25 Eylül 2011 Pazar

Sıcak İlişkiler / Muzaffer Buyrukçu 04.01.1968



...*
Birlikte çıktık dışarıya. O, Beyazıt Postanesi’ne gitmek üzere ayrıldı yanımdan. Arabaları kollayarak karşıya geçtim. Nuruosmaniye’ye doğru yürümeye başladım. Aaa, ne arıyor­lar burada? Orhan Kemal’le Edip Cansever Atasaray’ın kapı­sında konuşuyorlar. Orhan Kemal, May Yayınları’ndan çıkarken Edip’le karşılaşmış gibi sanki. Edip dışarda, Orhan Kemal hanın içinde duruyor. Beni görünce önce birbirlerine baktılar, sonra güldüler. “Al işte,” dedi Orhan Kemal, Edip Cansever’e, “Bir öke daha geldi, nerededir diye soruyordun demin. Söyleyeyim mi onun için söylediklerini?”
“Ya senin söylediklerin?” dedi Edip.
"ikinizin de ne söyleyeceğini biliyorum,” dedim, Orhan Kemal’e baktım doğrudan doğruya. “Ayıp değil mi lan, niye sahneye çıktın?”
,“Ne olmuş?” dedi. “Maçanı sıkıp sen de çıksana. Sanat­kâr dediğin komple olmalı.”
“Moliere gibi desene. Nasıl oldu peki?”
“O rolü oynayacak aktör Kadıköy’de oturuyordu. Lodostan gelemedi, beni çıkardılar sahneye. Fene da oynama­dım.” Gözleri sirke bidonuna takıldı. “Bu ne lan böyle? Şu kıyafetine bak Edip, hiç yazar hali var mı?”
Edip Cansever beyaz ve ipiri dişlerini göstere göstere güldü.
“Ne var lan o bidonda? Gaz mı?” dedi Orhan Kemal.
“Sirke,” dedim.
“Sirke mi? Edip şu zevksizliğe bak. Hadi lan açsana ağzını tam senlik malzeme,” dedi Orhan Kemal Edip’i dirseğiyle kışkırtırcasına dürttü.
“At şunu!” dedi Edip Cansever, elimden almak istedi bidonu.
“Doğru dur, başlarım istavrozundan!”
iğrenir gibi buruşturdu yüzünü, “Ne olacak, Yenikapı serserisi!” dedi.
“Yenikapılı olmakla iftihar ediyorum, Yenikapı’dan şimdiye kadar iki meşhur çıktı. Biri ben, biri Şükran özer.”
Edip koluma girdi. “Formunda bu akşam bu. Bir yere gidelim, bir kahve falan yok mu buralarda?” dedi.
“Et lokantasının karşısında temiz ve aydınlık bir kahve var. O kadar aydınlık ki sen sütle bira içebilirsin,” dedim.
Kolumu çimdirdi Edip.
“Yapma lan leblebici, çürüteceksin!” dedim.
“Sütle bira ne oluyor, onun hesabını ver bakalım!” dedi Orhan Kemal, Edip Cansever’e.
“Hiç, saçmalıyor!” dedi Edip Cansever.
“işine gelmiyor değil mi? Bak dinle,” dedim Orhan Kemal’e. “Bu dâhi var ya, toplumsal şiirden bireyci şiire geçtiği sıralarda şiirini değiştirdi diye nerdeyse deri de değişecekti. Her şeyi değiştirmek, herkesi şaşırtmak istiyordu. Sözgelimi, reçelle salata yemek gibi. Bir gün Beyoğlu’nda bir meyhaneye gittik. Degüstasyon muydu, yoksa başka bir yer mi, iyice hatırlamıyorum. Bu, ne içeceğimizi soran garsona, sütle bira getirir misiniz, dedi. Ben delirmiş mi diye yüzüne baktım. Oralı olmadı. Garson da oralı olmadı ve sütle birayı getirmedi.”
‘‘öyle mi lan öke?” dedi Orhan Kemal, eğilip alttan yüzüne baktı.
“Hatırlamıyorum, önemli değil benim için böyle şeyler,” dedi Edip, göğsünü şişirdi. Sonra birden, “Doğru, sütü ona birayı kendime söyledim,” diye ekledi.
Orhan Kemal attığı kahkahayla ortalığı çınlattı, “Bu güzel kaçtı işte. Ulan buyruk, geneyuttun zokayı!” dedi.
“Zekâ tabii... Zekâ evrenimin milyonlarca kıvılcımının en küçüğünü ve en cılızını kullandım. Bu ona yeter!” dedi Edip, Orhan Kemal’e göz kırparak.
