25 Haziran 2015 Perşembe

Ben / Red Hawk

Kendini gözlemlemenin dört temel ilkesi şunlardır:
1) Yargılamaksızın: Bu, anlaşılması en zor ilkedir. Zihin yargıçtır, sürekli olarak hayatımdaki herkesi, her olayı ve her şeyi yargılar. Bilgiyi dosyalamak/depolamak için yargılar. Hayatımda yer alan bütün insanları, olayları ve şeyleri iki büyük kategori de genelleştirerek yapar bunu: sevme//sevmeme (ya da iyi//kötü — vb. ) Daha sonra etiketleyip dosyalayabilmek için hayatımdaki her bir şeyi ilişkilendirerek (karşılaştırma ve kıyaslama) sürekli olarak yargılar. Ayrıca kendim ile eylem arasında bir ayrım olduğu yanılsaması yaratmak için eylemlerimin her birini yargılar: Kötü sözler sarf ederim, ardından bu sözleri yargılarım ve böyle yaparak, yargılanan eylemden ayrı olduğum yanılsaması yaratırım.
Suçlamanın olduğu an, suçlanan şeyden kendini ayrı tutmak da vardır. Bu şekilde, davranışımı görüp hissetmekten ve onun tüm sorumluluğunu üstlenmekten, davranışımı sahiplenmekten korurum kendimi. Yargılama kendime karşı kör kalmamı sağlar. Üstelik, bana söylediklerini ya kabul ederek ya da reddederek, bu yargılama sürecine tümüyle inanırım. Her iki şekilde de ben yargılanma süreciyle “tanımlanmışımdır” (= “ben o olmuşumdur”). O yönetir, ben de hiç sorgulamadan itaat ederim.
Bu nedenle, hiç yargılamadan gözlemleme, dikkati sürekli olarak bedensel- duyumsamada * tutmak anlamına gelir; bedende sabit ve kıpırdamadan kalmak, bedeni rahatlatmak ve sürecin zamanla yok olmasına izin vermektir. Zihin-duygu-karmaşası, içinde bulunulan durumun gerektirmediği herhangi bir hareketi tetiklediğinde, düşüncenin ve/veya duygunun bana dikkati bedensel duyumsama üzerinde tutup dengelememi hatırlatmasına izin veririm - düşünceyi ya da duyguyu durdurmaya çalışmadan (onunla özdeşleşmeden) bedenin içinde kalırım: kendimi bulur, bedeni idare ederim. Ardından onun peşinden gitmediğim ya da dikkati esir etmesine izin vermediğim zaman, düşünce/duygu enerjisine ne olduğuna bakarım. Avcının takip ettiği bir geyiğin uzun çimenler arasında saklanması gibi, zihin-duygu-karmaşası­nın kendi alışılagelmiş, köklü amaçları için (kalıplarını yenilemek ve/veya sürdürmek için) dikkati ele geçirip tüketmek istediği bir durumun ortasında, dikkati tamamen dingin, sabit, durağan ve sakin bırakırım.
Sürekliliğin kuralı şudur: Beslenmeyen şey zayıflar; beslenen şey gittikçe daha da güçlenir. Zihin-duygu-karmaşası ya dikkatle beslenir ve gittikçe güçlenir (bu sırada dikkat gitgide zayıflar, her esintiden nem kapar, kolayca dağılır ve her düşünce/duygu parazitine kapılır); ya da dikkat, zihin-duygu-karmaşasıyla beslenir ve gittikçe güçlenir, daha sağlamlaşır, daha uzun sürelerle sabit durumda kalmayı, dikkat dağıtıcı şeylerden uzak durmayı, özgür kalmayı ve en şiddetli zihinsel//duygusal fırtınalardan sağlam çıkmayı becerebilir. Olgun ruhun amacı* bedenin ölüm anında bile özgür ve sağlam bir dikkattir. Ruh, dikkattir; o dikkatini vermez, o dikkatin (bilincin) kendisidir. Ben, dikkatimdir.
