23 Aralık 2012 Pazar

Sonsöz / Arno Gruen



George Orwell, bir keresinde bir çocuğa umutsuzluk ve çaresizlik hissettiren bir olay anlatmıştı. O çocuk kendisiydi ve yatılı okulun müdüründen dayak yemiş­ti: "Kesinlikle acıdığı için ağlamıyordum, ikinci dayak pek acıtmamıştı bile. Korku ve utanç beni uyuşturmuş­tu sanki. Ağlıyordum, biraz benden ağlamamı bekle­diklerini hissettiğim için, biraz da gerçekten pişmanlık duyduğum için, ama biraz da çocuklara mahsus ve ko­layca açıklanamayan daha derin bir kederden dolayı: Sefil bir yalnızlık ve çaresizlik duygusu; düşmanca bir dün­ya içinde hapsolmuşluktan değil, daha çok kuralları benim onlara uymamı gerçekten imkânsız kılan bir iyi ve kötü dün­yası yüzünden." (Such, Such Were The Joys, 1968)
Bu çaresizlik, insanın kendi iç dünyasına yabancılaş­masına neden olur, kişilik gelişiminin "normlara" uy­ması veya başkaldırması önemli değildir. Hemen şekil­ciliğe tutunuruz, bunların toplumsal veya toplum kar­şıtı ideolojilere uyup uymadıkları fark etmez. Kendi iç dünyamızdan yabancılaştırıldığımız için, iç dünyamız bize anlamsız ve dağınık görünür, bu yüzden de onu bir tehdit olarak algılayarak, kendi kimliğimizin anla­mım devam ettirmek için görüntülere tutunuruz.
Franz Kafka, nafile olan bu tutunmayı çok duyarlı bir biçimde anlatmıştır. Dava adlı romanında, Joseph K. bir bisikletçi kimlik belgesiyle kim olduğunu kanıtla maya çalışır! Kafka'nın kahramanları acı çekmektedir, çünkü sadece görüntüden ibaret olan eksik kimliklere boşuna inanmışlardır. Bütünlüklerini "babacan" ka­nunlarla elde etmeye çalışarak, özlerinin sözde şekilsizliği içinde çözünmekten korunmaktadırlar. Traven' in romanlarındaki kahramanlar ise çok farklıdır. Örneğin Ölü Gemi adlı romanında Koslowski zorla kabul ettiri­len her türlü kimliğe karşı sonuna kadar mücadele et­mektedir.
Başkaldırı ve uyum arasındaki fark esaslıdır. Sadece başkaldırı doğruluğundan şüphe edilmeyen bir kendiliği mümkün kılar, ama insanlarla bütünleşmeye götürmek koşuluyla. Eğer başkaldırı sadece bir şeye karşı koymak amacı taşıyorsa, yani sadece başkaldırmak adına "başkaldırıyorsak, kendi önemimizi azaltmış oluruz. Gerçek bir kendilik için yapılan mücadele bu şekilde suya düşer, böyle bir gelişim kalbi olmayan bir kendilik getirir. Bu yolda karşımıza çıkan asıl tehlike dış tehlike­ler değildir, aynı zamanda yalnızlığın, kaosun ve delili­ğin teröründen duyulan korkudur.
Eğer dışa yönelik başkaldırı içimizde de bir şeyleri değiştiremezse, böyle bir başkaldırının gelişimi uyu­mun gelişimiyle aynı olur. Kendisi de büyük bir asi olan Henry Miller, Rimbaud' nun bir başkaldıran olarak başarısızlığını anlatmıştı. Daha önce de bahsettiğim bu esere tekrar değinmek istiyorum.
Rimbaud'nun kısa ama ateşli hayatı (en büyük eseri olan Un Saison En Enfer'i on sekizinde bitirmişti) uyum ve duygusuzlaşmaya karşı başkaldıran, "özgürlüğünü ve bilincini geliştirmek için kendisini zorla kabul ettir­dikten sonra fikir değiştirip maddi güvence arayışına giren" bir adamın hikâyesidir. Bu adam "dünyanın ha­rikalarını" incelemek gibi alışılmadık bir istekten yola çıkarak hayatı bütün yönleriyle tecrübe etmek üzere genç bir delikanlıyken, arkadaşlarından ve akrabaların­dan ayrılır. Ama henüz gençken "aklının karışıklığını kutsal" olarak gören bu adam, birdenbire hayatının bu tek meydan okumasından vazgeçer. Doğruluk arayışı durma noktasına gelir, sendeler ve o andan itibaren tam tersi yöne gitmeye başlar. Nefret ettiği düşmanla özdeşleşir.
