31 Aralık 2015 Perşembe

Jiddu Krishnamurti / Ahmaklık


Tıpkı bunun gibi ben ahmağın biriysem ve ben zeki olacağım diye çabalıyorsam işte bu zeki olma çabası ah­maklığın ta kendisidir; Çünkü önemli olan şey ahmaklığı­mı anlamamdır. Zeki olmaya ne kadar çalışırsam çalışa­yım kendimi ahmaklıktan kurtaramam, olsa olsa yüzeysel bir cila yapabilirim. Bir şeyler öğrenebilir, kitaplardan alın­tılar yapabilir, ezberden ünlü yazarların kitaplarından bö­lümler okuyabilirim ama böyle yaparak bu cilanın altın­daki ahmaklığımı gideremem. Eğer ahmaklığın günlük ya­şamımda nerede ve nasıl ortaya çıktığını görebilirsem, ben­den altta olanlara nasıl davrandığımı, komşularıma karşı olan tutumumu, zenginlerle, fakirlerle, görevlilerle olan ilişkilerimdeki tutumumu izleyebilirsem, bu ilişkilerdeki tu­tumumun, davranışlarımın bilincinde olmak zihnimi çepe­çevre saran ahmaklık kabuğunda bir çatlak oluşturabilir.

Bir kere deneyin, kendinizi altınızda olanlarla konu­şurken, yüksek bir görevliye olağanüstü saygı gösterirken, size hiçbir çıkar sağlayamayacak kimselere karşı saygısız tutumunuz içinde izleyiniz, o zaman ne kadar ahmak oldu­ğunuzu görmeye başlayacaksınız. Ahmaklığınızı anladığı­nız zaman zekâ, duyarlık, incelik hepsi kendiliğinden ge­lecektir. Sizin duyarlı olmaya, ince olmaya çalışmanız ge­rekmeyecektir. Bir şey olmaya çalışan kimse çirkin bir in­sandır. Böyle bir kimse kaba ve duyarsızdır.

30 Aralık 2015 Çarşamba

Can Yücel / Sevgi Duvarı


Sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat sevicileri
Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi

Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece Sevgi Duvarını aştık
Düştüğüm yer öyle açık seçik ki
Başucumda bi sen varsın bi de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi

8 Aralık 2015 Salı

Gözlem Anında Bir Kişi / Cemil Yüksel



tedirginlikle taşınmış bir silah kayar belinden
sürekli güvenli bir halde, kilitli
bıçakların yaralarda bıraktığı derin harfler gibi
çıkıyor sular taşkınca öğrendiğin kelimelerden
dahası da var, her yerde her bir şeyin 
ateşle gelen cinnet bulmuş cinayetini
BAĞIRIYOR KARANLIK BEN'LERİN
kurtulmalıyız görülmenin eşiğinden

en başında sesini ayarlamaya kalkmış bir gövde
en başında ayaklarında başlayan karıncalanma
en başında az sonra bir şeyler olacak belirtisi
en başında nefesi bir bahçıvan elinin
en başında  "tam da bu!" derken
bir cinayet mahalli gibi incelenmenin
yerde yatanla giden arasındaki uzaklığın
havanın soluğun ve karanlığın iç girdabında
saçları itilerek bastırılmış öylece yere serilmenin
kapalı bir avlu gibi dudaklarına kurulmuş
ses çıkarmasın diye yutulan sözlerin dahi
bir böcekle dolaşır ağzında

çok kısa bir an
gören görüldüğünde GÖZLERİN arkasından
zihnin devrilir tüm gürültüsü
ardından zehri yayılır korkunun ve karanlığın
kapanır sızdırmamak için ışığı.

nafile İÇERİ GİRDİKÇE pencerelenir
akışkan mayası sebepsiz neşenin.


