Yürüyünce / Cemil Yüksel


ne diyordu yürümeye dikilen ilk gövde
aldık bir fincan kahveyi odadan odaya taşıyoruz
konumundan sıkılmış bir fincanı anladığımız mı
oturduğumuz yerlerin mi
yoksa türlü türlü giysilerin kırışıklığı mı
hangisi yatıştırır bir adamı sabahlara kadar
ne güzel durdu bak seçmemeye hiçbirini
biri bile yetemez yatıştırmaya içimizdekileri

ne diyordu yürümeye dikilen ilk gövde
ben yürüyünce anlamlar yeniden kuruluyor
karşı pencereye doğru yükselen sarmaşığın dediği bu
akşam erkenden kurulan saatlerin, uyanamamaların
bahçe kapılarının, salıncakların, öpüşme seslerinin
ne varsa kulakların eğilerek dinlediği
bir ilkellikle güzel tutkulu inlemelerin
bir bardakta sıkılmayan suyun da söylediği bu
söylenip duran bakıcının sabaha yakın korkuyla
dediği durmadan unutmaksızın döndüğü
ne varsa ben yürüyünce yeniden kuruluyor
mesela hiç mi hiç şaşkınlığı yok muşambanın
aynı yıpranmanın sesiyle kırış kırış daha
serilmiş gibi yakınlığımıza köprü olan her şeye
yürüyünce yeniden kuruluyor, aşk sanıyor sarhoşluğu

evet diyor yürüyünce yeniden kuruluyor
gondollardan yükselen genç kız çığlıkları
hoş geldiniz diyen sevecen bir karşılama
karşılama dedim de hani çok anlaşılmayan o incelik
bir ayrıntının sezgilerle çiftleştiği o buluşma
az bulunur dediğimizde o gariplik
yeniden kuruluyor, kerelerce salınmış bir ibre

az kullanılan bir kelimeyi hatırlarken ki şaşkınlık
yürüyünce yeniden kuruluyor
sarmaşık bir karış boy daha atmış
dudakların  sıkıntılarla aralık
karınca yuvalarından saçılmış binlerce karınca gibi etraf
dokunsak bir suya bütün dokunmaların taş sanıldığı
gece ve sokağı ayağa kaldıran salıncak sesi
bunlarda mı yürüyünce yeniden kuruluyor
öyle sanılıyor öyle biliniyor
öyle elbet!

İzafi Dergisinin 7. sayısında yayınlanmıştır.