Miller'e göre Rimbaud, baba evinin çekilmez taşralı havasından kurtulmak için evden kaçar. Sonra ise, terör veya delilik korkusundan kendisini dünyaya hükme­den güçlerin eline teslim ettiğinde altın, silah ve köle ti­careti yapmaya başlar. Miller'a göre "hâzinesini" teslim eder, sanki "omuzundaki yükü buymuş gibi..."
" 'Cehennemdeki gece sırasında', ruhsal vaftizinin kölesi olduğunu anladığında şöyle haykırır: 'Ah, An­ne, Baba, hem benim mutsuzluğuma hem de kendi mutsuzluğunuza neden oldunuz'... Kendini yaşadığı zamana ve doğduğu ülkeye bağlayan her şeyden kopa­rarak şöyle der: 'Kusursuzluğa hazırım.' Belli bir an­lamda öyledir de. Kendi dini törenini hazırlamış, yeni­den içinden doğduğu gecenin karanlığına batmak için korkunç ateş sınavını vermişti. Sanatın ötesinde bir ba­samak olduğunu anlamıştı; panik bir dehşet içinde ve­ya delilik korkusu yüzünden geri çekmek üzere ayağı­nı bu kapının eşiğinden atmıştı... İnsan, kendi gücünün sınırlarına dayanmalı, hangi alanda olursa olsun, kur­tuluşun hasretini çekmek için önce bir köle olduğunu anlamalıdır. Anne ve baba tarafından aşılanan sahte ve olumsuz irade aşılmalıdır, bu irade ancak o zaman olumlu hale gelebilir, kalbimiz ve aklımızla reddedile­bilir. Oğul tahta oturacaksa, baba tahttan indirilmelidir... Baba sert bir terbiyecidir, kanunun ölü harfidir, yasak işaretidir. Biz de sahte bir güç duygusu ve şımarık bir gurur içinde cinnet geçirir ve gemiyi azıya alırız. Sonra da yıkılırız ve aslında bizim olmayan kendilik pes eder. Ama Rimbaud yıkılmadı O babasını tahtından indirmedi, onunla özdeşleşti... Karşı tarafa geçerek nefret ettiği düşmanının yerini aldı... Kimliğini öylesine temelden değiştirdi ki, kendini yolda görse tanıyamazdı. Bu belki de deliliği kandırmak için girişilen son ve umutsuz çabadır, bu şekilde ruhen öyle sağlıklı ha­le geliyoruz ki, delirmiş olduğumuzu bilmemize gerek kalmıyor." Hayatının sonlarına doğru "cimri annesinin çiftliğinde acılar içinde sürünerek sonunu beklerken", geçmişteki büyük başarılarını soran bir adama terslenir: "Lütfen bırakın bunları! Bütün bu pisliği arkamda bıraktım." (Mathieu, 1979). Sanki nefret edilen asi kendiliğinin sınırlarından vazgeçmeye çalışır gibi bir hali vardı.
En derin nefretin sığınağına dönüşebilecek yer olan ruhsal sağlık çılgınlığına getirilen böylesine iyi anlayış, aynı zamanda özerkliği olmayan bir kendiliğin esasını da tarif etmektedir. Bir zamanlar ister başkaldırmış, is­ter uzlaşmış olsun, burada en başından beri söz konusu olan boyunduruk altına giren her insanın kendinden duyduğu nefrettir. Bu boyunduruk beraberinde daima kendi gerçeğimizin inkârını da getirir ve ahlâk böyle in­sanların elinde sapkınlaştırılmaktadır. Böyle bir gelişim içindeki insan kendi uyarımlarından korkmaya başlar, böylece Tanrı yerine konan kişiler tarafından onaylan­mak isteği merkeze yerleşir. Bizden bekleneni yaparak kabul görmek, iç huzursuzluğumuzdan kaçma meka­nizması haline gelir. Onaylanmayı, kendiliğimizin amacı haline getirerek, olduğumuz gibi sevilme olana ğından vazgeçmiş oluruz. O andan itibaren böyle bir sevgiye duyulan özlem, kendimizi küçük görmemizin kaynağı haline gelir. Çünkü kendi duyarlılığımız için sevilmek, zayıf biri olduğumuz anlamına gelirdi. Daha önce de defalarca tekrarlanmış olan bu şartlar altındaki bir çocuk, aslında sadece uyumlu olduğunda kendisine sevgi verildiğini öğrenir. Ama, bununla yetinmeyi öğ­renirken, anne ve babasını da içten içe küçük görecek­tir. Kendisi ve sevgi gereksinimiyle baş edebilmek için, samimi sevgiyi hatırlatan her şeyden olduğu gibi ken­dinden de nefret etmek zorundadır. Acımasızlığın asıl kaynağı bu olsa gerek. Neal Ascherson (1983), Jean Moulin'i işkenceyle öldüren, Lyon'un Gestapo şefi Klaus Barbie'nin bir söyleşide şunları söylediğini yazmıştı: "Jean Moulin'i sorgularken, onun ben olduğunu hisset­tim." Bunun anlamı şudur: Moulin'de ne kadar kendi­ni, yani kenara ittiği parçasını gördüyse, kendin­den/ ondan o kadar nefret etmeliydi ve kendini/onu öldürmeliydi.
