27 Eylül 2011 Salı

Sakın Kımıldama / Margaret Mazzantini


Sevgilimin küçük bedeni yatağın kenarında kıvrıl­mış duruyordu, zayıf sırtının kalçalarda genişlediği noktaya bakıyordum. Onu yalamıştım, dilim saçının ayrığın­dan ayaklarına kadar gezinmişti, her aralığa, parmak aralarına girmişti. O hem zevk duymuş, hem üşümüştü, teni ben geçerken ürpermişti. Onu böyle sevmek istediğimi hissediyordum, bölüm bölüm, hareketsizlikte, ses­sizlikte. Önceleri gibi değildi, şiddetli, kör cinsel birleş­me değildi, bizimkisi. Onu yalnızca öpmek için orada, yatakta hareketsiz tutma alışkanlığı edinmiştim. Gösterdi­ğim özen aracılığıyla kendini anlasın istiyordum. Sızla­yan dilimle onu sürüyordum, sonunda tükürüksüz kalı­yordum. Utanmıyordu, sevişmede arsızdı neredeyse, ama ayak tabanlarını sertleştiren nasırlardan utanıyor­du, aşktan utanıyordu. Ancak sonunda, artık yoruldu­ğumda onu alıyor, bir köpek gibi içine giriyordum. Gün­lerce çalı çırpılar, böğürtlenler, taşlar arasında koşup ku­lübesini bulan bitkin bir köpek gibi.
“Bırak beni,” diye fısıldıyor. Sesi metal bir ip gibi ince ve soğuk.
“Ne diyorsun...” Yaklaşıyorum, o yalnız sırtını okşuyorum.
“Yapamam, ben artık yapamam...” Ve başını sallıyor. “Şimdi olması daha iyi, biliyor musun, şimdi.”
Ve yüzünü ellerinin arasına aldı: “Beni birazcık sevi­yorsan, bırak beni.”
Sıkıca sarılıyorum ona, dirsekleri derime yaslanıyor.
“Ben seni asla bırakmayacağım.”
Söylediğimden o kadar eminim ki, bedenim sertleşi­yor, her lifim ona sarılırken sertleşiyor, sanki bir güç zırhı beni sarmış gibi. Ve öylece kalıyoruz, çenelerimiz birbiri mizin omzuna dayalı, kendi boşluğumuza bakıyoruz.
Sevmek ne demektir, kızım? Sen biliyor musun? Benim için sevmek Italia’nın soluğunu kollarımda tutmak ve diğer her gürültünün susmuş olduğunu fark etmek ol­du. Bir hekimim, kalbimin atışlarını bilirim, her zaman, istemediğimde de. Yemin ederim sana, Angela, içimde atan yürek Italia’nınkiydi.
Hep bir düş görüyordu. Trenin onsuz gittiğini görü­yordu düşünde. İstasyona zamanından önce geliyordu, üzerinde güzel bir giysi vardı, bir dergi satın alıyordu, sonra sundurmanın altında, rahat yürüyordu. Tren ora­daydı, bekliyordu, çok güzel, kırmızı-gri bir trendi, diyor­du. Binmek üzereyken, zaman kaybediyordu, çantasını karıştırıyor, biletini arıyordu. Gideceği yerin adını oku­mak istiyordu, onun için de zaman kaybediyordu... Tren perondan ayrılıyor ve o orada kalıyordu, ne çantası ne de ayakkabıları vardı artık. Arkasındaki istasyon boştu ve o çıplaktı, ‘bir tablodaki’ gibi diyordu. Bu düşün ona daha çok gençken uzun süre işkence ettiğini anlattı, sonra kaybolmuştu, benimle birlikte yeniden ortaya çıkmıştı.
Ben düşlerle kendimizi cezalandırdığımıza, çok en­der olarak da kendimizi ödüllendirdiğimize inanıyorum, Angela.
“Elini versene bana,” dedi, “sol elini.”
Elimi açtı, sanki temizlemek, bizi ilgilendirmeyen başka şeylerin tozunu atmak istermiş gibi avucunu avu­cumda gezdirdi.
“Uzun bir hayatın var, ortada bir kesikle.”
Ben bu saçmalıklara inanmam, omuz silktim.
“Ne demek?”
“Yaşamaya devam edeceksin.”
Şimdi o kesiğin sen olup olmadığını soruyorum kendi kendime. Italia’nın seni elimde görüp görmediğini.
“Şimdi iyice sık, çocukları görelim.”
Yumruğumun kıvrımlarını, küçük parmağımın yanı­nı inceledi.
      “Bir tane var, yok, iki tane hatta. Aferin.” Güldü.
“Peki sen?” dedim. “Göster bakayım elini, hayatın nasıl?”
Gülmeyi sürdürerek ayağa kalktı.
“Çok uzun, merak etme, kötü ot asla ölmez, annem bana Ayrıkotu derdi.”
Vedalaştıktan sonra arkamdan koştu, sarıldı bana.
“Sana bırak beni dediğimde sakın beni ciddiye alma, 'tut beni, yalvarırım, tut beni. Ne zaman aklına eserse gel, ayda bir kere, yılda bir kere, ama tut beni...”
“Elbette tutacağım seni. Ben seni seviyorum, Ayrıkotu...”
Hüngür hüngür ağlamaya başladı, gözyaşı püskürttü, üzerimde yanan bir gözyaşı lavıydı.
“Neden ağlıyorsun?”
Kollarımdan ayrılmıştı. Yüzü kızarmıştı, gözleri kı­zarmış sabit bana bakıyordu, bir kolumu yumrukluyordu: “On iki yaşımdan beri sevişiyorum ve kimse bana se­ni seviyorum demedi bugüne kadar. Eğer benimle alay edersen, öldürürüm seni!”
“Bu yumruklarla mı?”
“Evet.”

