29 Aralık 2014 Pazartesi

An / Cemil Yüksel


ey sevgimin genişleyen damarı
kanı ve suları taşıyan rahat gövde
yeşili maviyi gün boyu gezdirip
kırmızı ve siyahı karşılayan dönüş
parlak yıldız, canlılığın besleyici varlığı
ellerim ve içimde nasılsa bulurum
çiçeklerin rüzgarla bulduğu neşeyi
sıcaklığını bulmuş kayalardan akan suyu,
bulurum hülyası açık bırakılan pencerelerde
kedilerin el hareketlerinden ördüğü sığınağı
kuşların uçuşlarına dolanarak aktarılan döngü
küçük balıkların akıntıdaki hep birdenliğini
yolcuları yolları uzun solukları
tozun ağzı ağırlaştıran kurumayı
bulurum nicedir gözlerimin içlerinde
birike birike kendine renkler ışıyan sevinci
alırım her türlü bakışında ağaçların
gökten beslenerek doyurulma ululuğunu

ey anın mekanında huşu bulmuş görüntüm
kulpu kırık kapıları zorlanarak açılmış kenar çığlıkları
sana basit ve zoru inatla gösterenden değilsin
kelimeleri bulup çıkarmayı huy edinmiş aklın değilsin
bulunmaz sadece maddeyi bağıran işaretler
uzun bir sessizliği kaplamış üstünde ne varsa
duymamış mıdır ağzı açılarak büyüyen yanardağ

üfleyecek büyük yangına
bir gün tüm "benim" ve "seninleri"....


26 Aralık 2014 Cuma

Tohum / Cemil Yüksel


korkunç bir secde halinde
yamuk yumuk bazen sırtüstü uzandığımız her yere düştük
mayıs aylarında patlayan diri gövdesinde papatyaların
cam fincanları kaplayan ölüsü halinde
kendi iplerine takılan kuklalar gibi
yıkarak gövdenin çekmecelerini
bildiğin her yere düşüşümüzü fotoğrafladık
yutuverdik tozunu düşüşümüzün
sabahı ve serinliği bekleyen avcı kuşlar gibi
ağzımız açık kalmış diye uyarılan her türlü dalgınlıktan
gözlerini bir kez dahi kırpmayan hiçliğin o anlık çağrısına dek
düştük uslu ve hırçın mavisine denizlerin
gövdesindeki küçük bir delikten yaşadığını üfleyen balinalarla
ilk adımlarını atan çocukların kendi kendine öğrendiği
yürüyüşümüze sirayet eden o hayali sendeleme
belediye otobüslerinde, metrolarda ve kapılarda
sürüye sürüye getirdiğimiz kendimizi..

gelişememiş bir gebelikten düşürdük
kendi kendimizin ayaklarına basarak.
eşelenmiş bir acıdan düş kura kura çıkarken bulduğumuz
her yere doğru
göğe doğru ve göz hizasından bir gözün içine doğru
her yıla her aya her güne her saate her dakikaya doğru

doğruca bırakan
en güzellerini toplamış gibi
meyvelerin turunçların kokusundan
yerleşmiş avuçlarından
toprağa hazırlayarak en güzel düşüşümüzü
düştük. 

23 Aralık 2014 Salı

Kuş / Cemil Yüksel


sana baktım. bulutları durmadan kırpılan bir gök gibi
kızıla siyaha uzamamaya kaçan her şeyle hep böyle
her kılıç kınını keser önce ilk yarayı orda tanır
ben bahçe diyorum derlenmiş toplanmış her yeşile
kenar köşe demeden harcadım uzamış ellerimi
sana baktım. devrilmiş buldular, öyle sandılar
insanın kulağı kısık, görmesi yumru
her sözcüğün ağzı küçültülmüş çocukluktan
ne güzel ilgisi var durmadan o sıcacık öpücüklerin
sana baktım adınla, büyük bir sessizlik duyuldu
bırakılmaya konduğu söyleyecekler
konmuş, gür, alışık sesinde bir kuşa baktım

