. Bunun üzerine ciddi makaleler hazırlıyor heyecanla. Ama o sırada, tam bunları konuşurken, bir hastasının kokain içtikten sonra yüzünün bazı bölümlerinde uyuşukluk ortaya çıktığını görüyorlar Freud hâlâ bunun antidepresif yanıyla uğraşırken Viyana’da bir göz hekimi kokaini göz ameliyatlarından lokal anestetik olarak kullanmaya başlıyor.
Şenol Ayla Yani lokal uyuşturucu olarak…
Serol Teber Lokal uyuşturucu olarak kullanmaya başlıyor ve Freud kıl payı, daha çok genç bir hekim olarak, dünya çapında bir keşfi kaçırıyor.
Şenol Ayla Kokaini nasıl buluyordu Freud, nasıl elde ediyordu?
Serol Teber Reçete ile eczaneden elde etmek mümkündü.
Şenol Ayla Kendisine de reçetede yazıyordu. Ama esas Carl Coller adlı doktor, ki kokaini göz ameliyatlarında lokal uyuşturucu olarak kullanan ve tıp tarihine geçen kişi, bu laboratuardan nerdeyse yüksek dozdaki kokaini kimseye göstermeden alıyor gibi bir rivayet var. Freud’a da mı veriyor?
Serol Teber Yok, Freud’a vermiyor, kendi kullanıyor. İlk önce tavşanlarda, kedilerde, köpeklerde, ondan sonra kendi gözünde kullanıyor ve onun çok etkili bir lokal anestetik olduğunu tespit ettikten sonra, ilk kez Heidelberg’de, sonra da Viyana Tıp Fakültesi’nin oftalmoloji kongrelerinde buluşunu açıklıyor ve birdenbire tıp tarihine geçiyor. Tabii bu Freud’u yeniden bir depresyona sokuyor. Çok çalıştığı, üzerinde çok şeyler yazdığı büyük bir buluşu elinden kaçırıyor.
Şenol Ayla Depresif bir kişi galiba?
Serol Teber Freud çok depresif, çok korkulu, içine kapanık, nevrastenik ve sürekli rahatsızlıkları olan bir kişi.
Şenol Ayla Kokain de olumlu bir etkide bulunuyor ona doğal olarak. Peki bizim içtiğimiz kolalar da benzer bir etki yapıyor mu?
Serol Teber Normal kolalarda da benzer bir etki var, bir öfori yapıyor. Zaten onun için de “hayatın tadı” ya da “kola iç ve yaşa” sloganı çok sık kullanıyor. Çok akıllıca bulunmuş bir slogan, yalnız burada bazı komik paradokslara, hatta trajikomik diyebileceğimiz paradokslara düşülebiliyor. Örneğin light kola var, bir de kafeinsiz light kola var, bunda hiçbir şey yok. Örneğin ne kola’nın heyecan verici, coşturucu, öforik etkisi var, ne afrodizyak etkisi var. Ne de şeker olmadığı için herhangi bir enerji yapıcı etkisi var. Ama herkes bunu o kadar çok içiyor ki yaşama katılmak için. Tüketim toplumunun reklam baskısı, bombardımanı altında ‘mış gibi’ yapıyor ve aslında hiçbir şey içmemiş olarak çok şey içmiş gibi yaşamaya çalışıyor. Ve tabii ki bundan bir şey bulamayınca büyük düş kırıklıklarına uğranıyor, mutsuzluklara uğranıyor hep ‘mış gibi’ olmaktan. Bir tür kitle kültürünün kokaini.
Senol Ayla Artık Freud’un aşklarına geliyoruz. Genç yaşlarında ilk aşkı var. Onunla beraber olamıyor, ama önemli bir yeri de var hayatında.
Serol Teber Evet, ilk kez, doğduğu kente, Freiberg’e gidiyor 17 yaşındayken Freud ve ahbaplarının genç kızı Gisela Fluss ile karşılaşıyor. Birkaç orman gezisi, birkaç romantik konuşmanın ötesinde fazla bir tensel değme bilinmiyor.
Şenol Ayla Gisela kaç yaşında?
Serol Teber 15 yaşlarında. Ama Freud ömrü boyunca Gisela’yı ve o sıralarda üstüne giydiği sarı renkli giysiyi bir türlü unutamıyor ve “Yaşamım boyu” diyor, “ne zaman bir sarı renkli görsem aklıma Gisela gelir.” Ama hemen eklenebiliyor arkadaşları tarafından, bu sadece Gisela’yı değil, ayrıca onun doğduğu yeri, Freiberg’i, ana yurdunu çağrıştırıyor.
Şenol Ayla Karışık bir çağrışım aslında.
Serol Teber Evet…
Şenol Ayla Gisela hayatına teğet geçiyor, çok fazla girmiyor, ondan sonra hayatına giren ve aslında tek resmî kadın olan Martha var.
Serol Teber Martha ile tanışmaları ilginç. Martha’nın ailesini Freud’un ailesi tanıyor. Bir gün klinikten eve gelen genç Freud, ki o zamana kadar olasılıkla hiçbir kadınla birlikte olmamış, evde iki tane genç kadın görüyor. Martha ile kardeşi Mina ve bunlardan bir tanesi bir elma soymaktadır ve ikisi bir bakışta, sözcüğün tam anlamıyla -Walter Benjaminvari söylersek- ilk bakışta aşk biçiminde birbirlerine âşık oluyorlar.
