27 Eylül 2012 Perşembe

Empatinin Yitimi / Arno Gruen


KİMLİĞİMİZ
Duygudaşlığımızın yitimini nasıl telafi ediyoruz?
Eğer bir zamanlar yaşadığımız kurban durumunda oluşun yaralarını bastırmak zorunda kalırsak başkalarının acısını hissetme yetimizi de kurban etmiş oluyoruz. Bunun yeri­ni, bizi insan oluşumuzun felce uğramasından kurtaraca­ğını sandığımız bir kendine acıma alıyor. Kendine acıma duygusu bize iki şekilde yardım ediyor: Birincisi, bizi ger­çek yaramızı ve gerçek acımızı algılamaktan "koruyor", bunun yerine, oynadığımız rol yeterince takdir görmediği için kendimize acıyoruz. Diğer yandan kendimize acıyışımız bizi yine sevilmemenin acısından "koruyan" bir tür özseverlik, bir narsisizm oluşturuyor. Klinik literatürde yanlış yorumlanan ve onursuzca bir özseverlik olarak kü­çümsenen bu narsisizm aslında psikolojik bakımdan ha­yatta kalmamızı sağlıyor: Çünkü bir çocuk kendisine veri­len acıya ve yaralara ancak bunları tersine çevirerek, yani inkâr ederek ve dünya düzgünmüş gibi davranarak katla­nabilir. Narsisizm, uyum sağlamış kişi rolünü ne kadar iyi oynadığımıza, ne kadar "doğru" davrandığımıza yönelik bir özseverlik biçiminde, sevilmeyi mümkün kılıyor.
Çocukluğun tarihi bu yüzden sadece çocuklarımızın ki­şiliklerinin yok sayılmasının, inkârının tarihi değil, aynı zamanda kendi acımıza ve bizi değersiz hale getiren kendi içimizdeki kurbana duyduğumuz nefretin kuşaktan kuşa­ğa devredilmesinin de tarihidir. Varlığımız esasen kendi içimizdeki kurbana duyduğumuz nefretle belirlendiği için, geçen altı bin yıl boyunca insan oluşumuzun tarihi aslında empatinin bastırılmasının tarihidir. Ancak empatinin bastırılmasıyla şiddet ve yıkımı meşrulaştıran bir bi­linç gelişmektedir.
Kendilik sınırları dışında kalanın ele geçirilmesi, canlıla­rın veya eşyaların mülkleştirilmesi yaşamın amacı haline gelmektedir. Bu dışa yönelik tutum, yaralanmış kendiliği­mizle yüzleşmekten kaçmak için bir yardımcı işlevi görür. İnsanın kendine tam olarak sahip olmasının yerini başka şeylere veya başka insanlara sahip olmak alır; bu arada sa­hip olma isteği bir rahatlama getirdiği için kendi iç dinami­ğini de geliştirir. Amerikalı oyun yazarı ve Nobel ödülü sa­hibi Eugene O'Neill Amerikalılara yönelttiği eleştiriyi aynı paydaya getiriyor: Amerikalıların kendi ruhlarına sahip olabilmek için her zaman kendilerinin dışındaki bir şeye sa­hip olmaya yönelik yaşadıklarını söylüyor. O'Neill,bu sap­tamayla, kendiliğin değersizleşmesinden oluşan ve insanın dış objelere sahip olmak suretiyle boşu boşuna kapatmaya çalıştığı açığı gözler önüne sermiş oluyor (Gruen, 1989).
Hem kendi kurban durumunda oluşumuzu hem de ele geçirdiğimiz insanın kurban durumunda oluşunu inkâr ederek kendimizi iyicil, anlayışlı ve duygudaş hissedebili­yoruz. Ama böyle bir kendilik değerlendirmesi yalnızca, gerçek duygularla bir tuttuğumuz bir hissetme pozu ta­kınmaktır. Çoğu insan farazi duygularla gerçek duygular arasındaki uyuşmazlığın farkında değildir. İnsan barıştan yana olduğuna inanıp barış için savaşmak üzere savaşa katılabilir. Burada eylemle niyet örtüşmez.
Ama çoğu insan bunu görmez. Kimliklerini daha güçlü biriyle özdeşleşmeye dayandırırlar, çünkü bu onları yaralı kendilikleriyle yüzleşmekten korur, onlara dış düşmanlar sağlar. Böylece nefret ve saldırganlığın hedefi dışa yönelir ve iç "düşman"dan duyulan korku böylece değiş tokuş edilir. Böyle bir boyun eğiş diğer yandan da iktidar, ele ge­çirme ve şiddeti güçlendirir.
Kendi içimizdeki düşmanı aramak yerine farklı görü­nen, farklı davranan insanlarda "dışarıdaki" düşmanı arı­yoruz. Bu farklı insanlar sonra "kötü düşman"a dönüşüyor; Nietzsche'nin (1980) yazdığı gibi "Onlar 'kötü'leşiyorlar, hem de suçlunun, sureti ve zıttı olarak içinden bir de 'iyi' tasav­vuru -kendisini!- çıkarttığı bir temel kavram olarak."