22 Aralık 2014 Pazartesi

Kahve / Cemil Yüksel

mavi kahve fincanları
içildikçe artan varlığı keyiflenmenin
sessizliğin büyüyen yeşili
dolmuş gibi her şeye bakınca
bakınca dolmuş gibi suların gelgitleri
gidip gelmeleri kapı aralıklarının
binlerce ayak izinin hiç haberdar olmadan
konmuş bir arada sanki bu yolculuğa
uzunca bir içimin en uzun yolculuğuna
hiçbir bakışın görmediği uzunlukta
varmış gibi sessizce bulunduğu her yerden
bir elinin diğerine göz gezdirdiği
korkmuş sövmüş ve durmadan bakakaldığı
karanlığında örtülen yerlerin durmadan
korunmaya ve içlerinde bulundukça gizlenen
ürkek ürkek bakışması dolmuş boşalmazlığa

bekledikçe artan kahverengi
sonsuzca açılmış ışığın kapıları.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Bay A / Cemil Yüksel


bay a da beslenirdi bir kurşun
yuvarlak ve kenarlı konuşur
sözcükle ateşlenir ve rujla köklenir açılırdı
her gün bir kaç cinayet mahaldi
parlardı sızıntı halinde bir musluktan
kalbinde bay a nın bir kurşun
öfkeyle bulurdu evlerin ta içini  
cam kırılır gökler gibi sevinçlenirdi
yaşadığını duyardı her türlü gürültüde
bardaklar elinden gözyaşları gibi kayardı
bir kez ıslak bir şefkate basarak doğrulamamıştı

bay a da beslenirdi bir kurşun
beslenir geçerdi sadece
ilgisini verir ne zaman bir kadın görse
bay a kadınlarla dolu yoksullukla boşalırdı
suçları dinmez bir sıtma tutardı
bir sıçrama tahtası gövdesi pirelerle dolu
akan her şeye doğru bay a yorulurdu
bir kurşun beslerdi kalbinde bay a
bir kurşun minik ağzıyla
kan yayardı dünyanın günterine


bay a kurşun asker, kurşun kalemdi.
bitmeyen kemirgeni eksik hayvanın.
ölü kuşlar gibi kaldırıldıkça düşerdi 
yine de beslerdi o tek atımı bay a. 

4 Mayıs 2014 Pazar

Örtü /Cemil Yüksel



bir doğa uygulayıcısısın sen
kan ve gürlükten alıyorsun sevincini
ne zaman dokunmak desen binlerce elin oluşur kendinden
dokunmak kesilir bütün canlılıkla etraf
kalır koca koca devrilmiş ağaçlar sesin telaşında
kalır bir toprağı dolduran o küçücük hareketler
kırılmış ve yıkık dökük ne varsa ormanda
en güzeli dersin iş var daha

nerde açığa çıkacağı belli bir ay döngüsü
uzadıkça uzayan bir kasılma
nefesini en derine kadar doldurmuş bir iç çekmeye
bulmuş da yer ediyor gözleri çukurundan
öyle seviyor bir kediyi ışıltılarla
görmüyor sanki almış gibi yeryüzünü içine

sen bir doğa hükmüsün
kim derse acından çıktığını yeryüzüne
biraz acıdır hem yeryüzüne çıkmak da
gözlerin kapanmaz mavi ve yeşilin ilgisine
boyuna baktıkça bakıyorsun doymazca işte;
bağlanıyor her şey sonraya yine sonraya şu andan
her yerde karşılıyorsun çiçeklerin toplanmış birliğini

rahatça yum gözlerini karanlık doğsun
hem ayrılık yok, hem "olacaklar" filan
cehennem, güneşten korkuyla edinilmiş bir gelecektir.

Yok / Cemil Yüksel

yok
sakinlikte.
hiçbir şey
yok.
eskidikçe aksak
kırıldıkça ses
kulakları bulmaz anlam
yok.
onlar
bunlar
diğerleri
durmadan
ne yavaş
ne kızgın
ölümlülüğü bile.
kanadındaki çırpma
aralıksız soluk
yok.
nereye
vardıysa
öpülmezlik
orda hüzünle
ağlar ağlar
bir kendi boynuna
bir de  acıyla
göğe uzanamamaktan
kırılmıştır
bilekleri.
yok.