6 Aralık 2015 Pazar

Ses / Cemil Yüksel


buraya gel mimoza, inleyen mayıs, orkide
soluksuz pembe, alevle kurmaca geliştiren aşk
seni seviyorum derken ki çınlama
korkuları savuşturan buluşma
aylar ve günleri geren hiza
kanı şiddetle gösteren her yer
kasıklar dudaklar ve beyaza çalan kıvrımlar
istekli bir kadın gibi durmadan
yönelen tutan ve sıkan elleriyle
her yöne her söze her duruşa gel de sin.

yaprakların durmadan bir bütüne katıldığı
dalından düşerken soyut çizgilerle 
kenarları eğri yapılmış kağıttan uçaklar gibi
kendini bıraktığı, kendine çakıldığı...

ne güzel günü geldiğinde bulmak
katılmak için çıktığın yolda ufalanmayı

ey güneşi görünce kelimelerini unutan konuşkanlık
ağzın tebessümün lunaparkı
"tamam" bazen nasıl başlatırsa bir anlayışı, 
gel yerleştir, bul onu da.

sokak sokak şehirleri gezmiş bile olsam
bütün sesleri en başında ödemiş
bir ev sahibi gibi buluyorum sessizliği.

8 Eylül 2015 Salı

S / Cemil Yüksel


seni sevdim bu akşam senin haberin yoktu
dalından yerçekimini döverek kurtulan bir elma
o elma kaç zamandır senin elinde
kaç zamandır ısırılmakla kendini destekliyor
avcunda fırlatılmayı bekleyen misketler gibi

seni neden sevdim bu akşam senin haberin yoktu
bilekleri zamanın avuçlarında diz çökmüş
onarıyor bir papatyayı güneşi az görmüşlüğünde
evet şimdi ne bulsa tamamlıyor yüzünde
en çok neresiydi tutulduğunda başka olan

seni nasıl sevdim bu akşam senin haberin yoktu
belli etmeyen, sızdırmayan, içe doğru
içindeydi hızlıca çekilmiş bir perdenin sarsıntısı
suda toplanan balıkları irkilten bakışın sesidir
bir şiire başlaması gibi bir şairin

seni neyle sevdim bu akşam senin haberin yoktu
suyla güneşle ayla kundakla bir bir yine de unuttu
eşyanın sesleri ölü bir tonu bırakıp koyuldular yaşamaya
ağırlığınla toprak kum çakıl aldılar yeni şeklini
bir taş koptu mesela bir kayadan yüklenince

seni sevdim haberin yoktu bir bilsen
bu sabah açılmış bırakacaktım her şeyi

21 Ağustos 2015 Cuma

Bir / Cemil Yüksel

görünmez seslerdir başlar yaban
sessizlik dolar avuç içi ağırlığıyla
saçların ayrılık bağı üzümlerle bir
başakları sarartan güneşin bakışı
güneş görür, güneş gözle bir

yanmakla uzar o keskin kokusu sarının
yanmak azaltır aşkın acıyı
siyah duman leke cayır cayır hepsi bir

cehennem kayar bir yumurta gibi içinden
kim gelir oturursa üstüne sıcak

derviş hırkası gibi üstünde serinlik
yayılır etrafa gül ve diken
konuşması bir.

