29 Kasım 2010 Pazartesi

Arp / Cemil Yüksel

onca sesi yürüdün desem, değil
bir kapının açılışındaki merhaban desem
o da değil,
buyur ettiklerin,nasılsın dediklerin
yalandan kahve falları hiçç değil,
her gün başka başka denersin
su doldurmayı içli bir sürahiye
yangın için hazır bulundurmuş gibi

senin kalkıp gitmen var
-uzun vakitler, gözlerin kendine sarılır-
içine kapanmış istiridye denizde sanki
onca duruşu karşılar gibisindir
yetmez bir şeylerin oracıkta çözülüvermesi
sokulur en yakınına tereddütsüz ilgiler

bir su içiyorsun ne güzel diyorsun sular
akmıyorsun, kendi olmak için çabalayan
çocukluk günleri de bırakmıyor seni
sen bir bırakılsan tuttuğun eller değişecek!
dudakların onların öpülmesi de değişecek!
kadınsın boşa mıdır bakması gözlerinin
bakınca da sinmesi, ustaca
saracak her şeyi diriliğin

senin gitmen var şuracıkta
hiçbir şey değil gibi görünür de
ateşten daha büyük ayaklarına yürüyen sular
beni, akan her şey kan gibi tutar
bir deniz mi boşalıyor saçlarından?


24 Kasım 2010 Çarşamba

Orhan Kemal / Nazım Hikmet'le 3,5 Yıl Tavşan Hikayesi


Şehrin kenar mahallelerinin birinde, yol işlerinde çalıştırılı­yorduk. Bir ikindiüstü küçük bir çocuk bir tavşan yavrusu getir­di. Bir pamuk yumağına benzeyen tavşan yavrusunun pembe, şurup rengi gözleri vardı. Çocuk, tavşanı satıyordu.. Arkadaşlar ileri geri tavşanla oynadılar, fakat hiçbiri alıcı olmadı.
Ben Nâzım'ı hatırlamıştım, çocukla pazarlığa giriştim, elli kuruşa anlaştık, parayı verip tavşanı aldım.
Hapishaneye döndüğüm zaman Nâzım radyo başındaydı. Radyonun masası kenarına ilişmişti, ağzında piposu, yanı başın­da da Deve, bastonuna dayanmış...
Tavşan yavrusuyla yanına kadar sokuldum. Dalgındı, far­kında olmadı ilkin, sonra tavşana gözü ilişince, radyoyu filan bırakıp öyle bir fırlayış fırladı, tavşanı elimden öyle bir kapış kaptı ki!
Bir taraftan, tavşan üzerine makineli tüfek gibi sorular sorar­ken, bir taraftan da onu öpüyor, seviyor, yüzüne gözüne sürü­yor, koynuna sokup çıkarıyor...
"... Sahi mi söylüyorsunuz? Sahiden bana mı getirdiniz bu­nu? Benim için mi aldınız? Kaça aldınız? Nereden aldınız? Kim­den aldınız?" Öpüyor, seviyor...
"Demek benim için aldınız? Elli kuruş mu verdiniz? Elli ku­ruşu size iade etsem uygunsuzluk mu olur? Affedersiniz o hâl­de... Teşekkür ederim... Biliyor musunuz, dünyanın en şirin he­diyesi..."
Ayağında takunyaları, idarenin beton makasında bir tavşanla birkaç sefer boydan boya gitti, geldi, geldi gitti... Derken baş' gardiyanın odasına dalıyor:
"Başefendi, bak, bak tavşanıma..."
Başgardiyanın odasından çıkıyor, Kalem'e dalıyor.
Kalem'de çalışan mahkûm arkadaşlar o sıra adliyeden gelmiş mahkûm veya tutukluların kayıt işleriyle meşguller...
"Süleyman Bey, bakın tavşanıma! Nasıl? Gözleri ya? Ha? Hişt Süleyman Bey, Süleyman Bey yahu..."
"Güzel, üstadım, gördüm, hayırlı olsun..."
"Zabıtçı sen de bak... Bak bıyıklarına... Zabıtçı, bıyıklarına bak! Yahu bu tavşan sizin kayıtlarınızdan daha önemli! Siz be­nim tavşanımla hiç ilgilenmiyorsunuz canım!.."
Kalem'den çıkıyor, atölyelere inen merdivenlerde kaybolu­yor. Neden sonra dönüyor:
"Pek beğeniyorlar tavşanımı canım.. Siz sağ olun e mi? Bu­nu akıl etmek harikulade bir zekâ olayı, muhakkak..."
"Ya, demek öyle!?."
"Evet canım, evet... Mutlaka öyle... Fakat tavşanımın bıyık lan..."
"Şu halde ben zekâmla övünebilirim?"
"Elbette övünebilirsiniz.. Fakat dişlerine bakın birader.. Bi­liyor musunuz, üstdudağı niçin yarıktır?"
"Yooo..."
"Niçin canım, niçin bilmiyorsunuz? Siz hayvanat okumadı­nız mı?"
"Okudum ama unuttum..."
"Sizin zekânızdan beklemezdim doğrusu.. Hem biliyor mu­sunuz, bunu bilmemek benim tavşanıma hakarettir..."
" Yok canım!.. Peki siz söyleyin, neden yarık?"
"Hayvanattan tavşan familyasına değil de, topluluğuna, ne denirdi?"
"Kaadıma mı? Kunduz da bu topluluktan..."
"Yahu siz çok şeyler biliyorsunuz.. Neydi? Kaadıma! Ne de­mek? Kemiriciler mi?"
"Şu üstdudağın yarıklığı meselesini kaynatmayalım. Niçin yarıktı?"
"Bilmiyor musunuz sahiden? Canım, kaadımayı bildiniz de..."
"Bilmiyorum beyim, öğrenmek istiyorum..."
"Şaka ediyorsunuz.. Kaadımayı bilen..."
"Bilmiyoaım..."
"Demek, bilmiyorsunuz?"
"Evet, bilmiyorum... Siz bilin de öğrenelim!"
"Canım, ben biliyor muyum sanki?"
"Vaaay!.."
Bıyıklarını yiye yiye gülüyor... Bir ara bir koşu revire... Son­ra takunyalarının sesi geliyor.
"Biliyor musunuz, beni bundan daha çok memnun edemez­diniz bu ölümlü dünyada..."
Dönüyor, dolaşıyor, tavşanı öpüyor...
"Gözlerine bakın gözlerine..."
"Aaa!.. Bıyıklarına bakın, nasıl titriyor!"