İnsan bu şekilde insan olmaktan çıkmaktadır. Ken­dilik nefreti onu öyle parçalayabilir ki, durum tam ter­sine dönebilir: Yeni ve aynı şekilde özerk olmayan ben­lik, önceki uysal benlikten bir çırpıda nefret edebilir. Bu süreç, kökleri olmayan bir kimliğin özerk benlik ge­lişiminin, sadece içerideki kaosu örten sözlü soyutla­malar sisteminden oluştuğunu göstermektedir.
Bu tür insanlar, kitabın birinci bölümünde anlatıldı­ğı gibi, acı ve merhametin bir zayıflık olduğu efsanesi­ni uydurmuş ve kabul etmiş olabilir. Ama tam da bu in­sanları acı çekmedikleri için güçlü olarak görürüz! Oy­sa bu "güçlüler" acıya katlanacak güçleri olmadığı için duygularından sıyrılmış insanlardır. Gerçeğin bu ters döngüsünü anlamak çoğu zaman kolay değildir, çünkü "güçlüler" iktidarda olmayı amaç edindikleri için, toplumsal "gerçeği" belirlemektedirler.
Böyle bir "gerçeğin" kurumsallaşması sonucu bir in­san aslında iyi olan, ama "gerçeğin" dayatması sonucu zayıflıkla özdeşleştirdiği tarafından nefret ettiği için bir başkasını öldürecektir. Milovan Djilas'ın otobiyografik anlatılarında (1958), gerçekten güzel ve tatmin edici bir tanışma yaşadığı bir Türk'ü öldüren bir Karadağlı'nın hikâyesi anlatılmaktadır. Burada esiri olduğu şeref ve erkeklik gibi soyut kavramlar adına öfkesini açığa vu­ran bir adam görmekteyiz. Cinayet tam olarak Türk'ün kendini bu beraberlikte güvende hissettiği anda işlenir, Türk'e kendini aynı şekilde yakın hisseden Karadağlı bu hislerinin farkına varır ve "içinde tutamayacağı bir şeyler koptuğundan" onu öldürür.
İşte bu şekilde iktidarda olanlar, iç dünyalarındaki boşluk nedeniyle koskoca ulusları yönlendirebilmekte­dirler. İnsanlar, soyutlamalarla dolu bir batağın içine gittikçe batmaktadır ve bu batak hem ezenleri hem de ezilenleri boğmaktadır. Toplumsal yöntemlerin ipliği­ni pazara çıkaran biri karşısında irkilen bir toplum, "iradesini üyelerine zorla kabul ettirmeye çalışan, öz­gürlük duygusunu çoktan kaybetmiş, mutlakçılık yo­lunda bir toplumdur." Böyle bir toplum uyguladığı şiddeti anlaşılmaz kılmaya çalışacaktır, tıpkı Soljenitsin'in şu unutulmaz kelimelerle anlattığı gibi: "Şidde­tin ayrı bir varlığı olmadığını asla unutmamalıyız... Şiddet daima riyakârlıkla iç içedir... Şiddetin tek sığı­nağı riyakârlık, riyakârlığın tek desteği de şiddettir. Şiddeti bir kez olsun yöntem olarak seçen bir adam, ri­yakârlığı da prensibi olarak seçmek zorundadır." (Soljenitsin, 1972)
Özerk olamamanın sonuçları hepimiz için korkunç­tur. Özerk olmamak, güç peşinde koşarak içimizdeki kaosu ve ruhsal hastalık tehdidini geri püskürtme hali­dir İç dünyamızı ve daima pusuda yatan iktidarsızlığı kabul etmeyerek, güç hırsının pençesinde kendimizi daha da çok reddederek, içimizdeki boşluktan duydu­ğumuz korkuyu kendi ellerimizle derinleştirerek, aslın­da geriye gücün peşinde koşmaktan başka bir seçenek bırakmıyoruz. Bu şekilde genel iktidar hem hedef, hem de kişisel bütünlüğün desteği haline gelmektedir. Böy­le bir gelişimin dinamiği başka insanlarla gerçek anlaş­mazlıkları asla kabul etmez; uzlaşan insan zayıf insan olarak görülür. Eşitlik yoktur, insan ya hükmeder ya da hükmedilir. Böyle insanların