2) Gözlemlenen şeyi değiştirmeden: Yine bunu da anlamak zordur çünkü davranışımda gözlemlediğim şeyi değiştirme dürtüsü, beni sonu gelmez bir suçluluk ve suçlama döngüsüne esir eden bir tuzaktır. Bu, gözlemlenen şeyi değiştirmeye çalışan yargıçtır davranışı değiştirmeye yönelik bu yargı komutu hemen dikkati kendine çeker ve onu gözlemlenen şeyle “özdeşleştirme” durumuna yöneltir. Dikkat artık özgür ve durağan değildir; yargılayıcı zihin, davranışı “sevmek//sevmemek” ya da “iyi//kötü” vs’den ibaret büyük deposunda etiketleyip dosyalayarak (karşılaştırma ve kıyaslama) onu kendine çekip tüketmiştir.
Davranışı “kötü” olarak etiketlemeye kapıldığım an, gözlemlemeyi keserim. Artık yargılayan ve bu yargılamayla tüketilen dikkat olmuşumdur. Bedenin içsel fonksiyonlarına özgürce dikkatimi veremem artık, çünkü bu yargılama dikkati ele geçirmiştir. Artık davranışla özdeşleştiğinden ve bu davranışın “kötü” olduğuna hükmedildiğinden, komut kendimi değiştirmek olur. Şöyle ki: “Sigarayı bırakmam lazım. Sigara içmek kötü.” Kendi içinde bu doğru olabilir ama özdeşleşildiğinde bu mesaj şuna dönüşür: “Kötüyüm ve değişmek zorundayım.” Yargı, dikkatle beslenir; alışkanlığın yaşayıp büyümesi için beslenmesi gerekir.
Ama dikkat sabit ve durağan kaldığında, bedensel duyumsamaya ve bedeni rahat bırakmaya kilitlendiğinde , o zaman yargının sabit ve durağan dikkati beslemekten başka gidecek yeri kalmaz. Düşünce ve duygu = bedendeki enerjidir. Maddenin ilk kanunu (Newton fiziği) şudur: madde (yani, enerji) ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, sadece dönüştürülebilir. Bu nedenle, bedene bir enerji akışı olduğunda (ki bu sürekli olur: "Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver" diye söyler bunu İncil) bu enerji, zihin-duygu-karmaşası tarafından ele geçirilir (çalınır) ve psikodramalarını ortaya çıkarmak için kullanılır. Bu enerji bir yere yö­nelmek zorundadır, yani zihin-duygu-karmaşası tarafından psiko-drama olarak tüketilmezse, o zaman kurallar gereği dikkatin besini olmaya dönüştürülmelidir. Psiko-drama şudur: "İyi değilim/kötüyüm/hatalıyım" yargısına dayanan kendimi değiştirme mücadelesi = olduğum şeyi değiştirmek için ömür boyu süren bir dram. Bunun alternatifi, yargılama süreciyle "özdeşleşmeden" gözlemlemek, her ne görürsem kabul etmek, onun bedende var olmasına izin vermek ve bu konuda ne aleyhte ne de lehte kesinlikle hiçbir şey yapmamaktır: basitçe gözlemlemek, rahatlamak,kabul etmek, izin vermektir. Antik ruhani ekollerde bu uygulamaya "neti-neti" = "ne bu-ne o" denir. Ayrıca, "dünyayı durdurmak" olarak da adlandırılır. Bu, dikkatin kuralını anlayan ve onları izleyen olgun bir ruhtur. Bu kuralı izlemeyen kişi bir mahkum, bir esir, yargının söylediklerini hiç sorgulamadan, çektiği acı ve kederi iyice kanıksamış halde, ömrü boyunca aynen uygulayarak "özdeşleşme"nin kölesi olmuştur. Yargılama süreciyle bu daimi özdeşleşme "kirlenme"* olarak bilinir.