25 Haziran 2015 Perşembe

Ben / Red Hawk

Kendini gözlemlemenin dört temel ilkesi şunlardır:
1) Yargılamaksızın: Bu, anlaşılması en zor ilkedir. Zihin yargıçtır, sürekli olarak hayatımdaki herkesi, her olayı ve her şeyi yargılar. Bilgiyi dosyalamak/depolamak için yargılar. Hayatımda yer alan bütün insanları, olayları ve şeyleri iki büyük kategori de genelleştirerek yapar bunu: sevme//sevmeme (ya da iyi//kötü — vb. ) Daha sonra etiketleyip dosyalayabilmek için hayatımdaki her bir şeyi ilişkilendirerek (karşılaştırma ve kıyaslama) sürekli olarak yargılar. Ayrıca kendim ile eylem arasında bir ayrım olduğu yanılsaması yaratmak için eylemlerimin her birini yargılar: Kötü sözler sarf ederim, ardından bu sözleri yargılarım ve böyle yaparak, yargılanan eylemden ayrı olduğum yanılsaması yaratırım.
Suçlamanın olduğu an, suçlanan şeyden kendini ayrı tutmak da vardır. Bu şekilde, davranışımı görüp hissetmekten ve onun tüm sorumluluğunu üstlenmekten, davranışımı sahiplenmekten korurum kendimi. Yargılama kendime karşı kör kalmamı sağlar. Üstelik, bana söylediklerini ya kabul ederek ya da reddederek, bu yargılama sürecine tümüyle inanırım. Her iki şekilde de ben yargılanma süreciyle “tanımlanmışımdır” (= “ben o olmuşumdur”). O yönetir, ben de hiç sorgulamadan itaat ederim.
Bu nedenle, hiç yargılamadan gözlemleme, dikkati sürekli olarak bedensel- duyumsamada * tutmak anlamına gelir; bedende sabit ve kıpırdamadan kalmak, bedeni rahatlatmak ve sürecin zamanla yok olmasına izin vermektir. Zihin-duygu-karmaşası, içinde bulunulan durumun gerektirmediği herhangi bir hareketi tetiklediğinde, düşüncenin ve/veya duygunun bana dikkati bedensel duyumsama üzerinde tutup dengelememi hatırlatmasına izin veririm - düşünceyi ya da duyguyu durdurmaya çalışmadan (onunla özdeşleşmeden) bedenin içinde kalırım: kendimi bulur, bedeni idare ederim. Ardından onun peşinden gitmediğim ya da dikkati esir etmesine izin vermediğim zaman, düşünce/duygu enerjisine ne olduğuna bakarım. Avcının takip ettiği bir geyiğin uzun çimenler arasında saklanması gibi, zihin-duygu-karmaşası­nın kendi alışılagelmiş, köklü amaçları için (kalıplarını yenilemek ve/veya sürdürmek için) dikkati ele geçirip tüketmek istediği bir durumun ortasında, dikkati tamamen dingin, sabit, durağan ve sakin bırakırım.
Sürekliliğin kuralı şudur: Beslenmeyen şey zayıflar; beslenen şey gittikçe daha da güçlenir. Zihin-duygu-karmaşası ya dikkatle beslenir ve gittikçe güçlenir (bu sırada dikkat gitgide zayıflar, her esintiden nem kapar, kolayca dağılır ve her düşünce/duygu parazitine kapılır); ya da dikkat, zihin-duygu-karmaşasıyla beslenir ve gittikçe güçlenir, daha sağlamlaşır, daha uzun sürelerle sabit durumda kalmayı, dikkat dağıtıcı şeylerden uzak durmayı, özgür kalmayı ve en şiddetli zihinsel//duygusal fırtınalardan sağlam çıkmayı becerebilir. Olgun ruhun amacı* bedenin ölüm anında bile özgür ve sağlam bir dikkattir. Ruh, dikkattir; o dikkatini vermez, o dikkatin (bilincin) kendisidir. Ben, dikkatimdir.
2) Gözlemlenen şeyi değiştirmeden: Yine bunu da anlamak zordur çünkü davranışımda gözlemlediğim şeyi değiştirme dürtüsü, beni sonu gelmez bir suçluluk ve suçlama döngüsüne esir eden bir tuzaktır. Bu, gözlemlenen şeyi değiştirmeye çalışan yargıçtır davranışı değiştirmeye yönelik bu yargı komutu hemen dikkati kendine çeker ve onu gözlemlenen şeyle “özdeşleştirme” durumuna yöneltir. Dikkat artık özgür ve durağan değildir; yargılayıcı zihin, davranışı “sevmek//sevmemek” ya da “iyi//kötü” vs’den ibaret büyük deposunda etiketleyip dosyalayarak (karşılaştırma ve kıyaslama) onu kendine çekip tüketmiştir.
Davranışı “kötü” olarak etiketlemeye kapıldığım an, gözlemlemeyi keserim. Artık yargılayan ve bu yargılamayla tüketilen dikkat olmuşumdur. Bedenin içsel fonksiyonlarına özgürce dikkatimi veremem artık, çünkü bu yargılama dikkati ele geçirmiştir. Artık davranışla özdeşleştiğinden ve bu davranışın “kötü” olduğuna hükmedildiğinden, komut kendimi değiştirmek olur. Şöyle ki: “Sigarayı bırakmam lazım. Sigara içmek kötü.” Kendi içinde bu doğru olabilir ama özdeşleşildiğinde bu mesaj şuna dönüşür: “Kötüyüm ve değişmek zorundayım.” Yargı, dikkatle beslenir; alışkanlığın yaşayıp büyümesi için beslenmesi gerekir.