çocukluklarındaki tecrü­beler yaşamlarının ana dersi olmuştur. Artık acı ruhun efendisidir, bu yüzden geçerli olan tek şey güçtür. Da­ha ötesini itiraf edemezler, yoksa acının boyunduruğu altına girdikleri için korkak olduklarını kabullenmek zorunda kalırlar. Ama bize sürekli gerçekçi olarak sunu­lan insanlar bu insanlardır. Oysa varlıkları sadece ölüme adanmıştır, çünkü canlı olan onlar için tehlike demektir. Bu yüzden özgürlüğün beraberinde sınırsız bir ken­dilik onayı getirdiği, yani tehlikeli olduğu düşüncesini desteklerler. Gerçekten de, bu şiddete karşı başkaldıranlar, özgürlüğü sınırsız kendilik onayıyla eş tutarlar! Bu da yine şiddet biçimlerinde kimlik arayanların kor­kularını onaylamaktadır.
Bu "gerçekçilik" insan olmanın asıl düşmanıdır. İn­sanlığımızı korumak için, onu olduğu gibi görmek zo­rundayız: Henry Miller'in Rimbaud vakasında anlattığı gibi, ruh sağlığına kaçış, deliliğin yeni (yoksa çok mu eski?) bir biçimi olarak görmeliyiz. Bize gerçekçilik ola­rak sunulan güç politikaları her geçen gün dünyayı uçuruma daha da yaklaştırmaktadır. Bu eskiden beri böyleydi, ama güçlülerin elinde hiç bu kadar büyük imha araçları olmamıştı. Ne yazık ki eskiden olduğu gibi bugün de bu ölümcül son ve ölümcül amaç, gerçek kis­vesi altında örtbas edilmektedir, iktidarda olanlar hiç­bir çıkar gözetmeksizin bizi korumak istediklerini iddia ederler. Ama Friedrich Nietzsche'nin İyi ve Kötünün Ötesinde adlı eserinde filozoflar hakkında söylediği gi­bi, "kişisel olmayan hiçbir şey yoktur." Eğer devlet adamları kendiliklerinden uzaklaşmışlarsa, sürekli ya­lanla yaşamak zorunda kalırlar. Bize sundukları hiçbir şey insani yapıda olamaz. Ancak kendimiz tanrılar ara­maktan vazgeçersek bunu anlayabiliriz. Bunun için bi­zi, tanrısal olanı kendi dışımızda aramaya iten korku­lardan sıyrılmalıyız. Eğer bunu başaramazsak başkaldı­rı, yeni kilise için eskisini yıkmakla sınırlı kalır. Henry Miller' ın da dediği gibi, güçler ve etkileri devam eder. Bu şartlar altında ancak zorbalığın yeni şekilleri türeye­bilir.
Gerçek bir kendiliğe dönüşümü mümkün kılan sev­gi ve duygudaşlıktır. Henry Miller bunu şiirsel bir bi­çimde kâğıda dökmüştür: "'Bize öğretilen her şey yan­lıştır', diye itiraz etti Rimbaud gençliğinde. Haklıydı, tamamen haklı. Ama görevimiz içimizdeki doğruyu açığa çıkararak yanlış öğretilerle savaşmaktır... Bütün insanları karşılıklı anlayış yoluyla birleştirmektir... Ve bunun anahtarı da merhamettir..." (1956)
Kendiliğimizi kazandırmaya yarayan bir yöntem ve­ya teknik yoktur. Böyle bir çözüm beklentisi, insanın tıpkı bir makina gibi düğmesine basılınca çalıştığını zanneden bir benliğin düşüncesidir. Zihin özerkliğin anahtarıdır. Sevgi ve duygudaşlığımızı diğer insanlara hissettirirsek, aynı şekilde karşılık görürüz. Özerkliğe giden yollar ne kadar çeşitliyse, birey de bu yolda o ka­dar yalnızdır. Refakat ve arkadaşlar gereklidir, ama se­çeceğimiz yolun sorumluluğu kendimize ait olmalıdır. bu yolda kimse bizi kollamaz; bize engel olan korku ha­yaletlerinin aslında etkisiz olduğunu görmek için ken­diliğimizi uyandırma cesaretini göstermeliyiz.
Hiçbir zaman başkaldırma şansımız olmamışsa, asla kendiliğimize sahip olamamanın anlamsızlığını yaşa­mak kaderimizdir. On altıncı yüzyılda yaşamış olan mutasavvıf ve ilahiyatçı Jakob Böhme şöyle demişti: "Ölmeden önce ölen, öldüğünde çürür." Ama sadece başkaldırmak insan olmaya yetmez. Başkaldırı, özgür­lük korkusunu aşmaya, kendiliğe ve insani bir kalbe sa­hip olmaya giden uzun, zorlu ve asla sonu gelmeyecek yolun sadece ilk adımıdır.