3) Dikkati bedensel duyumlara ve rahatlamış bir bedene vererek: Duyumsamaksızın gözlemleme yapılamayacağım söylemek, bu ilkeyi açıklamanın bir diğer yoludur. Bazı geleneklerde buna “kendini hatırlama” denir. Yani, bu kendini hatırlamanın ilk ve öncü aşamasıdır: Kendimi bulurum. Kendimi hatırlamıyorsam, tek başına kendini gözlemleme yetmez - dolayısıyla, gözlemleme yaptığımda önce kendimi bulmak, zamanda ve mekânda, bedende, şu anki durumda kendimi konumlandırmak zorundayımdır. Aynı zamanda gözlemleme yaparken, dikkatimin bir kısmını bedensel duyumlara yoğunlaşmış halde tutmam gerekir. Bedende daima duyum vardır; hem bedenin içinden hem de onu gözlemleyerek dışından tecrübe edilebilir. Ama gözlemlemeyi, dikkati bedensel duyumda tutarak temellendiremezsem (bedende dolaşan enerjinin duyumu, hareket eden düşüncenin duyumu, hareket eden duygunun duyumu, kaslardaki fiziksel gerginliğin duyumu, rahatlamanın, uykulu halin duyumu, beş duyu aracılığıyla makinede oluşan duyular: görme, koku, tatma, dokunma, ses - tüm bunlar “duyu” demektir) o zaman sadece zihin merkezinden gözlemleme yapılmış olur. Bu yüzden de temellendirilmemiş ve sadece cinnete tuz basmış olur. Şöyle kuruntulara yol açar: bak bana, “çalışıyorum” şimdi; ya da: bak bana, “Çalışma” nın içindeyim ve sürekli “çalışıyorum.” Bunun gibi. Zihin yalan söyleyecektir. Hiç böyle bir şey yokken Çalışma’nın yapıldığını zannedecektir. Dolayısıyla kendini gözlemlemenin ilk üç kuralı şunlardır:
1) Yargılamaksızın kendini gözlemle.
2) Gözlemlediğin şeyi değiştirme.
3) Duyumsama olmadan gözlemleme olmaz.
Dikkatin mutlaka temellendirilmiş halde kalması gerekir şimdiki zamanda, tam önümde olanın ne olduğuna odaklanmış halde.
İçinden bütün "izlenimlerin" akıp geçtiği bedene odaklanmaktan daha iyi ne olabilir? Beden daima ve sadece şu andadır; beden sadece bir şimdi-fenomenidir. Zihin mevcut zamanın dı­şında gezinir, bedenin geri kalanıysa bunu yapmaz. Duyumsama daima bir şimdi-fenomenidir. "Şimdi burada," bu yerde, bu anda olduğumu hatırlamak zorundayım. Yoksa bu yalnızca tümüyle zihinden gelen ve hiçbir temeli ya da mevcudiyeti olmayan bir hayal ediş, boş davranış olur. Bedende daima duyumsama vardır. Uzuvlarınızı hissedin (sağ ayak başparmağınızı, ona bakmadan hissetmeye çalışın), bedenin ağırlığını ve kütlesini duyumsayın. Bedeni duyumsamak için bir diğer iyi egzersiz, ayakların ikisini de yere koymak ve iyi, rahat bir duruşta omurgayı dik tutmaktır. Buna "bedensel duyum egzersizi" denir, çünkü 
a) dikkati hemen bedene (yani, olduğum şeye) çekecek, ona temellenecek, dikkati kendi temeline yani bedene yerleştirecektir; 
b) dikkati bedene ve onun duyumlarına yoğunlaştıracaktır; 
c) dikkati zihinden ve ruh halinden uzaklaştırıp onu şimdiki zamana, mevcut ruh halimin benim yerime tercihte bulunup benim adıma konuşma ve davranmasındansa seçme özgürlüğümün olduğu yere çekecektir. Başka bir deyişle, o anda otomatik pilota bağlı bir robot, alış­kanlıktan ibaret bir makine değil de bir insan olabilirim. Bütün çaba daima ve her şeyde dikkati (yani, olduğum şeyi) özgür bı­rakmak üzerinedir, böylece bedenin alışkanlık gücüyle yakalanıp tüketilmez, aksine ruh halinden değil de amaçtan yana tercihte bulunmakta özgürdür. Çoğu insanın tavırlarına ruh halleri karar verir, bu yüzden onlar daima ruh halinin kölesidir. Onların yerine düşünen, konuşan ve hareket eden, hep ruh halleridir. Ruh hali hava gibidir - gökteki bulut benim sorunum değildir, elimden onu gözlemlemekten başka bir şey de gelmez; aynı biçimde ruh hali de içteki havadır, iç göğünden geçen bir buluttur. O ben değildir, herhangi bir şekilde beni etkilemesi gerekmez ve tıpkı bulut gibi, beni hiç ilgilendirmez ya da benim sorunum değildir. Bu yüzden olgun ruhların tavrını , geçici ruh halleri belirlemez. Dahili ve harici koşullar ne olursa olsun, her an kendi tavrımı seçmekte özgürümdür. Herhangi türden bir duygusal çatışma içinde olduğumda, bununla özdeşleşmemem için bana yardım edecek bedensel duyum egzersizi vardır: dikkati bedenin içini ve dışını duyumsamaya yöneltmek. Bu, kendini hatırlamayı içeren kendini gözlemlemedir.