Şenol Ayla Elma soyana mı âşık oluyor?
Serol Teber Elma soyan Martha.
Şenol Ayla Elmanın da rolü var mı yani burada, üstüne basarak söyledin de?
Serol Teber Olasılıkla tabii yani elma tehlikeli bir meyve.
Şenol Ayla Mina soysaydı elmayı?
Serol Teber Bilemezdik.
Şenol Ayla Bilemezdik… ama bir soru işareti olarak...
Şerol Teber Bir soru işareti olarak elma her zaman kışkırtıcı bir rol oynamıştır.
Şenol Ayla Peki, onlarla tanıştığı anda neredeyse Martha’yı seçiyor ve âşık oluyor.
Serol Teber Âşık oluyor. Nisan ayındadır tanışmaları, Mayıs ayında kol kola gezmeye başlıyorlar kaçak olarak, Haziran’da yine gizli olarak ailelerin haberi olmadan kaçak olarak nişanlanıyorlar kendi aralarında.
Şenol Ayla Niye kaçak ve gizli?
Serol Teber Martha’nın ailesi Hamburglu ve çok soylu bir aile, soylu ve tutucu. Ailelerinde Yahudi cemaatinin başkanı olan ünlü bir Isaac Bernays var. Yeniliklere neredeyse çok ciddi karşı koyan tutucu bir aile. Freud’un tipi, mesleksiz oluşu, görünümü bu aileye hiç umut vermiyor. Ailenin Freud’a bakışı tek cümleyle söylersek, çok kötü. Hiçbir zaman benimsemiyorlar Freud’u. Aile çok soylu, çok zengin, çok varsıl. Ayrıca Freud’ların ailesini oldukça yoksul ve mütevazı buluyorlar, kendileriyle aynı ölçüde olmadığını görüyorlar. Martha’nın ailesi içinde birkaç tane çok ciddi bilim adamı var. Bir yakını Shakespeare uzmanı, bir yakını Dr. Faust-Goethe uzmanı. Bu kapasitede insanlar var, dünya çapında ün yapmış insanlar var. Ayrıca ailenin bir kolu üzerinden de yine Heine ile akrabalıkları var. Bu kapsamda bir aile ve bu sırada Freud oldukça güçsüz, beceriksiz, çarpıcı olmayan bir kişilik.
Şenol Ayla Özelliksiz.
Serol Teber Hiçbir özelliği olmayan bir kişilik. Ama özellikle Martha’nın Hamburg’a gitmesinden sonra başlayan bir mektuplaşma dönemi var. Bu dünya tarihinde nerdeyse başlı başına bir bölüm. Freud’un yüzlerce ve binlerce mektubu var Martha’ya yazdığı. Birkaç kez sansürden geçip yakılmış olmasına rağmen bugün bile elimizde 1000’in üzerinde mektup var.
Şenol Ayla Yakan kendisi.
Serol Teber Yakan kendisi, kısmen kendisi. Bir kısmına birlikte karar veriyorlar, Martha’yla birlikte. Bu mektupları okuduğumuz zaman tabii başlı başına bir çalışma kaynağı olabilir. Freud bir yanıyla son derece tutkulu, sırılsıklam âşık bir delikanlı. Öbür yanıyla da anlaşılması kolay olmayan bir şekilde, dolaylı yollardan Martha’yı tutsak etmeye çalışan, görünmeyen bir ağ kuruyor Martha’nın etrafında. Bir yandan onun özgürleşmesi, bağımsızlaşması, çağın kültürel düzeyine ulaşmasını sağlayacak olanakları yaratacağını vaat ederken, öbür taraftan da ona sürekli olarak evinin kadını olması, çocuklarının annesi olması, kocasının sadık eşi olmasını salık veriyor. Ve sonunda -Martha bunu ilk baştaki mektuplardan bile anlamasına rağmen- Freud bu komplosunda başarılı oluyor. Ve Martha da kendisine biçilen, -ne diyelim-, tarihsel rolü üstleniyor.
Şenol Ayla Bu evliliğe bir sonraki programımızda döneceğiz. Şimdi ikinci programımızı kapatırken Bach dinleyelim isterseniz. Haftaya buluşmak üzere. Bach’ın Keman ve Obua İçin Re Minör Konçertosu’ndan Adagio ile hoşça kalın.
 (10 Mayıs 2004 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)
Programın diğer tüm bölümlerine http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=arcAuth&auth=526&yid=&page=1 adresinden ulaşabilirsiniz. Program tam 15 bölümden oluşmaktadır. Merak ve ilgiyle programın ilk 2 bölümünü okudum. Dikkat çarpıcı bir süzgeçle yansıtılmış. Serol Teber ve Şenol Ayla' ya teşekkür etmeden olmaz. Çok teşekkürler. Bir de bunca konuşmayı yazılı metin haline getirmeyi özenle başarmış Işık Ezber' e çok teşekkürler. Emeği büyük.