26 Eylül 2011 Pazartesi

Mektuplar / Arkadaş Z. Özger



ŞUBAT 1969

- öyleyse
merhaba yeni tanış (sevindik mi)
- herkesin ayrı bir insan tanımı olursa, nasıl sevebilirler birbirini.
MART 1969
- ben başkası için önemli bir insan olabilir miyim diyorum, ve artık başkası benim için önemli bir insan olabilir mi diyorum, ve artık ben kendim için bile önemli biri olabilir miyim diyorum.
-  burnumda o hep kahrolası bordo kokusu, bir haftalık alkolik olmuştum, bir hafta her gece içiyordum, her gece içiyor ve her gece ağlıyordum.
-   korkuyordum, kime yazsam kötü şeyler, çirkin şeyler yazıcaktım. kırıcı şeyler, oysa suçlu bile değildi onlar, suçlu ben miydim, neydi suçum, ne yapmıştım, günlerce bunu düşündüm, günlerce içtim ve bunu düşündüm, hayır ama. suçlu ben değildim, belki doğanın kötü bir oyununun değişmez oyuncularından biriydim, ben koymamıştım bu oyunu sahneye, bana yalnızca oynamam buyrulmuştu.ve de iyi oynuyordum galiba. ki rolüm yirmibir yıldır hiç değişmemişti, hep yuh sesleri ve kötülük çiçekleri ile bezeli renksiz/ölü renginde ya da/ buketlerle donalı o gala gecesinin hala bitmiyen oyununu oynuyordum, kalabalık korkunçtu, kalabalık korkunçtu ve iğrençti, 'niye bu denli güzel oynuyorsun' diyerek tükürüğe boğuyorlardı beni, biliyordum korkunç kıskançtılar ve benim oyunumu çekemiyorlardı, hepsi elimden almak istiyorlardı rolümü, ‘en az sencileyin başarılı oynarız' diye bağırıyorlardı, bırakmak istiyordum rolümü, istekliydim de buna, sah­neden her çıkışımda kulise, rejisör o hep tiz ve kadınsı sesiyle 'git' diye bağırıyordu, git. bu rol senin, bu oyun senin üstüne kurulu, sen başoyuncusun, git ve o berbat, bayağ rolünü sürdür, kimse sencileyin başarılı ve kötü oynıyamaz bu rolü diyordu, şaşırıyordum, hem başarılıymışım çok, hem kötü oynuyormuşum.
böyle işte, suç benim de değildi, oynamam buyrulmuştu bana, oynuyordum.
- ama kalabalığı, o korkunç kıskanç, çirkin ve iğrenç kalabalığı hiç suçlamıyorum.
- deprem, burda hergün. bastığım her yer sallanıyor.
/yoksa ben mi./
-  aslında ben iyi değilim biliyor musun, kötüyüm, çirkinim, dost tutmıyan bir yüzüm var. benim yüzüm, korkutan hep. ve içimde hep o korku, 'acaba' diyorum... 'beni bir daha görse...'
-  bak. dürüstçe söylemeliyim, senin her şeyini bölüşmeye hazırım, ve aldığım her payı bir giz gibi tutarım içimde, ama seninle her şeyimi bölüşebilir miyim./biriyle her şeyimi bölüşebilir miyim./elbette böyle güçlü bir dayanışmaya gereksinmem vardır benim de. ama insanlardan umutsuzum, bıktım yıpranmaktan, eskimekten, yorgunum, şimdilerde dinlenmeliyim biraz, yeni serüvenlerin olasılığına atılamam. biraz toparlamalıyım kendimi.
-  elimde değil, böyleyim ben. acılarla geçen çocukluğum, yaşayamadığım. ve o hep yaşıyamadıklarımla yoğrulu geçmişim, yeniyetmeliğiın. gençliğimi eskiten rüzgar.
-  herkesten ayrı şeyler bekleme benden, ah. ben herkesten biriyim./biri miyim./