Kendine İhanet / Çitlembik Yayınları

19 Aralık 2012 Çarşamba

Hüner / Cemil Yüksel


kalbin yerinden iyice öteye taşınmış süs eşyası
bazen kırılmış sehpa ayaklarıyla bir tutarsın onu.
sabahları kurulmuş bir saat gibi duyulmaz gürültüsü
bazen de düzeltildikçe devrilen oyuncaklar gibi
çürüyen dalları didikleyen ağaçkakanın
ne var ne yok düzeltiverdi koca gölgende.

haziranda bir dut ağırlığıyla düşer
kum basıldığında kaydırır adımı
dünya misket gibi çarpar karanlığa
sorular sorulur, durmadan anlaşılır.

senin hünerin konuşmak için diş çıkarıyor
dil yapıyor susmaya, incir için
gırtlağına kadar dayanmış
bir acıyı kolluyor iri iri gözlerle

hem söylesene sevmekle başladığın her şey
neden elini eteğini çekmek için değil de
göklere doğru boy istiyor kendiliğinden.

2008

Resim:

          

18 Aralık 2012 Salı

Parmak İzi / Arno Gruen


20. yüzyılın tarihi muazzam bir acının ve bu acının inkarının tarihidir. Sevmenin imkansızlığı da buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü sevgi olmadan acı, acı olmadan da sevgi olamaz. Bu ikisi, insan oluşumuzu belirleyen ve mümkün kılan empati yetimiz vasıtasıyla etkileşim içerisinde birbirine bağlıdır. Ben de burada, hala kulak vermek isteyenlere, hala incinebilir olanlara, acılarını bastırmayı henüz alışkanlık haline getirmemiş olan ve bu sayede acıyı taşıyabilenlere sesleniyorum. Umudumuz onlardadır. Kendilerini ve böylelikle dünyayı kurtarabilecek gerçek gücün potansiyeline onlar sahiptir.

