26 Şubat 2013 Salı

Oldu Bitti / Cemil Yüksel


Bir masaya kesilerek götürülmüş ekmekler gibi
Bir sağında bir solunda dil çekmecesinin
Açıldıkça yer değiştiren o kocaman daire dünya!
Öğrendim ezberlerle oynatılan dudaklarında
Kısa bir süre aşkı ve serinliği.

O kadar.

23 Şubat 2013 Cumartesi

Kapı / Cemil Yüksel


açılmanın arkasındaki kapılar; durduk
kapanmanın önündeki kapılar; geçtik
her türlü geçilmenin yılları biriktirmiş sesinden
çığlığı duymakla kalmış kapılarda bekledik
durmadan boy boy anahtarlarla
küçük kilitleri sıkışık açılamamış
denenmiş denenmiş bozuk ayarlarda
geçtik; durmadan önünden
bir icat bile oldu görüldüğünde açılıveren

gün aşırı girmek için başka kapılara
çıkmak için başka kapılardan
bir örümcek ağı gibi kurulan beklemeyi
öğrenmesi neyse bir sincabın
ağaç kovuklarından, değil öyle...
sabrı ve inkarı kendine doğru iğne uçlarıyla
bastırarak bulmak için hiç değil
geçtik ne bulunmuşsa sözcüklerde rastlanmamış
kendine doğru çekilen ağır bir yürüyüşten

o gün işte yokladım ağzımdaki sesi
sözcüklerin açılıp kapanmasını gecede
astımlı bir nefesin hırıltılı geçidini
korkulu yutkundum tüm sert harflerini
dişlerim çekildi bu yüzden
bu yüzden ateşe yaklaşan tüyler gibi kıvrıldım kendime

kapandık kabuksu hayvanlar gibi çekilmekten
açıldık baharda uzayan dallar gibi yeşile
ve kaldık maviyi üstlenmiş bir gökte.

artık yok sayılabiliriz. her türlü tanımı
bir çıtırtıyla havalanan kuş sürüsünden.

19 Şubat 2013 Salı

Osho / Öfke, Sorumluluk, Kendin Üstüne


Herkes kendi varlığından ve davranışlarından sorumludur, tamamıyla sorumlu. Sorumlu olmaktan başlangıçta çok canın sıkılacak çünkü sen her zaman mutlu olmak istiyor olduğunu düşünmüştün; o halde nasıl olur da kendi mutsuzluğundan sorumlu olabilirsin? Her zaman mutluluktan uçmayı arzuluyorsun, nasıl olur da kendi kendine kızabiliyorsun? Ve bu yüzden sorumluluğu başkalarının üzerine atıyorsun.
Eğer sorumluluğu başkalarının üzerine atmaya devam edecek olursan şunu unutma ki bir köle olarak kalacaksın çünkü hiç kimse başka birisini değiştiremez. Başka birini nasıl değiştirebilirsin? Hiç birisi başka birini değiştirmiş midir? Dünyadaki en az yerine gelmiş dileklerden birisi başka birisinin değişmesini istemektir. Bunu hiç kimse bugüne kadar yapamadı, bu imkansızdır çünkü başka bir insan da kendinden menkul bir varoluş sürer; onu değiştirmezsin. Sorumluluğu başkalarının üzerine atmaya devam edersin ama diğerini değiştiremezsin. Ve sorumluluğu başkalarına attığın için de temel sorumluluğun sana ait olduğunu hiç göremezsin. Temel değişiklik kendi içinde gereklidir.
Tuzağa şu şekilde düşersin: Şayet tüm eylemlerinden, tüm ruh hallerinden sorumlu olduğunu düşünmeye başlarsan başlangıçta depresyona gireceksin. Ama bu depresyonun içinden geçebilirsen hemen sonra ışığı hissedeceksin çünkü artık başkalarından özgürleştin. Artık kendi kendine çalışabilirsin. Özgür olabilirsin, mutlu olabilirsin. Bütün dünya özgür ve mutlu olmasa bile farketmez. Ve ilk özgürlük başkalarına sorumluluğu atmayı bırakmaktır ve ilk özgürlük sorumlu olduğunu bilmektir. O zaman pek çok şey birden mümkün hale gelir.

