14 Nisan 2010 Çarşamba

Jean Luc Godard




"Bugün bile, yapılması gerektiği gibi bir film yapmak, benim için, yaşamak istediğim gibi bir hayat yaşamaktan daha kolay... Eğer yaşamaya hakkım olduğuna inandığım hayatı yaşayabilseydim; film ya da sanatla uğraşacağımı düşünmüyorum."

Jean Luc Godard

Hepimiz Tehlikedeyiz - Pasolini'yle Röportaj


                                     Bu röportaj, ilk olarak La Stampa'nın Tutto Libri ekinin 8 Kasım 1975 tarihli sayısında, Türkiye'de ise ve sinema'nın Mart 1989 tarihli sayısında yayımlanmıştır.
Hepimiz Tehlikedeyiz
Pasolini'yle Röportaj

Tutto Libri
Pasolini ile öldürülmesinden birkaç saat önce 8 Kasım 1975 günü yapılan bir röportaj, Röportajın başlığının kendisi tarafından saptandığını belirtmek isterim. Görüşmenin sonunda, geçmişte de olduğu gibi, ayrıldığımız görüş noktaları belirdi ve ben ona röportaja bir isim verip vermek istemediğini sordum. Biraz düşündü ve önemli olmadığını söyledi; konuyu değiştirdi. Daha sonra birşeyler bizi yine bu ana konuya getirdi. 'işte herşeyin anlamı' dedi . 'Sen, şimdi seni kimin öldürmeyi planladığını bile bilmiyorsun. Bu adı ver istersen : Çünkü , hepimiz tehlikedeyiz!

Pasolini, sen birçok yazında nefret ettiğin şeylerden bahsettin. Tek başına, birçok şeye , kuruma, görüşe kişiye ve güce karşı bir savaş açtın. Soruyu daha karmaşık hale getirmemek için, başkaldırdığın bu sahneye 'konum' diyeceğim.Senin bahsettiğin bu konum tüm kötü yanlarıyla seni Pasolini yapan şeyleri kapsıyor. Yani yaratıcı güç ve değerler senin, ama ya araçlar? Araçlar 'bu konum'undur. Seninki hayali bir düşünce diyelim. Bir el hareketi yapıyorsun ve herşey, senin nefret ettiğin herşey siliniyor. Sen ne oluyorsun? Sen o zaman yalnız ve araçsız kalmaz mısın?

Evet, anladım. Ama ben bu hayali düşünceyi yalnızca denemiyorum, aynı zamanda ona inanıyorum da . Medyumca değil tabii ki. Fakat biliyorum ki hep aynı çiviye vurarak tüm bir ev bile yıkılabilir. Radikallerin verdiği örnek ufak da olsa çok anlamlı : tüm bir ülkenin bilincini değiştirmeye çalışan üç-beş kişi. Tarih de bize bunun daha büyük bir örneğini veriyor. Yadsıma, her zaman asıl hareket olmuştur. Azizler, inzivaya çekilenler, entellektüeller. Tarihi yapan azınlık hep hayır diyenler olmuştur. Harekete geçiren yadsıma büyük ve tek vücut olmalıdır. Eichman iyi niyetliydi. Peki onda eksik olan neydi? Onda eksik olan başlangıçta bürokratik ve idari görevlerini yaparken hayır diyebilmesiydi. Belki arkadaşlarına 'şu himmler hiç mi hiç hoşuma gitmiyor' diye söylenmişti. Belki de şu ya da bu tren, ihtiyaçlar için günde bir kez duruyor diye isyan etmişti. Ama hiçbir zaman makineyı durdurmayı denemedi. O halde üç tane konu var önümüzde. 'Konum' nedir, onu neden durdurmak ya da bozmak gereklidir? Ve ne şekilde?

İşte, 'konum'u tanımlıyorsun. Bilirsin ki yazıların ve dilin , toz zerreciklerinden sızan güneş etkisini yapar. Güzel bir görüntü , ama bu durumda az ve silik görülür ya da anlaşılır, değil mi?