“Ne demiş Voltaire: ‘‘Alay zekânın en tabii hakkıdır. zeki adam alay eder,” dedi Orhan Kemal.
“Bu zekânın küçük bir kısmını da şiirin için kullansan iyi olur,” dedim.
“Tamam! ” dedi Orhan Kemal, ellerini vurdu birbirine bir çocuk gibi, “İşler kızışıyor!” Edip Cansever’in ensesini sıktı iki parmağıyla, Edip omuzlarını büzdü, eğildi!
Ne zaman bir araya gelsek yaptığımız bu şakaları tekrarlardık. Edip’i zayıf ve solgun gördüm. O pembe beyaz ve diri yüzü gerginliğini yitirmiş, sarkmıştı. “Şu surata bak, gebereceksin ulan,” dedim. “Aldırma,” der gibi güldü ama kendinde bir şeyin aksadığını yüzüne karşı söylediler mi o anda karşılık verip durumu açıklamasa da, söylenenler kuşku içinde tutan ve tedirgin eden bir gerçeği belirtmişse, o sözler varlığına akar ve yaralardı onu. “Gözlerinin altındaki torba­larda rakı mı biriktiriyorsun, ilerde parasız kaldığın zaman içmek için,” dedim. Gülümsedi, “Dün bir büyük şişe rakı içtim,” dedi.
“Bir büyük şişe rakı mı? Aferin sana, aferin! Çık kolum­dan!” dedim. Daha sıkı tuttu kolumu. “Bir sürü obur var yeryüzünde. Sen de alkolobursun. Doymayacaksın hiç. Her şeyin alkolden olmalıydı senin. Elbiselerin, gözlerin, beynin. Hatta uykun. Alkolden bir uykunun içinde mırıldanırdın şiirlerini.”
“Sen dinliyor musun? Ben dinlemiyorum, ne kadar saç­ma sapan şeyler.” dedi Orhan Kemal’e bakarak.
“İmam formunda!” dedi Orhan Kemal, beni çenesiyle göstererek. Ayakkabılarımı beğenmez, elbiselerimi, paltomu beğenmezdi ve çoğu zaman sakallı gezdiğim, saçlarımı da ta enseme kadar “Yeşil Hoca” gibi uzattığım için “imam” derdi. Bidona baktı. Ciddi ciddi. “Vücudun sirkeye ihtiyacı var. Damar tıkanıklığını önler. Herkes de sirke zararlı, limon iyi diye limana ilgi gösteriyor.”
“Eh Edip’çim, görüyor musun Bay Üstat Orhan Ke­mal’i, ihtiyarlık şarkılarına başladı,” dedim.
“Sen de geleceksin oğlum benim yaşıma, hep böyle par­lak kalacak değilsin ya. Zaten saçların boku yedi, bembeyaz. Benim yaşıma geldiğin zaman bakalım benim kadar dinç olacak mısın? Var mısın Divanyolu’na doğru bir yarış ede­lim."
"Varım!” dedim mahsustan. “Edip, gözkulak ol sirke bidonuna da ihtiyarın ifadesini alayım.”
Hazırlandı gerçekten de, “Beni geçersen bu akşamki içki paraları benden,” dedi.
"Sen geçersin beni,” dedim.
"Karanfilin sıkmadı değil mi?” dedi.
"Sıkmaz tabii. Sen eski futbolcusun ve sen Yüksekkaldırım Yokuşu’nu bir solukta çıkmış adamsın,” dedim.
" Hakikaten be, ulan bizde de ne kafa varmış. Edip, din­le... Bir akşam çekmişiz kafaları, Karaköy’deyiz. Bu, Arap, ben,üçümü,Var mısınız dedim bunlara Yüksekkaldırım’ı koşarak çıkmaya. Varız dediler... Koştuk. Ben en önde. Benim çok gerimde Arap, en arkada da bu. Sarhoşluk işte. İnsanın kalbi o anda duruverir.”
“Sende bir şey var,” dedi Edip. “Bazı şeyleri ispat etmek istiyorsun. Hiç gereği yok.”
"Kes lan!" dedi Orhan Kemal, elini Edip’in burnuna doğru salladı.
"Bunun koşusunu görmek isterdim,” dedi Edip, bana baktı. “Tombul tombul!”
“Sen de iyi boks bilirsin, değil mi?” dedim Edip’e güle­rek ve Orhan Kemal’e göz kırparak.
“Bilirim tabii, ne sandın!”