4) Amansızca kendine dürüstlük (Lee Lozowick’in öğretisinden) şu anlama da gelir: beni ne kadar kötü gösterirse göstersin, kendim hakkında doğruyu söylerim. Bu türden dürüstlük, kendini gözlemleme için elzemdir. Bu olmadan, en büyük derdi başkalarının önünde iyi görünmek olan geniş insan kitlesine dahil oluruz. Yani bu “amansızca kendine dürüstlük” kendini gözlemlemenin dördüncü kuralı sayılabilir çünkü bu beni dürüst tutar ve bu arada da tevazu gibi çok güzel bir yan ürün üretir. Tevazu bir armağandır, inceliktir ve dürüst bir biçimde kendi üzerinde çalışan insana gelir. Kendime yalan söylemek kolaydır ve bunu sürekli yaparım. Kendimi haklı, iyi, soylu, bütün bu hayranlık uyandıran meziyetlerle gördüğüm bir imaj vardır kafamda; ya dabu imaj “Ben hiçbir işe yaramam”da olduğu gibi kötü, çirkin de olabilir. Bunların ikisi de yanlıştır, ikisi de eksiktir, tam değildir, başkalarının önünde de böyleymişim gibi davranırım. Ve içimde kendi çelişkilerime karşı körümdür. Yalan söyleyişimin beni görmekten ve katlanmaktan alıkoyduğu bu kendi-görüntümle çatışan davranış alışkanlığımdır bu. “Amansızca kendine dürüstlük” uyguladığımda gönüllü acıçekmenin * ne demek olduğunu öğreneceğimdir, çünkü yalanlar ya da yargılamalar olmaksızın, sadece içimde bulundukları şekliyle çelişkilerimi görmeye başlayacağımdır. Çalışma benden bu acı içinde' durmamı, hiçbir şey yapmamamı, hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmamamı, hiçbir şeyi yargılamamamı, onu iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış diye yargılamadan bu acıyı sadece hissetmemi ister. Basitçe, acının içinde kalıp onun tüm bedende hissedilmesini... Duygusal ya da psikolojik acı, bedendeki enerjidir. Başka bir şey değil. Beden bu enerjiyle ne yapacağını bilir ama sadece ben müdahale etmediğimzaman. Yine de alışkanlıklarım müdahale eder: acıyı düşünürüm, acıya tepki veririm, acıyı yargılarım, acıyla savaşırım, acıyı “gidermeye” çalışırım, böyle sürüp gider. Alışılagelmiş davranışımla müdahale ederim. Bu yüzden, acı kötüleşir; daha da büyür. Ama sadece acının içinde, hiçbir şey yapmadan, bedeni ve acıyı hissederek kalırsam, beden bu enerjiyi dönüştürür. Özdeşleşirsem acıyı beslerim; hiçbir yargılamada bulunmaksızın ve acının için-de kalarak, onu bedende hissederek gözlemlersem, acı beni besler: bu meta-fiziksel bir denklemdir. Newton fiziğinde, hareketin birinci kanunu şöyle der: “Hareketli bir nesne [acı] ona dışarıdan bir güç [yargılamaksızın yapılan kendini gözlemleme] uygulanmadığı sürece hareketini sürdürme eğilimindedir.”
E.J. Gold, “İnsan biyolojik makinesi, dönüşümsel bir düzenektir,” der. Ben müdahale etmezsem, o acıyla ne yapacağını bilir. Bunu bir kez gördüğünüzde duygusal acınızla tekrar aynı ilişkiye sahip olmayacaksınız, olamazsınız. Çünkü denkleme netlik girmiştir ve netlik bir kez girince, tek bir defa bile olsa, tekrar aynı insan olamam. Bu, alışkanlıkların sona erdiği anlamına gelmez. Elbette böyle bir şey olmaz. Ama alışkanlıkla olan ilişkim farklıdır.
Dünyada fark yaratan budur.