1 Mayıs 2014 Perşembe

William Blake / Dadının Şarkısı


Yeşillikte çocuk sesleri duyulduğunda
Ve gülüşler duyulduğunda tepede,
Huzur içindedir göğsümde kalbim
Ve geri kalan her şey sükûnet içinde

"Artık eve gelin çocuklarım, güneş batıyor,
Ve yükseliyor gecenin çiyleri;
Gelin gelin oyunu bırakın, ve rahat bırakın
Sabah gökte görünene kadar bizi."

"Hayır hayır oynayalım bırak da, gündüz daha
Ve uyuyamayız henüz;
Hem küçük kuşlar uçuyor gökte
Ve tepeler de koyunlarla dolu."

"Peki peki gidip oynayın ışık solana kadar
Ve sonra eve gelin yatmaya."
Küçükler sıçrayıp bağırır gülerdi,
Ve bütün tepeler yankılanırdı.

Çeviri: Selahattin Özpalabıyıklar

31 Mart 2014 Pazartesi

Üçüncü Göz / Cemil Yüksel


” gerçekten iyi misin ingeborg?
affedebildin mi ?” *
iyiyim
affettim ve tekrar aynası çevrildi yüzüme sevincin
sevmek nasıl bir uyumdur bildim güneşle 
yaralar ve izlerden kurulmuş olsa da
dolup taşan bir çocuklukla değiyor her yerime 

iz iyileşmenin en doğurgan manzarası
durmadan yenilenmenin tüm zamanları
ellerin tırnak uçların ve avucunda
bir açılıp bir kapanıyor kök uçları

ah adın güzelin ve sesin derinliği
bir kez daha dikiliyor her kanat çırpmada
koca bir denizin parçalanmış gövdesi
anlıyor eksiğin aşk için tırmanışını
anlıyor da kelimedeki sığın korkuyu
bile bile ediyor şimdinin omuzlarında
gürleyip taçlanan bir ışıltıyı

iyiyim, biliyorsun
sözcüklerin yüzleri görünce güneşi
canlılıkla bir uzayıp bir kısalıyor boyları.

*Birhan Keskin şiirinden

27 Mart 2014 Perşembe

Süt Dişi / Cemil Yüksel


kişi kendi olur kurulur sofrasına kupkuru ekmeklerin
ilk tadını anımsar tahılın, aşkın ve denizin
annesini uyandırır ıslatsın diye saçlarını
annesini çıkarır zindandan şişen uçlarını ovdurur
kapkara tutmuş incirlerle bile başlanabilir dokunmaya
gövdesine dolanabilir uzayan süt dişi bir sessizliğin

can sıkıntısı bir şehir icadıdır
sabah erkenden kovulur çocukluğundan
gökten toplar hırsla tüm sevinç güvercinlerini
aç yılanları ayaklar altına salar soğuk
sıkılmak bir tanrı olur buruşukluktan
durmadan ama durmadan sallar uykular için
ipi kesilmedikçe gıcırdayan bir beşikle

kişi kendi olur kurulur sofrasında dip dibe
kemik kalp ve sinirle duyumun bahçesi
bir ağacın ruhunu doyurur dingin
hiç beklenmedik bir canlılık bağlanır naif
kişi vakti gelir kurtulur kendi olmaktan da.

22 Şubat 2014 Cumartesi

Şiir / Cemil Yüksel


                                                            (Şiire ithaf edilmiştir.)
bir ressam kararmış incir tezgahlarında öpüşür
sırf senin gönlün olsun diye.
kirazları kullanır suya inmiş geyikleri de
ormanda yangın çıkartır üşümeni avlar
arzuyla taşınır temkinini soyunur
bir sabahlık gibi atar üstündeki her şeyi

gürül gürül avuçlarına sıkışmış kelimelerden
beyaz bir sayfayı grileştirir çabuk çabuk
birden bilmeden kullanır tüm eşyaları
senin ağzına dökülür yan yana şelalerle
bir kadın senin aynanda kendini giyinir
durmadan giyinir saçlarını
süsler alyanslar şımartan kolyeler
hepsi senin müziğinin harflerinde

nem ve sıcaklık korkusuzca
doygun bir ağızla besliyorlar seni
kuyular kadın yüzleri burun delikleri
derinliğin sarhoş meraksız tepsisinden
kesilmeden cevapsız bir varoluşla
seni ortaya çıkartmak için köklerinden
kan yürüyor orda
tam orda durulmayan bir sağnak
kalbi kasıp savuran dudaklarını çizen vadi
bir niyet bulmuş gibi sözcüklerinden