Niçin düşmanlara ihtiyaç duyuyoruz?
Henry Miller (1946) düşman üzerine şunları yazmıştı: "Evet, kimdir düşman? Korkunç bir canavardır mutlaka, yoksa onun yüzünden savaş alanlarına çıkmazdık." Düş­manlara, kendilik nefretimizin hedef taşı olarak ihtiyaç duyarız. Anne-babalarımızın bizde aşağıladıkları veya reddettikleri şeyler için cezalandırmak üzere düşmanlar ararız.
Düşmanlar bizi kendi yaralanmışlığımızı görmekten uzak tutarlar. İnsan başkalarını cezalandırabildiği, aşağıla­yabildiği, hatta yok edebildiği sürece kendi kendisiyle yüzleşmek zorunda kalmaz. Zaten yüzleştiği an kendi kurban durumunda oluşuyla göz göze gelecektir. Sayfa 23'te değinilen hastada söz konusu olduğu gibi, insan ken­di çaresizliğini algılamak istemiyorsa veya buna izin veril­miyorsa, bu yüzden çaresiz durumda olan bir başkasını ce­zalandırıyor.
Düşmanlar bizim çaresizliğimizin yerini alırlar. Kendi­mizi güçlü, katı, hatta şiddet eğilimli göstererek kendi yü­zümüzü, kendi zayıflığımızı ve çaresizliğimizi diğerlerin­den olduğu gibi kendimizden de saklarız.
Heinrich Böll (1984), insanın bu kendi yüzüne bakama­ması durumunu şöyle ifade ediyor: "Ama önümüzdeki on yılı suya sabuna dokunmadan atlatmayı başarırsam yü­zümden kurtulmaya çalışmam gerekir." Yeter ki insanın gerçek duyguları ve deneyimleri yansıtan bir yüzü olma­sın.
Eğer özenle kurulmuş korunma mekanizmaları yıkılır­sa, görmezlikten gelme stratejileri artık işlememeye başlar­sa, eğer tepedeki koruyucu ekonomik ve toplumsal çerçe­ve dağılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu için dayatıl­mış roller artık ödüllendirilmiyorsa, insan ancak o zaman tekrar kendisiyle yüzleşmek zorunda kalır. Kendi kurban durumunda oluşumuzla yüzleşmek katlanılmaz olduğu için nefretimizi her zaman dışarıya ve başkalarına yönelti­riz. Nefret ettiğimiz kendiliğimizi, onu sonsuza kadar or­tadan kaldırabilmek için bir dış düşmana yansıtırız. Bu arada da sahte peygamberler nefret duygularımızı onaylar ve körüklerler.
Kendi uydurduğumuz düşman her yerdedir; bunu her gün yabancı düşmanlığı yapanların taşkınlıklarında, Bal­kanlardaki, Rusya'daki, Güney Amerika'daki, Afrika ve Asya'daki savaşlarda yaşıyoruz. Başkalarına yöneltilen şiddet çok farklı ideolojik renkler taşıyabilir ve zayıflara -yoksullara, hastalara, sakatlara- karşı saldırganlıktan, "ırkın saflığı" için savaştan "kutsal" savaşa kadar uzanabi­lir. Ancak bunların ardındaki nefretin kökleri her zaman kendilik nefretinde, inkâr edilmesi gereken kendi kurban oluş durumuna duyulan nefrette yatar.

Bilincin oluşumu
Geçmişimizi aramak, kendimizi açıklama ve varlığımız için bir anlam bulma çabalarının bir parçasıdır. Bu arayış kendimizi nasıl algıladığımıza, gördüğümüze ve kavradı­ğımıza bağlıdır. Arayışımız daha başından, kendi kurban durumunda oluşumuzu algılamak zorunda kalmamak için düşmanlar bulmaya yönelikse, o zaman geçmişimiz üzerinde çalışmaya yönelik çabamız da bilincimizdeki sı­nırlanmaya bağlı olarak bulanık olacaktır. Kendimizi uy­gar, diğer halkları ise ilkel, barbar ve yamyam olarak gör­memiz sadece indirgenmiş bilincimizin bir belirtisidir. Oy­sa çoğumuz geçmişin değerlendirilmesinde kendimize ve diğerlerine karşı adil olacak yetkinlikte olduğumuza ina­nırız.
Bu yüzden kendimize sormamız gereken ilk soru, in­sanlığımızın türü üzerine olmalıdır. Çünkü ancak kendisi için olağanlaşmış olanı sorgulayan ve ne kendisine ne de di­ğer insanlara yabancılaşmış biri kendisini anlayabilir. Sa­dece böyle biri kendisini ve diğerlerini anlayacak durum­da olabilir.
Bu yüzden bu noktada öncelikle bilincin gelişimi üze­rinde durmamız gerekir. Buradaki sorun bilinç anlayışıdır zaten. Bunu kendimiz yaptığımızda bile sorunlarla karşılaşıyorken, bir başkası yaptığında onu hemen düşman ilan ederiz. Çünkü düşmanlar bu tür bir bilincin adı anılmayan gereksinimidir.
Kendimizi doğru algılamayı ve anlamayı nasıl öğrene­biliriz? Kendimizi tanıma yolunda hemen ilk engelle kar­şılaşırız. Örneğin, bir çocuğa başından beri gerçekliğin öğ­retilmesi gerektiğini kabul ederiz. Yaşamımızın bu "yapıcı" mecburiyet kısmı olmazsa, Henry Bergson'un (1992) ifade ettiği gibi "eğlenceden eğlenceye koşacağımızı" sanırız. Ama burada da karşımızda bir düşman imgesi var: Küçük bir çocuğun eğlenmekten başka hiçbir şey yapmadığı var­sayımına dayanan bir düşman imgesi. Ve kendimizde he­men azimle bunun üstüne gitme hakkını görürüz. Ancak kendi aldığımız karşı tedbirleri bunlardan kabul etmeyiz. Zorlamasız öğrenmenin bir sonuç getirmeyeceğini düşü­nür, ama bu önyargımızın farkına varmayız.
Bir insanın öğrenmek için mümkün olduğunca az hata yapması gerektiğini düşünürüz. Bu yanlış varsayım ço­cuklarımızın oynayarak öğrenme olanağını ortadan kaldı­rır. Eğer bir çocuk keşif gezilerine çıkamıyorsa, algılama yeteneğini de geliştiremeyecektir (Heinrich Jackoby, 1987).
Yani çocuklar doğumlarından itibaren bir yasaklar bombardımanıyla karşılaşıyorlar. Kendi çocukluklarında yasakların acısını çekmiş olan yetişkinler şimdi yasakları kendileri koyarken bir telafi hissediyor. Çocuklarımızı, onların iyiliği adına cezalandırıyoruz ve bunun itiraf etmi­yoruz. Bilakis, kendimizi koruyucu ve iyi anne-babalar gi­bi hissediyoruz. Çocuğa "gerçekliği" öğretmek, onu itaate zorlamak bize ahlaki bir tatmin veriyor.
Böylece Bergson'un "kendimizi anne-babalarımıza ve diğer otoritelere tabi kılmak" olarak tanımladığı durum erkenden gelişiyor. Çünkü çocuk, cezalandırılmayı her za­man kendi işlediği suçun bir sonucu olarak tecrübe ediyor. Yetişkinler ve anne-babalar olarak bir yandan kendi içi­mizdeki çocuğu, diğer yandan canlılıklarıyla eski suçları yeniden hatırlatan çocuklarımızı cezalandırıyoruz. Bize yapılmış olanı, bilincine varmadan aktarmaya devam edi­yoruz.
Olağanlaşmış kendiliğimizi bu bağlam içinde sorgula­yacak olduğumuzda da, eğitimin böyle bir şey olduğunu düşünerek hemen kendimizi rahatlatıyoruz. Peki, bu noktada yaşanan nedir ve neler ters gidebilir?

