Dinozorların Sessiz Gecesi / Hoimar Von Ditfurth


Bu incelemeler, ribozomların, protein üretiminden sorum­lu organeller olduklarını ortaya çıkartmıştır. Ayrıca genetik kod’un Esperantodaki gibi evrensel geçerli bir kod olduğu da aynı deneylerle belirlenmiştir. Sözgelimi bir tavşan karaciğe­rinden elde edilmiş ribozomlara -ister balıktan, ister kuştan ya da bakteriden olsun- herhangi bir canlıdan alınmış nükleik asitler, daha doğrusu DNA ilave edilince, ribozomlar kendi­lerine verilen DNA’nın genetik kodunu tercüme etmekte öyle fazla bir güçlükle karşılaşmadan, programa uygun pro­tein üretmeye başlarlar. Bu bize hem DNA’nın genetik kodu­nun evrensel ölçekte geçerli olduğunu, hem de ribozomların hangi canlıdan geldiğine bakmaksızın DNA’ların önlerine koydukları programa göre protein üretebildiklerini göster­mektedir.
Normal koşullarda böyle bir beceri, ancak yarar sağlar. Tek bir örnek-tip, hücrenin ihtiyaç duyduğu bütün proteinle­rin ribozomlarca üretilmesi için yetip de artmaktadır. Ama bu olay, aynı zamanda canlı organizmaların inanılmaz uyum sağlama yeteneği bakımından tipik bir örnek olmakla kal­maz, organizmaların, evrimin kendilerine sundukları tüm olanaklardan sonuna kadar yararlanma eğilimleri taşıdıkları­nı da gösterir. Kendileri de ürünü oldukları o evrimin ribo­zomlara tanıdığı koşulsuz programlanabilme ve protein üret­me olanaklarını kendileri için değerlendirmekten geri kalmayan tipik organizmaların başında virüsler gelmektedir.Ribozomların bu sınırsız gücünün yeryüzünün bu belki en tuhaf canlılarının varoluş temelini oluşturduklarını söylemek­le durumu abartmış olmayız herhalde. Ribozomların bu çok yönlü yetenekleri, genetik kodun evrensel olma özelliğiyle birleşince, ortaya özgün sonuçlar çıkmaktadır. Ancak hikâye bununla da bitmiyor. Ribozomlar hücrede yer alan ve kendi­lerinin de yapı taşlarını oluşturan proteinleri üretmekle kal­mazlar, sözgelimi bir insanın ribozomlarına bir deniz kesta­nesinin hücre çekirdeğinden alınmış DNA molekülü ilave edildiğinde, bu insan ribozomları, hemen o andan başlayarak deniz kestanesi ribozomlarının yanı sıra insan bünyesinde hiç rastlanmayan ribozomları da üretirler. Ve günün birinde DNA’yı yapay yoldan üretmek ve doğada bulunmayan belli bir proteini inşa edecek programla donatmak mümkün olur­sa, ribozomlar, doğaya aykırı bu üretimin de kolaylıkla üste­sinden gelebileceklerdir.
Proteinler, aminoasit harflerinden oluşmuş birer sözcüğe benzetilebilirlerse, ribozomlar da aynı birkaç harfin sürekli kullanılmasıyla pratikte sınırsız sayıda ve birbirinden farklı sözcükler yazabilen bir yazı makinesine benzetilebilirler. İşte virüsler de ribozomların bu önlerine gelen programı asıl mı sahte mi, aldırış etmeksizin çoğaltma özelliklerinden yararla­nırlar. Daha önce de virüslerin alışıldık dışı, şaşırtıcı yaşama süreçlerine değinmiştik. Virüs, içine girdiği hücrenin yaşaya­bilmek için üretmek zorunda olduğu proteinlerin yapımının yolunu keserek, sonuçta kendisi de, hücreyle birlikte (başka hücrelere atlamadığı sürece) ölüp gidecek olmasına rağmen, kendi genlerinin üretimini körükler. Bunun nasıl mümkün ol­duğunu son zamanlarda daha iyi kavrıyoruz. Virüsler aslında “bedenden” yoksun, salt kalıtım mekanizmalarıdırlar. Kendi­lerini saran hücre kabuğunun inşa planının yanı sıra kendi şifresini içeren nükleik asitten ibaret olan virüs, hücrelerden birini enfekte etmeden önce, ayaklarıyla, sözkonusu hücrenin enfekte olmaya elverişli olup olmadığını saptar. Bilimadamları bu saptama sürecinde birtakım kimyasal etmenlerin rol aldığını düşünmektedirler. Böyle bakıldığında sözkonusu ba­caklar, yoklama işine yarayan birer tarama antenidirler.
Aslında kendi başına yer değiştirme olanağı bulunmayan bu kalıtım mekanizmasını, hava, su, rüzgâr gibi aracı ortam­lar bir yerden bir yere naklederler. Virüs hücrelerden birine yapışır ve hücre duvarını deldikten sonra kendi DNA’sını (kabuğu bir an için bir yana bırakacak olursak bizzat kendi­ni) hücrenin içine boşaltır.