14 Şubat 2013 Perşembe

Yolculuk Defteri / Cemil Yüksel



bayanlar ve baylar hoşgeldiniz
yolculuğumuz esnasında güvenliğiniz için
"beden korumalı" kemerlerinizi çıkarmamanız
ve kaskatı kesilen yerlerinizi ovmamanız önemle rica olunur.
yolculuğunuzun seyrinde olumlu olumsuz yaşanabilecekler
yükümlülüğümüz altındadır.

istikametimiz "yapacak bir şey yok" mevkînden başlayarak
"haklısınız gerçeklerden geçelim"de mola verilip
ordan "gerçeklik bir anıttır" sitesine aktarmayla ulaşıp
"ne güzel yalnızız" dairesinde 
geçici bir süreyle ağırlanacaksınız.

seyri sefayla kendimizden geçilip
tam saatinde yarı uykulu yarı uyanık
herkesin kapısında kısık bir "yarın yok" ziliyle
"geç kaldım" uyanmasından sonra
hızlıca giyinerekten bütün uzaklıkları
"bilmiyorum" adlı bir hızlı tren kazasında
"can verilecektir" .
bilgilerinize rica ederim.

not: "ne güzel yalnızız" dairesi
7/24 açık olup her şeye müsaittir.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Onaylanmamaya Karşı Hayatta Kalma Stratejileri / Arno Gruen

 Korku korunmuşluk duygusuna dönüşürse

Eğer bir çocuk aslında kendisini koruması gereken bir ye­tişkin tarafından ruhsal ve/veya bedensel olarak ezilir, sı­ğınacak başka kimse de bulamazsa sınırsız bir korkuya ka­pılır. Çocuk bu muazzam ve felç edici korkudan kurtul­mak için ya ölmek ister -bazı çocuklar bunu yapar da (Gruen, 1993), ya bir psikoz geliştirir (Gruen ve Prekop, 1986) ya da olağandışı bir hayatta kalma stratejisi izler. Ço­cuk bu korkudan ve buna bağlı olan acıdan uzaklaşabil­mek için kendisini ezeni, tacizcisini idealleştirmeye ve öz­deşleşme nesnesi haline getirmeye başlar.
Bu süreci, annesi ne yapacağı kestirilemeyen bir kadın olan hastamın anlattıklarında canlandırabiliriz. Bir kere­sinde elindeki bıçağı kızına fırlattığı bile olmuş. Hastam bir seansta bu olaydan ve benzeri durumlardan söz ettik­ten sonra bir dahaki seansta şunları söyledi: "Son seanstan çıktıktan sonra anneme müthiş bir özlem duydum. Ama aynı zamanda da kendimi bir boşluğun içinde hissettim. Omuzlarım kasılmıştı. Aniden içimden annemi çağırdım. Sanki canlı olan her şeyi benden kopartan kara bir enerji alanı içindeydim. Bu annemle ilişkili bir şeydi. Ama aynı zamanda da onun yanında olsam başıma hiçbir şey gelme­yeceği duygusunu hissediyordum. İçimden ona seslendik­ten sonra kendimi tekrar o kara boşluğun içinde hissettim ve bu bana bir parça korunmuşluk duygusu verdi."
Hastam o ağır dehşetin korunmuşluğa döndüğü anı tekrar yaşamış. Çaresizlik ve terk edilme duygusu katla­nılmaz hale geldiğinde, bir çocuğun duyduğu korku tersi­ne, yani korunmuşluk duygusuna dönebilir.
Sandor Ferenczi korkunun korunmuşluk duygusuna dönüşmesini 1932 yılında tanımlamış ve bu sürecin, yetiş­kinlerin, çocuklarının kendilerine olan bağımlılığını kendi­lik değerlerini yükseltmek için istismar etmelerine izin ve­ren bir toplumsal çevrede köklendiğini göstermişti. "Ço­cuklar kendilerini bedensel ve ruhsal olarak çaresiz hisse­diyorlar, kişilikleri daha düşünce düzeyinde bile protesto edecek kadar sağlamlaşmamış oluyor, yetişkinlerin ezici gücü ve otoritesi onları dilsizleştiriyor, hatta çoğunlukla zihinlerini köreltiyor. Ancak aynı korku doruk noktasına ulaştığında çocuğu otomatik olarak saldırganın iradesine boyun eğmeye, onun bütün isteklerini tahmin etmeye ve yerine getirmeye, kendini tamamen unutmaya ve saldır­ganla tümüyle özdeşleşmeye zorluyor," (1984).
Bu özdeşleşme kurbanın suçluyla ittifakına yol açıyor. Suçlu kurbanın gözünde korunmuşluk duygusu vaat edi­yor. Böylelikle kurban, duyduğu acıyı zayıflık olarak red­dediyor, ancak bunu kendisinden başka bir kurbanda tanı­dığında onu düşman olarak algılıyor. Yani düşman imge­si, saldırganı idealleştirmeye ve onunla özdeşleşmeye da­yalı kişilik yapımızı ayakta tutmamıza yardımcı olduğu için düşmanlara ihtiyaç duyuyoruz. Bu şekilde oluşmuş bir kimliğin var olabilmek için düşmanlara ihtiyacı vardır; düşmanlar olmadan varlığını sürdüremez.
Eğer bir çocuk bu hayatta kalma stratejisini izleyemezse hastalanır veya apatiye düşer. Saldırganlığını dışa yöneltemeyip sadece kendisine çevirebildiği için depresyon ve dış dünyayla her türlü ilişkide donukluk ortaya çıkar. Françoise Dolto (1989) bu konuda şunları yazıyor: "Böyle­likle otizmdekine benzer bir durum oluşuyor. Bu, çocuğun özdeşleşmesine dair bir yüke reaktif uyum süreci, bebeğin annesiyle olan duyumsal, sembolik ilişkisini yitirmesine yol açan veya duygusal yapılanmasını engelleyen travmatize edici bir durum. Bu durum genelde bebeğin dört ila on aylık olduğu dönemde görülüyor." Deneyimli bir çocuk terapisti olan Dolto böylelikle, bir insanın yaşamında te­rörden kaçış yollarının ne kadar erken belirlendiğini de onaylamış oluyor.