Ama dikkat sabit ve durağan kaldığında, bedensel duyumsamaya ve bedeni rahat bırakmaya kilitlendiğinde , o zaman yargının sabit ve durağan dikkati beslemekten başka gidecek yeri kalmaz. Düşünce ve duygu = bedendeki enerjidir. Maddenin ilk kanunu (Newton fiziği) şudur: madde (yani, enerji) ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, sadece dönüştürülebilir. Bu nedenle, bedene bir enerji akışı olduğunda (ki bu sürekli olur: "Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver" diye söyler bunu İncil) bu enerji, zihin-duygu-karmaşası tarafından ele geçirilir (çalınır) ve psikodramalarını ortaya çıkarmak için kullanılır. Bu enerji bir yere yö­nelmek zorundadır, yani zihin-duygu-karmaşası tarafından psiko-drama olarak tüketilmezse, o zaman kurallar gereği dikkatin besini olmaya dönüştürülmelidir. Psiko-drama şudur: "İyi değilim/kötüyüm/hatalıyım" yargısına dayanan kendimi değiştirme mücadelesi = olduğum şeyi değiştirmek için ömür boyu süren bir dram. Bunun alternatifi, yargılama süreciyle "özdeşleşmeden" gözlemlemek, her ne görürsem kabul etmek, onun bedende var olmasına izin vermek ve bu konuda ne aleyhte ne de lehte kesinlikle hiçbir şey yapmamaktır: basitçe gözlemlemek, rahatlamak,kabul etmek, izin vermektir. Antik ruhani ekollerde bu uygulamaya "neti-neti" = "ne bu-ne o" denir. Ayrıca, "dünyayı durdurmak" olarak da adlandırılır. Bu, dikkatin kuralını anlayan ve onları izleyen olgun bir ruhtur. Bu kuralı izlemeyen kişi bir mahkum, bir esir, yargının söylediklerini hiç sorgulamadan, çektiği acı ve kederi iyice kanıksamış halde, ömrü boyunca aynen uygulayarak "özdeşleşme"nin kölesi olmuştur. Yargılama süreciyle bu daimi özdeşleşme "kirlenme"* olarak bilinir.
3) Dikkati bedensel duyumlara ve rahatlamış bir bedene vererek: Duyumsamaksızın gözlemleme yapılamayacağım söylemek, bu ilkeyi açıklamanın bir diğer yoludur. Bazı geleneklerde buna “kendini hatırlama” denir. Yani, bu kendini hatırlamanın ilk ve öncü aşamasıdır: Kendimi bulurum. Kendimi hatırlamıyorsam, tek başına kendini gözlemleme yetmez - dolayısıyla, gözlemleme yaptığımda önce kendimi bulmak, zamanda ve mekânda, bedende, şu anki durumda kendimi konumlandırmak zorundayımdır. Aynı zamanda gözlemleme yaparken, dikkatimin bir kısmını bedensel duyumlara yoğunlaşmış halde tutmam gerekir. Bedende daima duyum vardır; hem bedenin içinden hem de onu gözlemleyerek dışından tecrübe edilebilir. Ama gözlemlemeyi, dikkati bedensel duyumda tutarak temellendiremezsem (bedende dolaşan enerjinin duyumu, hareket eden düşüncenin duyumu, hareket eden duygunun duyumu, kaslardaki fiziksel gerginliğin duyumu, rahatlamanın, uykulu halin duyumu, beş duyu aracılığıyla makinede oluşan duyular: görme, koku, tatma, dokunma, ses - tüm bunlar “duyu” demektir) o zaman sadece zihin merkezinden gözlemleme yapılmış olur. Bu yüzden de temellendirilmemiş ve sadece cinnete tuz basmış olur. Şöyle kuruntulara yol açar: bak bana, “çalışıyorum” şimdi; ya da: bak bana, “Çalışma” nın içindeyim ve sürekli “çalışıyorum.” Bunun gibi. Zihin yalan söyleyecektir. Hiç böyle bir şey yokken Çalışma’nın yapıldığını zannedecektir. Dolayısıyla kendini gözlemlemenin ilk üç kuralı şunlardır:
1) Yargılamaksızın kendini gözlemle.
2) Gözlemlediğin şeyi değiştirme.
3) Duyumsama olmadan gözlemleme olmaz.
Dikkatin mutlaka temellendirilmiş halde kalması gerekir şimdiki zamanda, tam önümde olanın ne olduğuna odaklanmış halde.
İçinden bütün "izlenimlerin" akıp geçtiği bedene odaklanmaktan daha iyi ne olabilir? Beden daima ve sadece şu andadır; beden sadece bir şimdi-fenomenidir. Zihin mevcut zamanın dı­şında gezinir, bedenin geri kalanıysa bunu yapmaz. Duyumsama daima bir şimdi-fenomenidir. "Şimdi burada," bu yerde, bu anda olduğumu hatırlamak zorundayım. Yoksa bu yalnızca tümüyle zihinden gelen ve hiçbir temeli ya da mevcudiyeti olmayan bir hayal ediş, boş davranış olur. Bedende daima duyumsama vardır. Uzuvlarınızı hissedin (sağ ayak başparmağınızı, ona bakmadan hissetmeye çalışın), bedenin ağırlığını ve kütlesini duyumsayın. Bedeni duyumsamak için bir diğer iyi egzersiz, ayakların ikisini de yere koymak ve iyi, rahat bir duruşta omurgayı dik tutmaktır. Buna "bedensel duyum egzersizi" denir, çünkü 
a) dikkati hemen bedene (yani, olduğum şeye) çekecek, ona temellenecek, dikkati kendi temeline yani bedene yerleştirecektir; 
b) dikkati bedene ve onun duyumlarına yoğunlaştıracaktır; 