-yazdığımız her tümce bir yüreğin bir yüreğe bir şeyler sunması değil mi. sindirebilmeliyiz bunları.
- bursada doğmuşum, çocukluğum ve yeniyetmeliğimin ilk yılları bu kalleş kentte geçti, ben hiç çocuk olmadım diyebilirim, ya da bir çocuğun yaşıyabileceği hayatı hiç yaşamadım./ çocukluğum acılarla, yoksullukla ve hastalıklarla geçti./ benim hiç oyuncaklarım olmadı, anımsadığım tek oyuncak, babamın hastaneden çıktığı gün bana aldığı onbeş liralık bir bisikletti, sonra o da eskiciye satıldı, dingin, ağırbaşlı bir çocukmuşum o zamanlar da. hiç ağlamazmışım./ve galiba bu yüzden şimdi çok ağlıyorum./
- anlatıcak bir güzelliği olmadı çocukluğumun.
-  lise üçteyken ailem ayrıldı bursadan. lisedeki son yılımı evli olan büyük ablamın yanında geçirdim./ablam ve eniştem cahildirler, yoksuldurlar ama bir işçi yüreği gibi temiz yürekleri vardır, üç kız çocukları var. ablam hep bir erkecik olsun der. son umutları yeni doğumda.
-  /çocukluğumda ve yeniyetmeliğimde hiç arkadaşım olmadı, (şimdi) ankarada üç yıldır korkunç bir yalnızlık içindeyim, intiharı (o hep bordo kokusu) düşündüğüm geceler çok oldu, ama bunu beceremiyecek denli güçsüzdüm./
-  arkadaşlıklarımı eskitmem ben./sürekli arkadaşlıklarım hiç olmadı./
- her insan bir umuttur, ama her umut bir olasılıktır.
- artık yeni insanlar tanıma isteğim yok./hiç değilse şimdilerde yok./üçgenin üç köşesi dolu./sahi benim bir üçgenim var. köşelerini hiç boş bırakmam, bazen kendileri düşerler, yenilerini buluncaya değin boş kalırlar o zaman, bu benim, "sevgi üçgenim" bana en çok yakın olan/yakın olduğum ya da/en çok sevdiğim üç insanla doldururum köşelerini üçgenimin./ şimdilerde bir köşesinde sen de varsın./
-yarın boluya gidiyorum, boykot süresince evdeyim, artık güzel yemekler yiycem ve anneme ıhlamur ısıttırıcam.
- kimseyi başkalarından duyduğum gibi tanımam, çünki kimse başkasını kendi tanıdığı gibi tanıyamaz./herkes kendini zor tanıyorken./
- kim ki kendini açığa komaktan korkmaz, o saygın bir insandır./ herkes kendi yorumunun cellatıdır biraz da./
- sevmek bir ince iş sonra.
sevgi, işte trajedinin kaynağı, yaşamın kökeni, insanı varkılan umut:
beni izimire çılgın gibi koşturan, bir güle baktıkça yürek kanatan, bir kuşa bakarken hüzünlendiren, bir kadınla yatarken çocuk gibi ağlatan, umudu dalında çürüten, acıyı dayanılır kılan, aşka merhem sürdüren, bir çıbanı irinle onduran, uyuz bir kediye baktıkça kanı kudurtan, 'hayır' lara 'evet'lerle direten, bir mektubu ısrarla bekleten, anneyi üreten, babayı coşturan, çocuğu güldüren, bir vagon penceresinden şaşkın baktıran, karı yüz derece sıcaklıkta donduran, güneşsiz bir gök gördükçe öldüren, öldüren, öldüren.
- sevgi, işte trajedinin ta kendisi.
- ah. kimler bilir bir yüreğin bir yüreği sevmesini.
- niye yeni insanlar tanımanın bana sevinç verdiğini anlatmıya çalışıyorum.
- ben çabuk severim insanı belki bundandır çabuk yıkılışım
-  alıştırdım kendimi ama. tanıdığım her insandaki o son'a. /o hep nasılsa gelecek olan son'un yenilgisine./alıştırdım kendimi, tanıdığım her insanda nasılsa geleceğini beklediğim o hep alıştığım, o hep beni yeni yeni yerlerimden yaralıyan son'un