Saldırganlık kendiliğe yönelirse

Korkudan bir başka olası "çıkış yolu" da ölüme doğru yö­neliyor. 1988 yılında ani çocuk ölümleri üzerine yaptığım araştırmamda (1993a) bu konu üzerinde ayrıntılı olarak durmuştum. Joachim Stork (1994) altı aylık bir bebekte böyle bir ölüm kalım mücadelesini tespit etmişti; çocuk so­nunda hayatta kaldı. Ama beş ay boyunca bebeğin hayatta kalmasını sağlayan şey sadece, bir monitöre bağlı alarm düzeneğinin bebeğin soluğu veya kalp atışları durmaya peylettiğinde bunu haber vermesiydi. Stork'un gözlemleri öylesine aydınlatıcı ki, burada kısaca değinmek istiyorum.
Caesare, nefes darlığı ve vücudun karbondioksiti bırak­maması nedeniyle bir gözlem monitörüne (EKG soluk mo­nitörü) bağlandığında iki haftalıktı. Evde geçirdiği ikinci ve üçüncü aylar sırasında sekiz kez soluksuz kalma ve kalp atışı yavaşlaması krizi yaşadı. Çocuk üç ay üç gün­lükken temel bir muayeneden geçirildi ve herhangi bir or­ganik bulgu saptanamadı. Bebek altı aylık olduğunda Stork psikoterapiye başlayıncaya kadar on iki kriz daha geçirdi. Şimdi Stork'un baba, anne ve bebekle yaptığı ilk seansla ilgili izlenimlerine bakalım.
Anne, oğlunun geçirdiği krizlerin kendisi için ne kadar korkunç olduğundan; hastanede oğluna baktığında hisset­tiği yabancılık, dehşet ve isteksizlikten söz ediyor ve sonra şunları söylüyor: "Sarışın ve mavi gözlü bir oğlum olması­nı o kadar istemiştim ki. Annem de her zaman oğlanların çoğunlukla anneye çektiğini söylerdi." "Annenin çocuğu­nu dizlerinin üzerine oturtarak bana takdim ediş tarzına çok uyan dehşet verici bir açıklamaydı dinlediğim," diye yazıyor Stork, "çocuğu dizinin tam ucunda tutuyor ve sır­tını kendisine yaslayabilmesine imkân vermeden eğreti bir şekilde sadece sol eliyle kavrıyordu. Sonra şunları söyledi: 'Görüyor musunuz, dizlerimin üzerinde oturan bu çocuk benim istediğim ve bana vaat edilen çocuk değil.'
Stork şöyle devam ediyor: "Bebekle ilgilenmek için an­nenin sözünü kestim. Çocuğun korku dolu, tereddütlü ba­kışlarının bir an babaya kaydığını hissettim. Bebeğe, aşağı doğru bükülmüş ağzıyla bana korku dolu ve aynı zaman­da korkutucu bir Çinli şeytan gibi göründüğünü söyledim.