Fotoğraf: Carl Mydans

16 Aralık 2012 Pazar

Reich Orgonon'da: Yalnız


Bugün 3 Nisan 1952, Orgonon, Rangeley, Maine. Ben, Wilhelm Reich, aşağı ki evin büyük odasında tek başıma oturuyorum. Herkes gitti. Dün bütün gün ve bu sabah, adı­mı taşıyan Vakfın Yönetim Kurulu’nda bir toplantı yapıldı.
Herkes gitti ve ben dünle bugün Orgonon’u sarsan yı­kım (Oranur) konusundaki tutanaklara bir iki şey ekle­mek istiyorum. Burada, söylediklerimi dinleyen bir tek ki­şi yok; yalnız ses alma aygıtı tanığım. Dilerim ilerde bir gün, herhangi biri bu kaydı saygıyla, onca yıldır acunsal enerjiyi ve yaşam enerjisini araştırabilmek için gerekli yü­rekliliğe duyulacak saygıyla dinler.
Çektiğim büyük sıkıntının betimlenmesine, geçirdiğim uykusuz gecelerin, döktüğüm gözyaşlarının, harcadığım çaba ve paraların, gerek yanımda çalışanlara, gerek öğ­rencilerime göstermek zorunda kaldığım sabrın ayrıntıları­na girmek istemiyorum. Yalnız bir tek olguya değinmek istiyorum, ne burada, Orgonon’da, ne de New York’ta, var­lığının ta derinlerinden, yapmakta olduğum şeyi anlaya­bilecek ve yaptığım işte yanımda yer alabilecek tek bir can yok. Hepsi çok iyi insanlar. Doğru, dürüst, çalışkan kişiler, hepsine güveniyorum; hepsiyle —ya da çoğuyla— çok iyi dostuz. Ama bu, hepsinin, evet tek bir ayrık bırakmaksı­zın hepsinin, giriştiğim işe karşı oluşunu ortadan kaldır­mıyor.
Her biri benden nefret ediyor, işime burnunu sokuyor, çabamı yok sayıyor, lekeliyor, sığlaştırıyor; çabamın etki­lerini azaltmak için —şöyle ya da böyle— bir şey yapıyor, düşüncelerimin keskinliğini ve sivriliğini yumuşatıyor, 1912’den, daha doğrusu 1910’da annemin ölümünden beri yaklaşık kırk yıldır insanoğlunun çektiği acılar konusun­daki otuz üç, otuz dört yıllık dizgeli akıl yürütmemi bir moloz ve hiçlik yığınına dönüştürmek, hiçleştirmek üzere elinden geleni ardına koymuyor. Çevremde giriştiğimiz işi bütünüyle anlayacak ve bir an bile «HAYIR, OLMAZ» de­meyecek tek bir can yok.
Bu «HAYIR», «İstemiyorum»un, «Hoşlanmıyorum»un, «Bu işe hiç gönlüm yok»un, «Neden bu adam burada?»nın, «Neden varolması gerekiyor?»un, «Neden yerinde oturup uslu durmuyor? »un, «Başımıza onca dert açan şu Oranur deneyine neden girişiyor? »un ikiz kardeşi. Onlar yalnız derdi görüyor. Şu Oranur deneyinin hekimlik, dirimbilim ve genel olarak bilim için, ayrıca düşünbilim için taşıdığı anlamı görmüyor, ya da görmek istemiyorlar. Onlara so­rarsanız bu, yalnızca bir dert kapısı, bir hastalık, bir acı kaynağı. Ve zaman zaman —kendi düşüncelerini benim­semeye hazır olmasalar da— keçileri kaçırdığıma inandık­larını açıkça seziyorum. Bu tepki; yakın arkadaşlarımın ve birlikte çalıştıklarımın bu tepkisi, 8.000 ya da 10.000 yıl­dır, ataerkil düzenin yazgısına egemen oluşundan ve yeni doğmuş çocukta doğal sevinin yokedilişinden beri insan soyunu kasıp kavuranın aynısı. Bunun ayrıntısına girmek istemiyorum; yayınlarımda hepsi var. Yayınlarımı tanıyan­lar, ne demek istediğimi de biliyorlar.
Eğer bütün şu «İstemiyorum», «Korkuyorum», «Gön­lüm yok», «Gebertirim şunu», «Yamyassı ederim», «Yaşa­masına ya da varolmasına izin vermem »ler olmasaydı, bunların hepsi yapılarında, arzularında, olumlu, bilinçli is­teklerinde bulunmasaydı, yaşam enerjisinin çoktan bulgu- lanması gerekirdi. Hepsi dürüst ve iyi. Hayır, yapılarında var bu. Dokularında, kanlarında var. Acunsal enerji ya da yaşam enerjisiyle, ya da Tanrı adını verdikleri şeyle, ya da benliklerinin derinliklerinde yatan sevi gereksinmesinin karşılanmasıyla ilgili hiçbir şeye hoşgörüyle bakamazlar. Bakamazlar ve ondan korkarlar. Kişilik yapılarından ötü­rü korkarlar. Dokuları, kanlan buna uzanamaz, tutup ala­maz, uzak durur, kaçar ondan, ve gönülsüz bakar.
Bütün bunları çabalarını, onurlarını, sevgilerini, yaşam­larını gözden düşürmek için söylemiyorum. Doğru olduğu, öteden beri üretken cinsel etkinliğin, yaşamın, sevinin, Lawrence gibi insanların, Giordano Bruno gibi kişilerin dünya görüşünün, ya da İsâ gibi büyük yaşamların bulgulanması için giriştiğim çalışmalarla ilgili olarak yaptık­ları her şeyde, en sıradan devinimde, her sıradan sözcükte, ileri sürdükleri her görüşte, yazdıkları her sayfada ortaya çıktığı için söylüyorum.
Bu, insan soyunun acı, kimsesiz öyküsüdür. Kendimi bu bilmeceyi çözmek ya da bu konuda herhangi bir şey yapmak zorunda duyumsamıyorum. Ben rastlantıyla ya­şam enerjisini bulguladım. Oranur deneyimine katlanmak zorunda kaldım. Bunun hekimliğin, dirimbilimin, düşün- bilimin ve doğal bilimlerin geleceği için ne demek oldu­ğunu biliyorum. Bütünüyle bilincindeyim bunun. Ve bu bi­linç içersinde tam anlamıyla yalnızım, uzakta ya da ya­kında, konuşabileceğim, duygularımı çekinmeden açabile­ceğim, dostça söyleşebileceğim tek bir can yok. Bu kadar.

14 Aralık 2012 Cuma

Seni Nasıl Buldumsa / Cemil Yüksel


seni nasıl buldumsa öyle bıraktım
aynanın, kirin ve bütün tanımların karşısında
alışkanlık bahçesinin mideye kadar kesen kokusunda
uzunluğuna doğru ağaçların, sözlerin uzaklığına doğru
uzamış tüm bitkileri öylece sararmış gövdende
yüzündeki dağınıklığa sebep kum fırtınasında
öyle bıraktım nasıl buldumsa değmeden

bir tekrarı çağrıştıran her türlü hatırlanmışlıkta
sezgileri durmadan bir çocuk susturulmasıyla emziren
geceyi ve aşkı dirilten parmak uçlarında
bağıra bağıra kendi sesini kıstıran
bütün kendini çağırmalarda
olanca yenik, olanca umutlu, olanca genişlikte
kanatları daha hiç uçmayla denenmemiş kuşların
tedirgin, seğirten farklı yönlerine doğru
buldum da öyle bıraktım bozmadan uzayan çizgileri

seni binlerce mavi sürahiyle içtim gözlerimden
eksiksiz susamışlıkla kurudum da bitirdim
yaprağın ve zorlukların karşısında
aynı şarkı sözleriyle değiştirdim çağrılışını
demeyi istedim de; biliyorsun bıraktım
gölgeni ve yargıları bir sırtlamış hayallerde.