“Dâhi, o zamanlar dâhi değil tabii, çıtkırıldım bir muhal­lebi çocuğu. Kadıköy’de şoförler bunu kıstırmışlar bir köşeye. Ama aslan bir nara atmış ve teker teker hepsini birer yumrukta yere yıkmış,” dedim.
“Sus be, amma da geveze olmuşsun ben görmeyeli. Şuna bir şeyler söylesene Orhan Kemal.”
“Ben halimden memnunum. Yiyin birbirinizi!” dedi Orhan Kemal gülerek.
Edip’in gözleri sirke bidonuna ilişti. “Ben de sirkeyi çok severim.” dedi, “siyah mercimek çorbası pişirttim dün sabah. Bol sirke döktüm, ohhh, ayılıverdim birden ve gördüm. ” “Neyi, Beyazıt Kulesi’ni mi?”
“Şiirin gizlendiği yeri,” dedi Edip ciddi ciddi.
“Kes!” dedi Orhan Kemal. “İstediğin kadar uğraş, yutturamazsın kendini bize şair diye.”
“Ne o?” dedim, “Mehmet Fuat, Yıllığında senin adından hiç söz etmiyor.”
“Kızdım,” dedi. “Yılın en iyi şiirî olarak Ülkü Tamer’ in şiirini seçmiş. Oysa benim ‘Yengeç’ şiirini okudun sen. Kendisi de dilden dile dolaşan şiir diye tanıttı. Tutumunu bir türlü anlayamadım. Mektup yazdım dergiyi bundan böyle eve göndermesi için.”
“Boşver, küçük şeyler bunlar, ” dedi Orhan Kemal. “Küçük ama üzücü, daha doğrusu küçük değil,” dedi Edip Cansever.
Kahve sıcak ve tenhaydı; daha girer girmez bir ılıklık sardı her yanımı. Aydınlığın vurduğu ön masalardan birine oturduk. Ben gazoz söyledim. Orhan Kemal de gazoz söyledi. “Bana bir çay getirin,” dedi Edip Cansever. Yorgun ve dal­gındı. Dalgınlığında, içini oyan sıkıntıyı gördüm.
“Her zaman burda mısınız?” dedi.
“Ben hemen hemen her gün geliyorum, dedi Orhan Ke­mal. “Ama bu seyrek geliyor.” Çenesiyle beni gösterdi ve bu gösterişte bir sitem, tatlı bir öfke gizliydi.
“Tam Adana kebap havası. Ama aksilik, saat beşte bir sözüm var,” dedi Edip Cansever; saatine bakmak için eğdi başını, sonra gözlerini bana dikti.
“ ‘Değerli şair’ diye yazmışsın kitabına.”
“Ya ne yazacaktım?” dedim. “ ‘Büyük şair’ mi?”
“ ‘Büyükşair’ tabii,” dedi, gülümsedi.
“Onu da yazmayacaktım ama dua et eski arkadaşız, bu kadar yemiş içmişliğimiz var.”
Kolumu sıktı, güçlükle kurtardım ve kolumdaki acıdan bir süre sıyrılamadım.
“Oğlum Buyruk,” dedi Orhan Kemal,"Sende de hiç kafa yok be. ‘Değerli şair’ diye yazılır mı? Şairlerin Allahı Edip Cansever’e diye yazacaktın, ya da öke şair Edip Cansever’e.” Edip güldü ve “Vazifeniz,” dedi. “Doğrusu bu.”
“Ya!” dedi Orhan Kemal, “Gördün mü yediğimiz haltı. Allah dedik diye ister misin oğlan bu lafa inansın da kendini öyle sanmaya başlasın.”
“Sanmıyorum, öyleyim Bay Orhan Kemal,” dedi Edip, tekrar saatine baktı, “Çok iyi olurdu Adana Kebab evi’ne gidip bir iki kadeh atsaydık.”
“Mademki söz vermişsin, sözünü tut. Söz vermek, şey vermeye benzemez,” dedim.
“Sus ulan Yenikapı serserisi, duyacaklar,” dedi; utancın kızarttığı bir yüzle baktı çevreye, dinleyen var mı yok mu diye ve enseme vuracakmış gibi yumruğunu kaldırdı. Eğildim, yanağından öptüm. “Sende iş yok. Artık eskisi gibi sevmiyor­sun beni,” dedim. “Niye aramıyorsun lan?”
“Sen niye aramıyorsun LANNNN!” dedi beni taklit ederek.