Güneş tasvirine teşekkürler. Ama ben çok daha azını bekliyorum. Senin etrafına bakıp trajediyi algılamanı. Hangi trajedi ? Trajedi artık insanoğlunun değil de birbirlerine çarpan tuhaf makinelerin var olmasıdır. Ve biz aydınlar, geçen yılın ya da on yıl öncesinin demiryolları tarifesini alıp diyoruz ki: 'Ne acaip, bu iki tren buradan geçmiyorlar ki, nasıl olup da bu şekilde çarpıştılar? Ya makinist çıldırdı ya bir suçlu vardı ya da bir komplo'. Özellikle komplo fikri bizi çileden çıkarıyor. Tek başımıza gerçekle yüzyüze gelme ağırlığından bizi koruyor. Biz burada konuşurken birileri bizi dışarı atma planları yapsa ne de hoş olurdu doğrusu. Kolay ve basit. Biz bazı arkadaşlarımızı kaybederiz, sonra örgütlenir ve 'bizi kovanlar'ı biz kovarız yavaş yavaş, değil mi? Televizyonda Paris Yanıyor'u gösterdiklerinde, herkesin, gözleri yaşlı tarihin tekerrür etmesi isteğiyle tutuştuğunu biliyorum. Kolay, sen ordan, ben burdan temizleriz, bir evin dış cephelerini temizler gibi. O zamanlar halkın 'seçim yapmak' için ödediği zorluğun, acının, kanın üzerine şaka yapmayalım. Tarihin o anında sıkışıp kalındığında bir seçim yapmak, her zaman trajedidir. Faşist Salo, SS nazi subayı, ya da normal insan, bilincinin ve cesaretinin yardımıyla ona karşı çıkar. Ama şimdi bu olanaksızdır. Biri sana dostça, kibar ve saygılı bir biçimde yanaşıyor (televizyonda örneğin). Diğeri -ya da diğerleri- senin karşına ideolojik görüşleri, savunmalarıyla çıkıyor ve sen bunların tehdit unsuru taşıdıklarını hissediyorsun. Bayraklarını açıyorlar, sloganlar atıyorlar, ama onları 'erk'ten ayıran nedir peki?

Sana göre 'erk' nedir, nerededir ve onu nasıl ininden dışarı çıkarırsın?

Erk, bizi hükmedenler ve hükmedilenler diye ayıran eğitim sistemidir. Ama dikkat etmek gerekir. Bu eğitim sistemi yöneten sınıflardan, aşağılara taa yoksullara kadar uzanan sistemi oluşturur. Işte bu yüzden herkes aynı şeyleri arzular ve aynı şekilde davranır. Eğer elimde bir yönetim kurumu ya da bir borsa girişimi varsa bunu kullanırım. Aksi takdirde bir engel kullanırım. Ve bir engel kullandığımda, istediğimi elde etmek için şiddete başvururum. Peki neden o'nu istiyorum? Çünkü, bana onu istememin bir erdem olduğunu öğretmişlerdir. Ben de bu -erdem- hakkımı kullanırım. Hem katilimdir, hem de iyi.

Seni politik ve ideolojik bakımdan tarafsızlıkla, faşist, antifaşist olma ayrımının işaretini yitirmekle suçladılar.

Bu yüzden geçen yılın demiryolu tarifesinden bahsediyordum işte sana. Sen hiç vücutları bir tarafa, başları diğer tarafa baktığı için çocukları pek güldüren kuklaları görmüş müydün? Sanırım Toto böyle bir görüntüyü denemişti. Işte ben aydınların, sosyologların, uzmanların ve gazetecilerin gruplarını böyle görüyorum. Olaylar burada cereyan ediyor ve baş diğer tarafa bakıyor. Faşizm yok demiyorum, yalnızca dağdayken denizden bahsetmekten vazgeçin diyorum. Burada öldürme isteği var. Ve bu istek bizi bütün bir sosyal sistemin iflas etmiş solunun, solcu kardeşleri gibi bağlıyor. Eğer her şey kara kuzuyu ayırmakla çözülseydi benim de hoşuma giderdi doğrusu. Ben de kara koyunları görüyorum, hatta hepsini görüyorum. Bela da burada işte. Moravia'ya da söyledim. Ben yaşadığım hayatla bir bedel ödüyorum. Tıpkı cehenneme inen biri gibi. Ama döndüğüm zaman -eğer dönersem- farklı şeyler görüyorum. Bana inanın demiyorum. Gerçekle yüzyüze gelmemek için her zaman konuyu değiştirmeniz gerek diyorum.

Peki gerçek hangisidir?

Bu kelimeyi kullandığıma pişmanım, 'Açıklık' demek istiyordum. Olayları sıralı tekrarlayalım. Ilk önce trajedi: ne pahasına olursa olsun her şeyi elde etme arenasına bizi iten, ortak, zorunlu ve yanlış bir eğitim. Bu arenada kimimiz kanunlar, kimimiz de engellerle silahlanmış şekilde itilmişizdir. O halde ilk ve klasik ayırım 'zayıflarla birlikte olmak'tır. Ama, bir ölçüde herkes zayıftır çünkü herkes kurbandır, diyorum ben. Ve herkes suçludur da, çünkü herkes katletme oyununa hazırdır. Alınan eğitim: 'sahip olma, elinde tutma ve yok etme'den ibarettir.