memelerine inen o kavis birden
ağzına dayanır acıkmış bir tanışmanın
çatlayan ses telleri seni çağırır
yenmiş kurabiyeler gibi
zamanın ağzında paramparça
uzaktan ta uzaktan

bu dünyada bir yerin var senin
ne çok el sabahtan akşama kadar seni yapar
salgı bezleri, çekiç ve kalkerler
enerjinin görkemli gidip gelmeleri
çamura sevgi duyan çocuk elleri
keyifle bir acının az önce bırakıldığı yerden
rüzgar azıcık esse senin denizlerinin kokusu
senin gözlerindir dolar açlığın çökeltisine
hadi kapan bir gövdeden -varsın şair desinler-
denizaltı gibi diplere
sulardan büyür sular gibisindir öyle

bir dize midir seni kuran şimdi
bir dize midir sana kurulan
bir dize midir senden kurtulan.


19 Şubat 2014 Çarşamba

Çocuklar'a Dair / Halil Cibran

.

Ve bir bebeği bağrına basmış bir kadın
dedi: Konuş bizlere Çocuklar’a dair.
Ve o dedi:
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değildir.
Onlar Hayat’ın kendine duyduğu hasretin
oğulları ve kızlarıdır.
Onlar sizin vasıtanızla gelirler fakat sizden değiller,
Ve gerçi sizinledirler, ama size ait değiller.

Onlara sevginizi verebilirsiniz, ama
düşüncelerinizi değil,
Zira onların kendi düşünceleri var.
Onların bedenlerini barındırabilirsiniz,
ama ruhlarını değil,
Zira onların ruhları yarının hanesini
mesken tutmuştur, sizin ziyaret
edemeyeceğiniz, rüyalarınızda bile.
Onlar gibi olmaya gayret edebilirsiniz,
ama onları kendinize benzetmeye kalkmayın.
Zira hayat geriye doğru gitmez, ne de
oyalanır dünle.

Sizler yaylarsınız, çocuklarınızın diri oklar
misali ileriye fırlatıldığı.
Kemankeş, sonsuzun yolu üzerindeki
nişangâhı görür ve Kendi kudretiyle sizi gerer,
Kendi okları gidebilsin diye hızlı ve ırağa.
Bırakın, Kemankeş’in elinde gerilişiniz
Memnuniyetle olsun;
Zira O, süzülen oku sevdiği kadar
muhkem olan yayı da sever.