"Bunun karnı açtır şimdi, değil mi?"
Tekrar koşuyor başgardiyana:
"Başefendi, Başefendi, caaanım Başefendi, şu Bobi'ye bir ko­şu izin verseniz de süt bulsa biraz..."
"Başefendi, buna şimdi taze yonca buldurup vermeli miyim?”
"Bakın Başefendi, bakın, nasıl titriyor! Biliyor musunuz, bu korktuğu için titremiyor, titrediği için korkuyor!"
"!!  "
Haydi marangozhaneye... Marangozlara rica, minnet, ısrar, onları seferber eder, tavşana alelacele bir sandık yaptırır.
Ben koğuştaydım, sandıkla geldi, sandığı koğuşun bir kena­rına yerleştirdi. Nereden buldurmuşsa süt buldurmuş, onu bi­zim yemek kaplarından birisine koydu, bir başka kaba su, iki tu­tam da taze yonca... Fakat ne yapsa boş. Tavşan yavrusunun pembe şuruba benzeyen gözleri hüzün içinde... Hayvan, onları kaygılı bir düşüncelilikle sabit bir noktaya dikmiş, dehşetle titri­yor, bıyıklarıysa oynayıp durmakta...
Nâzım, elleri belinde, tavşanı yukarıdan aşağıya uzun uzun seyrettikten sonra, eğildi, süt kabını önüne sürdü. Tavşan ür­kütülmüş gibi sıçradı, süte arkasını çevirdi. Nâzım bu sefer yoncayı sürdü, tavşan gene kaçınca, suyu sürdü, gene... Ayağa kalktı:
"Niçin yemiyor acaba, biliyor musunuz?"
"Bilmem..."
"Bu hususta uzmanlığınız yok mu?"
"Yooo..."
"Çorbacı'nın var mı acaba?"
Koşup Çorbacı'yla Yayalar Köylü İbrahim'i getiriyor.