O halde başlangıç sorumuza dönelim. Sen, hayali olarak , herşeyi yok ediyorsun, ama sen kitaplarda yaşıyorsun ve onları okuyan zekalara ihtiyacın var. Yani, tüketiciler aydınların ürünleriyle eğitiliyorlar. Sen, sinema yapıyorsun ve yalnızca hazır platolara değil, birçok büyük teknik makineye ihtiyacın var. Bütün bunları yok edersen, sana ne kalıyor?

Bana her şey kalıyor, yani kendim, hayatta olmam, görmem, çalışmam ve anlamam. Olayları anlatmanın, dilleri dinlemenin, dialektler yaratmanın, kukla tiyatrosunun bin şekli vardır. Diğerlerine çok daha fazlası kalır. Beni örnek alabilirler, benim gibi bilgili veya benim gibi cahil. Dünya daha büyür, her şey bizim olur ve ne borsa, ne yönetim kurulu ne de engellere başvurmamız gerekir. Görüyorsun, bir çoğumuzun hayal ettiği dünyada (tekrarlıyorum: geçen yılın demiryolu tarifesini okumak, hele bu koşullarda yıllar öncesininkini okumak) silindir şapkasıyla ve ceplerinden dolarlar akan patron ve çocuklarıyla adalet dilenen sıska dul vardı. Kısacası, Brecht'in güzel dünyası.

O dünyaya özlem duyuyorsun diyebilir miyiz?

Hayır, patron olmaksızın patrona karşı çıkan o zavallı ve gerçek halka özlem duyuyorum. Her şeyden soyutlandıkları için kimse onları sınıflandıramamıştı. Ben patronla aynı, ne pahasına olursa olsun, her şeyi isteyen zencilerden korkuyorum. Bu acımasız şiddete yönelik inatçılık artık karakter ayrılığını yıkıyor. Son anda hastaneye kaldırılan kimse -biraz yaşama belirtisi varsa- doktorların yaşama olasılığı hakkında söyleyeceklerinden çok polislerin suçlu konusunda söyleyecekleriyle ilgilenir. Dikkat edilmesi gereken şey, neden-sonuç zincirinin, ya da kimin baş suçlu olduğunun benim artık ilgimi çekmemesidir. Senin 'konum' diye tanımladığın kavramı açıkladığımızı zannediyorum. Tıpkı bir şehirde yağmur yağdığı zaman türbinlerin suyla dolması gibidir. Su yükselir, masum bir sudur bu, ne denizin hırçınlığı ne de nehrin kollarının kötülüğü vardır bu suda. Fakat , herhangi bir nedenden dolayı alçalmaz da hep yükselir. Birçok çocuk şiirindeki, 'yağmurun altında şarkı söylerken'deki sudur. Ama yükselir ve seni boğar. Eğer bu noktadaysak diyorum, zamanımızı oraya buraya bir etiket koyarak geçirmeyelim. Bu lanet olası suyun çıktığı noktayı bulalım, henüz hepimiz boğulmadan.

Sen bu yüzden mi, zorunlu olan bir okula gitmeyen cahil ve mutlu çobanlar istiyorsun?

Böyle tanımlamak pek basit kaçardı. Ama bahsedilen zorunlu okul, umutsuz gladyatörler üretiyor. Kitle, umutsuzluk ve hınç olarak büyüyor. Ben belki inanmadığım bir fikir ortaya attım diyelim. Siz bana bir başkasını söylersiniz. Yani özgür ve kendi kendinin patronu olmak, amacı yüzünden ezilmiş halkın katışıksız devrimi için hayıflanıyorum denebilir. Italya ve dünya tarihinde hâlâ böyle bir anın gelebileceği hayalini kuruyorum. Bu, düşündüğüm gelecek şiirlerimden birinde esin kaynağı olabilir. Ama bu bildiğim ve gördüğüm değil, düşlerimin dışında demek istiyorum. Ben cehenneme inmiyorum ve başkalarının huzurunu neyin bozmadığını biliyorum. Ama dikatli olun. Cehennem size doğru yükseliyor. Tabii ki farklı maskeler ve bayraklarla geliyor. Tabii ki kendi değişmezliğini, açıklamasını düşlüyor. Ama onun engel koyma gereksinimi, saldırma, öldürme isteği kuvvetli ve geneldir. 'Şiddetli hayat'a başlayan birinin deneyimi uzun süre gizli kalmayacaktır. Kendinizi kandırmayınız. Ve siz okulunuz, televizyonunuz, gazetelerinizle birlikte sahip olma ve yok etme düşüncesi üzerinde temellendirilmiş düzenin savunucularısınız. Ne mutlu size ki bir suçun üzerine güzel bir etiket yapıştırdığınızda mutlu oluyorsunuz. Bu bana kitle kültürünün başka bir işlemi gibi görünüyor. Bazı şeylerin gerçekleşmesine engel olunamadığında, çeşitli raflar meydana getirerek huzur bulunuyor.