acılarına hazırladım kendimi.
- ben hedef tahtasıyım nasılsa bir kurşun da senden ne çıkar
- bazı şeyler farkında olmadan alınır, vericinin güçsüzlüğünden çok alıcının antenlerine bağlıdır bu. ben herkeslerden bir şey alırım, onların (kendimce) iyi, güzel yanlarını seçerim, yoksa da yakıştırırım, var gibi görürüm, küçük yanlarını yüceltirim, kendimde başkalaştırırım onları, yoksa nasıl dayanılır bu insanlara.
-   o başaramadığın şeyin karşıtını dene bende, yani hiç istemediğin biçimde tanıt ilkin kendine./belki biraz öyleyimdir./sonra istediklerin gibi, ya da istediklerine yakın gibi durumlar bulursan sevin./ve sonra sev istersen./lütfen dene bunu, tanıdığın -hatta tanımadığın- bütün insanlar (eskiler de) iyi, doğru, dürüst, ince... değil, biliyorsun bunu sen de./böylece beni sana karşı daha özgür bırakmış olucaksın./
- ben de hayatımda bir kişiyi sevmiştim, sevgimin yüceliğinde bir yanılgıymış o./sevgili yanılgım benim./
- her insan bir umuttur, ama her umut bir olasılıktır.
- sevgi öksüz bir çocuktur.
- aşkı iyi kullanmak gerek.
- yürek bayağ bir organ değildir./bazılarında bile olsa./yürekLER yoktur, yürek vardır, tek yürek, iyi, güzel, ama onu çirkinleştiren, kötüleştiren içinde taşıdığı kandır, kanın dolaşım biçimidir, kanın yürekten/duygudan/beyine/düşünceye/beyinden yüreğe vuruş biçimidir, ola ki bu yanlıştır, bir zorlamadır./herkesin damarları aynı genişlikte değildir.


- sahi bizim yüreklerimiz var bir de.
- böyleyimdir ben işte, üç mektupluk güzelliğimi, bir mektupta yitirtirim, sonra da büzülür, küfürler ederim kendi kendime, ilençlerim kendimi.
-  ince ve duyguluyumdur ben. öyle severim kendimi, birini anlıyabilmek için yeter mi bunlar, birine arkadaşlığı -dostluğu- o kutsal bakireyi verebilmek için yeter mi bunlar.
-  mektubunu beklerken bir sevinci bekliyorum sanki, sanki küçücük gagalı, küçücük pençeli, kanatları beyaz bir kuşu bekliyorum, o kuş gelicek, avuçlarıma konucak, o küçücük gagasından bir şeyler bırakıverecek, o hep beklediğim, o hep yıllardır beklediğim bir şeyler. ah, biliyorum, sonra yine kaçıp gidecek ama kuş.
- Gittikçe zayıflıyorum, iskeletimin şiirini yazmalıyım.
- anneme söylemeliyim, beni yeniden doğursun.
- yok mu benim gözlerim.
- intihar eden adamın namazı da kılınmazmış.
7 MAYIS 1969
- ve görenlerin durmadan ağlıyor sandığı, grip gazisi gözlerim.
- uzat hadi yüreğini, sıkışalım, oldu mu.
- bu dünyadan arkadaş z. özger geçmedi.
MAYIS 1969
- ben herşeye neden gecikiyorum.
- hiç kimsenin soluğunu bu kadar yanımda duymamıştım.
- hiçbir şey olmadı, ve her şey başlangıç kadar güzel.
- Bak bu yaz oraya, senin istediğin zaman gelebilirim, seninle, gider, bir deniz kıyısına çadır kurarız, iyi.olabilir gelirim. seninle peynir ekmek yer yaşarız.
(peynir, kavun, ve rakı, seninle içeriz de.)
Ama bunların hiçbirisi olmıvacak.
BEN
yüzmeyi bilmem.
denizi sevmem, çünkü yüzmeyi bilmem.
bacaklarımı hiç mayo giyip güneşte yakmadım.
ben mayo giymedim hiç. sağ bacağım topaldır benim ve
incelmiştir.
dokuz yaşındayken geçirdiğim hastalık.
OSTOMYOLİT.
- off. ne zaman dinicek bu yağmur, ayakkabılarım da su alıyor.
- yazlık gömleklerimden birini/iki taneydi zaten/oda arkadaşım aşağı düşürdü, gecekondu çocuklarından biri aldı, evine kaçırdı, dün üstünde gördüm, bir de yelek giymiş, yakışmış kerataya, hoşuma gitti.
iki mendilimi, dört çift çorabımı yıkamaktan bıktım.
-  ben çok deniz oluştum, çok sandallar yüzdü bende, ama benim bana özgü, üstünde 'sarı kuş' yazılı sandalım olmadı, ve ben hiç, bir denizde yüzmedim.
- aslında hiçbir şey olağan değil, ne sen, ne ben olağanız, ne de sana ve bana benziyenler olağan, her şey olağanın dışında./öyle mi gerçekten/


