Sıcak İlişkiler / Muzaffer Buyrukçu 26.08.1961



Sanki birisine sözümüz varmış gibi hızlı bir yürüyüşle indik Babıali yokuşunu. Kimseyle selâmlaşmadığımız, ayak­üstü gevezeliklerindeki “Görüşemiyoruz. Nerdesiniz yahu? Bir şeyler yazıyor musunuz? Kitabınız ne zaman çıkıyor?” gibi havaya giden soruların karşılığını verirken enerjilerimizi boşa harcamadığımız için sevinçliydik. Evet, rastlantıların bizi tedirgin etmediği şanlı bir gününüzdeydik.
Alnım boncuklaşmış, koltuk altlarım ıslanmıştı, terden sırılsıklamdım. Ceketini sağ kolunda taşıyan Orhan Kemal, boyuna yüzünü, ensesini siliyordu mendiliyle.
Rüzgârın sürekli olarak eseceği, saçlarımızı dağıtacağı, küçük dokunuşlarla kulaklarımızda uğuldayacağı, tenlerimizi serinleteceği deniz kıyısındaki meyhanelerden birine gitmekti amacımız. Çırpıntılı suları, mavnaları, sandalları, gemileri seyredecek, içimizdeki sıkıntıların tırmalayıcılığını çağrışım­lar, hayaller ve anılarla bastıracaktık ama paramız yeterli değildi.
Sirkeci İstasyonu’nun kalabalıkları yutan ve kusan kocaman ağzından girdik, yankılanan seslere samsalı zemine sürtünen ayak seslerimizi kattık, tırtılı andıran banliyö trenlerine koşanları izledik, anonsları dinledik ve saat dört buçukta o hangar gibi yerin kapısından içeriye süzüldük.
Yapıldığından beri doğru dürüst havalandırılmadığından kokunun her çeşidi ağdalanmış ve oranın özelliklerinden biri haline gelmiş soğuk suratlı meyhanenin dip masalarında birkaç erkenci müşteriyle eşyalarını gümrükten çekme yollarını arayanlar vardı. Amerikan filmlerinin etkisi altında kaldığımızdan mıdır, yoksa taklit duygumuza boyun eğdiğimizden midir nedir, yüksek ayaklı taburelere tünedik, dirseklerimizi çinko kaplı tezgâha dayadık. Ortalıktaki tenhalığı beğenen Orhan Kemal, “Oh be!" dedi. “Müzahrefat takımından kimse yok'.’Vitrinli dolaba bir kayık tabağı dolusu patlıcan, biber kızartmasını koymak üzere eğilen yüzü yamalı genç garsona seslendi: “Bakar mısınız!” Garson bizimle konuşmayı gereksiz buluyormuş, böyle seslenmelerin arkasından başka bir şey çıkmayacağını biliyormuş gibi bir tavırla parmak izleri ayan beyan iki bardağı sürdü önümüze, köpeğe kemik atarcasına. Sinirlendim. “Bardakları yıkar mısınız?”
Garsonun bakışları düşmanlaştı, “çattık belaya" dercesine başını salladı, bardakları öfkeyle aldı, itin dereden geçmesi gibi basınçlı suya tuttu, damlaları silkeleye silkeleye getirdi.
“Bir şişe yeni rakı, kavun, beyaz peynir, cacık, buz,” dedi Orhan Kemal.
“Kapalı şişe istiyoruz! dedim, “Su da getirin!”
Beni defterden silen ve içinden mutlaka küfür eden garson, Orhan Kemal’e dikti gözlerini, “Arnavut ciğeri taze,” dedi.
“Rica edelim,” dedi Orhan Kemal; garson uzaklaşınca bana döndü: “Niye kızıyorsun lan?”
"Nasıl kızmayayım... insan bir ‘hoş geldiniz’ der, biraz gülümser. Bedava içmeyeceğiz ya!” dedim.