Ama ortadan kaldırmak, yaratmak demek olmalı. Tabii eğer sen de bir yıkıcı değilsen. Kitaplar, örneğin, ne anlam taşıyorlar? Halk için değil, kültür için üzülenlerin yanında görünmek istemiyorum ama senin farklı dünya görüşünde, bu kurtarılmış halk, artık primitif olma özelliğini kaybetmiş olacak (bu sana sık yöneltilen suçlardan biri), eğer daha gelişmiş tanımını kullanmazsak...

Tüylerimi diken diken ediyor.

Moravia konuşmamda açıkladığımı sanıyorum. Kapamak, benim lisanımda değiştirmek demektir. Durumun umutsuzluğu ve kesinliği ölçüsünde kesin ve umutsuz bir değişim. Moravia ile, özellikle de Firpo ile gerçek anlamda bir tartışmayı önleyen şey, aynı sahneyi görmeyen, aynı halkı tanımayan, aynı sesleri duymayan insanlara benzememizdir. Size göre bir olay, güzel, düzenli, net başlıklı olarak tanımlandığında gerçekleşir. Ama altında ne vardır? Orada malzemeyi inceleyen ve 'beyler bu bir kanserdir, iyi huylu bir ur değildir' diyebilme cesaretine sahip bir cerrah eksiktir. Bir kanser nedir? Tüm hücreleri değiştiren, her türlü mantıkla açıklamayı yadsıyan çıldırtıcı boyutlarda onları büyüten bir şeydir. Önceleri bir aptal ya da bir talihsiz olsa da (kanserden önce diyorum) önceki sağlığına kavuşabilmeyi hayal eden hasta, bir nostaljik midir? Işte, her şeyden önce aynı eski görüntüye sahip olmak için büyük bir çaba gösterilmesi gerekir. Ben politikacıları, onların formüllerini dinliyorum ve deli oluyorum. Hangi ülkeden bahsettiklerini bilmiyorlar, ay kadar uzaklar. Edebiyatçılar, sosyologlar ve her türden uzman da öyle.

Senin için bazı şeyler çok mu net peki?

Artık kendimden bahsetmek istemiyorum. Fazla bile söyledim. Herkes bilir ki, ben deneyimlerimi birey olarak ödüyorum. Fakat benim kitaplarım, filmlerim de var. Belki ben de yanılıyorum. Ama yine de hepimiz tehlikedeyiz demeye devam ediyorum.

Pasolini, eğer sen yaşamı böyle görüyorsun -bilmem ki bu soruyu kabul eder misin- riski ve tehlikeyi nasıl önlemeyi düşünüyorsun?

Saat oldukça geç olmuştu, Pasolini ışığı açmamıştı ve not almak gitttikçe güçleşiyordu. Yazdıklarıma birlikte göz attık. Sonra artık soruları bir yana bırakmamızı önerdi. 'Çok soyut kalan bazı noktalar oldu sanıyorum. Bırak biraz düşüneyim, gözden geçireyim. Bir sonuç bulmam için biraz zaman tanı bana. Benim için yazmak konuşmaktan daha kolaydır. Yarın sabaha, sana eklediğim notları bırakırım.' Ertesi gün, Pazar günü , Pier Paolo Pasolini'nin cansız vücudu, Roma polisinin teşhis odasındaydı.

Funny Games - Eğlenceli Oyunlar - Michael Haneke

(Türk dağıtım firmalarının "bu filmin adı olsa olsa Ölümcül Oyunlar olur" deyip Funny Games'ten çevirdiği filmin asıl adı "Eğlenceli Oyunlar"dır.)