c) dikkati zihinden ve ruh halinden uzaklaştırıp onu şimdiki zamana, mevcut ruh halimin benim yerime tercihte bulunup benim adıma konuşma ve davranmasındansa seçme özgürlüğümün olduğu yere çekecektir. Başka bir deyişle, o anda otomatik pilota bağlı bir robot, alış­kanlıktan ibaret bir makine değil de bir insan olabilirim. Bütün çaba daima ve her şeyde dikkati (yani, olduğum şeyi) özgür bı­rakmak üzerinedir, böylece bedenin alışkanlık gücüyle yakalanıp tüketilmez, aksine ruh halinden değil de amaçtan yana tercihte bulunmakta özgürdür. Çoğu insanın tavırlarına ruh halleri karar verir, bu yüzden onlar daima ruh halinin kölesidir. Onların yerine düşünen, konuşan ve hareket eden, hep ruh halleridir. Ruh hali hava gibidir - gökteki bulut benim sorunum değildir, elimden onu gözlemlemekten başka bir şey de gelmez; aynı biçimde ruh hali de içteki havadır, iç göğünden geçen bir buluttur. O ben değildir, herhangi bir şekilde beni etkilemesi gerekmez ve tıpkı bulut gibi, beni hiç ilgilendirmez ya da benim sorunum değildir. Bu yüzden olgun ruhların tavrını , geçici ruh halleri belirlemez. Dahili ve harici koşullar ne olursa olsun, her an kendi tavrımı seçmekte özgürümdür. Herhangi türden bir duygusal çatışma içinde olduğumda, bununla özdeşleşmemem için bana yardım edecek bedensel duyum egzersizi vardır: dikkati bedenin içini ve dışını duyumsamaya yöneltmek. Bu, kendini hatırlamayı içeren kendini gözlemlemedir.
4) Amansızca kendine dürüstlük (Lee Lozowick’in öğretisinden) şu anlama da gelir: beni ne kadar kötü gösterirse göstersin, kendim hakkında doğruyu söylerim. Bu türden dürüstlük, kendini gözlemleme için elzemdir. Bu olmadan, en büyük derdi başkalarının önünde iyi görünmek olan geniş insan kitlesine dahil oluruz. Yani bu “amansızca kendine dürüstlük” kendini gözlemlemenin dördüncü kuralı sayılabilir çünkü bu beni dürüst tutar ve bu arada da tevazu gibi çok güzel bir yan ürün üretir. Tevazu bir armağandır, inceliktir ve dürüst bir biçimde kendi üzerinde çalışan insana gelir. Kendime yalan söylemek kolaydır ve bunu sürekli yaparım. Kendimi haklı, iyi, soylu, bütün bu hayranlık uyandıran meziyetlerle gördüğüm bir imaj vardır kafamda; ya dabu imaj “Ben hiçbir işe yaramam”da olduğu gibi kötü, çirkin de olabilir. Bunların ikisi de yanlıştır, ikisi de eksiktir, tam değildir, başkalarının önünde de böyleymişim gibi davranırım. Ve içimde kendi çelişkilerime karşı körümdür. Yalan söyleyişimin beni görmekten ve katlanmaktan alıkoyduğu bu kendi-görüntümle çatışan davranış alışkanlığımdır bu. “Amansızca kendine dürüstlük” uyguladığımda gönüllü acıçekmenin * ne demek olduğunu öğreneceğimdir, çünkü yalanlar ya da yargılamalar olmaksızın, sadece içimde bulundukları şekliyle çelişkilerimi görmeye başlayacağımdır. Çalışma benden bu acı içinde' durmamı, hiçbir şey yapmamamı, hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmamamı, hiçbir şeyi yargılamamamı, onu iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış diye yargılamadan bu acıyı sadece hissetmemi ister. Basitçe, acının içinde kalıp onun tüm bedende hissedilmesini... Duygusal ya da psikolojik acı, bedendeki enerjidir. Başka bir şey değil. Beden bu enerjiyle ne yapacağını bilir ama sadece ben müdahale etmediğimzaman. Yine de alışkanlıklarım müdahale eder: acıyı düşünürüm, acıya tepki veririm, acıyı yargılarım, acıyla savaşırım, acıyı “gidermeye” çalışırım, böyle sürüp gider. Alışılagelmiş davranışımla müdahale ederim. Bu yüzden, acı kötüleşir; daha da büyür. Ama sadece acının içinde, hiçbir şey yapmadan, bedeni ve acıyı hissederek kalırsam, beden bu enerjiyi dönüştürür. Özdeşleşirsem acıyı beslerim; hiçbir yargılamada bulunmaksızın ve acının için-de kalarak, onu bedende hissederek gözlemlersem, acı beni besler: bu meta-fiziksel bir denklemdir. Newton fiziğinde, hareketin birinci kanunu şöyle der: “Hareketli bir nesne [acı] ona dışarıdan bir güç [yargılamaksızın yapılan kendini gözlemleme] uygulanmadığı sürece hareketini sürdürme eğilimindedir.”
E.J. Gold, “İnsan biyolojik makinesi, dönüşümsel bir düzenektir,” der. Ben müdahale etmezsem, o acıyla ne yapacağını bilir. Bunu bir kez gördüğünüzde duygusal acınızla tekrar aynı ilişkiye sahip olmayacaksınız, olamazsınız. Çünkü denkleme netlik girmiştir ve netlik bir kez girince, tek bir defa bile olsa, tekrar aynı insan olamam. Bu, alışkanlıkların sona erdiği anlamına gelmez. Elbette böyle bir şey olmaz. Ama alışkanlıkla olan ilişkim farklıdır.
Dünyada fark yaratan budur.