Aynı zamanda annesinin kucağındaki eğreti duruşuna ve her an düşebileceğine değindim. Sonra ona korkuyla ba­kan gözlerinden ve annesinin farklı hayal etmiş olduğu koyu renk saçlarından ve arzu etmiş olduğundan farklı ol­masının annesini hayal kırıklığına uğrattığından söz ettim. Bunun üzerine anne tasavvurlarından ve korkularından söz etti: 'Nasıl uyuduğunu görünce onu tabutun içinde gö­rür gibi oldum ve ona tabutun içinde güzel görüneceğini söyledim.'"
Yaşanmış duygulara dair gerçeklerden söz edilen bu ilk seanstan sonra Caesare'nin gösterdiği belirtiler değişti. Uyku bozukluğu düzeldi, apne ve bradikardi krizleri -toplam otuz iki seansın on üçüncüsünden sonra geçirdiği bir tane dışında- bitti. On üçüncü seanstan sonra iki alarm sinyali daha geldi, ama bu kez soluğu kesilmedi. Caesa­re'nin tekrar cihaza bağlanması gerekmedi. Profesör Stork, paskalya tatili nedeniyle iki seansı iptal edince anne korku ve öfkeyle tepki göstermişti. Kendisini yalnız bırakılmış hissetmişti. Bunun üzerine Stork, anneye Ceasare'nin onun korkularıyla ne kadar derinden özdeşleştiğini anlat­maya çalıştı. Anne onu şaşırtarak, oğluyla bütünleşme ge­rekliliği duyduğunu ve böyle bir bütünlük sağlamak için de olağanüstü çaba gösterdiğini söyledi. Bunu ifade etmek annenin kendisini korkuttu, çünkü ani bir yüzleşme yaşa­mıştı, ama şimdi bağlantıları daha iyi anlayabildiği için ay­nı zamanda rahatlamıştı da.
Otuzuncu seanstan sonra monitör kapatıldı. Caesare on dört buçuk aylık olmuştu. Soluk alma kapasitesi daha ilk haftalarda yüzde elli düzelmişti ve artık ölüme mahkûm değildi.
Caesare'nin hikâyesinde, bir çocuğun duygularının ve algılayışlarının, sınırlarının zedelenmesi anlamına gelen dikkate alınmayışının varlığının inkârıyla aynı anlama geldiği görülüyor. Bu, sadece çocuğun kendiliğini geri pla­na itmekle kalmıyor, aynı zamanda da çocukta sınırlarının ihlaline karşı gelişen saldırganca tepkileri de boğuyor. Bu vakada saldırganlık içe dönmüş durumda. İlk terapi sean­sında aile içinde kanıtlanabilir bir rahatlama sağlanıyor, bu nedenle de Caesare, öfkesini ilk kez dışa yöneltebiliyor. Stork, annenin ikinci seansın başında şunları anlattığını aktarıyor: "(...) Caesare dün çok itici bir şekilde ağlamaya başladı, her zamanki gibi göz yaşlarıyla değil, güçlü bir öf­keyle. Şimdiye kadar onda böyle bir şeyi hiç görmemiştim. (...) Gece de uykusunda her zamanki gibi yakınarak ağla­madı, sadece birkaç kez korkarak uyandı, ama yine sakinleşti." Çocuğun saldırgan duygularını açıkça ifade edebil­mesi, annesinin de onun varlığını kabul etmeye başlaması­nı sağladı. Anne gözünde oğlunun daha "büyük" ve daha "önemli" görünmeye başladığını söyledi.