Bu işlem sonunda virüs bir anlamda eski biçimiyle yok olup giderken, hücrenin mekanizmaları, yeni DNA’yı hücre­de bulunması gereken yere, yani doğruca kendi çekirdekleri­nin içine taşırlar. Çekirdeğe ulaşan virüsün DNA’sı, çekir­dekteki öteki çok sayıda DNA’nın arasına karışır; o andan başlayarak yeni DNA’nın kopyasını çoğaltan hücre progra­mı, kendi bindiği dalı kesmeye başlar.
Bu gelişmelerin açıklanması sırasında, virüsle uğraşan bilimadamlarının yıllardır anlayamadıkları bir süreç de açıklığa kavuşmuştur. Virüs zaten küçüklüğünden ötürü ancak elekt­ron mikroskobuyla tespit edilebilmekteydi. Yetmiyormuş gibi bir de bir tür “hayalet-efekti” işin içine karışıyor, yani hücreye dalan virüs, çekirdekte yirmi dakika süreyle sırra kadem basıyordu. Neden sonra, aradan yaklaşık yirmi dakika kadar bir süre geçince, hücre yavaş yavaş ölmeye yüz tutmak üzereyken, ilk birkaç virüs de ortaya çıkmaya, hücreye dalan zorbanın tıpatıp kopyaları hücrede cirit atmaya başlıyorlardı.
Peki de hücreye ilk ayak basan virüs nerelerde geziniyor­du acaba? İşte bu sorunun uzun süre yanıtsız kalmasına pek de şaşmamak lazım. Bir hücreye dalmış virüsün tek kalıntısı DNA olduğuna göre, onu öteki sayısız DNA molekülünden ayırmak, yirmi ciltlik bir ansiklopedinin herhangi bir sayfası­na yerleştirilmiş yarım satırlık bir cümleyi arayıp bulmaya benzer. Bir anlamda virüsün kendisi olan nükleik asit zinciri, hücre çekirdeğindeki program mekanizmasının özgün bir öğesine dönüşerek, bir bakıma “gerçekten de kayboluyordu” hücrede.
Belli bir paragrafa sonradan eklenecek bir cümlenin bütün bir paragrafın anlamını tam tersi bir yönde değiştirebileceği­ni bilmek için ille de hukukçu olmak gerekmez. İşte bir virü­se hayat veren girişim de, aynen buna benzer bir tür kurnazlı­ğın sonucudur. Virüsün DNA’sı hücrenin, DNA zincirlerinin oluşturdukları program “metninin” anlamını tümünden değiş­tirebileceği bir yerine eklemlenir. Hücre, kendi ribozomlarına, hücredeki malzemeyi kullanarak virüs DNA’ları ve virüs kabuklan üretme talimatı vermeden edemez. Ribozomlar, daha önce de belirttiğimiz gibi, hücre çekirdeğinden verilen “senteze giriş!” buyruğunun menşeini araştıracak durumda olmadıklarından, özgün hücre buyruğu ile yabancı buyrukları birbirinden ayırt etmeksizin, kaçınılmaz bir felaketin zemini­ni hazırlarlar. Bütün bu işler yirmi dakika gibi insanın aklına durgunluk verecek bir süre içinde olup biter. Ölmekte olan hücre, çekirdekten gelen ve metni hatalı kodlanmış programı üretmek için, kendi malzemesini virüsün soyunun üretilmesi amacıyla harekete geçirir. Ölen hücre parçalanır parçalan­maz, öteki hücrelere sıçrayan virüsler marifetlerini burada da sürdüreceklerdir.
Virüslerle ilgili bu bilgileri organeller konusunun arasına sıkıştırmamızın nedeni, sadece ribozomların yanlış-doğru ay­rımı yapmaksızın program üretimine aracı olmalarına çarpıcı bir örnek sunmak değil, aynı zamanda dizinin başka bir ye­rinde üzerinde ayrıntılı durmayı öngördüğümüz virüs konu­suna da belli bir giriş yapmış olmaktır. Virüslerin, ribozomların altını çizegeldiğimiz marifetlerinden yararlanma, özellikle ribozomların genelgeçerli (evrensel) program dilini istismar etme bakımından hayal gücümüzü bile zorlayan bir dizi faaliyeti gerçekleştirme becerileri, hikâyenin ilginç noktalarını oluşturmakla birlikte, iş bununla da kalmıyor. Son birkaç yıldır yapılan araştırmalar, virüslerin biyolojik evrim­de sergiledikleri bencil strateji ve taktiklerin, hayatın bütünü için atlanmaz önemde bir işlev taşıdıklarını ortaya koymuştur. Virüsler “çevrenin” kendine özgü bir karakteristik niteli­ğini yansıtmaktadırlar böylelikle. İnanması güç ama, biz in­sanlar da dahil olmak üzere bütün yüksek düzeyde gelişmiş canlı biçimlerinin, virüslerin bu eşsiz çoğalma taktiklerine hayatımızı borçlu olmamız olasılığı çok büyüktür!
Bu konuyu ileriye atarak, hücre ve organellerini bıraktığı­mız yerden itibaren ele almamız gerekiyor şimdi. Hücre çe­kirdeğini, mitokondrileri ve ribozomları konuştuktan sonra, geriye kamçılar ve kloroplastlar kalıyor. Kuşkusuz hücrede başka elemanlar da var, ama dizimizin amaçları açısından bize bu kadarı yetecektir.