"Bu niçin yemiyor, biliyor musunuz?"
Yayalar Köylü kıs kıs gülüyor.
Çorbacı, "Üstadım," diyor, "adamcağızı ikrama boğdun bü­tün, bırak kendi hâline, yer o..."
Nâzım, yumrukları belinde, gayet ciddi, gözleri tavşanda...
"Bu tavşan acaba erkek mi, dişi mi?"
Yayalar Köylü gülmekten kırılıyor, hep gülüyoruz, Nâzım da bıyıklarını yiye yiye:
"Ne gülüyorsunuz canım, ne gülüyorsunuz? Biz böyleyiz iş­te Yayalar Köylüm... Bey ve paşazadeler böyleyizdir."
Yayalar Köylü hâlâ gülüyor. Nâzım tekrar soruyor:
"Bu hususta uzman kimse yok mu içinizde?"
Yayalar köylü nihayet, "Var," diyor, "Ertuğrul Bey... Onu çağırın."
Ertuğrul çağrılıyor. Böyle şeylerde pek ciddiye çalar o. Sıhhıye' dir hapishane revirinde... O sırada işi varmış anlaşılan, elle­ri ıslaktı, yüzü ciddi, kaşları da çatık...
"Efendim," diyor, "ne var?"
Yayalar Köylü gülmekten mosmor, Çorbacı' nın omuzuna tutunmuş.
Nâzım Hikmet soruyor:
"İşin vardı galiba Ertuğrulcuğum... Bir şey rica edecektim... Kusura bakma e mi?"
Ertuğrul hâlâ ciddi ve sabırsız. Nâzım Hikmet tekrarlıyor:
"İşiniz mi vardı?"
"Birader ne diyeceksen de Allah'ını seversen... İşim vardı, evet!"
"Ya, vah vah!.. Demek işiniz vardı?"
Ertuğrul, dalga geçildiğini sanarak savuşurken, önüne Yaya­lar Köylü geçiyor. Hâlâ yüzü gülmekten kıpkırmızı.
"Bak Ertuğrul Bey, üstat ne soruyor, sen bu işlerin uzmanıymışsın... Bu tavşan diyor, erkek mi, dişi mi?"
Ertuğrul lahavle çekerek uzaklaşırken kahkahalarımızı atıyo­ruz. Nihayet Çorbacı, tavşanı usulünce muayene edip, "Erkek!" dedi.
"Yaaa! Demek erkek... Öyleyse buna bir karı lazım. Ne der­sin Yayalar Köylü? Ha? Ne dersin?"
Yayalar Köylü hep gülüyor:
"İlahi üstadım... Elimde olsa, karıyı kendime bulurdum ilk peşin..."
Uzatmayalım, bu tavşan günler, haftalarca, Nâzım'ın en baş­ta gelen meşgalesi oldu.
Resim, şiir filan bir tarafa, tavşan bir ta­rafa... Sabahleyin uyanır uyanmaz tavşana koşar, kutusundan alır, sever, koluna yatırır, çok defa, tavşanla birlikte tekrar uyur­du. Bir sabah gene uyandı, başıyla "günaydın" demek isteyerek ve uyku dolu gözleriyle baktı.
Ben, "Tavşanı," dedim, "kedi kapmış!"
"Ne?"
Öyle bir sıçradı ki yatağından, doğru tavşanın kutusuna. Tavşan yerli yerindeydi...
"Ödümü kopardınız yahu!"
"Peki," dedim, "kedi sahiden kapsa..."
Şöyle bir tarttı:
"Sizi temin ederim ki, bütün kedi soyuna düşman kesilir­dim!"
"Peki, ya öyle?"
"Ağzınızı hayra açın yahu! Hem tuttu getirdi, hem de yakı­şıksız yakışıksız konuşur..."
Tavşan yiyor, içiyor, koğuşun içinde keyfine göre dolaşıyor­du. Bir sabah Nâzım, tavşanı Ertuğrul'un yatağına koydu. Er­tuğrul tavşanı sevmiyor, hatta kızıyordu ona... Usulcacık gittim, çağırdım. Ertuğrul geldi. Baktı ki sahiden tavşan yatağında:
"Beyim," dedi, "siz ne hakla koyuyorsunuz tavşanı benim yatağıma?"
"Neden koymayacakmışım?.."
"İşer yahu, pis be!.."
"Asıl senin yatağın pis... Bak," kokladı kokladı, "Öö" dedi.
"Ben sizin o tavşanınızı öldürürüm bir gün..."
"Halt etmişsin!"
"Peki, görürsünüz. Bir sabah onu ölü bulacaksınız!"
Nâzım yatağında doğruldu:
"Ertuğrul, boğarım seni sonra!"
Nihayet, Piraye Yenge geldi, tavşanı aldı götürdü de, hem biz kurtulduk, hem de Nâzım... Bu suretle, o tekrar resim ve şi­irlerine döndü.