Onaylanmamaya karşı hayatta kalma stratejileri

Saldırganın idealleştirilmesi ve onunla özdeşleşme, çare­sizlikten, umutsuzluktan ve onaylanmamanın yarattığı dehşetten kaçmak için bir stratejidir. Ölmek istemek ve uç bir durum olarak ölüm başka bir şeydir. Amerikalı nöro­log Walter B. Cannon (1942), "Voodo-ölümü"ne ilişkin çı­ğır açıcı araştırmalarında da ölümü çaresizliğe dayandır­mıştır. İnsanlar ve hayvanlardaki açıklanamayan ölüm olaylarını araştıran Curt Richter (1965) de, zor durumlar­dan ne mücadeleyle ne de kaçarak kurtulabilen Norveç fa­relerinin de kelimenin tam anlamıyla "yaşamlarım gözden çıkarttıklarını" ortaya koydu.
William James (1950), 1905 yılında yayımlanan psikolo­ji klasiğinde, bir insanın varlığının onaylanmamasının var olmamakla aynı anlama geldiğini yazıyor. Böyle bir yaşan­tı uç bir travmayla, sonucunda insanın kendisini algılaya­maz hale geldiği ve felçleştirici bir çaresizliğe düştüğü in­sanlık dışı bir cezalandırmayla karşılaştırılabilir. Çocukla­rın, yaşamlarında merkezi rol oynayan yakın kişiler var­lıklarına karşılık vermediklerinde yaşadıkları da aynen budur. Bunun sonucunda ortaya çıkan umutsuzluk ölüm­cül olabilir.
Dolto (1988), şunları yazıyor: "Takdir görmek, bakışla ve dinleyerek ilişki kurmak besin almaktan daha temel bir ihtiyaçtır ve uykunun bir süre sonra korku verici bir uyku­suzluğa dönüşmesi, dış dünyayla ruhsal ve özsel ilişkiler­den artık umut kesildiğinde ortaya çıkan bir içe kaçışın ifa­desidir. Eğer uzun süre canlandırıcı bir etkileşim oluşmaz­sa, çocuk dış dünyayla ilişki arayışından vazgeçer, kendi­ni ölüme götürebilecek fizyolojik bir uykuya dalar." Ben­zer bir tanımlamayı "Der frühe Abschied"de (Erken Veda, 1993a) ben de yaptım. Ruanda'da benzer şekilde tanımla­nan bebek ölümleri üzücü bir gündelik gerçek. Anne-babalarını aniden kaybeden bebekler, onların duygusal ola­rak uyarıcı rollerini kimse üstlenmeyince karşılık bulma beklentilerinden vazgeçip ölüyorlar. Margaret Ribble, bu hayat verici alışverişin gerekliliğini daha kırklı yıllarda saptamıştı.
M. Lewis'in (1992) raporu da, sonuçlan daha az travmatize edici olmakla birlikte, aynı süreci ortaya koyuyor. Lewis, saldırganından kaçabilmek için suçluluk duygula­rına sığınan üç buçuk yaşındaki Rebecca'nın durumunu anlatıyor. Kendisini suçlu hissetmek, bu küçük kızın çaresizliğiyle başa çıkmak için geliştirdiği bir strateji. Suçluluk duygusu, çocuğun duygusal bakımdan ölümcül bir izolas­yona girmesini önleyip dış dünyayla alışverişini sağladı­ğından hayatta kalmasını mümkün kılıyor. Raporda Re­becca'nın annesinden kızıyla birlikte değil, ona karşı hareket eden duygusuz bir kadın olarak söz ediliyor.
Lewis'in araştırma projesinde Rebecca'nın oynarken gi­derek dağılacak şekilde yapılmış bir bebekle oynaması ge­rekiyor. Önce annesi bebeği Rebecca'ya veriyor. Üç dakika sonra bebeğin bir bacağı düşüyor. Rebecca omuzlarını kı­sıp sandalyesinin üstünde çöküp kaldığı için annesi "Ne oldu?" diye soruyor. Rebecca annesine bakmıyor. Bir süre sonra bebeği ve kopan bacağını tekrar rafa kaldırdıktan sonra rasgele bir yerlere bakarak diğer oyuncakların önün­de kıpırdamadan oturuyor. Deneyi yapanın değerlendir­mesi şöyle: "Kız, kimse bir şey söylemese de bebeği kendi­sinin kırdığını düşünüyor ve çöküntü içinde geri çekiliyor. Annesi ne olduğunu sorduğunda Rebecca cevap vermiyor. Çocuk kendisini suçlu hissetmeye önceden hazır." Annesi­nin kendisine tepki veremeyişinden, ilgi göstermek yerine sadece araştırma sorularıyla yetinişinden doğan boşluğu suçluluk duygusuyla dolduruyor. Bu kız suçluluk duygu­su sayesinde kendisini hayatta tutuyor.
Çaresizlik karşısında başka ve yaygın bir tepkiyi de psikanalist W. V. Silverberg (1947), Rilke'nin "Die Weise von Liebe und Tod des Cornets Christoph Rilke" (Cornet Christoph Rilke'nin Sevme ve Ölüm Biçimi) adlı şiirini yo­rumlayarak gösteriyor. Burada kaçınılmaz çaresizliğin hissedilişi, onu yaratan dünyayı inkâr etmeye ve aynı zaman­da idealleştirerek içselleştirmeye götürüyor. İdealleştirme burada sadece fantezi veya halüsinasyon düzeyinde de ol­sa varoluş garantisi yerine geçiyor.
Rilke'nin şiirinin kahramanı kendini sınırlamak ve ölüm korkusuna bırakmak yerine düşmanla bütünleşiyor. Böylece, düşmanlar etrafını sarmışken, salladıkları kılıçlar üzerinde kıvılcımlanırken, bunları çağıldayan bir çeşme­den üzerine serpilen su olarak görüyor. Silverberg bunu, Rilke'nin şiirinde, bir insanın varoluşunu her şeyi kapsa­yıp dönüştüren bir ruh hali ile onaylamasını canlandırdığı şeklinde yorumluyor. Rilke, insanın kendisine eziyet ve tehdit edenleri tam tersine dönüştürdüğü bu ânı tespit edi­yor. Kurbana düşmanının yanında yer alarak ruhsal ola­rak hayatta kalma şansı vermek için gerçeği tersine çeviri­yor. Şair böylelikle, insanın kendi kurban durumunda olu­şunun ve dolayısıyla kendiliğinin de silinmesini şiirsel bir şekilde ifade ediyor.
Varlığımızın onay bulmayışı ölçüsünde kendiliğimizin kayboluşunu hepimiz bir şekilde yaşamışızdır. Kurban durumuna geçenlerin sayısını, -kurban durumuna girmek bizi genelde utandırdığı için- başkalarının kurban hali yü­zünden kendilerini taciz edilmiş hissedenlerin sayısında görmek mümkündür. Utancımız, bizi kurban durumuna sokanların, kurban durumunda oluşumuzu inkâr etmele­riyle başlar. Bu inkâr, saldırganın tarafına geçişimizin ger­çekleştiği sürecin bir parçasıdır. Bu utanç -ya da Rebecca'nın durumunda olduğu gibi suçluluk- kurban olma du­rumuyla birlikte bilincine varılmadan kuşaktan kuşağa ak­tarılır. Böylece güç, varlığımızın temel ilkesi olarak sürek­li biçimde yerleşikleşir.