9 Haziran 2015 Salı

Balıkların Hız Yolu / Cemil Yüksel


ey yol, akışın ve seslerin uzayan gövdesi
her şey biraz sürüklenerek katılır sana
 ışıyan sözcükler ve ölüm de capcanlı,
dolaşırken iteleyerek bulur herkes çarpıntısını  
balıkların hız yolu, suları şenlendiren sıcak
taşları vaktinde parlatan kalın coşku

ey suların aşındıra aşındıra çizdiği harita 
ne güzel bulmuşsun yüzümüzde
eskilerin kuru otlardan topladığı sağlığı

duran her şeye bakmaktan
fırlar bir koşucunun anlamsızlığı
herkesin örgü ipi halinde vardır 
rüzgar ve az sevilmişlikten yapılma bir karışıklığı
yerleşir ısıtan kazaklara
burnunu silerken aldığın her derin nefes
kurumaya yüz tutmuş bir beyazı büyütür kollarında
ayaklarım gözlerim bilmezliğimle hepsi birden
yerin bulur ilkin öpücük ve hazla şeklin olmaya

ey yol kimi gürültülerle konuşur yerküre
bir renk halinde toplanır sonra ateşin sözcükleri 
işte öyle dolanıp duruyorum etrafında 
vakti geldiğinde kuşların anımsadığı göçler gibi.