Orhan Kemal / Nazım Hikmet'le 3,5 Yıl


Lodos vardı... Ağır, sıcak bir uğultu... Gecenin içinde kapı­lar çarpılıyor, bir yerlerde camlar kırılıyor, ağaçların hışırtısı...
Gece yarısını çoktan geçmişti. Nâzım’ ın vaktiyle Beyoğlu'nda aldığı Japon saati ikiyi gösteriyordu. Ben bilmem neye çalışıyordum, o uyuyordu. Bir ara birden fırladı, yorganı filan attı, mavi gözleri uyku dolu...
"Kaleminizi verir misiniz?"
Verdim, ne yapacağını merakla bekliyordum... Başucundaki duvara bir şeyler yazdı, kalemi iade etti ve olgun bir ciddiyetle tekrar yatarak yorganı tepesine çekti.
Usulcacık kalktım, yazdıklarını okudum:

En yalnız dalganın üstünde
boş bir konserve kutusu.

Ertesi gün "Malta boyu"nun betonunda, hızlı adımlarla do­laşan takunyaların sesinden anlıyorum, "gene şiir düşünüyor"du... Koğuş kapısına çıktım. Mırıldanıp uğuldayarak, bir ta­raftan sağ elinin baş ve şahadetparmaklarıyla, şehriye dökenler­de olduğu gibi yaparak dolaşan sarı bir uğultu halindeydi. Mal­ta boyunda birer, ikişer "volta vuranlar"a çarpıyor, bir an ken­dine geliyor, eliyle "pardon" diyen bir hareket yapıyor, sonra gene aynı uğultu, gene aynı uzun, gene aynı uzun, kısa yürü­yüşler, kesik dönüşler... Arada herhangi bir koğuşa dalıveriyor, dalmasıyla tersyüz etmesi de bir oluyor. Sonra beni arıyor her­halde, halbuki ben koğuşun kapısının önündeyim, bakıyor ki ben koğuşta yokum, aynı telaşla çıkarken bana rastlıyor, bir an ne söyleyeceğini unutmuş gibi, yüzüme endişeyle bakıp bakıp, "Lütfen kaleminizi," diyebiliyor, ben kalemimi uzatana kadar, o yallaaah, bir boy gidiyor, sonra kısa bir dönüş, önümden geçer­ken kalemi uzatıyorum, o bunu unutmuş bile, yürüyor, bir an şaşkın, kalemi alıp ciddi bir reveranstan sonra takunyaları üze­rinde hızla uzaklaşıyor.
"En sinirlendiğim şey," derdi, "böyle, kaybederek dolaşırken etraftan seyredilmek. Deli diyeceklerinden korkuyorum. Onun için kendimi tamamıyla kapıp koyuveremiyorum."
Bir gün bir yerde -galiba bir akrabasında misafırmiş, şiir ya­zacağı tutmuş, başlamış odanın içinde köşeleme gidip gelmeye, perde perde, heyecanlanarak söylenmeye. Bunu gören hizmet­çi kız, "Aman hanım," diye koşmuş, "küçük bey oynattılar ga­liba!"
Diyebilirim ki, Nâzım, istediği zaman heyecanlanırdı. Günü­nü parçalara bölmüştü. Şu saatten şu saate kadar şiir mi yazacak, o saatte mutlaka "heyecanlarının düğmesini" çevirmiş ve işe başlamıştır.
Nâzım'ın kafiyeleri bile şiirin bütünü içinde birer maksat için vazifelidir.