Empatinin Yitimi
Resim:Egon Schiele

8 Şubat 2013 Cuma

Korunmak İçin Aşı Olmak / Louis Pasteur


Pasteur, bulaşıcı hastalıklara karşı mücadelenin büyük öncüsü Edward Jenner’in eserlerini de dikkatle incelemişti: XVII. yy’ın sonlarından beri, çiçek aşısı yaygın biçimde uygulanıyordu ve Pasteur’ün de, çiçek aşısındaki virüsün çiçek hastalığına karşı ko­ruyucu bir rol oynaması gibi, çok güçlü olmayan mikropların da güçlü olanlarının sebep oldukları hastalıklara karşı koruyucu bir etkileri olabileceği yönünde güçlü sezgileri vardı. Çalışmalarını tavuk kolerasına ve koyunlardaki şarbon hastalığına kaydırdı. 1879 yılında, çalışma arkadaşları Emile Roux ve Charles Chamberland, tarihî bir hata yaparak bütün kolera mikrobu kültürleri­ni etüvde unuttular: bu hata, Pasteur’ün, mikropların zararlı et­kilerini azaltmak için bir yöntem bulmasına imkân verdi: mik­ropları zayıflatmak. Pasteur, kolera hastalığının bulaştığı tavuk kümeslerinde yaptığı ilk deneylerden başarılı sonuçlar alınca, koyun sürülerini kırıp geçiren şarbon hastalığına karşı da aynı yöntemle deneyler yapmaya girişti. 1881’de, Melun’de Tarımcı­lar Birliği, yeni aşı yöntemini halka tanıtmak için bir kampanya ve toplantı düzenledi. Bu gösteriye basının yanı sıra, Pasteur’ün karşıtları da büyük bir ilgi gösterdiler. Bir tarlaya 50 koyunluk bir sürü getirildi. Pasteur, bunlardan 25 tanesine şarbon aşısı yaptı, daha sonra sürünün koyunların hepsine şarbon mikrobu verdi. Birkaç gün sonra basın, deneyin olağanüstü başarısını büyük başlıklarla veriyordu: «aşılanmış» 25 koyun iyi durumda ayakta iken, diğerlerinden 18 tanesi ölmüş, 7 tanesi de komaya girmiş bulunuyordu.
O yıl, (1880) Pasteur, Fransız Akademisi’ne kabul edildi ve Légion d'honneur’ün «büyük haç» nişanıyla ödüllendirildi. Bu tarihte çoktan beri, özellikle, ailesinin memleketi olan Fransa’nın doğusunu kasıp kavuran kuduz hastalığıyla ilgilenmeye baş­lamıştı. Çalışmalarına geri döndü ve pek büyük bir güçlük çek­meden kuduz virüsünün azgınlığını azaltmayı başardı; ama kolayca tahmin edilebilecek felsefî nedenlerle, bu yeni aşı tek­niğini insanlar üzerinde denemekte tereddüt ediyordu: kuduz, öl­dürücü bir hastalıktı. Ama, 1885 yılında, Joseph Meister adında 9 yaşında bir çocuk, babası tarafından Pasteur’ün laboratuvarına getirildi: çocuk kısa bir süre önce, kuduz bir köpek tarafından ısırılmıştı. Pasteur ise, eğer herhangi bir çaba gösterilmezse, çocuğun acılar içinde kıvranarak ölmesinin kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Bu nedenle de, çocuğa aşıyı yaptı ve herkesin bildiği gibi çocuk kurtuldu. Bu, o tarihte altmış üç yaşındaki bu adam için büyük bir zafer oldu.