-  bu gece sana ihtiyacım vardı, sen yoksun, oysa yanımdasın belki de. kim bilir.
-  evet bekle, benden bazı şeyler bekle, sana beklediklerini verebilmem için ömrümün 1/3 ünü verirdim./1/3 ü bana, 1/3 ü benim insanıma gerekiyor, (sahi ne demek 'benim insanım')/
-  'sarı kuş' yazılı sandala binmeliyiz./seni sandalda öpebilirim./ geceleri birlikte gezmeliyiz denizde, yıldızları saymalıyız, /yıldızlar sayılmaz, hasret uzakta./
- gece balıklar uyur mu. ben bilmem.
4 TEMMUZ 1969
-  kurbanlar keseyim, kanlar akıtayım kara sineklerden, kara kedime bayram diye.
- hiç avunmadım 'yalnızlığımın tan rengi bilinci' ne.
- çok oldu, uyuştum, kaskatı kesildim.
-  bi türlü beceremedim 'veda töreni' hazırlamayı, yapamadım.
- zaman neleri yitirmez ki. öpülesi bir ağzı nasıl da erkenden kırıştırır zaman, neler yaşar bir an'ın içinde, neler döner, neler, nasıl da biçimlenir, ne yüzyıllar değişir, ne çağ aşınır.
- çok çabuk geçti an. oysa ne yüzyıllar değişti, ne çağlar aşında bende, her şey yaşadığım, her şey alıştığım, bildiğim, her şey benimle.
- bu kimin an'ı böyle.
-  hani bir şey vardı, bir yerlerde duracak olan, hani artık hep o yerlerde duracak olan ve onu ordan alıp yere çalmak istesek de ne sen, ne ben başaramıyacaz bunu diye bir şey.
işte o şeyi, yeniden, saygıyla öpüyorum ben.
-  onbir temmuzdan sonra yeniden ankarada kimsesizliğimle umudumu tokuşturacağım, ve artık hiçbir yabancıdan mektuplar beklemiycem ve kendi kendime mektuplar yazıcam.
- sevgili acı. bugün ne de güzelsiniz.

Arkadaşı Cavit KÜRNEK' e yazmış olduğu mektuplardan arkadaşı tarafından çıkarılmış bölümler