Sanat işlerini fevkalade ciddiye alır, sanatçıyı da büyük bir so­rumluluk yükü altında görür. Sanatçı, emekçi kitlelere karşı da­ima sorumlu vaziyettedir. O, "Aldanma ki şair sözü elbette ya­landır!" sözüne düşmandır. Bu söz onda şu kılığa girmiştir: "İnan ki şair sözü elbette doğrudur!"
Nâzım, şairin "... ruhların mühendisi" olduğu sözüne ina­nırdı.
Çalışkan insana saygısı sonsuzdu. Hapishanede vurma vurul­ma, adım başında da "Allah Kitap"lı, ana avradı küfürlere rast­lanırdı. Esrar, kumar, bıçak işlerinden gayri faydalı işler yapan mahkûmların atölyelerine sık sık iner, fırsat bulursa çeşitli işler görürdü: tahta rendeler, bez dokur... Bu hareketlerini herhangi bir amaca yoranlar bulunabilir, fakat bence bu yalnız ve yalnız onun İNSAN'a, kıymet yaratana, üretimde gerçekten rol alana karşı duyduğu saygıdan başka hiçbir şeye yorumlanmamalıdır. Zaten hemen şunu söyleyeyim ki, Nâzım, zannedildiği gibi, her fırsatta propaganda yapan, tartışan, haşin bir insan değildi. Her­kesin fikrine azami saygıyı gösterir, mecbur edilmedikçe tartış­maya girmezdi, hatta çok defa mecbur edilse de...
Nâzım, inanmış insandı. Herhangi bir davaya inanmış kim­selere saygısı vardı.
Mehmet Akife saygısı bundandı. Mehmet AkiPi fikirlerinin doğruluğundan değil, davasına inanmış, "ka­rakter sahibi" bir insan olduğundan dolayı takdir ederdi.
İnsanlar vardır, kuramcıdırlar, birtakım kurallar, ilkeler peşin­de koştuklarını iddia ederler, fakat pratikte kuramlarıyla taban tabana zıttırlar. Nâzım, teoride ve pratikte aynı olmaya çalışırdı.
İnsan soyuna karşı sevgisi sonsuzdu. O kadar ki, bunu bir "din" hâline getirmişti. Hele çocuklar... Ağlayan bir çocuğu ku­cağına aldığı zaman çocuğun sustuğuna şahit olmadım ama, ke­sinlikle iddia edebilirim, her çocuk onunla "ahbap" olabilirdi.
Bir gün onun bu yanını göz önünde tutarak bir şiir yazmış­tım, gösterdim.
"Bunu," dedim, "sizin üstünüze yıktım üstat!"
Aldı, okudu. Okurken burnunun kanatları titriyordu, gül­memek için kendini sıktığı belliydi:
Kırk yaşında çember çevirebilmek,
sabun balonları üfleyebilmek havaya.
Kilerden reçel çalmak,
Gizli deliklerden. gözetlemek komşu kızını!

Pırıl pırıl bir gümüş tatlı kaşığında
kırmızı gül reçelidir, çocukluk.
Kırk yaşında çember çevirebilmek,
Sabun balonları üfleyebilmek havaya!
Sevebilmek dünyayı ve insanları,

Sevebilmek, her şeye rağmen
Sevebilmek, sevebilmek...
Sabun balonları üfleyebilmek havaya!