Evli ve mutlu çift Georg (Ulrich Mühe) ve Anna (Susanne Lothar) ve oğulları Schorschi tatil için uzun süredir gelmedikleri tatil evlerine arabalarında dinledikleri klasik müziklerin bestecilerini bilmece oyunu oynayarak ilerlemektedirler. Aile üyelerini topluca arabanın ön camından görürüz. Klasik müzik aniden hard-rocka dönüşür, ailenin işkenceden geçeceğini anlar ve ilk önce aile reisi Georg'un, ardından Anna'nın, ardından da Schorschi'nin yüzlerini görerek karakterlerle/kurbanlarla tanışırız.

Aile tatil evlerine girdiklerinde rutin işlerini hemen yapmaya başlar, Georg açacağı pencereler ve golf sopaları hakkında aileye bilgi verirken, Anna yumuşamış olan yağdan, buzluğun iyi çalışmadığından sözeder, telefonda yemeğe çağırdığı arkadaşına değiştirmesi gereken pillerden haber verir. Georg ve oğlu Schorschi tekneyi suya indirmek üzere göle iner, burjuvanın yapmayı en sevdiği ve sınıf atlama sembollerinden biri olan tekne gezintisine hazırlık yapmaya koyulurlar.

Peter'ın (Frank Giering) kapıda belirmesiyle oyun başlar.
Anna ilk oyununu oynarken ve Paul'un (Arno Frisch) golf sopasını nerede kullandığını aradığı sırada Paul'un sesi seyircinin bakış açısının arkasından gelmektedir, seyirci Paul'le birlikte kurbanı seyretmektedir, şiddet eğilimli seyirci Anna'ya karşı şiddet eyleminin başlamasını beklemektedir ve Paul'un tarafındadır. Paul de kadraja girer ve seyircinin oyuna, seyirci tam farkında olmasa da, katılmış olduğunu ve bunu bildiğini belirtmek için kendi tarafını tutanlara karşı kameraya dönüp göz kırpar, onlara selam verir, filmin alışılmış bir korku-gerilim filmi olmayacağı anlaşılmıştır.

Paul Anna ile beraber içeri girdiğinde yalanın serbest olup olmadığını sorar, oyunun kuralları konmalıdır (Seyirciye yalan söylemek, onu kandırmak serbest midir?). Paul Anna'nın kendisine senli benli hitap etmesini "bu bir yakınlaşma mı?" sorusuyla karşılar. Yakınlaşmanın çok önemli olduğundan, yakınlaşmanın olmazsa olmazlığından söz eder (Film, ya da başka bir seyirlik şiddet olayı, seyredeniyle yakınlaşmalıdır, özdeşleşme olmadan zevk alınmaz). Ardından da ekler:"Tüm bu olanlar yakınlaşmamızı engelledi değil mi?" (Seyirci filmin alışılmış korku-gerilim filmi olmadığını hissetmeye başlamıştır, filmde o ana kadar olanlar gerçekten yakınlaşmayı engellemiştir).
Seyirci eğer kurbanların tarafındaysa merak edeceği özdeşleşmeyi kolaylaştırıcı ilk soru kötü karakterlerin neden bunu yaptığı sorusudur. Filmin art sahnesinde sorulan ilk soru da budur, Georg, Paul ve Peter'a bunu neden yaptıklarını sorar. Paul Peter'ın son derece normal bir aileden geldiğini, babası dahil herkesin keş olduğunu, annesinin ise ona tecavüz ettiğini söyler, ardından da sorar:"Hangi hikaye hoşuna giderdi? İşin gerçeği hayatımız son derece zor ve bomboş geçti, ikimiz de uyuşturucu bağımlısıyız ve evleri soyarak uyuşturucu parası sağlıyoruz." Ardından tekrar sorar: "Başka bir hikaye?" Paul ve Peter'ın bu eylemleri karakterlere neden yaptıkları seyirci ve aile tarafından öğrenilemese de yapılan eylemlerin 'yaşadıkları maddesel-antimaddesel arası ve herşeyi bir karadelik gibi çeken dünyalarında' bir amacı olmadığı, asıl amacın filmi seyreden, maddesel dünyada yaşayan seyircileri rahatsız etmeye ve kendilerini sorgulamaya yönelik bir eylem olduğu ortaya çıkacaktır. Seyirci eylemlerin nedenini öğrenemeyince eli boş kalır.