17 Eylül 2012 Pazartesi

Ölü Kuşlar Tiradı / Cemil Yüksel




Çocukluğun ki boğazlandığın yer
Sıktıkça sıkılan bir nefes kaybı
Durdurulmaz bir ıkınma karnından
Doğmak için değil kurtulmak için sessizlikten.
Ha bir de baba diye bağıran bir kız çocuğunun
"Lütfen" gitme demesinin en incelikli sesinden
Oya oya kemiren o sesinden
Bilmediğin o can çekişme işte
Kurtulmak için her türlü ne yapsan da
Sevdiremez kendini kimse ellerinden.

Çocukluğun ki boğazlandığın yer
Dur! yapma! geç! her türlü emrin töreninden
Bulmuştur üzümlere konulmuş su seslerini
Bulmuştur acısını köpürte köpürte
Maviye bakınca gidilecek yerleri

Çocukluğun diyorum boğazlandığın yer
Hiç bir kadın anne olamaz celladına.
Hiç bir kadın dönemez bu yanlıştan.


Görsel: "World of Children" by Esther Bubley
2012 Eylül

13 Eylül 2012 Perşembe

Su ve Ateş III / Cemil Yüksel

III

O zaman soru kalmadı marcel
ölebiliriz kocaman cevapsızlığımızla
açmayı bekleyen kır vakitlerinde
eksiğin taşkın tomurcuklarını serpe serpe
derin derin nefeslerinde solumuş
yağmur sonralarını öpmüş kendine gelmelerde
bir postacının her kapıdan beklediği açıklık neyse
lanetli bir “ama” gibi dolaşmış içindeki öfkeyle
ölebiliriz gözleri çığlık medusa gibi
kocaman kocaman bakarak kendi korkumuza

O zaman cevap kalmadı marcel
doğrulsak bile dudaklarından açıklamalarla
sohbetlerin, kavgaların
ve penseyle zorlanmış kemiklerin içinden
dilimiz inceldi yanıtsızlığımızla
sesin bütün frekansları sayılar hepsi karanlıkta
geliyor ve geçiyor böceksi yönleriyle
sert kabukları zorlanmış bile yakınlaşmaktan
durmuyor usluluğu çekip gidiyor üzgün geçmişimize

ah marcel...
kalmadı artık uzun bir merak halinde koşan gençliğimiz.
kalmadı işte yaşlı saçları örgüler halinde.
döküldü. kaldı mı çıplaklığımız birbirine.
tekrar tekrar birbirine değen sular ve taşlar gibi
kaldı öyle arınmış tatlı sular gövdelerinde.


12 Eylül 2012 Çarşamba

Empati / Arno Gruen


Bir insanın kimliğini duygudaşlık temelinde oluşturmasıysa çok farklıdır. Andre'nin hikâyesi, anne-baba sevgisinin böyle bir gelişimi nasıl desteklediğini gösteri­yor. 1938 sonbaharıydı. Andre on iki yaşındaydı ve anne-babasıyla birlikte Almanya'nın kuzeyindeki bir kasabada yaşıyordu. Bir akşam, katıldığı bir Hitler Gençliği toplantısından sonra eve döndü. Babasına ses­lenerek, "Toplantıda bize yarın Yahudi dükkânlarını taşlayacağımızı söylediler. Benim de katılmam gerekir mi?" diye sordu. Babası ona düşünceli bir ifadeyle bak­tı: "Sen ne düşünüyorsun peki?" "Bilmiyorum. Aslında Yahudilere karşı değilim, onları tanımıyorum bile. Ama herkes taş atmaya gidecek. Ben ne yapmalıyım?" Ko­nuşmaları bu şekilde devam etti. Sonunda Andre şunla­rı söyledi: "Anladım. Kararımı kendim vereyim istiyor­sun. Biraz dolaşmaya çıkacağım, geri döndüğümde de kararımı sana söyleyeceğim." Andre kısa bir süre sonra dönerek masanın başında oturan anne-babasına katıldı. "Kararımı verdim, ama bu karar sizi de ilgilendiriyor." "Nasıl yani?" "Yahudi dükkânlarını taşlamamaya karar verdim, ama yarın herkes, X'in oğlu Andre bize katılma­dı, taş atmak istemedi, diyecek. Sonra da sana karşı bir şeyler yapacaklar. O zaman ne yapacaksın?"
Babasının iç geçirişinde rahatlamanın yanı sıra gurur hissediliyordu: "Sen dolaşırken annenle ben de konu­şup şöyle düşündük: Eğer taşlamaya katılsaydın buna karşı çıkmayacaktık, çünkü kararı senin vermeni biz is­temiştik. Ama taşlamayı reddetmen halinde Almanya'yı terk edecektik." Ettiler de.