sorular buldum.
tam yerinde, güzel ağzında
derin alıyordum tam nefesi; çıkageldi.
kocaman balona yaklaşan selamlı bir iğne.

Aralık 2012
Görsel : 

          

10 Aralık 2012 Pazartesi

Hayranlık / Arno Gruen


    Hayranlık bağımlılığı, yani insanın kendisine hayran olunmasına duyduğu büyük ihtiyaç, o çok özlenen "gü­cü" vaat eder gibi gözükür. Erkek "güçlü" olduğu için etrafındaki insanların ona hayran olmasını ister. Bu hayranlığa da sevgi denir, oysa sadece gerçek sevgiyi boğmaya yarar. Bilinçli olarak amaçlanan çoğunlukla bu olmamakla birlikte, etkisi hep aynıdır.
Başarılarımız ve kahramanlıklarımız için, ki bunla­rın temelinde gerçekten zayıf olabileceğimiz korkusu yatar, sevilmek istediğimizde, aslında hem kendimizi hem de bizi bunlar için "sevenleri" aşağılamış oluruz. Kendi şüphelerimizi örtbas etmek için de daha çok hay­ran olunmak ve sevilmek isteriz. Ama, aslında hepimi­zin istediği gerçek sevgi elimizden kaçmaktadır. Dü­rüstlük ve gerçek duygular gerektirdiği için korktuğu­muz, ama eksikliğini duymadan da edemediğimiz iç­tenlik de öyle. "Erkek" metafiziği yalanında hapsolmuş bazı erkekler, içtenlik ile karşılaştıklarında dahi kendi­lerini bulmayı asla başaramazlar. Böylece kendileri ol­mamaya devam ederler. Bir erkeğe veya bir kadına, al­tında kendini kandırış yatan bir şey için nasıl hayranlık duyulabilir? Bunun arkasında, kendimize itiraf edeme­diğimiz çaresizlik korkusu olduğu sürece, hayranlık duyan kişi kendi çaresizliğini inkâr etmek zorundadır.
Ama bunu yaptığında kendiliğini kaybetmiş olur. Geri­ye belki sadece içlen pazarlık ve islediğini yaptırma ka­lır, ki bunlar da sahteliktir, insan bunlarda ne kadar ba­şarılı olursa olsun, bu davranış sevgiye aykırıdır!
Kadın hastalarımdan biri, hayranlığın bu türü hak­kında fikir edinmemi sağladı. Bir seans sırasında şöyle haykırdı: "Başvurduğum son çare, annemin bir parçası olmak, tıpkı ona benzemekti. Ne kandırmaca! Ona öyle hayrandım ki, o artık beni bulamıyordu. Ben artık yok­tum!" Bu dikkate değer bir tespittir. Kendimizi, kusur­suz bulduğumuz güçlü bir insanla özdeşleştirdiğimiz­de hiç kimse bizi bulamaz. Çünkü yok oluruz! Hepimi­zin ödediği bedel, kendiliğimizin ve bunun sonucu ola­rak birbirimize olan yakınlığımızın kaybıdır.
Hayranlığın son derece karışık bir yönü daha vardır: Hayranlık duyan kişi, hayranlık duyulan kişi üstünde iktidarını kurabilir! Bu gücü ona, hayranlık duyulmak isteyen kişi verir. Bu bir çelişki gibi görünse de, değil­dir! Hayranlığı ve putlaştırmayı, kusursuz bulduğu­muz kişileri alaşağı etmek için kullanırız. Bu ezilenin intikamıdır: "Vaat ettiğin gibi değilsin!" O âna kadar inandığımız, desteklediğimiz birini bir çırpıda devirip yok edebiliriz. Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur. Peki, o kişiye neden inandık?
İnsanlar, yeterli zekâ ve bilgiye sahip değil midir? Bu olayı böyle açıklamak, bence bazı şeyleri örtbas et­mek olur. Böyle bir yaklaşım, kendiliğimizi kaybetmek için bizi ezenlere teslim olduğumuz ve günün birinde intikamımızı acı bir şekilde alabilmek için, gizlice onla­rı iddia ettikleri tanrısal görüntüde sabitlediğimiz ger­çeğinden bizi uzaklaştırmaktadır. Söz konusu zorbalar ve diktatörler olunca, bunu ancak devrilmek üzere ol­duklarında itiraf ederiz. Ama, daha az tehlikeli insan­larla ilişkilerimizde bunu her gün uygulamaklayız. Eşimizi veya sevgilimizi ilahlaştırırız. Böylece, karşımızdaki gerçek insana asla yaklaşmak zorunda kalmayız, yaklaştığımız sadece hayalimizdeki görüntüsüdür. Bir gün hayranlığımızı kaybettiğimizde şöyle deriz: "Beni hayal kırıklığına uğrattı." Bu asla sıkı bir bağ kurmamak için, çocukluğumuzda öğrendiğimiz bir kandırmacadır. O zamanlar çaresizliğimizi kabul etmekten korkmazdık, ama başkaları bu yönümüzden istifade ederdi. Sevgi ve yakınlığa duyduğumuz gerçek ihtiyaçtan kaçmamızın nedeni, bu tecrübenin sebep olduğu acı ve açtığı yaradır. Bunun bilincine varmamız, güce kitlenmiş kendiliğimizle karşı karşıya gelmemiz demek olurdu. Bunun yerine, karşımızdakini ilahlaştırarak, bize besle­diği hayranlık ve sözde sevgiyle avunur, böylece kendimizi ondan uzak tutarız.
Başkalarının bize hayranlık duymasına izin verdiğimiz ölçüde onların üzerimizde güç kullanmasına izin vermiş oluruz. Kadınlar erkeklerle, erkekler de kadınlarla işte böyle oynamaktadır. Herkes karşısındakinin gücünün hakemi haline gelmektedir. Herkes, kendini kendi hayatını yaşamaktan aciz hissettiği halde, güç sahibidir. Karşımızdaki görüntü, hayali bir gücü ele geçir­mek adına kadınların erkeklerin, erkeklerin de kadınların peşinde koştuğu bir av sahnesidir. Herkes kendini diğerinin egemenliği altında hissettiği için de herkes birbirinden nefret etmektedir.

