24 Kasım 2010 Çarşamba

Orhan Kemal / Nazım Hikmet'le 3,5 Yıl Tavşan Hikayesi


Şehrin kenar mahallelerinin birinde, yol işlerinde çalıştırılı­yorduk. Bir ikindiüstü küçük bir çocuk bir tavşan yavrusu getir­di. Bir pamuk yumağına benzeyen tavşan yavrusunun pembe, şurup rengi gözleri vardı. Çocuk, tavşanı satıyordu.. Arkadaşlar ileri geri tavşanla oynadılar, fakat hiçbiri alıcı olmadı.
Ben Nâzım'ı hatırlamıştım, çocukla pazarlığa giriştim, elli kuruşa anlaştık, parayı verip tavşanı aldım.
Hapishaneye döndüğüm zaman Nâzım radyo başındaydı. Radyonun masası kenarına ilişmişti, ağzında piposu, yanı başın­da da Deve, bastonuna dayanmış...
Tavşan yavrusuyla yanına kadar sokuldum. Dalgındı, far­kında olmadı ilkin, sonra tavşana gözü ilişince, radyoyu filan bırakıp öyle bir fırlayış fırladı, tavşanı elimden öyle bir kapış kaptı ki!
Bir taraftan, tavşan üzerine makineli tüfek gibi sorular sorar­ken, bir taraftan da onu öpüyor, seviyor, yüzüne gözüne sürü­yor, koynuna sokup çıkarıyor...
"... Sahi mi söylüyorsunuz? Sahiden bana mı getirdiniz bu­nu? Benim için mi aldınız? Kaça aldınız? Nereden aldınız? Kim­den aldınız?" Öpüyor, seviyor...
"Demek benim için aldınız? Elli kuruş mu verdiniz? Elli ku­ruşu size iade etsem uygunsuzluk mu olur? Affedersiniz o hâl­de... Teşekkür ederim... Biliyor musunuz, dünyanın en şirin he­diyesi..."
Ayağında takunyaları, idarenin beton makasında bir tavşanla birkaç sefer boydan boya gitti, geldi, geldi gitti... Derken baş' gardiyanın odasına dalıyor:
"Başefendi, bak, bak tavşanıma..."
Başgardiyanın odasından çıkıyor, Kalem'e dalıyor.
Kalem'de çalışan mahkûm arkadaşlar o sıra adliyeden gelmiş mahkûm veya tutukluların kayıt işleriyle meşguller...
"Süleyman Bey, bakın tavşanıma! Nasıl? Gözleri ya? Ha? Hişt Süleyman Bey, Süleyman Bey yahu..."
"Güzel, üstadım, gördüm, hayırlı olsun..."
"Zabıtçı sen de bak... Bak bıyıklarına... Zabıtçı, bıyıklarına bak! Yahu bu tavşan sizin kayıtlarınızdan daha önemli! Siz be­nim tavşanımla hiç ilgilenmiyorsunuz canım!.."
Kalem'den çıkıyor, atölyelere inen merdivenlerde kaybolu­yor. Neden sonra dönüyor:
"Pek beğeniyorlar tavşanımı canım.. Siz sağ olun e mi? Bu­nu akıl etmek harikulade bir zekâ olayı, muhakkak..."
"Ya, demek öyle!?."
"Evet canım, evet... Mutlaka öyle... Fakat tavşanımın bıyık lan..."
"Şu halde ben zekâmla övünebilirim?"
"Elbette övünebilirsiniz.. Fakat dişlerine bakın birader.. Bi­liyor musunuz, üstdudağı niçin yarıktır?"
"Yooo..."
"Niçin canım, niçin bilmiyorsunuz? Siz hayvanat okumadı­nız mı?"
"Okudum ama unuttum..."
"Sizin zekânızdan beklemezdim doğrusu.. Hem biliyor mu­sunuz, bunu bilmemek benim tavşanıma hakarettir..."
" Yok canım!.. Peki siz söyleyin, neden yarık?"
"Hayvanattan tavşan familyasına değil de, topluluğuna, ne denirdi?"