11 Eylül 2012 Salı

Manastırlı Hilmi Beye Birinci Mektup / Edip Cansever



İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
İşte şu begonya, işte yalnızlık
İşte su damlacıkları, alnımda, kollarımda
İşte yok oluşumdan doğan kent
Hiçbir yere taşmıyorum, kendime sızıyorum yalnız
Ben dediğim koskocaman bir oyuk
Koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
Bir oyuk! sofada, mutfakta, yatağımda
Yaşamayı tersinden kolluyorum sanki
Yetişip öne geçiyorum sık sık. Sözgelimi
Bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim
İyi
Bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu
Salıyı gösteriyor.



Salondaki büyük saati sattım
Saatin ölçebileceği
Herhangi bir zaman parçası yok
Gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
Bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
Ne gereği var ki saatin
Balkona çıkıyorum sürekli
Yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece
Bir semtin ilk rengini alıyorum
Örneğin Ümraniye'de bir çay bahçesindeyim
Bazen
Anılardan anılara bir yol
Ve
Anılardan anılara sallanan bahçe
Hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor
İyi.



Yeniköy'de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah
Bu sabah bu sabah
Oralı olmadı kimse —pazartesi miydi—
Oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde
Nasıl?
Güllerse güller içinde yani
Ve balkon demirinde bir martı. Dedim ki
Deniz şuralarda bir yerde olmalı
Çıt yok evin içinde
Deniz şuralarda bir yerde olmalı
Çıt yok
Sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı
Ve göklerden tepelere inen bir sokak
Ya da bir akarsuyum ben
Denizse
Şuralarda..
Yok önemi bir iki gün kaldı —martı—
Balkonda
Deniz de öldü sonra, martı da
İyi iyi.



Suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi
Günler —seni anımsadığım zaman—
Birden Kurtuluş'tan Taksim'e giden bir tramvay görüntüsü
Mavi bir elektrik çakımı tellerde
Sanki kar yağıyor da sürekli, Tepebaşı'ndayız
Karlar gıcırdıyor ayaklarının altında
Besbelli Gümüşsuyu'ndayız, Rus lokantasındayız
—Ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz—
Şarap içmişiz, üşüyoruz
Dışarda dünya silinmiş
İkimiz ikimiz ikimiz
Böyle birkaç defa ikimiz
Sonraki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey
Nasılsa
Sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa
Sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben
Üşümüyorum da
Bende herkes var, diyen bir kızın titrek
Sesleri dökülüyor kucağıma
Dudaklarım kan mavisi bugün.



Biz burada iyiyiz, biz burada çok iyiyiz
Biz burada kırk yaşındayız hepimiz
Dördümüz bir kişiyiz de ondan
İçimizden biri uyuyor olsa, falan filan
Onu bekliyoruz bir kişi olmak için
Evet evet, yanılmıyorum ben
Bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
Doğrusu ya
Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor
Duvardaki vitray, begonya
Begonya, vitray
Kurtuluş'la Asmalımescit birbirine geçiyor
Bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım
Karanfil kokuyorsa biraz
Yeni koparılmış bir demet karanfilim ben
Saçlarım soğuk ve uzun.


Ne diyordum? yağmurlar, evet
Üşümüyorum ürperiyorum sadece
Biçimini zorlayan bir kedi gibi
Dur biraz
Kapı çalındı, hayır, telefon
Telefon kapı telefon
İkisi birden mi yoksa
Yoksa
Ne telefon ne kapı
Bir şimşek sesi hiç olmazsa
O da değil
Ses filan duymadım ki ben
Yuvarlandıkça büyüyen
Bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki
İki sesi taşıyan bir ses
Neden olmasın
Biraz önceki gibi
Üstümden biri kalkmıştı —yok canım—
Öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi
Yer değiştiren gezgin bir gölge
Bahçedeki ceviz ağacından
İçeri sürüklenen.