31 Ocak 2014 Cuma

Halil Cibran / Osho


    Halil Cibran saf bir müziktir. Sadece şiir tarafından bazı zamanlar ama sadece bazı zamanlar anlaşılabilecek bir gizemdir. Yüzyıllar boyunca birçok büyük insan var oldu ama Halil Cibran kendi başı­na bir kategori olarak kaldı. Gelecekte bile insan kalbinin ve bizi saran bilinmezin bu kadar derinlerine ulaşabilecek içgörüye sahip başka bir insanın dünyaya gelme olasılığı olduğuna inanamam.
O olanaksız şeyler başardı, insan dilinin bilmediği en az bir­kaç tane yeni kavramı ortaya çıkardı. İnsanlığın dilini ve bilincini başka hiçbir insanın yapmadığı kadar geliştirdi. Bütün mistikler, bütün şairler ve bütün yaratıcı ruhlar bir araya geldiler ve içlerini Halil Cibran’a döktüler.
O her ne kadar insanlara ulaşmakta son derece başarılı da olsa, bunun yine de gerçeğin tamamı olmadığını ve ona dair çok küçük bir yansıma olduğunu hissediyordu. Ama bu gerçeğe dair bu küçük yansımalar seni sonsuz olana, mutlak olana ve evrensel olana yönlendiren bir hac yolculuğunun başlangıcıdır.
Bir diğer güzel insan, Claude Bragdon da Halil Cibran ile ilgili şöyle birkaç güzel şey söyledi: “Onun gücü ruhsal yaşama dair büyük bir kaynaktan geliyor. Eğer böyle olmasaydı o bu kadar evrensel ve kudretli olamazdı. Ama bu kaynaktan gelenlerin üzerine giydirdiği dilin yüceliği ve güzelliği tamamen ona aittir." Aynı fikirde olmasam bile Bragdon’un bu ifadesini her zaman çok beğenmişimdir.
İnsanın güzel bir çiçekle aynı fikirde olması gerekmez, insanın yıldızlarla dolu gökyüzüyle aynı fikirde olması gerekmez. Ama yine de ona değer verebilir. Anlaşmak ve değer vermek arasında net bir ayrım yapıyorum. Ve bir insan eğer bu ayrımı yapabilirse uygar sayılır. Ama eğer bu ayrımı yapamıyorsa hâlâ ilkel ve uygar­lıktan uzak bir bilinç hali içindedir.
Onunla bir açıdan da aynı fikirdeyim. Çünkü Bragdon’un söy­lediği her şey güzeldir ve bu nedenle onlara değer veririm. Ama aynı fikirde olamam çünkü onun söylediği her şey birer tahmin­den ibarettir ve onun kendi deneyimi değildir.
Ne söylemiş olduğuna dikkat ettin mi? O diyor ki, “Onun gücü ruhsal yaşama dair büyük bir kaynaktan geliyor. Eğer böyle olma­saydı o bu kadar evrensel ve kudretli olamazdı.” Bu akıl yürüt­meye, mantığa dayanan ama deneyime dayalı olmayan bir şey. O, Halil Cibran aracılığıyla zihin tarafından kavranamayacak bir şeylerin geldiğini hissediyor ama emin değil ve olamaz da. Çünkü bu onun deneyimi değil. O sadece her sözcüğü başlı başına bir şiir gibi olan güzel bir ifade tarzından oldukça etkilenmiş durumda. Kendisi onun tadına bakmış değil. Halil Cibran’ı seviyor ama onu yaşamış değil.
Halil Cibran gerçekten büyük bir şair. Hatta belki de dünya üzerine gelmiş olan şairlerin en büyüğüdür. Ama o bir mistik değil. Bir şair ile bir mistik arasında son derece büyük bir fark vardır. Şair bir süreliğine kendini mistiğin de içinde bulunduğu o boşlukta bulur. Bu ender anlarda üzerine gül yapraklan dökülür. Nadiren olmakla birlikte neredeyse bir Gautama Buda gibi hisse­der. Ama unutma! "Neredeyse" diyorum.
Bu ender anlar gelir ve giderler. Şair bu anların efendisi değil­dir. Onlar bir rüzgâr gibi ya da bir koku gibi gelirler ve şair onların farkına vardığı anda çoktan gitmiş olurlar.
Bir şairin dehası işte bu anlarda bazı sözcükleri yakalayabilme­sinde yatar. Bu anlar senin yaşamında da ortaya çıkarlar. Onlar varoluşun bedelsiz armağanlarıdır. Başka bir deyişle bu yansıma­lar seni bir arayışa çıkman için kışkırtırlar. Bu arayış sırasında öyle bir an gelir ki bu boşluk senin yaşamının, kanının, kemiklerinin, iliğinin bizzat kendisi olur. Onu solursun ve nabzında o atar. İstesen bile onu yitirmeyi başaramazsın.