25 Eylül 2011 Pazar

Sıcak İlişkiler / Muzaffer Buyrukçu 04.01.1968



...*
Birlikte çıktık dışarıya. O, Beyazıt Postanesi’ne gitmek üzere ayrıldı yanımdan. Arabaları kollayarak karşıya geçtim. Nuruosmaniye’ye doğru yürümeye başladım. Aaa, ne arıyor­lar burada? Orhan Kemal’le Edip Cansever Atasaray’ın kapı­sında konuşuyorlar. Orhan Kemal, May Yayınları’ndan çıkarken Edip’le karşılaşmış gibi sanki. Edip dışarda, Orhan Kemal hanın içinde duruyor. Beni görünce önce birbirlerine baktılar, sonra güldüler. “Al işte,” dedi Orhan Kemal, Edip Cansever’e, “Bir öke daha geldi, nerededir diye soruyordun demin. Söyleyeyim mi onun için söylediklerini?”
“Ya senin söylediklerin?” dedi Edip.
"ikinizin de ne söyleyeceğini biliyorum,” dedim, Orhan Kemal’e baktım doğrudan doğruya. “Ayıp değil mi lan, niye sahneye çıktın?”
,“Ne olmuş?” dedi. “Maçanı sıkıp sen de çıksana. Sanat­kâr dediğin komple olmalı.”
“Moliere gibi desene. Nasıl oldu peki?”
“O rolü oynayacak aktör Kadıköy’de oturuyordu. Lodostan gelemedi, beni çıkardılar sahneye. Fene da oynama­dım.” Gözleri sirke bidonuna takıldı. “Bu ne lan böyle? Şu kıyafetine bak Edip, hiç yazar hali var mı?”
Edip Cansever beyaz ve ipiri dişlerini göstere göstere güldü.
“Ne var lan o bidonda? Gaz mı?” dedi Orhan Kemal.
“Sirke,” dedim.
“Sirke mi? Edip şu zevksizliğe bak. Hadi lan açsana ağzını tam senlik malzeme,” dedi Orhan Kemal Edip’i dirseğiyle kışkırtırcasına dürttü.
“At şunu!” dedi Edip Cansever, elimden almak istedi bidonu.
“Doğru dur, başlarım istavrozundan!”
iğrenir gibi buruşturdu yüzünü, “Ne olacak, Yenikapı serserisi!” dedi.
“Yenikapılı olmakla iftihar ediyorum, Yenikapı’dan şimdiye kadar iki meşhur çıktı. Biri ben, biri Şükran özer.”
Edip koluma girdi. “Formunda bu akşam bu. Bir yere gidelim, bir kahve falan yok mu buralarda?” dedi.
“Et lokantasının karşısında temiz ve aydınlık bir kahve var. O kadar aydınlık ki sen sütle bira içebilirsin,” dedim.
Kolumu çimdirdi Edip.
“Yapma lan leblebici, çürüteceksin!” dedim.
“Sütle bira ne oluyor, onun hesabını ver bakalım!” dedi Orhan Kemal, Edip Cansever’e.
“Hiç, saçmalıyor!” dedi Edip Cansever.
“işine gelmiyor değil mi? Bak dinle,” dedim Orhan Kemal’e. “Bu dâhi var ya, toplumsal şiirden bireyci şiire geçtiği sıralarda şiirini değiştirdi diye nerdeyse deri de değişecekti. Her şeyi değiştirmek, herkesi şaşırtmak istiyordu. Sözgelimi, reçelle salata yemek gibi. Bir gün Beyoğlu’nda bir meyhaneye gittik. Degüstasyon muydu, yoksa başka bir yer mi, iyice hatırlamıyorum. Bu, ne içeceğimizi soran garsona, sütle bira getirir misiniz, dedi. Ben delirmiş mi diye yüzüne baktım. Oralı olmadı. Garson da oralı olmadı ve sütle birayı getirmedi.”
‘‘öyle mi lan öke?” dedi Orhan Kemal, eğilip alttan yüzüne baktı.
“Hatırlamıyorum, önemli değil benim için böyle şeyler,” dedi Edip, göğsünü şişirdi. Sonra birden, “Doğru, sütü ona birayı kendime söyledim,” diye ekledi.
Orhan Kemal attığı kahkahayla ortalığı çınlattı, “Bu güzel kaçtı işte. Ulan buyruk, geneyuttun zokayı!” dedi.
“Zekâ tabii... Zekâ evrenimin milyonlarca kıvılcımının en küçüğünü ve en cılızını kullandım. Bu ona yeter!” dedi Edip, Orhan Kemal’e göz kırparak.
“Ne demiş Voltaire: ‘‘Alay zekânın en tabii hakkıdır. zeki adam alay eder,” dedi Orhan Kemal.
“Bu zekânın küçük bir kısmını da şiirin için kullansan iyi olur,” dedim.
“Tamam! ” dedi Orhan Kemal, ellerini vurdu birbirine bir çocuk gibi, “İşler kızışıyor!” Edip Cansever’in ensesini sıktı iki parmağıyla, Edip omuzlarını büzdü, eğildi!
Ne zaman bir araya gelsek yaptığımız bu şakaları tekrarlardık. Edip’i zayıf ve solgun gördüm. O pembe beyaz ve diri yüzü gerginliğini yitirmiş, sarkmıştı. “Şu surata bak, gebereceksin ulan,” dedim. “Aldırma,” der gibi güldü ama kendinde bir şeyin aksadığını yüzüne karşı söylediler mi o anda karşılık verip durumu açıklamasa da, söylenenler kuşku içinde tutan ve tedirgin eden bir gerçeği belirtmişse, o sözler varlığına akar ve yaralardı onu. “Gözlerinin altındaki torba­larda rakı mı biriktiriyorsun, ilerde parasız kaldığın zaman içmek için,” dedim. Gülümsedi, “Dün bir büyük şişe rakı içtim,” dedi.
“Bir büyük şişe rakı mı? Aferin sana, aferin! Çık kolum­dan!” dedim. Daha sıkı tuttu kolumu. “Bir sürü obur var yeryüzünde. Sen de alkolobursun. Doymayacaksın hiç. Her şeyin alkolden olmalıydı senin. Elbiselerin, gözlerin, beynin. Hatta uykun. Alkolden bir uykunun içinde mırıldanırdın şiirlerini.”
“Sen dinliyor musun? Ben dinlemiyorum, ne kadar saç­ma sapan şeyler.” dedi Orhan Kemal’e bakarak.
“İmam formunda!” dedi Orhan Kemal, beni çenesiyle göstererek. Ayakkabılarımı beğenmez, elbiselerimi, paltomu beğenmezdi ve çoğu zaman sakallı gezdiğim, saçlarımı da ta enseme kadar “Yeşil Hoca” gibi uzattığım için “imam” derdi. Bidona baktı. Ciddi ciddi. “Vücudun sirkeye ihtiyacı var. Damar tıkanıklığını önler. Herkes de sirke zararlı, limon iyi diye limana ilgi gösteriyor.”
“Eh Edip’çim, görüyor musun Bay Üstat Orhan Ke­mal’i, ihtiyarlık şarkılarına başladı,” dedim.
“Sen de geleceksin oğlum benim yaşıma, hep böyle par­lak kalacak değilsin ya. Zaten saçların boku yedi, bembeyaz. Benim yaşıma geldiğin zaman bakalım benim kadar dinç olacak mısın? Var mısın Divanyolu’na doğru bir yarış ede­lim."
"Varım!” dedim mahsustan. “Edip, gözkulak ol sirke bidonuna da ihtiyarın ifadesini alayım.”
Hazırlandı gerçekten de, “Beni geçersen bu akşamki içki paraları benden,” dedi.
"Sen geçersin beni,” dedim.
"Karanfilin sıkmadı değil mi?” dedi.
"Sıkmaz tabii. Sen eski futbolcusun ve sen Yüksekkaldırım Yokuşu’nu bir solukta çıkmış adamsın,” dedim.