Ardından Paul iddiaların başladığını söyler, Paul ve Peter'ın iddialarına göre ailenin içinden 12 saat içinde sağ çıkacak kimse olmayacaktır. Paul herkesin iddiaya girmesi konusunda ısrar eder (şiddet satın alınmışsa zevk almak için mutlaka taraf tutulmalıdır). Paul seyircilere dönüp "Kazanma şansınız var mı sanıyorusunuz?" diye sorar, "Herkesin şansı vardır, e ne tahmin ediyorsunuz?" (Film burada da seyirciyi kandırmaktadır, sağ yumruğunu gösterip film boyunca sol yumruğuyla vuracaktır). Peter sorar: "Bu nasıl bir oyun? Ölürlerse bir şey alamayız, kazansalar da bir şey alamayız?", Paul:"E işte her halde kaybediyorlar." (Hangi taraf seçilirse seçilsin, seyirci kaybedecektir. Kurbanların tarafını seçenler Anna'dan teknede bıçağı kullanıp 'son hamleyle' kötüleri denize dökmesini beklenirken, Peter Anna'yı Paul ile yaptığı sohbete kısa bir ara vererek seyircilerin hala inanamayan gözleri önünde bu son kurbanı da tek hamleyle suya iter, kurbanların tarafını tutanlar kaybeder. Peter ile Paul'un ise seyirciler tarafından sevilecek, zevk alınacak bir tarafı kalmamıştır, kendi dünyalarında öldürmek için bir sebepleri bile yoktur, ayrıca oyun bozandırlar, mutlak hakimiyet içindedirler, üstüne üstlük seyirciyle dialoga da girmektedirler). Peter ardından ekler: "Televizyonda söyledikleri gibi, bahisler başladı!".

Haneke filmlerinde televizyon şiddetin pazarlandığı temel araçtır. Peter daha sonraki sahnelerde televizyon seyrederken ekranda hep yıkıma dair görüntüler vardır, Schorschi'nin kanı tv ekranını kaplayacaktır. Filmin kendisi de yıkıcı özelliktedir, film yıkımdan alınan zevki yıkmak, parçalamak istemektedir. Paul ve Peter birbirlerine televizyon karakterlerinin adlarıyla hitap ederler: Tom ve Jerry (şiddetin son derece masumane şekilde sunulduğu çizgi dizi), Beavis and Butthead (Mtv kuşağının hayran olduğu iki şiddet bağımlısı karakterin çizgi dizisi). Haneke'ye göre yaşadığımız çağdaki toplumun en önemli iletişim aracı olan tv şiddeti körüklemektedir. Tv tepkisiz, değer yargısız, duyarsız, yaptığı şeyleri neden yaptığını bilmeyen, tv ekranındaki sahte gerçekliğin algılarını başkalaştırmasıyla gerçeklik duygusunu yitirmiş bir jenerasyon ortaya çıkarmıştır, korkulması gereken budur (ABD'de okul katliamları en çok korkulan ve anlaşılamayan olayların başında gelmektedir, katliamı yapan gençler pişman bile olmamakta, yüzlerinde kafalarında yarattıkları/yaratılmış gerçekten kopuk dünyalarının ifadesi okunmaktadır. Yeni yapılan bir araştırmaya göre ABD'li çocuklar 18 yaşına gelene kadar tv ekranında ortalama 16 bin cinayet, 200 bin şiddet olayı izliyorlar). Haneke filmleri bu durumun seyircilerce farkedilmesine yöneliktir.

Bu sahnenin ardından bir sessizlik olur, ve aile üyelerinin ardında duran kamera sayesinde, tüm karakterleri evin oturma odasında bir akşamüstü sakin sakin oturan arkadaşlar gibi görürüz. Filmin temel özelliklerinden birisi son derece gerçekçi olmasıdır, film beyaz perdenin, tv ekranının sahte gerçekliğine zıt olarak gerçeği olduğu gibi vermek istemektedir, bu etkinin verilmesi için de filmde geçen zaman neredeyse real-time'dır (filmde yaşanan zamanla seyircilerin algıladıkları zaman neredeyse eşdeğerdir).Filmde iç mekanda giderek azalan ışık, seyirciyi rahatsız etse de rahatsızlığın nedeni farkedilememiştir, fakat artık güneş batmış, etrafın kararmasıyla oda da kararmıştır, Peter'ın karanlık oldu deyip abajuru yakmasıyla seyirci de rahatlar ve bu real-time etki seyircilerin filmi daha gerçekçi algılamasını sağlar. Filme gerçeklik unsuru katan diğer bir nokta da filmde müziğin (ilk dakikası hariç) hiç kullanılmamış olmasıdır.