8 Eylül 2012 Cumartesi

Umut Devrimi / Erich Fromm


1.  Umut Ne Değildir?
Umut, daha büyük bir canlılık, daha büyük bir duyarlılık ve akılcılık sağlamak yönünde gerçekleştirilmek istenen her toplumsal değişimin, belirleyici öğesidir. Ne var ki, umudun doğası çoğu kez yanlış anlaşılmış ve umutla hiçbir ilişkisi olmayan, hatta umudun tam karşıtı olan yaklaşımlarla karıştırılmıştır.
Umut etmek nedir?
Çoğu kişinin sandığı gibi, dileklere ve isteklere sahip olmak mı­dır? Böyle olsaydı, daha çok ve daha iyi otomobil isteyen, daha iyi ev, daha çok araç-gereç isteyenler, umutlu insanlar olacaklardı. Ama değiller; bunlar umutlu insanlar değil, daha çok tüketimde bu­lunmaya düşkün kişilerdir.
Umudun nesnesi bir şey değil de, daha dolu bir yaşam sür­mek, daha büyük bir canlılık içinde bulunmak, o sonsuz sıkkınlık­tan kurtulmak olduğunda, ya da dinbilimsel açıdan bakarsak günah­lardan arınma, ya da siyasal açıdan devrime kavuşmak olduğunda mı gerçek anlamda umut etmiş oluyoruz? Evet, aslında bu türden beklentiler, umut etmek anlamını taşıyabilir, ama beklentilerde edilginlik varsa ve umut, el-etek çekmenin, teslimiyetçiliğin bir bahane­si oluyor, yalnızca bir ideoloji haline gelinceye dek "beklemek" şek­linde kendini gösteriyorsa, umut etmekten söz edilemez.
Kafka, Dava adlı romanında, bu türden teslimiyetçi ve edilgin umudu çok güzel betimlemiştir. Bir adam cennete (Yasaya) açılan kapının önüne gelir, ve kapıcıdan içeri girme izni ister. Kapıcı, şu an için izin veremeyeceğini söyler. Yasa’ya giden yola açılan kapı, aslında ardına dek açıktır, ama adam, giriş izni alıncaya dek bekle­menin daha iyi olacağına karar verir. Ve oturur, beklemeye başlar; günlerce ve yıllarca bekler. Tekrar tekrar içeri girme izni ister, ama her seferinde kendisine henüz izin verilemeyeceği söylenir. Adam, bütün bu uzun yıllar boyunca durup dinlenmeksizin kapıcıyı ince­ler; kürk yakasındaki bitleri bile yakından tanıyacak hale gelir. Gi­derek yaşlanır; ölmek üzeredir. İlk kez şu soruyu sorar: "Nasıl olu­yor da bütün bu yıllar boyunca benden başka hiç kimse girmek iste­medi bu kapıdan?" Kapıcı, "Senden başka hiç kimse giremezdi ki bu kapıdan," diye yanıtlar onu. "Çünkü kapı yalnız ve yalnız senin içindi. Şimdi artık kapayacağım."
Adam artık anlamayacak kadar yaşlıydı, genç olsaydı da anla­yamayacaktı belki. Bürokratların dediği dediktir; hayır dendiğine göre içeri giremez. Bu edilgin, bekleyen umuttan biraz daha fazlası olsaydı onda, içeri girmiş olacaktı, ve bürokratları umursamama yü­rekliliği, onu parıltılı saraya götürecek olan özgürleştirici edim ola­caktı. Çoğu insan Kafka’nın ihtiyarına benzer. Umut ederler ama yüreklerinin sesini, itkisini dinleme ve ona göre davranma yetisin­den yoksundurlar; bürokratlar onlara yeşil ışık yakmadığı sürece beklerler de beklerler.[1]
Bu türden edilgin umut, zamana sahip olmayı ummak şeklinde betimlenebilecek genelleştirilmiş bir umut biçimiyle yakından ilgili­dir. Zaman ve gelecek, bu türden umudun ana bölümü haline gel­miştir. Şimdi süreci içinde hiçbir şey beklenmemektedir, bir sonra­ki anda, ertesi gün, gelecek yıl içinde ve umudun bu dünyada ger­çekleştirilebileceğine inanmak çok saçma gelirse, bir başka dünya­da bir şeylerin olacağı beklenir. Bu inancın ardında, geleceğe bir tanrıça gibi tapan Robespierre gibi bir adam tarafından Fransız Devriminde başlatılan bir putperestlik, ”Gelecek"e, "Tarih'e ve "Sonra"ya tapma yatmaktadır: Hiçbir şey yapmam; edilginliğimi korurum, çünkü ben hiçbir şey değilim, güçsüzüm, yetisizim; ama gelecekte, zamanın göstereceği şeyler, benim başaramayacağım şey­lerin gerçekleşmesini sağlayacak. Çağdaş burjuva düşüncesindeki "gelişme"ye tapmanın değişik bir yönü olan bu geleceğe tapma, umudun yabancılaşmasının ta kendisidir. Ben bir şey yapmayaca­ğım, ben, bir şey olmayacağım, ama tapımlar, gelecek ve sonra, ben hiçbir şey yapmadan bana bir şeyler getirecek[2].
Edilgin bekleyişin, umutsuzluğun gizlenmiş bir biçimi olduğu doğrudur, ama bir de bunun tam karşıtı gizlenme biçimiyle kendini gösteren — sözlerle, serüvencilikle, gerçekliği görmezden gelerek ve zorlanamayacak şeyi zorlayarak gizlemek şeklinde görülen — bir başka "umuttan yoksun olma" ve çaresizlik biçimi vardır.
Bütün koşullar altında ölümü yenilgiye yeğ tutmayanları horgören isyan öncülerinin ve sahte Kurtarıcıların yaklaşımı buydu işte. Bu günlerde, bu sözümona köktenci umutsuzluk kılıfı ve hiççilik, genç kuşağın en ateşli üyelerinden bazıları arasında seyrek rastla­nan bir durum değil. Gözüpeklikte ve kendilerini ortaya koymada üstlerine yok, ama gerçekçilikten, geniş kapsamlı tasarlama ve yön­lendirme yetisinden yoksun olmaları, bazıları ayrıca yaşam sevgisi beslememeleri nedeniyle inandırıcı olmaktan uzaklaşıyorlar.[3]