Şair birkaç kısa an için mistiktir ve mistik sonsuza kadar bir şairdir.
Ama bu durum şimdiye dek kimsenin çözememiş olduğu zor bir soruyu ortaya çıkarır.
Benim ona mütevazı bir yanıtım var. Bu soru dünyanın her yerinde binlerce kez soruldu: "Eğer şairler sadece belli yansı­malara ulaşabilmelerine rağmen bu kadar fazla güzellik ve şiir yaratabiliyorlarsa ve sözcükler onlar tarafından dokunuldukla­rında canlı hale geliyorlarsa, mistikler neden onlara benzer şiirler üretemiyorlar?" Bir günde yirmi dört saat var ve onlar gece gün­düz bu yaratıcı ruh halindeler ama onların sözleri aynı güzelliği taşımıyor. Gautama Buda’nın ve Mesih İsa’nın sözleri bile Halil Cibran’ın, Mikhail Naimy’nin ve Rabindranath Tagore’un sözle­rinin karşısında sönük kalıyorlar. Bu gerçekten çok garip. Çünkü şairler sadece belli anları yaşamalarına rağmen bu kadar çok şey yaratabiliyorlar. Peki ya evrensel bilince hem uyanıkken hem de uyurken sürekli açık olan mistikler? Burada olan şey nedir? Neden onların arasından başka Halil Cibranlar çıkmıyor? Kimse buna yanıt vermedi.
Benim deneyimime göre, eğer bir dilenci bir altın madeni bulursa şarkı söyleyip dans edecektir ve sevinçten çıldıracaktır. Ama bir imparator böyle yapmaz.
Şair arada bir imparator olur. Ama sadece arada bir. Bu nedenle onu sürekli gerçekleşen bir şey olarak göremez. Ama mistik evrensel bilinçle sadece bir an için birleşmiş değildir. O tamamen o bilinçle bir olmuş haldedir ve bu birleşmenin artık geriye döndürülmesi imkânsızdır.
Bu küçük yansımalar belki sözcüklere dökülebilirler çünkü onlar sadece çiy damlalarıdır. Ama mistik, bir okyanusa dönüş­müş durumdadır. Bu nedenle sessizlik onun şarkısı haline gelir. Bütün sözcükler yetersiz görünür ve hiçbir şey onun deneyiminin söze dökülmesini sağlayamaz. Okyanus o kadar büyüktür ki o her an onunla birdir ve doğal olarak ayrı bir varlık olduğunu unutur.
Yaratmak için, yaratacağın yerde olmalısın. Şarkı söylemek için söyleyeceğin yerde olmalısın. Ama mistiğin kendisi artık bir şarkı haline gelmiş haldedir. Onun varlığı bir şiirdir. Onu yazamaz­sın, onu boyayamazsın. Onu sadece içebilirsin.
Bir şairle iletişim kurmak kendine özgü bir olay ama bir mistik ile aynı yerde bulunmak tamamen farklı bir şey. Şairlerle başla­mak iyidir çünkü çiy damlalarını sindiremiyorsan, okyanus senin için uygun değil demektir. Ya da daha doğru bir ifadeyle, sen okyanusa uygun değilsin. Senin için çiy damlaları bile büyük bir okyanus gibi görünüyor.
Gerçek ressam kendi resimlerinin içinde çözünür ve gerçek şair kendi şiirlerinin içinde yok olur. Ama yaratıcılığın bu tarzı mis­tiğe aittir. Mistik kendi yaratıcılığı içinde gözden kaybolduğu için onun resmini ya da şiirini imzalamaya ihtiyacı yoktur. Şairler bunu yapabilir. Çünkü bir an için pencere açılır ve onlar öteleri görürler ve sonra pencere kapanır.
Halil Cibran neredeyse otuz tane kitap yazdı. Bunlar arasında ilk kitabı olan Peygamber bir mücevher gibidir, diğerleri berbattır. Bu garip bir fenomen. Bu adama ne oldu? O, Peygamber’i yazdığı zaman gençti. Yirmi bir yaşındaydı, insan zaman geçtikçe daha fazlasının gelmesini bekler. O da bunu sağlamak için çok çalış­tı. Bütün yaşamı boyunca yazdı ama hiçbir eseri Peygamber’in güzelliğine ve gerçeğine yaklaşamadı bile. Belki de pencere yeni­den açılmadı.
Bir şair kazara mistik olmuş kişidir. Durum tamamen kazadan ibarettir. Bir rüzgâr sana kendiliğinden ulaşır, onu sen ürete­mezsin. O da dünya çapında ün kazandığı için -çünkü ilk kitabı dünyanın bütün dillerine çevrilen belki de ilk kitaptı- daha iyi bir şeyler yapmaya çalıştı. İşte tam da orada başarısız oldu. Ona şu basit gerçeği söyleyecek biriyle karşılaşmamış olması talihsizlik:
"Peygamber'i yazarken hiç zorlanmadın. O kendiliğinden oldu. Ama şimdi onu yapmaya çalışıyorsun.”
O sadece gerçekleşti. O senin çabanın ürünü değildi. Sen onun aracı oldun. O sana ait olan bir şey değil. O tıpkı bir çocuğun annesinden doğması gibiydi. Anne çocuğu yaratamaz, o sadece bir geçittir. Peygamber de sana, senin çalışmana ve zekâna bağlı olmayan az sayıdaki kitaptan biri. Onlar sadece sen yokken ve onlara gerçekleşmeleri için izin vermişken, onların yollarına çık- mıyorken ortaya çıkarlar. Böyle bir durumda sen ona müdahale etmeyecek kadar rahat olursun.
O çok az rastlanan türde bir kitaptır. Onun içinde Halil Cibran'ı bulamayacaksın. Kitabın güzelliği de burada zaten. O, evrene kendisi üzerinden akması için izin verdi. O sadece bir medyum ya da bir geçit gibiydi. Tıpkı flütü çalan kişiye engel olmayan boş bir bambu gibiydi.
Benim deneyimime göre, Peygamber gibi kitaplar senin sözde kutsal kitaplarından daha kutsaldır. Bu kitaplar kendilerine özgü bir kutsallığa sahip oldukları için kendi çevrelerinde bir din yarat­mazlar. Onlar sana hiçbir ibadet şekli vermezler. Hiçbir disiplin ya da emir vermezler. Onlar sana sadece kendi başlarına gelen deneyimin yansımalarını görebilmen için izin verirler.
Deneyimin tamamı sözcüklere dökülemez ama ona dair bir şeylerden bahsedilebilir. Belki gülün tamamı değil ama birkaç yaprağı... Yaprakları gülün var olduğuna dair yeterli kanıt oluştu­rur. Şimdi penceren açıldı ve rüzgâr içeri bazen bu yapraklardan getirebilir.
Senin varlığına rüzgâr aracılığıyla gelen bu yapraklar bilinme­yene davettirler. Tanrı seni uzun bir hac yolculuğuna çağırıyor. Bu yolculuk yapılmadığı sürece anlamsızlık içinde kalacaksın. Sürük­lenip duracak ve gerçek bir yaşam süremeyeceksin. Kalbinden kahkahalar yükselemeyecek.
Halil Cibran kendi adını gizliyordu ve Almustafa takma adını kullanıyordu. Almustafa peygamberdir. Halil Cibran, Almustafa adı altında mistisizmin temellerini verir. O herhangi bir dini övmez, dinin kendisini över.
Almustafa sadece bir ad. Onun aracılığıyla konuşan kişi Halil Cibran. Bunun bir nedeni var. O doğrudan kendi adı altında da konuşabilirdi. Arada Almustafa'nın bulunmasına gerek yoktu. Ama söyledikleri dindarlığın temellerini anlatsa da, Halil Cibran bir din yaratmak istemedi. Ve bunun gerçekleşmesini engellemek istedi. Çünkü insanlar dinler adına birçok insanlık dışı işler ve kat­liamlar gerçekleştirdiler.
Milyonlarca insan öldürüldü. Binlercesi diri diri yakıldı. Bir din organize ve kristalize hale gelirse yaşamda değerli olan her şey için tehlike oluşturmaya başlar. Bundan sonra o artık Tanrı'nın yolu olamaz ve sadece savaş için bir bahaneye dönüşür.
Halil Cibran kendini Almustafa'nın arkasına sakladı ve böylece insanlar ona tapınmadılar ve bu sayede çirkin geçmiş devam etti­rilmedi. Söylemek istediğini doğrudan söylemek yerine “Almus­tafa" adlı bir alet yarattı. Almustafa sayesinde yazdığı kitap bir kutsal kitap muamelesi görmedi. Ama buna rağmen o kitap dünyadaki en kutsal kitaplardan biridir. Onunla karşılaştırıldıkları zaman bütün diğer kutsal kitaplar kutsallıktan uzak görünürler.
O Almustafa’yı yaratarak kitabının kurgusal bir eser ve bir şiir gibi kabul görmesini sağladı. Bu onun şefkati ve büyüklüğüdür. Bütün kutsal yazıtlara bak, onların hiçbirinde tıpkı bir ok gibi doğrudan kalbine gidecek kadar canlı sözcükler bulamazsın. Hatta insanlıktan uzak olan ve kutsal kitaplarda yer almaması gereken birçok şey bulursun. Ama insan çok kördür ve sadece Almustafa adı altındaki küçük bir kurgu sayesinde şu çok temel gerçeği unutur: Böyle bir kitapta yazılan gerçekler, sen onları deneyimlemediğin sürece ve onlar sana ait deneyimler olmadığı sürece anlatılamaz.