" Hakikaten be, ulan bizde de ne kafa varmış. Edip, din­le... Bir akşam çekmişiz kafaları, Karaköy’deyiz. Bu, Arap, ben,üçümü,Var mısınız dedim bunlara Yüksekkaldırım’ı koşarak çıkmaya. Varız dediler... Koştuk. Ben en önde. Benim çok gerimde Arap, en arkada da bu. Sarhoşluk işte. İnsanın kalbi o anda duruverir.”
“Sende bir şey var,” dedi Edip. “Bazı şeyleri ispat etmek istiyorsun. Hiç gereği yok.”
"Kes lan!" dedi Orhan Kemal, elini Edip’in burnuna doğru salladı.
"Bunun koşusunu görmek isterdim,” dedi Edip, bana baktı. “Tombul tombul!”
“Sen de iyi boks bilirsin, değil mi?” dedim Edip’e güle­rek ve Orhan Kemal’e göz kırparak.
“Bilirim tabii, ne sandın!”
“Dâhi, o zamanlar dâhi değil tabii, çıtkırıldım bir muhal­lebi çocuğu. Kadıköy’de şoförler bunu kıstırmışlar bir köşeye. Ama aslan bir nara atmış ve teker teker hepsini birer yumrukta yere yıkmış,” dedim.
“Sus be, amma da geveze olmuşsun ben görmeyeli. Şuna bir şeyler söylesene Orhan Kemal.”
“Ben halimden memnunum. Yiyin birbirinizi!” dedi Orhan Kemal gülerek.
Edip’in gözleri sirke bidonuna ilişti. “Ben de sirkeyi çok severim.” dedi, “siyah mercimek çorbası pişirttim dün sabah. Bol sirke döktüm, ohhh, ayılıverdim birden ve gördüm. ” “Neyi, Beyazıt Kulesi’ni mi?”
“Şiirin gizlendiği yeri,” dedi Edip ciddi ciddi.
“Kes!” dedi Orhan Kemal. “İstediğin kadar uğraş, yutturamazsın kendini bize şair diye.”
“Ne o?” dedim, “Mehmet Fuat, Yıllığında senin adından hiç söz etmiyor.”
“Kızdım,” dedi. “Yılın en iyi şiirî olarak Ülkü Tamer’ in şiirini seçmiş. Oysa benim ‘Yengeç’ şiirini okudun sen. Kendisi de dilden dile dolaşan şiir diye tanıttı. Tutumunu bir türlü anlayamadım. Mektup yazdım dergiyi bundan böyle eve göndermesi için.”
“Boşver, küçük şeyler bunlar, ” dedi Orhan Kemal. “Küçük ama üzücü, daha doğrusu küçük değil,” dedi Edip Cansever.
Kahve sıcak ve tenhaydı; daha girer girmez bir ılıklık sardı her yanımı. Aydınlığın vurduğu ön masalardan birine oturduk. Ben gazoz söyledim. Orhan Kemal de gazoz söyledi. “Bana bir çay getirin,” dedi Edip Cansever. Yorgun ve dal­gındı. Dalgınlığında, içini oyan sıkıntıyı gördüm.
“Her zaman burda mısınız?” dedi.
“Ben hemen hemen her gün geliyorum, dedi Orhan Ke­mal. “Ama bu seyrek geliyor.” Çenesiyle beni gösterdi ve bu gösterişte bir sitem, tatlı bir öfke gizliydi.
“Tam Adana kebap havası. Ama aksilik, saat beşte bir sözüm var,” dedi Edip Cansever; saatine bakmak için eğdi başını, sonra gözlerini bana dikti.
“ ‘Değerli şair’ diye yazmışsın kitabına.”
“Ya ne yazacaktım?” dedim. “ ‘Büyük şair’ mi?”
“ ‘Büyükşair’ tabii,” dedi, gülümsedi.
“Onu da yazmayacaktım ama dua et eski arkadaşız, bu kadar yemiş içmişliğimiz var.”
Kolumu sıktı, güçlükle kurtardım ve kolumdaki acıdan bir süre sıyrılamadım.
“Oğlum Buyruk,” dedi Orhan Kemal,"Sende de hiç kafa yok be. ‘Değerli şair’ diye yazılır mı? Şairlerin Allahı Edip Cansever’e diye yazacaktın, ya da öke şair Edip Cansever’e.” Edip güldü ve “Vazifeniz,” dedi. “Doğrusu bu.”
“Ya!” dedi Orhan Kemal, “Gördün mü yediğimiz haltı. Allah dedik diye ister misin oğlan bu lafa inansın da kendini öyle sanmaya başlasın.”
“Sanmıyorum, öyleyim Bay Orhan Kemal,” dedi Edip, tekrar saatine baktı, “Çok iyi olurdu Adana Kebab evi’ne gidip bir iki kadeh atsaydık.”
“Mademki söz vermişsin, sözünü tut. Söz vermek, şey vermeye benzemez,” dedim.
“Sus ulan Yenikapı serserisi, duyacaklar,” dedi; utancın kızarttığı bir yüzle baktı çevreye, dinleyen var mı yok mu diye ve enseme vuracakmış gibi yumruğunu kaldırdı. Eğildim, yanağından öptüm. “Sende iş yok. Artık eskisi gibi sevmiyor­sun beni,” dedim. “Niye aramıyorsun lan?”
“Sen niye aramıyorsun LANNNN!” dedi beni taklit ederek.
“Birkaç kere aradım. Edip şimdi çıktı, Edip yemeğe git­ti, Edip bugün gelmedi, Edip bilmem ne... Eeee, sizin Edip’ inize de dedim, aramadım”.,
“ Anlatsana şu aktörlüğünü,” dedi Orhan Kemal’e. “Karıyla gittik tiyatroya. Demin anlattım ya lan, ne oluyor, matrak mı geçiyorsunuz?” dedi Orhan Kemal, Edip’le beni süzdü, sanki gizli bir anlaşma yapmışız da o anlaşma gereğince hareket ediyormuşuz gibi. Ama Edip’in tek başına hareket ettiğini, bir oyun peşinde olmadığımızı anladı, “Lo­dostan aktör gelemedi. Kadıköy’de oturuyor. Beş dakika var oyunun başlamasına. Ulvi Uraz dört dönüyor ortalıkta; sıkın­tıdan çatlayacak, ‘Ne yapacağız Orancım işler kötü, geleme­yecek galiba bu adam; dedi. ‘Sen oynaşana’ dedim. ‘Güzel söylersin, Orancım, ama ben oynarsam seyirci alışacak, sonra her akşam beni görmek isteyecek karşısında. Tiyatronun da bu numarası var. Sen oynaşana. Piyesin yazarısın. Daha iyi bilirsin. Rol de pek ağır bir rol değil’ dedi. Ulan oynayabilir miyim? İşin içinde madara olmak da var. ‘Oynarım be,’ dedim, iki kadeh atmıştım zaten, kafam da kıyaktı. ‘Peki,’ dedim, ‘madem iş başa düştü, oynayalım.’ Hemen makyaj odasına girdim, gazetelerde gördüğünüz o takma bıyığı taktım, kulağımın arkasına da kırmızı karanfili iliştirdim, bo­yacı sandığını omuzladığım gibi fırladım sahneye. Kimse tanıyamadı beni. Orhan Kemal kim? Hiç, Yalova Kaymaka­mı... Islıklamadıklarına göre fena oynamamışım demek ki...”
“Zor,” dedi Edip Cansever. “Ben oynayamam!” Ayağa kalktı.
“Tabii oynayamazsın, mangal gibi yürek ister,” dedi Orhan Kemal.
“O kumda çelik oynar,” dedim Orhan Kemal’e.
“Eyvallah,” dedi Edip.
“Yarın uğra ha, ben sabahtan burdayım,” dedi Orhan Kemal.
“Bir yerde sızmazsam uğrarım” dedi Edip Cansever ve gitti.
Edip Cansever gittikten beş dakika sonra Talat geldi.
“ Adana’da iki tane atalım mı, Buyruk?” dedi Orhan Ke­mal.
“Atalım ama bu meretleri ne yapacağız?” dedim, şemsi­yeyi, sirke bidonunu gösterdim. “Al yanına, burada bırakamazsın ya,” dedi.


