24 Kasım 2010 Çarşamba

Orhan Kemal / Nazım Hikmet'le 3,5 Yıl


Lodos vardı... Ağır, sıcak bir uğultu... Gecenin içinde kapı­lar çarpılıyor, bir yerlerde camlar kırılıyor, ağaçların hışırtısı...
Gece yarısını çoktan geçmişti. Nâzım’ ın vaktiyle Beyoğlu'nda aldığı Japon saati ikiyi gösteriyordu. Ben bilmem neye çalışıyordum, o uyuyordu. Bir ara birden fırladı, yorganı filan attı, mavi gözleri uyku dolu...
"Kaleminizi verir misiniz?"
Verdim, ne yapacağını merakla bekliyordum... Başucundaki duvara bir şeyler yazdı, kalemi iade etti ve olgun bir ciddiyetle tekrar yatarak yorganı tepesine çekti.
Usulcacık kalktım, yazdıklarını okudum:

En yalnız dalganın üstünde
boş bir konserve kutusu.

Ertesi gün "Malta boyu"nun betonunda, hızlı adımlarla do­laşan takunyaların sesinden anlıyorum, "gene şiir düşünüyor"du... Koğuş kapısına çıktım. Mırıldanıp uğuldayarak, bir ta­raftan sağ elinin baş ve şahadetparmaklarıyla, şehriye dökenler­de olduğu gibi yaparak dolaşan sarı bir uğultu halindeydi. Mal­ta boyunda birer, ikişer "volta vuranlar"a çarpıyor, bir an ken­dine geliyor, eliyle "pardon" diyen bir hareket yapıyor, sonra gene aynı uğultu, gene aynı uzun, gene aynı uzun, kısa yürü­yüşler, kesik dönüşler... Arada herhangi bir koğuşa dalıveriyor, dalmasıyla tersyüz etmesi de bir oluyor. Sonra beni arıyor her­halde, halbuki ben koğuşun kapısının önündeyim, bakıyor ki ben koğuşta yokum, aynı telaşla çıkarken bana rastlıyor, bir an ne söyleyeceğini unutmuş gibi, yüzüme endişeyle bakıp bakıp, "Lütfen kaleminizi," diyebiliyor, ben kalemimi uzatana kadar, o yallaaah, bir boy gidiyor, sonra kısa bir dönüş, önümden geçer­ken kalemi uzatıyorum, o bunu unutmuş bile, yürüyor, bir an şaşkın, kalemi alıp ciddi bir reveranstan sonra takunyaları üze­rinde hızla uzaklaşıyor.
"En sinirlendiğim şey," derdi, "böyle, kaybederek dolaşırken etraftan seyredilmek. Deli diyeceklerinden korkuyorum. Onun için kendimi tamamıyla kapıp koyuveremiyorum."
Bir gün bir yerde -galiba bir akrabasında misafırmiş, şiir ya­zacağı tutmuş, başlamış odanın içinde köşeleme gidip gelmeye, perde perde, heyecanlanarak söylenmeye. Bunu gören hizmet­çi kız, "Aman hanım," diye koşmuş, "küçük bey oynattılar ga­liba!"
Diyebilirim ki, Nâzım, istediği zaman heyecanlanırdı. Günü­nü parçalara bölmüştü. Şu saatten şu saate kadar şiir mi yazacak, o saatte mutlaka "heyecanlarının düğmesini" çevirmiş ve işe başlamıştır.
Nâzım'ın kafiyeleri bile şiirin bütünü içinde birer maksat için vazifelidir.
Sanat işlerini fevkalade ciddiye alır, sanatçıyı da büyük bir so­rumluluk yükü altında görür. Sanatçı, emekçi kitlelere karşı da­ima sorumlu vaziyettedir. O, "Aldanma ki şair sözü elbette ya­landır!" sözüne düşmandır. Bu söz onda şu kılığa girmiştir: "İnan ki şair sözü elbette doğrudur!"
Nâzım, şairin "... ruhların mühendisi" olduğu sözüne ina­nırdı.
Çalışkan insana saygısı sonsuzdu. Hapishanede vurma vurul­ma, adım başında da "Allah Kitap"lı, ana avradı küfürlere rast­lanırdı. Esrar, kumar, bıçak işlerinden gayri faydalı işler yapan mahkûmların atölyelerine sık sık iner, fırsat bulursa çeşitli işler görürdü: tahta rendeler, bez dokur... Bu hareketlerini herhangi bir amaca yoranlar bulunabilir, fakat bence bu yalnız ve yalnız onun İNSAN'a, kıymet yaratana, üretimde gerçekten rol alana karşı duyduğu saygıdan başka hiçbir şeye yorumlanmamalıdır. Zaten hemen şunu söyleyeyim ki, Nâzım, zannedildiği gibi, her fırsatta propaganda yapan, tartışan, haşin bir insan değildi. Her­kesin fikrine azami saygıyı gösterir, mecbur edilmedikçe tartış­maya girmezdi, hatta çok defa mecbur edilse de...
Nâzım, inanmış insandı. Herhangi bir davaya inanmış kim­selere saygısı vardı.
Mehmet Akife saygısı bundandı. Mehmet AkiPi fikirlerinin doğruluğundan değil, davasına inanmış, "ka­rakter sahibi" bir insan olduğundan dolayı takdir ederdi.
İnsanlar vardır, kuramcıdırlar, birtakım kurallar, ilkeler peşin­de koştuklarını iddia ederler, fakat pratikte kuramlarıyla taban tabana zıttırlar. Nâzım, teoride ve pratikte aynı olmaya çalışırdı.
İnsan soyuna karşı sevgisi sonsuzdu. O kadar ki, bunu bir "din" hâline getirmişti. Hele çocuklar... Ağlayan bir çocuğu ku­cağına aldığı zaman çocuğun sustuğuna şahit olmadım ama, ke­sinlikle iddia edebilirim, her çocuk onunla "ahbap" olabilirdi.
Bir gün onun bu yanını göz önünde tutarak bir şiir yazmış­tım, gösterdim.
"Bunu," dedim, "sizin üstünüze yıktım üstat!"
Aldı, okudu. Okurken burnunun kanatları titriyordu, gül­memek için kendini sıktığı belliydi:
Kırk yaşında çember çevirebilmek,
sabun balonları üfleyebilmek havaya.
Kilerden reçel çalmak,
Gizli deliklerden. gözetlemek komşu kızını!