Peter ve Paul nazik kişiler, hatta çok nazik kişilerdir, kurbanların çektikleri acıları bilmekte ve anlayabilmekte, hatta onlara yardım etmek istemektedirler, cümlelerinde hep lütfen sözü geçer, bu ultra-nezaketten şiddete kayışları ise saniyeliktir. Kötü karakterlerin bu nezaketi aynı zamanda burjuvaya yapılmış bir göndermedir de, Paul'un alay dolu yüz ifadeleri çok zengin ve iyi eğitim görmüş bir kişinin çevresindeki herkesi küçümseyen bakışlarına sahiptir. Peter ise yine aynı şekilde eğitilmiş, aptal, durmadan yemek yiyen, canım cicim büyütülmüş burjuva çocuğuna benzemektedir. Sahte nezaketlerini aslolanı gizlemek için kullanırlar.
Paul Schorschi'yi ararken Peter şöyle der: "Konuşabildiğinize şükretmelisiniz bence, hepimizin zevk almasını sağlıyoruz." (Konuşamayan kurbanlar seyirci için de bir zevk kaynağı değildir, kötüler seyircilere yardımcı olduklarını düşünmektedirler). Peter devam eder: "Aslında suç sizin, neden Paul'a tokat attınız ki? Aslında tüm bunların önemi yok, bir kutu yumurta için, en azından böyle olmamalıydı. İnsan eşine güvenmelidir, eşiniz yumurtaları vermeniz için size yalvardı."

Tüm bu olaylar olurken seyirci her 'kurbanla özdeşleştiği ve kurbanın kurtulması için kendi kafasında çeşitli fikirler ürettiği korku-gerilim filminde' olduğu gibi kurbanlar için fikirler üretmektedir. Georg yumurtaları verseydi, Paul'a tokat atmasaydı tüm bunlar olmayacak, Paul ve Peter evi terk mi edecekti? Anna filmin ilerleyen sahnelerinde neden tekneleriyle suya açılıp güvenli bir yoldan tanıdığı kişilere ulaşmak yerine, çok daha tehlikeli ve kendisine kötülerin ulaşabileceği kara yolunu seçti, tekneye binseydi kurtulabilir miydi? Hayır. Ne olursa olsun, karakter hangi yolu seçerse seçsin olacaklar bellidir, çünkü Tanrı yeryüzüne inmiş ve Paul kılığına girmiştir, güç Paul'dadır, o herşeyi bilmektedir, Shorschi'nin elindeki tüfeğin tetiğini çektirmeye bile cesaret eder, üstelik bunu son derece umursamaz şekilde yapar. Paul arada kalan sinema dünyasını yönetmektedir. Şiddet filmi seyircisi kurbanın kurtulabilmesi için boşuna kafa yormaktadır, çünkü kendini bilincinde olmadan filme teslim etmiş, filmi/sanalı gerçek olarak algılamıştır. Paul'un daha sonra söyleyeceği gibi risk olmadan iddia olmaz, ancak filmlerde risk yoktur, tüm kontrol filmdedir, seyirci basitçe bunun farkında değildir. Alışılmış bir filmde olacaklar bellidir: kurbanlardan biri eninde sonunda kurtulacak, katillerden öç alacak, seyirci şiddetten aldığı zevki sürdürmeye devam edecektir, alışılmış şiddet filmlerinde seyircinin ve seyrettirenin karşılıklı birbirini aldatmasının bir oyunudur bu: seyirci olacakları bilebilmesine rağmen, yine de bilmiyormuş gibi davranır, yoksa filmden zevk alamaz, seyrettiren de belli olan sona dolambaçlı yollardan ulaşır, sanki kaçınılmaz son gelmeyecekmiş gibi. Film adını "Eğlenceli Oyunlar" koyarak alışıldık film beklentisi içindeki seyirciyi sazan yerine koyar, onu (Paul aracılığıyla) muhattap alarak kendi oyununu oynar. Haneke Hollywood kökenli sinemanın zıttında yer almaktadır, seyirciye filmlerde özdeşleşme imkanının verilmesine, buna zorlanmasına karşıdır. Seyirci kendini yönetmenin eline bırakmamalıdır, filmin akıntısında sürüklenmemelidir. Eğlenceli Oyunlar bu görüşün bir ürünüdür. Seyircinin asıl isteği şiddeti tatmak, bundan zevk almaktır, şiddetle eğlenebilmektir. Haneke'nin devreye girdiği nokta tam burasıdır, buz gibi soğuk ve real-time bir şiddeti seyircinin üzerine püskürtür ki, şiddetin soğuk yüzünü, özünü hissedebilsinler. Haneke filmlerini izleyenlere 'huzursuz seyirler' dilemektedir.
Filmde özellikle Peter ve diğer karakterler yemeden duramazlar, Paul Schorschi'nin öldürüldüğü sırada sandviçini hazırlamakla meşguldur. Seyredenin şiddetten aldığı zevki tamamlayan diğer zevk yemedir. Tipik seyirci filme girerken patlamış mısırını ve kolasını almayı unutmaz.