Kalktık. Bir dolmuşa atladık. Sabah ve akşam İkbal Kahvesi’nin önünden geçerken gözlerini bana diken Laz suratlı, Laz burunlu ve Laz gözlü, büyük kalçalı, büyük göğüslü kız, şoförün yanında oturuyordu. Ve ben konuştukça kulak kabartıyordu. Talat, kızla uzaktan uzağa süren ve aradaki uzaklığın ne zaman kaldırılacağı bilinmeyen bu ilişki­mizin farkındaydı. Hem ben söylemiştim, hem de kendi gözle­riyle tanık olmuştu. Kızın ağzını sulandırmak için, “Ne var o bidonda?” dedi.

“Sirke!” dedim.
Kız önce gülümsedi, sonra başım çevirip “sirke” diyenin ben olduğumu görünce ters ters baktı, suratını astı, Sultanah­met’te indi, kapıyı drang diye vurarak uzaklaştı.
“Oha!” diye bağırdı şoför arkasından.
Başımdan aşağı kaynar su dökülmüş gibi oldum, omu­zundan tuttum, “Ne yapıyorsunuz? Bir kadının arkasından böyle bağırılır mı?” dedim.
“Ama beyefendi, kapıyı nasıl kapadığını gördünüz,” dedi şoför.
“Gördüm. Bir şeye kızdı herhalde. Kim bilir... İnsan kafası binlerce meseleyle dolu.”
“Kapıyıyavaş kapamayıp vurdular mı anama avradıma sövülmüş gibi içerliyorum” dedi şoför.
"Zor iş,” dedi Orhan Kemal.

*Not: 04.01.1968 başlıklı günlükten bir bölüm aktarılmıştır.