Pırıl pırıl bir gümüş tatlı kaşığında
kırmızı gül reçelidir, çocukluk.
Kırk yaşında çember çevirebilmek,
Sabun balonları üfleyebilmek havaya!
Sevebilmek dünyayı ve insanları,

Sevebilmek, her şeye rağmen
Sevebilmek, sevebilmek...
Sabun balonları üfleyebilmek havaya!

"... Şiir olarak güzel," dedi, "ama ben bu kadar anormal mi­yim?"
"Sizin havanızı vermek istedim..."
"Ama, düşünün, kırk yaşında, kazık gibi bir herifin kısa pan­tolonla, çember peşinde caddelerden geçişini! Yahut taşlığa oturmuş bir herif düşünün, zıpır bir şey, bacakları arasında bir hamamtası, elinde de koca bir sabun kalıbı, efendim? Havaya balonlar üflüyor..."
"Hayır hayır, söylemek istediğim o değil," dedim, "yani, mesela, düşünün, insan soyu tabiatla yapmakta olduğu savaşta tamamıyla hür, bütün parazitlerinden yüzde yüz kurtulmuş ve dünya bir cennete dönmüş..."
Cevap vermedi, fakat öyle manalı bir susuştu ki, beni uzun uzun düşünmeye mecbur kıldı... Çünkü "cennet günler"de, kırk yaşındakiler şüphesiz çok boş vakit bulabilecekler, ama ne çember peşinde koşacak kadar dengesiz, ne de sabun, balonları lifleyecek kadar deli olacaklar...
Ona her aklıma geleni sormaya devam ediyordum. Sorduk­larım arasında gözlüklü, ciddi, filozof tavırlı sorular olmakla be­raber, yarı ciddi, hatta salaş tiyatrolara has, hoppa şeyler de var­dı. Çocukluğumda babamla birkaç sefer geçtiğimi hatırladığım Babıâli, yahut Ankara Caddesi'ni birçok girdi çıktısıyla ondan öğrendim. Artık öyle zannediyordum ki, bir gün yolum bu meş­hur yokuşa düşerse hiç yadırgamayacağım.
Gençliğimde -nedenini bilmeden- birtakım gazeteleri dü­zenli alır, bunların koleksiyonlarını yapardım. Büyüdükçe, okumam ilerledikçe bu, spor dergilerinin koleksiyonlarını yapmak şeklinde biçim değiştirdi. Sonraları, edebiyat dergileri bunların yerlerini aldı. Hapishanede de öyle... Gardiyanlara veya İş Kanunu'ndan istifade edip çalışmaya çıkan mahpus arkadaşlara ri­ca eder, para verir, edebiyat dergileri getirtirdim. Bu dergiler­den birçoğu yeni sanat akımlarının vezinsiz, kafiyesiz, ahenksiz şiirlerini bir araya topluyorlardı. Ben ki, şiir sanatı adına düzen­li birtakım kurallarla iri laflar kalabalığı öğrenmiştim, böyle "rastgele söylenivermiş", üzerlerinde ter dökülmemiş hissini veren şeylerden pek bir şey anlamıyordum. İzzet'le zaman zaman ala­ya aldık bunları... Alaya aldık ama, o da, ben de bunlardan bir şeyler olması lazım geldiği inanandaydık...
Hiç unutmam, İzzet'le bu şiirler gibi yığınla "şiir" yazdığı­mızı sanmıştık. Sanmıştık ama, bu şiirlerle, yani "yeni şiir"in şu­urlu işiyle, bizim sadece taklitten ileriye geçmeyen denemeleri­miz arasındaki farkı, onlardaki dille, bizim bu yolda bilgisizliği­mizden gelen kılçıklı, takur tukur söyleyişimiz arasındaki farkı ancak Nâzım'la temastan sonra anlayabildim.