3 Şubat 2013 Pazar

Dinozorların Sessiz Gecesi / Hoimar Von Ditfurth


Bu incelemeler, ribozomların, protein üretiminden sorum­lu organeller olduklarını ortaya çıkartmıştır. Ayrıca genetik kod’un Esperantodaki gibi evrensel geçerli bir kod olduğu da aynı deneylerle belirlenmiştir. Sözgelimi bir tavşan karaciğe­rinden elde edilmiş ribozomlara -ister balıktan, ister kuştan ya da bakteriden olsun- herhangi bir canlıdan alınmış nükleik asitler, daha doğrusu DNA ilave edilince, ribozomlar kendi­lerine verilen DNA’nın genetik kodunu tercüme etmekte öyle fazla bir güçlükle karşılaşmadan, programa uygun pro­tein üretmeye başlarlar. Bu bize hem DNA’nın genetik kodu­nun evrensel ölçekte geçerli olduğunu, hem de ribozomların hangi canlıdan geldiğine bakmaksızın DNA’ların önlerine koydukları programa göre protein üretebildiklerini göster­mektedir.
Normal koşullarda böyle bir beceri, ancak yarar sağlar. Tek bir örnek-tip, hücrenin ihtiyaç duyduğu bütün proteinle­rin ribozomlarca üretilmesi için yetip de artmaktadır. Ama bu olay, aynı zamanda canlı organizmaların inanılmaz uyum sağlama yeteneği bakımından tipik bir örnek olmakla kal­maz, organizmaların, evrimin kendilerine sundukları tüm olanaklardan sonuna kadar yararlanma eğilimleri taşıdıkları­nı da gösterir. Kendileri de ürünü oldukları o evrimin ribo­zomlara tanıdığı koşulsuz programlanabilme ve protein üret­me olanaklarını kendileri için değerlendirmekten geri kalmayan tipik organizmaların başında virüsler gelmektedir.Ribozomların bu sınırsız gücünün yeryüzünün bu belki en tuhaf canlılarının varoluş temelini oluşturduklarını söylemek­le durumu abartmış olmayız herhalde. Ribozomların bu çok yönlü yetenekleri, genetik kodun evrensel olma özelliğiyle birleşince, ortaya özgün sonuçlar çıkmaktadır. Ancak hikâye bununla da bitmiyor. Ribozomlar hücrede yer alan ve kendi­lerinin de yapı taşlarını oluşturan proteinleri üretmekle kal­mazlar, sözgelimi bir insanın ribozomlarına bir deniz kesta­nesinin hücre çekirdeğinden alınmış DNA molekülü ilave edildiğinde, bu insan ribozomları, hemen o andan başlayarak deniz kestanesi ribozomlarının yanı sıra insan bünyesinde hiç rastlanmayan ribozomları da üretirler. Ve günün birinde DNA’yı yapay yoldan üretmek ve doğada bulunmayan belli bir proteini inşa edecek programla donatmak mümkün olur­sa, ribozomlar, doğaya aykırı bu üretimin de kolaylıkla üste­sinden gelebileceklerdir.
Proteinler, aminoasit harflerinden oluşmuş birer sözcüğe benzetilebilirlerse, ribozomlar da aynı birkaç harfin sürekli kullanılmasıyla pratikte sınırsız sayıda ve birbirinden farklı sözcükler yazabilen bir yazı makinesine benzetilebilirler. İşte virüsler de ribozomların bu önlerine gelen programı asıl mı sahte mi, aldırış etmeksizin çoğaltma özelliklerinden yararla­nırlar. Daha önce de virüslerin alışıldık dışı, şaşırtıcı yaşama süreçlerine değinmiştik. Virüs, içine girdiği hücrenin yaşaya­bilmek için üretmek zorunda olduğu proteinlerin yapımının yolunu keserek, sonuçta kendisi de, hücreyle birlikte (başka hücrelere atlamadığı sürece) ölüp gidecek olmasına rağmen, kendi genlerinin üretimini körükler. Bunun nasıl mümkün ol­duğunu son zamanlarda daha iyi kavrıyoruz. Virüsler aslında “bedenden” yoksun, salt kalıtım mekanizmalarıdırlar. Kendi­lerini saran hücre kabuğunun inşa planının yanı sıra kendi şifresini içeren nükleik asitten ibaret olan virüs, hücrelerden birini enfekte etmeden önce, ayaklarıyla, sözkonusu hücrenin enfekte olmaya elverişli olup olmadığını saptar. Bilimadamları bu saptama sürecinde birtakım kimyasal etmenlerin rol aldığını düşünmektedirler. Böyle bakıldığında sözkonusu ba­caklar, yoklama işine yarayan birer tarama antenidirler.
Aslında kendi başına yer değiştirme olanağı bulunmayan bu kalıtım mekanizmasını, hava, su, rüzgâr gibi aracı ortam­lar bir yerden bir yere naklederler. Virüs hücrelerden birine yapışır ve hücre duvarını deldikten sonra kendi DNA’sını (kabuğu bir an için bir yana bırakacak olursak bizzat kendi­ni) hücrenin içine boşaltır.