2.   Umudun Paradoksu ve Doğası
Umut, kendi içinde çelişkilidir (paradoksaldır). Ne edilgin bek­leyiştir, ne de gerçekleşmesi olanaksız koşulların gerçekçi olmayan bir şekilde zorlanmasıdır. Atlama anı geldiğinde sıçrayacak olan çömelik bir kaplana benzer umut. Ne yorgun reformculuk umudun bir anlatımıdır ne de sözümona-köktenci* serüvencilik. Umut et­mek demek, henüz doğmamış şey için her an hazır olmak, ama do­ğumun, bizim yaşam sürecimiz içinde gerçekleşmemesi halinde umarsızlığa, umutsuzluğa düşmemek demektir. Zaten var olan ya da hiçbir zaman var olmayacak olan bir şeyi umut etmenin anlamı yoktur. Umutları zayıf olanlar, ya vurdumduymazdırlar ya da şidde­te eğilim duyarlar; umutları güçlü olanlar, yeni yaşamın tüm belirti­lerini görür, bundan sevinç duyarlar ve doğmaya hazır olan şeyin varlık kazanmasına yardımcı olmaya her an hazır bulunurlar.
Umut konusundaki yanıltıcı noktaların en önemlilerinden biri de, bilinçli umutta bilinçsiz umut arasında ayrım yapamamaktır.
    Elbet bu, mutluluk gibi, kaygılılık, ruh çöküntüsü, can sıkıntısı ve nefret gibi, birçok diğer duygusal deneyimlerle ilgili olarak ortaya çıkan bir yanlıştır. Freud’un kuramlarının bunca yaygın olmasına karşın, onun "bilinçsiz" kavramının bu türden duygusal görüngülere böylesine az uygulanması şaşılacak şeydir. Bu olgunun belli başlı iki nedeni olsa gerektir. Birincisi şu olabilir: Bazı ruhçözümlemecile- rin ve bazı "ruhçözümleme filozoflarının" yazılarında, bütün bir bi­linçaltı görüngüsü — yani bilinçaltına itme, bastırma görüngüsü — cinsel istekleri söz konusu etmektedir; buysa, bilinçaltına itme kav­ramını cinsel isteklerin ve etkinliklerin bilinçli olarak bilinçten giz­lenmesi kavramının eşanlamlısı olarak kullanma yanlışına düştükle­rini göstermektedir. Böyle yapmakla, Freud’un buluşlarını, bu bu­luşların getireceği bazı önemli sonuçlardan yoksun bırakmış oluyor­lar. İkinci nedense, şu olgudan kaynaklanıyor olsa gerektir: Victo­ria Dönemi sonrası kuşaklar için bilinçaltına itilmiş ya da bilince çıkması engellenmiş cinsel isteklerin farkında olmak, yabancılaşma, umutsuzluk ya da doymakbilmezlik gibi deneyimlerin farkına var­maktan çok daha rahatsız edicidir. Çok görünen bir örneği burada vermek gerekirse: Çoğu insan, korku, sıkkınlık, yalnızlık, umutsuz­luk gibi duyguların varlığını kendi kendilerine itiraf etmezler — ya­ni, bu duyguların bilincinde değillerdir (ya da bu duygular bilinçdışı- dırA). Bunun nedeni çok yalındır. Bizim toplumsal modelimizde, ba­şarılı insanın korkulu, sıkkın ya da yalnızlık içinde olması beklen­mez. Başarılı insan, bu dünyayı bütün dünyaların en iyisi olarak gör­melidir; yaptığı işte basamak atlama fırsatını yakalamak için, korku­larını, kuşkularını, ruhsal çöküntülerini, sıkkınlıklarını ya da umut­suzluklarını da bastırmak, bilinçaltına itmek durumundadır.
Bilinçli olarak umutlu olan ve bilinçsiz olarak da umutsuzluk duygularına sahip çok insan vardır da bunun tersi durumda insan çok azdır. Umudun ve umutsuzluğun incelenmesinde ele alınacak önemli nokta, insanların kendi duyguları konusunda ne düşündükle­ri değil, gerçekten de ne hissettikleri, ne duyduklarıdır. Bu, onların sözlerinden ve tümcelerinden pek anlaşılmayabilir, ama yüzlerinde­ki anlatımdan, yürüme biçimlerinden, gözlerinin önündeki bir şeye karşı ilgiyle tepki gösterme yetilerinden ve, mantıklı savları dinleme yetisiyle kendini gösteren tutuculuktan yoksun oluşlarından anlaşıla­bilir.
Bu kitapta toplumsal-ruhbilimsel görüngüye uygulanan devim­sel görüş açısı, çoğu toplumsal-bilim araştırmalarındaki tanımlayıcı davranışçı yaklaşımdan köklü bir şekilde ayrılmaktadır. Devimsel (dinamik) açıdan, kişinin şimdi ne düşündüğünü, ya da ne söylediği­ni, ya da nasıl davrandığını bilmek istiyoruz. Kişilik yapısı, yani enerjilerinin yarı-sürekli yapısı, bunların gönderildiği yönler, ve han­gi yoğunlukta akmakta oldukları ilgilendiriyor bizi. Davranışı yön­lendiren itici güçleri bilirsek, yalnızca şimdiki zamanda gerçekleşti­rilen davranışı anlamakla kalmayız, bir kişinin değiştirilmiş koşullar altında nasıl davranabileceği konusunda da akla uygun varsayımlar­da bulunabiliriz. Devimsel açıdan, bir kişinin düşüncesindeki ya da davranışındaki şaşırtıcı "değişiklikler", o kişinin kişilik yapısının bi­linmesi koşuluyla, çoğu kez önceden bilinmesi, öngörülmesi olası değişikliklerdir.
Umudun ne olmadığı konusunda daha çok şey söylenebilir, ama gelin hızlanalım ve umudun ne olduğu sorusunu soralım. Aca­ba sözcüklerle betimlenebilir mi umut, yoksa yalnızca bir şiirde, bir şarkıda, bir harekette, yüz anlatımında ya da bir edimde mi dile ge­tirilebilir?
Her insansal deneyimde olduğu gibi, sözcükler, deneyimi be­timlemeye yeterli değildir. Hatta çoğu kez, sözcükler bu işin tam tersini yapar: deneyimi çapraşıklaştırır, paramparça eder ve öldü­rür. İnsan, ne yazık ki çoğu kez, sevgi üzerine, nefret ya da umut üzerine konuşma süreci içinde, anlatması gereken konuyla bağlantı­sını yitirir. Şiir, müzik ve diğer sanat biçimleri, insansal deneyimleri betimlemeye çok daha uygun araçlardır; çünkü onlar, kendi kuralla­rına tam tamına uygun olmanın getirdiği bir kusursuzluğa sahiptir­ler ve insan deneyiminin yeterli ve uygun simgeleri olarak kabul edi­len yıpranmış bozuk paraların belirsizliğinden ve anlaşılmazlığın­dan uzaktırlar.
Bununla birlikte, duygu deneyimine, bir şiirin dizelerini oluş­turmayan sözcüklerle değinmek olanaksız değildir. İnsanlar, karşıla­rındaki kişinin sözünü ettiği deneyimleri hiç değilse bir ölçüde paylaşmasaydı, bu mümkün olmayacaktı. Deneyimi betimlemek de­mek, deneyimin çeşitli yönlerine işaret etmek ve böylece yazarla okurun, aynı şeyden söz ettikleri bir etkileşim ortamı oluşturmak­tır. Böyle bir etkileşim kurmaya çalışırken, okurdan, benimle birlik­te çalışmasını ve umudun ne olduğu sorusuna benim yanıt vermemi beklememesini isteyeceğim. Bir diyalog kurmamızı olanaklı kılmak için, okurdan kendi deneyimlerini harekete geçirmesini bekleyece­ğim.
Umut etmek, bir varolma durumudur. Yoğun, ancak henüz harcanmamış bulunan etkin olma durumunun[4] içsel olarak hazır ol­masıdır. "Etkinlik" kavramı, çağdaş sanayi toplumunda insanın en yaygın yanılsamalarından birine dayanır. Kültürümüzün dişlilerinin tamamı etkinliğe — meşgul olma anlamında etkinliğe — ayarlanmış­tır; ve bu, meşguliyet anlamında meşgul olmayı (ticari iş için gerek­li meşguliyeti) kapsamaktadır. Hatta, çoğu insan öylesine "etkin"dir ki, bir şey yapmadan duramaz; dinlenme saatleri denilen süreyi bile bir başka etkinlik biçimine dönüştürür. Para kazanmak yönünde et­kinlik göstermiyorsanız, arabayla dolaşarak, golf oynayarak ya da sadece çene çalarak etkinlikte bulunuyorsunuzdur. ''Yapacak" hiç­bir şeyinizin bulunmadığı an, asla olmamalıdır. Bu türden davranı­şa etkinlik demek ya da dememek bir terimbilim (terminoloji) soru­nudur. İşin kötüsü, çok etkin olduklarını sananların çoğu, "meşgul" olmalarına karşın, son derece edilgin olduklarının farkında değiller­dir. Bunlar, dürtüyü, uyarıcıyı, sürekli olarak dışardan beklerler — bu uyarıcı başkalarının çene çalması olabilir, film görüntüleri, gezi ya da hatta yeni bir kadın ya da erkekle cinsel ilişkide bulunmak gi­bi, diğer daha coşturucu tüketim heyecanları olabilir. Bunlar dürtül- meye, "açma düğmelerinin çevrilmesine", kışkırtılmaya, ayartılma­ya gereksinim duyarlar. Hep koşarlar, asla durmazlar. Her zaman "itilirler”, eğilir ve bir daha asla doğrulmazlar. Kendi kendileriyle karşı karşıya geldiklerinde ortaya çıkan kaygıdan kaçmak için bir şey yapma tutkusuna kapılmışlardır ama kendilerini yoğun bir şekil­de etkinmiş gibi görürler.
Umut, yaşamaya ve büyümeye eşlik eden, onunla birlikte bulu­nan bir ruhsal öğedir. Eğer güneş almayan bir ağaç, gövdesini güne­şin geldiği yöne eğerse, ağacın, tıpkı insan gibi "umut ettiğini" söyle­yemeyiz; çünkü insandaki umut, bir ağaç için söz konusu edilemeye­cek duyguları ve farkında olmayı içerir. Ama gene de ağacın güne­şin gelmesini umduğunu, ve gövdesini güneşe doğru bükmekle bu umudu dile getirdiğini söylemek yanlış değildir.
Yeni doğmuş bir çocuk için durum farklı mıdır? Bebek, farkın­da olma durumu içinde bulunmayabilir, ama gene de, onun etkinli­ği, doğmak ve bağımsız olarak solumak umudunu dile getirir. Süt çocuğu anasının göğüslerine ulaşmayı umut etmez mi? Bebek ayak­ları üzerinde dikilip yürümeyi umut etmez mi? Hasta iyileşmeyi, tu­tuklu özgür olmayı, aç yemek yemeyi umut etmez mi? Uykuya dal­dığımızda ertesi gün uyanmayı umut etmez miyiz? Sevişme bir erke­ğin iktidarına, eşini uyarma yetisine olan umudunu, ve kadının ona yanıt verme ve onu uyarma umudunu içermez mi?