Demek istiyorum ki, küçüklükleri, aldıkları konular itibariy­le henüz tam kıvamlarını bulamamışlıkları bir yana, yeni şiirin zevkine, diline, bilhassa, bilhassa doğallığın tadına varmak için, eskimiş, porsumuş, kokmuş, gayrisamimi "kuralcılık" tan sıyrıl­mak lazım!
"Edebiyat-ı Osmaniyye"lerin, "Talim-i Edebiyatların, daha sonra hemen hemen aynı yolu takip edip, ettirmek isteyen ede­biyat kültürünün tesirinden kurtulamayanların yeni sanatı anla­yamamalarını hoş görmek gerekir.
Nâzım, dilimizin sadeleşmesini sempatiyle karşılar, bununla beraber, aşırılıklara düşmemeye de çalışırdı.
"... Dilde ölçü halk olmalıdır. Halkın yadırgadığı, her günkü konuşma dilinde kullanmadığı kelimeleri almamaya bilhassa dikkat etmeli," derdi. Mesela, en sevdiği yeni kelimelerden biri­si "olağanüstü" idi. Bu kelimeyi sık sık kullanırdı. Esası Türkçe olan kelimelerin birleşmesiyle meydana gelmiş ve zaten halkın kullanmakta olduğu kelimelere bayılırdı. Halkın kendi dil kura­lına uydurduğu, kendi dil bünyesinin şekil verdiği -Arapça, Farsça- kelimelerin atılıp yerlerine Fransızca, Çağatayca, bilmem nece veya "uydurmasyonca" kelimeler alınmasına karşıydı. Ve hiç şüphesiz, bir dilin tepeden inme emirlere değil, sanatçılar ta­rafından işleneceğine emindi sanıyorum.
Bununla beraber, te­peden inme emirlerle empoze edilmek istenen kelimelerden bir­çoğunun tuttuğunu, birçoğununsa kendi kendine tasfiye oldu­ğunu, bununla beraber, bu tarz tepeden inmelerin pek de fay­dasız olmadığını söylerdi.
Yeni şiir akımlarıyla da yakından ilgilenir, genç şairleri sem­patiyle karşılamakla beraber, yaptıkları, daha doğrusu, yapmak istedikleri şeyin yeni olmadığını söylerdi.
Vezni, kafiyeyi, ahengi, resmi, hatta manayı atmak suretiyle de şiir yazılabileceğini, daha ileri gidip, yazıyı da atıp, sadece şi­ir düşünülebileceğini kabul ederdi; "...Fakat," derdi, "ne lüzum var bu kadar tasfiyeye? Asırlardan beri gelişe gelişe bugüne va­ran şiirin kazandığı imkânlardan niçin faydalanmamak? Bu sade­ce, şekli zorlamakla yeni şeyler yapılabileceğini zannetmektir. Mesele şekilden çok içerikte, içeriğin yeniliğindedir. Yeniciler ümidi kırılmış, idealini kaybetmiş, dejenere olmuş veya olmaya doğru giden bir sınıfın bezginliğini, dünyadan kaçmak özleyişi­ni -ki gerçekler karşısında yenilmekten gelir- bilhassa ölümü bol bol ifade ediyorlar... Bir acayip egzotizme kaptırmışlar kendile­rini, insanlığın büyük davalarıyla ilgilenmiyorlar, yahut cesaret­leri yeterli gelmiyor! Tek olumlu tarafları dilleri...
Dili iyi tasar­ruf-bu da kısıtlı olmakla beraber- ediyorlar. Onların şiirleri, ko­caman bir eserden dökülmüş parçalar..."
Nâzım Hikmet, şiirle nesir arasındaki sınıra daima dikkat ederdi. Memleketimden insan Manzaraları isimli eserinde, şiiri nesre alabildiğine yaklaştırdığı ve şiirin şimdiye kadar kazandığı imkânlardan istifade ettiği görülecektir.