8 Haziran 2015 Pazartesi

Uzlaşma, İsyan ve Şiddet / Arno Gruen


İnsanın kendi iç yaşamını hiçe sayarak kurumsallaşmış değerlere ve biçimlere uzlaşması, gündelik şiddetin tükenmez kaynağıdır  Başarı, denetim ve hâkimiyet olarak tanımlandıkça ve yine kendilik değerini başarı tanımladıkça toplumsal ya­pının bütün farkları oldukça anlamsızlaşır: Kendilik her ha­lükârda güdük kalır. Politik ideolojilerdeki bir değişme, ne kendiliğin sakatlanmasında, ne de buradan doğan şiddette bir şeyi değiştirir.
Karl Marx, üretim araçlarının el değiştirmesiyle insanın özgürleşeceğine ve yenileneceğine inanıyordu. Marx, Fried­rich Engels’le birlikte kapitalizmin hırsı ve mülkiyeti besle­yen yapısını mükemmel ayrıntılar üzerinden çözümledi. An­cak güçsüzlüğün insanın aşması gereken bir zayıflık oldu­ğundan yola çıktı ve şeylerin ele geçirilmesini -doğa da da­hil olmak üzere— insanın en üstün amacı ilan etti. Ancak böylece, güce yönelik kendilik ideolojisinin yanı sıra, müca­dele etmek istediği toplumsal hastalığı da ölümsüzleştirdi, ik­tidar savaşlarına yeni bir yön verdi, ama nedenlerini değiştir­medi. Daha da kötüsü: insanın olanaklarını -ahlak da dahil olmak üzere- sadece ekonomik bakış açısıyla ele alarak ve başka bir şeye izin vermeyerek iktidar arayışının gerçek kö­kenlerinin görülmesinin yolunu tıkadı.
Ama çaresizlik, iktidarı ele geçirerek ve hükmederek or­tadan kaldırılamaz. Bu yolda giden her kuram, birey olarak insana ve gelişimine şiddet uygular. Gerçi sol görüşlü toplum kuramı, insanı tarihsel süreci içinde açıklama iddiasındadır. Ama bunu, iktidarı sadece iktidar açısından çözümleyerek bireyi gözden çıkarma pahasına yapar. Bu bir yinelemecilik gibi gelebilir, ama bu kuranı, insanın sadece ekonomik güç­lerin iktidarı tarafından belirlendiğine inandığı için belirleyi­ci nokta da buradadır. Rus sosyalizminin eski önde gelen ku­ramcılarından ve propagandacılarından Georg Plechanow, ta­rihsel süreçler üzerine yaptığı araştırmada bireyin rolünü ta­nımladığına inanır, ama aslında bireyin tarihin devamında oynadığı rolü inkâr eder: “insan doğası bugün artık tarihsel ilerlemenin tek ve en kapsayıcı nedeni olarak görülemez: in­san doğası değişmezse tarihin değişimlerle dolu akışını açıklayamaz; ama kendini dönüştürebilir. Bu durumda da bunu sağlayan tarihsel ilerlemenin kendisidir.”
Ama insanın iç dünyasının tarihsel gelişim açısından öne­mini inkâr eden sadece Marksist kuram değildir. Russell Jacoby, iyice yaygınlaşan bellek kaybına insanın iç yaşamında­ki önemi açısından işaret etmiştir. Marksistler en azından tarihsel çözümleme için çaba gösterirken, diğer kuramcıların çoğu insanı tarihsel gelişimi açısından kavramakta bile bir anlam bulamamıştır. Louis Althusser gibi bir Marksist bile ta­rihin araştırılmasının sadece bilimsel olarak değil, politik ola­rak da yararsız olduğunu açıklamıştır. İngiliz sosyalist Ed­ward P. Thompson bu konuda, Althusser’in tarihi reddetme­sinin onu deneyime yaklaşmakta yetersiz kıldığını ifade et­miştir. Ancak insan her zaman tarihsel olan deneyime da­yanamazsa kuramı dayanak noktalarını yitirir.
İktidar ideolojisinin geçerli olduğu yerde kendilik, kendi iç çekirdeğinden ve bununla birlikte de bu ideolojinin ken­dine özgü renginden ve üretim araçlarının buna uygun ör­gütlenmesinden tamamen bağımsız olarak tarihsel deneyi­min köklerinden kopar. Bunun sonucunda ortaya çıkan yı­kıcılık, ifadesini ya uzlaşmacılıkta ya da isyanda bulacaktır.
Görsel:Francis Bacon