Bu işlem sonunda virüs bir anlamda eski biçimiyle yok olup giderken, hücrenin mekanizmaları, yeni DNA’yı hücre­de bulunması gereken yere, yani doğruca kendi çekirdekleri­nin içine taşırlar. Çekirdeğe ulaşan virüsün DNA’sı, çekir­dekteki öteki çok sayıda DNA’nın arasına karışır; o andan başlayarak yeni DNA’nın kopyasını çoğaltan hücre progra­mı, kendi bindiği dalı kesmeye başlar.
Bu gelişmelerin açıklanması sırasında, virüsle uğraşan bilimadamlarının yıllardır anlayamadıkları bir süreç de açıklığa kavuşmuştur. Virüs zaten küçüklüğünden ötürü ancak elekt­ron mikroskobuyla tespit edilebilmekteydi. Yetmiyormuş gibi bir de bir tür “hayalet-efekti” işin içine karışıyor, yani hücreye dalan virüs, çekirdekte yirmi dakika süreyle sırra kadem basıyordu. Neden sonra, aradan yaklaşık yirmi dakika kadar bir süre geçince, hücre yavaş yavaş ölmeye yüz tutmak üzereyken, ilk birkaç virüs de ortaya çıkmaya, hücreye dalan zorbanın tıpatıp kopyaları hücrede cirit atmaya başlıyorlardı.
Peki de hücreye ilk ayak basan virüs nerelerde geziniyor­du acaba? İşte bu sorunun uzun süre yanıtsız kalmasına pek de şaşmamak lazım. Bir hücreye dalmış virüsün tek kalıntısı DNA olduğuna göre, onu öteki sayısız DNA molekülünden ayırmak, yirmi ciltlik bir ansiklopedinin herhangi bir sayfası­na yerleştirilmiş yarım satırlık bir cümleyi arayıp bulmaya benzer. Bir anlamda virüsün kendisi olan nükleik asit zinciri, hücre çekirdeğindeki program mekanizmasının özgün bir öğesine dönüşerek, bir bakıma “gerçekten de kayboluyordu” hücrede.
Belli bir paragrafa sonradan eklenecek bir cümlenin bütün bir paragrafın anlamını tam tersi bir yönde değiştirebileceği­ni bilmek için ille de hukukçu olmak gerekmez. İşte bir virü­se hayat veren girişim de, aynen buna benzer bir tür kurnazlı­ğın sonucudur. Virüsün DNA’sı hücrenin, DNA zincirlerinin oluşturdukları program “metninin” anlamını tümünden değiş­tirebileceği bir yerine eklemlenir. Hücre, kendi ribozomlarına, hücredeki malzemeyi kullanarak virüs DNA’ları ve virüs kabuklan üretme talimatı vermeden edemez. Ribozomlar, daha önce de belirttiğimiz gibi, hücre çekirdeğinden verilen “senteze giriş!” buyruğunun menşeini araştıracak durumda olmadıklarından, özgün hücre buyruğu ile yabancı buyrukları birbirinden ayırt etmeksizin, kaçınılmaz bir felaketin zemini­ni hazırlarlar. Bütün bu işler yirmi dakika gibi insanın aklına durgunluk verecek bir süre içinde olup biter. Ölmekte olan hücre, çekirdekten gelen ve metni hatalı kodlanmış programı üretmek için, kendi malzemesini virüsün soyunun üretilmesi amacıyla harekete geçirir. Ölen hücre parçalanır parçalan­maz, öteki hücrelere sıçrayan virüsler marifetlerini burada da sürdüreceklerdir.
Virüslerle ilgili bu bilgileri organeller konusunun arasına sıkıştırmamızın nedeni, sadece ribozomların yanlış-doğru ay­rımı yapmaksızın program üretimine aracı olmalarına çarpıcı bir örnek sunmak değil, aynı zamanda dizinin başka bir ye­rinde üzerinde ayrıntılı durmayı öngördüğümüz virüs konu­suna da belli bir giriş yapmış olmaktır. Virüslerin, ribozomların altını çizegeldiğimiz marifetlerinden yararlanma, özellikle ribozomların genelgeçerli (evrensel) program dilini istismar etme bakımından hayal gücümüzü bile zorlayan bir dizi faaliyeti gerçekleştirme becerileri, hikâyenin ilginç noktalarını oluşturmakla birlikte, iş bununla da kalmıyor. Son birkaç yıldır yapılan araştırmalar, virüslerin biyolojik evrim­de sergiledikleri bencil strateji ve taktiklerin, hayatın bütünü için atlanmaz önemde bir işlev taşıdıklarını ortaya koymuştur. Virüsler “çevrenin” kendine özgü bir karakteristik niteli­ğini yansıtmaktadırlar böylelikle. İnanması güç ama, biz in­sanlar da dahil olmak üzere bütün yüksek düzeyde gelişmiş canlı biçimlerinin, virüslerin bu eşsiz çoğalma taktiklerine hayatımızı borçlu olmamız olasılığı çok büyüktür!
Bu konuyu ileriye atarak, hücre ve organellerini bıraktığı­mız yerden itibaren ele almamız gerekiyor şimdi. Hücre çe­kirdeğini, mitokondrileri ve ribozomları konuştuktan sonra, geriye kamçılar ve kloroplastlar kalıyor. Kuşkusuz hücrede başka elemanlar da var, ama dizimizin amaçları açısından bize bu kadarı yetecektir.