"... Şiir olarak güzel," dedi, "ama ben bu kadar anormal mi­yim?"
"Sizin havanızı vermek istedim..."
"Ama, düşünün, kırk yaşında, kazık gibi bir herifin kısa pan­tolonla, çember peşinde caddelerden geçişini! Yahut taşlığa oturmuş bir herif düşünün, zıpır bir şey, bacakları arasında bir hamamtası, elinde de koca bir sabun kalıbı, efendim? Havaya balonlar üflüyor..."
"Hayır hayır, söylemek istediğim o değil," dedim, "yani, mesela, düşünün, insan soyu tabiatla yapmakta olduğu savaşta tamamıyla hür, bütün parazitlerinden yüzde yüz kurtulmuş ve dünya bir cennete dönmüş..."
Cevap vermedi, fakat öyle manalı bir susuştu ki, beni uzun uzun düşünmeye mecbur kıldı... Çünkü "cennet günler"de, kırk yaşındakiler şüphesiz çok boş vakit bulabilecekler, ama ne çember peşinde koşacak kadar dengesiz, ne de sabun, balonları lifleyecek kadar deli olacaklar...
Ona her aklıma geleni sormaya devam ediyordum. Sorduk­larım arasında gözlüklü, ciddi, filozof tavırlı sorular olmakla be­raber, yarı ciddi, hatta salaş tiyatrolara has, hoppa şeyler de var­dı. Çocukluğumda babamla birkaç sefer geçtiğimi hatırladığım Babıâli, yahut Ankara Caddesi'ni birçok girdi çıktısıyla ondan öğrendim. Artık öyle zannediyordum ki, bir gün yolum bu meş­hur yokuşa düşerse hiç yadırgamayacağım.
Gençliğimde -nedenini bilmeden- birtakım gazeteleri dü­zenli alır, bunların koleksiyonlarını yapardım. Büyüdükçe, okumam ilerledikçe bu, spor dergilerinin koleksiyonlarını yapmak şeklinde biçim değiştirdi. Sonraları, edebiyat dergileri bunların yerlerini aldı. Hapishanede de öyle... Gardiyanlara veya İş Kanunu'ndan istifade edip çalışmaya çıkan mahpus arkadaşlara ri­ca eder, para verir, edebiyat dergileri getirtirdim. Bu dergiler­den birçoğu yeni sanat akımlarının vezinsiz, kafiyesiz, ahenksiz şiirlerini bir araya topluyorlardı. Ben ki, şiir sanatı adına düzen­li birtakım kurallarla iri laflar kalabalığı öğrenmiştim, böyle "rastgele söylenivermiş", üzerlerinde ter dökülmemiş hissini veren şeylerden pek bir şey anlamıyordum. İzzet'le zaman zaman ala­ya aldık bunları... Alaya aldık ama, o da, ben de bunlardan bir şeyler olması lazım geldiği inanandaydık...
Hiç unutmam, İzzet'le bu şiirler gibi yığınla "şiir" yazdığı­mızı sanmıştık. Sanmıştık ama, bu şiirlerle, yani "yeni şiir"in şu­urlu işiyle, bizim sadece taklitten ileriye geçmeyen denemeleri­miz arasındaki farkı, onlardaki dille, bizim bu yolda bilgisizliği­mizden gelen kılçıklı, takur tukur söyleyişimiz arasındaki farkı ancak Nâzım'la temastan sonra anlayabildim.
Demek istiyorum ki, küçüklükleri, aldıkları konular itibariy­le henüz tam kıvamlarını bulamamışlıkları bir yana, yeni şiirin zevkine, diline, bilhassa, bilhassa doğallığın tadına varmak için, eskimiş, porsumuş, kokmuş, gayrisamimi "kuralcılık" tan sıyrıl­mak lazım!