[1] Esperar sözcüğü İspanyolcada hem beklemek hem de umut etmek anlamına gelir; bu kavramın, burada betimlemeye çalıştığım o özel edilgin umut anlamını içer­diği çok açıktır.
[2] Neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi ve neyin kötü olduğuna tarihin karar ver­diğini savunan Stalin’ci görüş doğrudan doğruya Robespierre’in putçuluğunun ve sonracılığının devamıdır. Bu yaklaşım, "Tarih hiçbir şey değildir ve hiçbir şey yap­maz. Bir şey olan ve yapan, insandır," ya da Feuerbach Üzerine Tezler’de, "İnsanla­rın, koşulların ve yetişme tarzının ürünleri olduğu ve dolayısıyla, değişmiş insanla­rın başka koşulların ve değiştirilmiş yetişme tarzının ürünleri olduğu yönündeki maddeci öğreti, koşullan değiştirecek olanın insanlar olduğunu ve eğiten kişinin eği­tilmeye gereksinimi bulunduğunu unutmaktadır," diyen Marx'in görüşünün tam ter­sidir.
[3]  Bu türden umutsuzluk, Herbert Marcuse’ün Eros and Civilization (Eros ve Uygarlık) adlı kitabıyla (Boston: Beacon Press, 1955) One-Dimensional Man’àc (Tek Boyutlu İnsan’da) (Beacon Press, 1964) çok açık bir şekilde görülmektedir. Ona göre sevgi, sevecenlik, ilgililik ve sorumluluk gibi bütün geleneksel değerler, yalnızca teknoloji toplumu öncesinde anlam taşımaktaydılar. Yeni toplumda — bas­kı ve sömürüden yoksun olanında yani — ölüm de içinde olmak üzere hiçbir şeyden korkması gerekmeyen, yeni gereksinmeler geliştirecek yeni insan ortaya çıkacaktır; bu insanın cinselliği çok yönlü olacak ve kişi, bu yeni cinsellik şeklini doyurabilecek- tii [okura Freud’un Three Contributions to the Theory of Sex (Cinsellik Kuramı Üzerine Üç İnceleme) adlı kitabını öneririm]. Kısacası Marcuse, insanoğlunun nihai gelişmesini, bebeksi yaşama çekilmede, emzirilmiş bebeğin mutluluğuna dönmede görmektedir. Yazarın sonunda umutsuzluğa varmasına şaşmamak gerekir: "Toplu­mu dönüştürme kuramı, şimdiki zaman ile kendi geleceği arasındaki boşluğa köprü oluşturabilecek kavramlardan yoksun; hiçbir şey vaat etmiyor, başarı umudu taşımı­yor, dolayısıyla olumsuz...” (Oııe-Dımensiona/Man, s. 257).
Bu alıntılar, Marcuse’e bir devrimci önder olarak saldıran ya da hayranlık du­yanların ne büyük bir yanılgıya düştüklerini göstermektedir; çünkü devrim, hiçbir zaman umutsuzluk temeli üzerine kurulmamıştır ve de kurulamaz. Ama Marcuse politikayı umursamaz bile; çünkü insan, şimdiki zaman ile gelecek arasındaki basa­makları dikkate almıyorsa, ister köktenci, ister başka şeyci olsun siyaseti ele almıyor demektir. Temelde Marcuse, kişisel umutsuzluğunu bir köktencilik kuramı olarak sunan yabancılaşmış bir aydın örneğidir. Ne yazık ki, anlayıştan ve bir ölçüde de Freud bilgisinden yoksun oluşu, Freud’çuluğu, burjuva maddeciliğini ve karmaşık Hegel’ciliği çözümlemek amacıyla üzerinde gezindiği, ve onu, kendisine ve akıldaşla- rı olan "köktencilere” en gelişmiş kuramsal yapı gibi görünen bir sonuca götüren bir köprü oluşturuyor. Bunun toy bir us düşü, temelden akıldışı, gerçekçilikten uzak ve yaşam sevgisinden yoksun olduğunu ayrıntılı bir şekilde göstermenin yeri burası de-
"Radical" sözcüğü ABD'de, günlük konuşma dilinde "devrimci" anlamına kullanılıyor. Bununla birlikte bu kitapta bütün "radicarieri "köktenci" diye çeviriyo­rum. (Ş. Y.)
[4] [Kullamlagelen "etkinlik" (activity) terimi yerine] "etkin olma durumu” (acti- veness) terimini, Michael Maccoby’den aldığım kişisel bir mektuba borçluyum; "et­kin olma durumu" ya da "edilgin olma durumu" bir davranışla ya da zihinsel durum­la ilgili olduğunda, edilginlik yerine "edilgin olma durumu" (passivity/passiveness) terimlerini kullanırım.
Etkinlik ve edilginlik sorununu, özellikle üretken yönlendirme bağlamında bir­kaç kitabımda tartıştım. Burada, Ernest Schachtel’in Metamorphosis (Değişim) adlı kitabında (New York: Basic Books, 1959) en güzel anlatımını bulan etkinlik ve edil­ginlik tartışmasına okurun dikkatini çekmek isterim.