Anna'nın polise ulaşma girişimi başarısız olur. Paul bize bakıp sorar:"Yeter mi? O zaman iyi bir son istiyorsun değil mi?" ve ekler: "Asla tek taraf vazgeçemez" (Seyirci hiç zevk alamamıştır, hiç olmazsa filmin sonu seyirciye yönelik olmalıdır. Oyun sonuna dek oynanmalıdır, seyirci seyretmekten vazgeçme şansına sahip değildir). Paul Anna'nın dua etmesini ister. 'Paul'un bedeninde maddeleşmiş Tanrı' Anna'dan karşısında kendisine yalvarmasını, dua etmesini istemektedir, olayların akışını değiştirebilecek yegane varlıktan yardım dilenmelidir. Fakat Tanrı gerçeklik duygusunu yitirmiştir, mantık ve duygudan yoksundur, o oyununu oynamaktadır.

Seyirciler filmin sonunda kurbanlardan birisinin (son adam) kurtulmakla kalmayıp, kendisinin de avcı tarafına geçip avcıları av yapmasını, onlara cezalarını vermesini beklemektedirler. Anna aniden pompalı tüfeği ele geçirir ve Peter'a dönerek tetiği çeker, Peter kanlar içinde yere yığılır. En sonunda seyircinin istediği olmuş, seyirci filmden zevk almayı başarmış ve içinden derin bir oh çekmiştir. Aradan saniyeler geçmeden zevk almayı başarmış mesut seyirciyi tümden şoke eden bir gelişme olur, Paul hafiften telaşlanarak televizyon kumandasını aramaya başlar, bulur, eline alır ve geri sarma düğmesine basar, geri çekimle her şey geri döner, ve zaman Anna'nın tüfeğe göz attığı sahneden devam eder, Anna tekrar dener, fakat Paul bu kez onu durdurur. Seyircinin tüm film boyunca istediği şey sonunda gözlerine sunulmuştur, seyirci sahneyi anında kabullenir, alır almaz da film, seyircinin istediği yegane şeyi, aldığı zevki, bir çocuğun elinden elma şekerini çalar gibi geri alır, çouksa o kadar saftır ki ne olduğunu bile anlayamaz, bu kadar gerçek olarak algıladığı bir filmde tv kumandasıyla zamanın geri döndürebileceği belki de aklına gelebilecek son şeydir.
İlerleyen yıllarda etkileşimli (seyircilerin filme koltuklarından yapacakları oylamalarıyla müdahale edeceği) sinemada Haneke'nin izinden gidecek yönetmenler olacaktır ve bu yönetmenler seyircileri üzerinde çok daha şok edici filmler çekebilecektir.

Peter ve Paul Anna'yı paketlemiş şekilde teknede giderken, madde ve antimadde dünyasından sözeder, arada kalan dünyanın da kara delik gibi herşeyi kendisine çektiğini söylerler. Arada kalan dünya sinemadır, Peter ve Paul ise bu dünyanın Tanrı'sıdırlar, seyirci kendini filme teslim etmektedir ve aslında bilinçsiz bir şekilde aldatılmaktadır, Haneke de seyirciyi aldatır, fakat bu aldatmayı diğer şiddet filmlerinin aslını ortaya çıkarmak için yapar. Peter ve Paul seyircilerin isterlerse (bu çekim gücünü aşarlarsa) bu filmlerin aslını (şiddetin aslını) görebileceklerini, herşeyin apaçık olduğunu söylerler. Seyirci bunu yaparsa arada kalan kainatın gerçek olmadığını, herşeyin bir yanılsama olduğunu görecektir. Haneke seyircisini aldatırken, onun istemediğini gösterir, bilerek aldatan filmin sevilmeyeceği tehlikesini göze alır. Haneke riski görür, iddiaya girer, oyunu oynar, belki seyircilerin çoğunda iddiayı kaybeder, fakat kendisine hayran kalmış ve gerçeği görmüş bir kitlede kazanır. Paul'un dediği gibi: "Risk olmadan iddia olmaz".