"Edebiyat-ı Osmaniyye"lerin, "Talim-i Edebiyatların, daha sonra hemen hemen aynı yolu takip edip, ettirmek isteyen ede­biyat kültürünün tesirinden kurtulamayanların yeni sanatı anla­yamamalarını hoş görmek gerekir.
Nâzım, dilimizin sadeleşmesini sempatiyle karşılar, bununla beraber, aşırılıklara düşmemeye de çalışırdı.
"... Dilde ölçü halk olmalıdır. Halkın yadırgadığı, her günkü konuşma dilinde kullanmadığı kelimeleri almamaya bilhassa dikkat etmeli," derdi. Mesela, en sevdiği yeni kelimelerden biri­si "olağanüstü" idi. Bu kelimeyi sık sık kullanırdı. Esası Türkçe olan kelimelerin birleşmesiyle meydana gelmiş ve zaten halkın kullanmakta olduğu kelimelere bayılırdı. Halkın kendi dil kura­lına uydurduğu, kendi dil bünyesinin şekil verdiği -Arapça, Farsça- kelimelerin atılıp yerlerine Fransızca, Çağatayca, bilmem nece veya "uydurmasyonca" kelimeler alınmasına karşıydı. Ve hiç şüphesiz, bir dilin tepeden inme emirlere değil, sanatçılar ta­rafından işleneceğine emindi sanıyorum.
Bununla beraber, te­peden inme emirlerle empoze edilmek istenen kelimelerden bir­çoğunun tuttuğunu, birçoğununsa kendi kendine tasfiye oldu­ğunu, bununla beraber, bu tarz tepeden inmelerin pek de fay­dasız olmadığını söylerdi.
Yeni şiir akımlarıyla da yakından ilgilenir, genç şairleri sem­patiyle karşılamakla beraber, yaptıkları, daha doğrusu, yapmak istedikleri şeyin yeni olmadığını söylerdi.
Vezni, kafiyeyi, ahengi, resmi, hatta manayı atmak suretiyle de şiir yazılabileceğini, daha ileri gidip, yazıyı da atıp, sadece şi­ir düşünülebileceğini kabul ederdi; "...Fakat," derdi, "ne lüzum var bu kadar tasfiyeye? Asırlardan beri gelişe gelişe bugüne va­ran şiirin kazandığı imkânlardan niçin faydalanmamak? Bu sade­ce, şekli zorlamakla yeni şeyler yapılabileceğini zannetmektir. Mesele şekilden çok içerikte, içeriğin yeniliğindedir. Yeniciler ümidi kırılmış, idealini kaybetmiş, dejenere olmuş veya olmaya doğru giden bir sınıfın bezginliğini, dünyadan kaçmak özleyişi­ni -ki gerçekler karşısında yenilmekten gelir- bilhassa ölümü bol bol ifade ediyorlar... Bir acayip egzotizme kaptırmışlar kendile­rini, insanlığın büyük davalarıyla ilgilenmiyorlar, yahut cesaret­leri yeterli gelmiyor! Tek olumlu tarafları dilleri...
Dili iyi tasar­ruf-bu da kısıtlı olmakla beraber- ediyorlar. Onların şiirleri, ko­caman bir eserden dökülmüş parçalar..."
Nâzım Hikmet, şiirle nesir arasındaki sınıra daima dikkat ederdi. Memleketimden insan Manzaraları isimli eserinde, şiiri nesre alabildiğine yaklaştırdığı ve şiirin şimdiye kadar kazandığı imkânlardan istifade ettiği görülecektir.