4 Eylül 2012 Salı

Yürüyünce / Cemil Yüksel


ne diyordu yürümeye dikilen ilk gövde
aldık bir fincan kahveyi odadan odaya taşıyoruz
konumundan sıkılmış bir fincanı anladığımız mı
oturduğumuz yerlerin mi
yoksa türlü türlü giysilerin kırışıklığı mı
hangisi yatıştırır bir adamı sabahlara kadar
ne güzel durdu bak seçmemeye hiçbirini
biri bile yetemez yatıştırmaya içimizdekileri

ne diyordu yürümeye dikilen ilk gövde
ben yürüyünce anlamlar yeniden kuruluyor
karşı pencereye doğru yükselen sarmaşığın dediği bu
akşam erkenden kurulan saatlerin, uyanamamaların
bahçe kapılarının, salıncakların, öpüşme seslerinin
ne varsa kulakların eğilerek dinlediği
bir ilkellikle güzel tutkulu inlemelerin
bir bardakta sıkılmayan suyun da söylediği bu
söylenip duran bakıcının sabaha yakın korkuyla
dediği durmadan unutmaksızın döndüğü
ne varsa ben yürüyünce yeniden kuruluyor
mesela hiç mi hiç şaşkınlığı yok muşambanın
aynı yıpranmanın sesiyle kırış kırış daha
serilmiş gibi yakınlığımıza köprü olan her şeye
yürüyünce yeniden kuruluyor, aşk sanıyor sarhoşluğu

evet diyor yürüyünce yeniden kuruluyor
gondollardan yükselen genç kız çığlıkları
hoş geldiniz diyen sevecen bir karşılama
karşılama dedim de hani çok anlaşılmayan o incelik
bir ayrıntının sezgilerle çiftleştiği o buluşma
az bulunur dediğimizde o gariplik
yeniden kuruluyor, kerelerce salınmış bir ibre

az kullanılan bir kelimeyi hatırlarken ki şaşkınlık
yürüyünce yeniden kuruluyor
sarmaşık bir karış boy daha atmış
dudakların  sıkıntılarla aralık
karınca yuvalarından saçılmış binlerce karınca gibi etraf
dokunsak bir suya bütün dokunmaların taş sanıldığı
gece ve sokağı ayağa kaldıran salıncak sesi
bunlarda mı yürüyünce yeniden kuruluyor
öyle sanılıyor öyle biliniyor
öyle elbet!

İzafi Dergisinin 7. sayısında yayınlanmıştır.