Kendine İhanet / Arno Gruen Kitabından alıntıdır.
Resim: Echo and Narcissus
J. W. Waterhouse 1903

6 Aralık 2012 Perşembe

Kırklara Karışmak / Cemil Yüksel


                                                                                                                 Kenan Taşpınar’a

kelimelerin huzuruna gece ışıklarıyla
çıkmayı alışkanlık etmiş yürüyüşlerin
sesi vardı sende
sende karanlığı delip geçen çocukluk pırlantası
yarım yamalak bir anlatımla da olsa
büyülü ve itaatsiz bir sevmenin akışı
daha neler mi var
‘Mutlaka bunu da bilmeliyim’ dediğin bir uslanmama
altından kalkılamayacak bin mısra karası ömrün
kendini erkenden derin derin susması
‘Senle yola çıkılmaz!’ diye tutturmuş bir söylenişe inat
bir kolunda aşkla öbür kolunda ayrılığı
bir arada koşturmak
var da var babam
gözlerimle görmesem inanmazdım
buna denir işte kırkından sonra kudurmak

yine de ben söylemiş olayım
yoksa kan kusturur doğmuş olmamın açıklığı
ah yaşamak tekmeğiyle çarpan kalbi uçurumlu
köpüklenerek sabrı ve telaşı aralanmış bu dünyanın
köküne dinamitleri yer gözetmeksizin soksan da
kimseler ırgalamaz senin yalnızlığını
anlatılası zor bir çağla buluşuyoruz ki
heyhat
yalnızlıkta artık bir gürültüdür
kulaklarımızı tıkayarak kaçamadığımız.
kanser eden soruları saplı bir bıçak
dururken beynimin içindekiler
anladım bunu
o gün bugün selamlaşmıyorum
yeltenişi ölüm çağıran buluşmalarla.

çıkıp gelmeni bekliyorum
ilk ışıklarıyla omuz vermenin
bir an önce çarpılmalara tutmanı
içindeki geç kalmışlık duygusunu
gitmenin bile şiirlik bir yorumu kalmadı
bu dokunuyor insana
şimdi usulca kalsak eski toprak bir ‘hayır”da
biraz nefes alsak bir içimlik
sesimizi de yetiştirebiliriz vurulan arkadaşlara
ve zehriyle yeniden tanışabiliriz gazete kupürlerinin.

bozguncu bir merhabaya
gömüp alnımı yineliyorum
bu sabah uyanmazsa martılar
vah halimize
vaaaay  halimize.

                                                                            2005