16 Kasım 2010 Salı

Ülkemin Şiir Atlası / Abdülkadir Bulut


 (...)

III
Ben aradığım her şeyi yana yakıla aradım
Kaygılar taşıdım mutlaka bulmalıyım diye
Ama kaldırdığım her taşın altından
Çıka çıka bir yığın böcek çıktı
Kimisi deliklerine kaçtı, kimisi üstüme ağdı

Yol günlüklerine geçti attığım adımlar
Çocukken boynunu kopardığım kuş yavruları
Düşlerimde yolumu kesip bir bir gözlerimi oydular
Ve eğdiğim fidanlar büyüyüp gelişince
Gövdeleri tabutuma birer tahta oldu

Sulara bıraktığım hüsnüyusufların
Yan yatıp suyun üstünde durması gerekirken
Hepsi de dibine çöküp gitti bir bir
Demek ki her şeyin bir derinliği var
Demek ki her şey biraz da derinliktir

Daima ayrılıklar üretti benim yürüyüşlerim
O yüzden adı ayrılık olan bir çiçektir
Şimdi benim avuçlarımdaki çizgiler
Oysa eskiden alçalan bir kara kırlangıcın
Kuyruğunun duruşuydu.
(...)

XLVI

Bilirim incelik ister marifet ister
Arkadaş seçmek de yar seçmek kadar
Çünkü göreceğin küçük bir ihanet bile
Adama evlat acısı gibi koyar

Düşün ki içini döktüğün, sırlarını verdiğin
Seninle birlikte aynı ufka alın dayamış
Birlikte saklanmış, birlikte yatmış birisi
Bakmışsın ki günün birinde ayrılıp gitmiş

Aslında bir su damlası kadar hafiftir insan
Bir söz kadar uçucu, bir reyhan kadar yabani
Ve kırlangıçların gözleri kadar ürkek
Eğer cesaretle doldurmamışsa kalbini

Bilirim oldum olası incelik ister
Arkadaş seçmek de yar seçmek kadar
Çünkü gün gelip çıkarıp öfkeni vereceksin
Ve yurduna dair taşıdığın güzel şeyleri


XLVII
Yürüdüğüm yolları deftere yazmayı
Günlük tutmayı bağırıp çağırmayı
Ve hayatım üstüne haberler çıkarmayı
Bir marifet sayıp kendimi ele verdim

Bir damla suyun bile ağırlığını düşünmedim
Ama taşı toprakla toprağı çamurla kıyaslayıp
Taşıdığım düşüncelerin sözlere dökülüşüne
Bir anlam veremeden çekip gitmedim

14 Kasım 2010 Pazar

Montaigne


Aslında insanlar seni hayal kırıklığına uğratmıyor. Sadece sen, yanlış insanlar üzerinde hayal kuruyorsun.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Theodor Reik / Aşk ve Şehvet Üzerine


Kim aşık olur? İkinci soruda şudur! Neden aşık olur? İlk soruyu yanıtlamak kolay görünüyor. Herkes. Bu yanıt ilk soruyu soru olmaktan çıkarır. İkinci soruda aynı kolaylıkla yanıtlanabilir görünüyor. Çünkü sevilecek bir insan vardır. Bunun genel bir fırsatçılık meselesi olduğu görülmektedir. Delikanlı kızla tanışır.
Ama merakımız o kadar kolayca giderilmez. Bu delikanlının nasıl biri olduğunu öğrenmek isteriz. Kızla tanışmadan önceki ruhsal durumunu belirlemek isteriz. Bir kadının ve erkeğin ne kadar farklı olursa olsun, her çocuğun kızamığa yakalanmasının kaçınılmaz olduğu gibi, belirli bir tarihte aşık olacağını söyleyemeyiz. Bu çok kişisel bir deneyim olmalıdır, bireyin içindeki değişik faktörlerce saptanmalıdır ve onun duygusal gelişiminin bir sonucu olmalıdır. Bir kişinin nasıl, ne zaman ve hangi koşullar altında sevdiği, onun nasıl bir insan olduğuna, içinde bulunduğu ruhsal duruma, içinde çatışan eğilimlerin gücüne ya da zayıflığına bağlıdır. Aşk öyküsü diye bir şey yoktur. Aşk bir öykünün içindeki öyküdür.
 
Theodor Reik
Aşk ve Şehvet Üzerine

4 Kasım 2010 Perşembe

Kumdan Kaleler / Cemil Yüksel


kumdan kaleler gibiyim hüznü sıkıştırılmış
düşmeğe meğilli donuna kadar ıslatılmış
başına ne gelirse ya bir çocuk oyunundan
ya da rüzgarla huylanan bir dalganın
kıyıya çıkma hayallerinden
belki de yolunu kaybetmiş bir yengecin
surlarımın ortasına gömülen yalancı denize
sinsice sığınmasıyla, aldanışından

yeniden kurulmam için
ıslaklığımla kandırırım çocukları

bir başka mevsime taşınamaz bilirsiniz
yazla doluşan sevincim
üç mevsim kaldıramam ayrılığı
karışırım kendime
sonrası meçhul bir yığıntı

kumdan kaleler gibiyim yoramam fırtınaları
dertle yayılmış ömrüm
çöplüğümde horozlanan denize karşı
bi günlük güçsüz kollarımla dikilmeye gör
bütün karayı isyanda sanır mavi
bilmez çalkanlandığı yerin dünya olduğunu

boşyere vurma başını çığlıklara taşlara
taşıramazsın kendini dünyadan

kumdan kaleler gibiyim paldır küldür sarsılan
yükseklik korkum beni çıldırtır
tasasız yaşamak harcım değil
her şiir bir bulut gibi
beni bir yağmur bile çözebilir.

15 Nisan 2000 Milliyet Sanat Genç Şairler Antolojisinde Yayınlamıştır.