29 Mayıs 2015 Cuma

Konuşmak / Cemil Yüksel


parkları dolaştım ağzımı taşla doldurdum
ağırlığıyla batsın diye sessizliğe
bilançolar istatistik bilumum maddelerle
kâr oranları eşitlik ve denk gelmelerle
vergi daireleri soğuk eller ve donup kalmalarla
ayırt etmeler sistemler kurtarmalarla yeniden
teyit ederek durmadan ağzımı doldurdum
ağırlığıyla batsın diye sessizliğe

biliyormuş gibi konuşmasını, 
çoğu vakit taklit eder gibi bilmeyi
sözcüklerin dizisinden fırlayan anlamı
her şeye yetişen açık ağzımı
taşla doldurdum, batsın diye sessizliğe
çiğneye çiğneye kırdım dişlerini
çok konuşmanın, pasın ve yalanın

konuşuyor koklayan bir köpek gibi düşünceleri
ordan oraya bir kuşun kaybolmuş yönü
zıplayarak buluyor en rahat edeceği ülküyü

ağzım mı buluyor düşünceyi, 
düşünce mi buluyor ağzımı
korku hatırlatarak koruyor
atıyla yuvarlanan arabaları.

tüm sesleri çıkarmaktan sorumlu tutan ipi
kessin diye ağırlığıyla
ağzımı taşla doldurdum 
parçalasın diye dilin zehirli hükmünü.


27 Mayıs 2015 Çarşamba

Kabuk / Cemil Yüksel


bir böceğin yaşamından geldim
karanlık taraflarım yaşama çiçekler verdi
çığlık çığlık insan yüzünün nice şekli
en çok ürktüğü parıltıyı taşımış içinde
bana baktıklarında fırlıyordu ortaya

görünmemin türlü türlü halinden
şeklini alıyordu iğrenmenin yüz buruşukluğu.
bir defasında sıcak mı sıcak bir sabah,
banyo küvetinde parlayan ışıktan kaçıp dururken
vura vura çıtırtılarla bu son yazıldı belki

belki de gazete içinde buruşturularak canlı canlı
antenimin yönsüz çırpınmalarıyla
atıldım yüksek katlardan
uçmayı öğrenmesi için itilen kuş yavruları gibi
yaşamak için mi ölmek için mi pek bilinmeden

küçük bir bakışın anlattığı derinlikten düştüm
bir tebessümün kendini taşırdığı mermerlere
tut beni aşk sarsan boşluklarında
sessizlik, suların akmazlığı
büyük bir derinliktir evlerde.

Dürüstlük / Red Hawk


Gerçek dürüstlüğün ne olduğunu görmek istersen
köpekten ötesine bakma.
Köpek iyi görünmeyi hiç takmaz

Ama Kraliçe’nin annesinin bacağına sarılacaktır
şayet canı isterse. Köpek
senin ne halt düşündüğünü umursamaz

Papa’nın huzurunda taşaklarını yalar
eğer canı böyle yapmak istiyorsa.
Köpek hiçbir gücün, zenginliğin

şöhretin karşısında ayağa kalkmaz.
İmparator’un kıçını ısırır eğer
yemeğine el uzatırsa; köpek

bacağını kaldırır, Başbakan’nın limuzininin
akyanaklı lastiğine ya da sıçıverir
Dalai Lama’nın seccadesine

çünkü o bir köpektir ve köpekler
böyle yapar ve
özdeki bozulmamış gizli bir parçada

köpeklerin bu dürüstlüğüne hayran oluruz, çünkü
kendimizde bulunmadığını görürüz ve

biliriz, böyle bir dürüstlüğün
bu dünyada korkunç bir bedelle geldiğini.