"Kaadıma mı? Kunduz da bu topluluktan..."
"Yahu siz çok şeyler biliyorsunuz.. Neydi? Kaadıma! Ne de­mek? Kemiriciler mi?"
"Şu üstdudağın yarıklığı meselesini kaynatmayalım. Niçin yarıktı?"
"Bilmiyor musunuz sahiden? Canım, kaadımayı bildiniz de..."
"Bilmiyorum beyim, öğrenmek istiyorum..."
"Şaka ediyorsunuz.. Kaadımayı bilen..."
"Bilmiyoaım..."
"Demek, bilmiyorsunuz?"
"Evet, bilmiyorum... Siz bilin de öğrenelim!"
"Canım, ben biliyor muyum sanki?"
"Vaaay!.."
Bıyıklarını yiye yiye gülüyor... Bir ara bir koşu revire... Son­ra takunyalarının sesi geliyor.
"Biliyor musunuz, beni bundan daha çok memnun edemez­diniz bu ölümlü dünyada..."
Dönüyor, dolaşıyor, tavşanı öpüyor...
"Gözlerine bakın gözlerine..."
"Aaa!.. Bıyıklarına bakın, nasıl titriyor!"

"Bunun karnı açtır şimdi, değil mi?"
Tekrar koşuyor başgardiyana:
"Başefendi, Başefendi, caaanım Başefendi, şu Bobi'ye bir ko­şu izin verseniz de süt bulsa biraz..."
"Başefendi, buna şimdi taze yonca buldurup vermeli miyim?”
"Bakın Başefendi, bakın, nasıl titriyor! Biliyor musunuz, bu korktuğu için titremiyor, titrediği için korkuyor!"
"!!  "
Haydi marangozhaneye... Marangozlara rica, minnet, ısrar, onları seferber eder, tavşana alelacele bir sandık yaptırır.
Ben koğuştaydım, sandıkla geldi, sandığı koğuşun bir kena­rına yerleştirdi. Nereden buldurmuşsa süt buldurmuş, onu bi­zim yemek kaplarından birisine koydu, bir başka kaba su, iki tu­tam da taze yonca... Fakat ne yapsa boş. Tavşan yavrusunun pembe şuruba benzeyen gözleri hüzün içinde... Hayvan, onları kaygılı bir düşüncelilikle sabit bir noktaya dikmiş, dehşetle titri­yor, bıyıklarıysa oynayıp durmakta...
Nâzım, elleri belinde, tavşanı yukarıdan aşağıya uzun uzun seyrettikten sonra, eğildi, süt kabını önüne sürdü. Tavşan ür­kütülmüş gibi sıçradı, süte arkasını çevirdi. Nâzım bu sefer yoncayı sürdü, tavşan gene kaçınca, suyu sürdü, gene... Ayağa kalktı:
"Niçin yemiyor acaba, biliyor musunuz?"
"Bilmem..."
"Bu hususta uzmanlığınız yok mu?"
"Yooo..."
"Çorbacı'nın var mı acaba?"
Koşup Çorbacı'yla Yayalar Köylü İbrahim'i getiriyor.

"Bu niçin yemiyor, biliyor musunuz?"
Yayalar Köylü kıs kıs gülüyor.
Çorbacı, "Üstadım," diyor, "adamcağızı ikrama boğdun bü­tün, bırak kendi hâline, yer o..."
Nâzım, yumrukları belinde, gayet ciddi, gözleri tavşanda...
"Bu tavşan acaba erkek mi, dişi mi?"
Yayalar Köylü gülmekten kırılıyor, hep gülüyoruz, Nâzım da bıyıklarını yiye yiye:
"Ne gülüyorsunuz canım, ne gülüyorsunuz? Biz böyleyiz iş­te Yayalar Köylüm... Bey ve paşazadeler böyleyizdir."
Yayalar Köylü hâlâ gülüyor. Nâzım tekrar soruyor:
"Bu hususta uzman kimse yok mu içinizde?"