“Birkaç kere aradım. Edip şimdi çıktı, Edip yemeğe git­ti, Edip bugün gelmedi, Edip bilmem ne... Eeee, sizin Edip’ inize de dedim, aramadım”.,
“ Anlatsana şu aktörlüğünü,” dedi Orhan Kemal’e. “Karıyla gittik tiyatroya. Demin anlattım ya lan, ne oluyor, matrak mı geçiyorsunuz?” dedi Orhan Kemal, Edip’le beni süzdü, sanki gizli bir anlaşma yapmışız da o anlaşma gereğince hareket ediyormuşuz gibi. Ama Edip’in tek başına hareket ettiğini, bir oyun peşinde olmadığımızı anladı, “Lo­dostan aktör gelemedi. Kadıköy’de oturuyor. Beş dakika var oyunun başlamasına. Ulvi Uraz dört dönüyor ortalıkta; sıkın­tıdan çatlayacak, ‘Ne yapacağız Orancım işler kötü, geleme­yecek galiba bu adam; dedi. ‘Sen oynaşana’ dedim. ‘Güzel söylersin, Orancım, ama ben oynarsam seyirci alışacak, sonra her akşam beni görmek isteyecek karşısında. Tiyatronun da bu numarası var. Sen oynaşana. Piyesin yazarısın. Daha iyi bilirsin. Rol de pek ağır bir rol değil’ dedi. Ulan oynayabilir miyim? İşin içinde madara olmak da var. ‘Oynarım be,’ dedim, iki kadeh atmıştım zaten, kafam da kıyaktı. ‘Peki,’ dedim, ‘madem iş başa düştü, oynayalım.’ Hemen makyaj odasına girdim, gazetelerde gördüğünüz o takma bıyığı taktım, kulağımın arkasına da kırmızı karanfili iliştirdim, bo­yacı sandığını omuzladığım gibi fırladım sahneye. Kimse tanıyamadı beni. Orhan Kemal kim? Hiç, Yalova Kaymaka­mı... Islıklamadıklarına göre fena oynamamışım demek ki...”
“Zor,” dedi Edip Cansever. “Ben oynayamam!” Ayağa kalktı.
“Tabii oynayamazsın, mangal gibi yürek ister,” dedi Orhan Kemal.
“O kumda çelik oynar,” dedim Orhan Kemal’e.
“Eyvallah,” dedi Edip.
“Yarın uğra ha, ben sabahtan burdayım,” dedi Orhan Kemal.
“Bir yerde sızmazsam uğrarım” dedi Edip Cansever ve gitti.
Edip Cansever gittikten beş dakika sonra Talat geldi.
“ Adana’da iki tane atalım mı, Buyruk?” dedi Orhan Ke­mal.
“Atalım ama bu meretleri ne yapacağız?” dedim, şemsi­yeyi, sirke bidonunu gösterdim. “Al yanına, burada bırakamazsın ya,” dedi.


Kalktık. Bir dolmuşa atladık. Sabah ve akşam İkbal Kahvesi’nin önünden geçerken gözlerini bana diken Laz suratlı, Laz burunlu ve Laz gözlü, büyük kalçalı, büyük göğüslü kız, şoförün yanında oturuyordu. Ve ben konuştukça kulak kabartıyordu. Talat, kızla uzaktan uzağa süren ve aradaki uzaklığın ne zaman kaldırılacağı bilinmeyen bu ilişki­mizin farkındaydı. Hem ben söylemiştim, hem de kendi gözle­riyle tanık olmuştu. Kızın ağzını sulandırmak için, “Ne var o bidonda?” dedi.

“Sirke!” dedim.
Kız önce gülümsedi, sonra başım çevirip “sirke” diyenin ben olduğumu görünce ters ters baktı, suratını astı, Sultanah­met’te indi, kapıyı drang diye vurarak uzaklaştı.
“Oha!” diye bağırdı şoför arkasından.
Başımdan aşağı kaynar su dökülmüş gibi oldum, omu­zundan tuttum, “Ne yapıyorsunuz? Bir kadının arkasından böyle bağırılır mı?” dedim.
“Ama beyefendi, kapıyı nasıl kapadığını gördünüz,” dedi şoför.
“Gördüm. Bir şeye kızdı herhalde. Kim bilir... İnsan kafası binlerce meseleyle dolu.”
“Kapıyıyavaş kapamayıp vurdular mı anama avradıma sövülmüş gibi içerliyorum” dedi şoför.
"Zor iş,” dedi Orhan Kemal.

*Not: 04.01.1968 başlıklı günlükten bir bölüm aktarılmıştır.