“Belki bir derdi vardır fıkaranın,” dedi Orhan Kemal koruyuru bir sesle!
"Benim de derdim var. Hizmet ederken derdini unutmak zorundadır.”
"Unutulmayan dertler de vardır, oğlum. Biz birileriyle ilgilenirken içimizde olup bitenleri, gizli kalması gerekenleri bakışlarımızla dışarıya sızdırmıyor muyuz?” dedi Orhan Kemal..
Sızdırıyoruz elbet. Hatta bazen isteyerek yapıyoruz bunu çevremizdekiler yakınlık göstersin diye.”
“Ya o da aynı durumdaysa?”
Görevini aksatmadan sürdürsün sonra itiraf faslını kurcalasın
"Kes lan, başlarım istavrozundan.”
"Talat burda olsaydı, ‘Raşit, uçarım ha’ derdi ve kollarını kanatlaştırırdı,” dedim.
"Bırak şimdi Talat’ı, ağzımızın tadını bozma,” dedi. "Bırakamam," dedim,” bizim canımız, ciğerimizdir.” “Ben öyle canlı, ciğerli, kebaplı bir zatı tanımıyorum, Bay Buyruk.”
“Şimdi kapıdan içeriye girse de, “Lan dellekler, bensiz mi yutturuyonuz?’ dese ve boyunlarımıza sarılsa ne yaparsın?”
“Derhal birleşip sana karşı cephe alırız,” dedi Orhan Kemal, güldü. “Kışkırtırım, ‘Sen bu Buyruğu arkadaş belliyon ya nafile, hep senin aleyhinde konuşuyor, benden söylemesi’ derim.”
“Ciddi mi?” dedim.
“Heye.”
“Senden korkulur arkadaş,” dedim, kalktım. “Elimi yüzümü bir yıkayayım.”
Tangolar çalınıyordu radyoda. Salonlarda dans eden çiftlerin arasındaydım, dönerken döndürüyordum kollarımdakini. Bütün duygularımı uyarmış­tı müzik... Müthiş seviyordum müziği. Ruhuma yapışan kirleri, çer çöpü temizliyordu, anıların deliğine çomak sokuyordu. Evet, yaşadığım andan önceki hayat olan anıları debreştiriyor, hareketlendiriyordu; başıyla, ortasıyla, sonuy­la geride bıraktığım yaşantıların bütününü canlandırıyor, damarlarından gürleyerek akan taze bir kanla sürekli kılıyordu. Kayıplarımı kazanca dönüştüren bir sihirbazdı. Tangoları dinlerken beynim fokurduyor.kenarları kaşınıyordu. Ve duygularım sel sularının yüklendiği bir ırmak gibi kabarıyordu. Lavaboda başımı ıslattım, tarandım, döndüm, “Dünya varmış!” dedim.
Orhan Kemal, kahkahayla güldü. “Gene boruda delik keşfettin, dünya kalubeladan beri var, evladım.”
“Var da ferahlamanın dilidir bu.”
“Ukalalık yapma lan. Marifet o dünyayı değiştirmek.” “Değiştireceğiz,” dedim, “Dünyayı ve üstündeki hayatı.”
“Kıyakız!” dedi Orhan Kemal, şişeden bardaklara göz kararıyla birer duble koydu, kendisininkine su ekledi, kalıp buzundan biçimsiz iki üç parça attı ve sisli rakıyı ağzına götürmeden önce bardağının dibini bardağıma dokundurdu. Talat Kılıç, bir hafta önce Kozan’a gitmişti, ordan da Bürücek Yaylası’na göçeceklerdi ailecek. Yaylada her sabah kesilen keçilerin ciğerlerini, böbreklerini, yüreklerini, dalaklarını, yumurtalıklarını yiyecek, iyice semirecekti. Ayrıca kahvaltısı­nı bahçeden eliyle koparttığı taş gibi domateslerle, çiçeği burnunda kütür kütür hıyarlarla, gevrek biberlerle ve de yörüklerin getirdikleri halis tereyağı ile yapacaktı. “Talat’ın şerefine!”