Yayalar köylü nihayet, "Var," diyor, "Ertuğrul Bey... Onu çağırın."
Ertuğrul çağrılıyor. Böyle şeylerde pek ciddiye çalar o. Sıhhıye' dir hapishane revirinde... O sırada işi varmış anlaşılan, elle­ri ıslaktı, yüzü ciddi, kaşları da çatık...
"Efendim," diyor, "ne var?"
Yayalar Köylü gülmekten mosmor, Çorbacı' nın omuzuna tutunmuş.
Nâzım Hikmet soruyor:
"İşin vardı galiba Ertuğrulcuğum... Bir şey rica edecektim... Kusura bakma e mi?"
Ertuğrul hâlâ ciddi ve sabırsız. Nâzım Hikmet tekrarlıyor:
"İşiniz mi vardı?"
"Birader ne diyeceksen de Allah'ını seversen... İşim vardı, evet!"
"Ya, vah vah!.. Demek işiniz vardı?"
Ertuğrul, dalga geçildiğini sanarak savuşurken, önüne Yaya­lar Köylü geçiyor. Hâlâ yüzü gülmekten kıpkırmızı.
"Bak Ertuğrul Bey, üstat ne soruyor, sen bu işlerin uzmanıymışsın... Bu tavşan diyor, erkek mi, dişi mi?"
Ertuğrul lahavle çekerek uzaklaşırken kahkahalarımızı atıyo­ruz. Nihayet Çorbacı, tavşanı usulünce muayene edip, "Erkek!" dedi.
"Yaaa! Demek erkek... Öyleyse buna bir karı lazım. Ne der­sin Yayalar Köylü? Ha? Ne dersin?"
Yayalar Köylü hep gülüyor:
"İlahi üstadım... Elimde olsa, karıyı kendime bulurdum ilk peşin..."
Uzatmayalım, bu tavşan günler, haftalarca, Nâzım'ın en baş­ta gelen meşgalesi oldu.
Resim, şiir filan bir tarafa, tavşan bir ta­rafa... Sabahleyin uyanır uyanmaz tavşana koşar, kutusundan alır, sever, koluna yatırır, çok defa, tavşanla birlikte tekrar uyur­du. Bir sabah gene uyandı, başıyla "günaydın" demek isteyerek ve uyku dolu gözleriyle baktı.
Ben, "Tavşanı," dedim, "kedi kapmış!"
"Ne?"
Öyle bir sıçradı ki yatağından, doğru tavşanın kutusuna. Tavşan yerli yerindeydi...
"Ödümü kopardınız yahu!"
"Peki," dedim, "kedi sahiden kapsa..."
Şöyle bir tarttı:
"Sizi temin ederim ki, bütün kedi soyuna düşman kesilir­dim!"
"Peki, ya öyle?"
"Ağzınızı hayra açın yahu! Hem tuttu getirdi, hem de yakı­şıksız yakışıksız konuşur..."
Tavşan yiyor, içiyor, koğuşun içinde keyfine göre dolaşıyor­du. Bir sabah Nâzım, tavşanı Ertuğrul'un yatağına koydu. Er­tuğrul tavşanı sevmiyor, hatta kızıyordu ona... Usulcacık gittim, çağırdım. Ertuğrul geldi. Baktı ki sahiden tavşan yatağında:
"Beyim," dedi, "siz ne hakla koyuyorsunuz tavşanı benim yatağıma?"
"Neden koymayacakmışım?.."
"İşer yahu, pis be!.."
"Asıl senin yatağın pis... Bak," kokladı kokladı, "Öö" dedi.
"Ben sizin o tavşanınızı öldürürüm bir gün..."
"Halt etmişsin!"
"Peki, görürsünüz. Bir sabah onu ölü bulacaksınız!"
Nâzım yatağında doğruldu:
"Ertuğrul, boğarım seni sonra!"
Nihayet, Piraye Yenge geldi, tavşanı aldı götürdü de, hem biz kurtulduk, hem de Nâzım... Bu suretle, o tekrar resim ve şi­irlerine döndü.