“Artık dört ayağını gererek yatar,” dedi, güldü “kafasını anasının dizine dayar, bitlerini gevdirir.”
“Hadi, bir mektup yazalım, çatlatalım,” dedim.
Sol elini kaldırdı, cümle tedirginliklerden arınmış ve şakayla renklendirilmiş bir sesle, “Lütfen ot taifesini anıp şu çatlı dakikalarımızın canına okuma,” dedi, çatalını batırdığı kavun dilimini çiğnerken güldü. “Ense nah böyle, kilise direği gibi. Surat desen çürük lacivert ve de kahverengi karışığı mor... Bir de kudretten kara ki gecenin yarısını yüzünde taşıyor.”
“Arkadaşımı yeme, Raşit, duman ederim seni ha! Bunları bir bir iletecem,” dedim.
“Derhal ve derakap ilet. Bir daha İstanbul vilayetine ayak basmamasını da tenbihle... Uğursuz mudur, nedir, o İstanbul’dayken rızkımız şıp diye kesiliyor, gidince de açılıyor.”
Peynir kireç gibiydi.
Orhan Kemal, gömleğinin düğmelerini çözdü, çemirlendi, her harfin tepesinde yüzlerce dinamitin patladığı bir sesle, “Bu ne lan, Buyruk, Çukurova'nın sarı sıcağını da geçti,” dedi, nüfus cüzdanını yelpaze gibi kullanmaya başladı. “Gerçekten çok mu sıcak oluyor Çukurova?”
“Sıcak da laf mı? Yakar, kavurur, soluk aldırmaz, iflahını keser insanın. Kuşlar pat pat düşer... Köpeklerin dili bir karış dışarda, girer çıkar boyuna ağızlarına.Güneş sanki Çukurovalıyı cezalandırmak için mahsustan alçalır, adamın tebdilini şaşırtır.”
“Peki nasıl çalışır ırgatlar o havada?”
“Düşe kalka, yuvarlana yuvarlana... Bayılırlar, başları­na güneş geçer, sıtmalanırlar... Felaket!”
“Cehennem denen yer Çukurova olmasın?” dedim.
“Ne demek olmasın? Çukurova’dır elbet... Aynı zamanda da bereketiyle cennettir. İnsan, durduğu yerde üzerine tuz dökülmüş sümüklüböcek gibi erir, akar... akar ki ne akar, ırmaklaşır...” dedi öfkeyle. “Tokan hele!”
Birer yudum aldık.
“Hanımın Çiftliği' ni okudun mu?” dedi.
Hanımın Çiftliği romanı (Esat Mahmut Karakurt hariç) hiçbir yazara nasip olmayan, dostları sevindiren, düşmanları daha da düşmanlaştırıp saldırılarını zehirle lav karışımı bir şeye dönüştüren muazzam bir reklam kampanyasından sonra yayımlanmıştı Vatan gazetesinde. Yol ağızlarında, köşelerde saçtan panolar dikilmişti. Sık sık panoların dikildiği yerlere gider, “Hanımın Çiftliği, yazan Orhan Kemal” yazılarını sevinçle, gururla ve de yanımızdan yöremizden geçenlerin dikkatlerini çekmek isteğiyle seslerimizi yükselterek okurduk. "Tefrika edilirken heyecanla izlemiştim,” dedim. “İmzalayıp verdiğimi okumadın mı?” dedi.
"Okudum.”
“Adaşın Muzaffer Bey nasıl?”
“Harika! Uçkuruna fazlaca düşkün bir feodal.” “ötekiler?”
“Sen edebiyatımızın en iyi tip çizen yazarısın,” dedim, “Yasin Ağa, Kabak Hafız, Zaloğlu Ramazan, Gülizar, yaşıyor.”
Çağlayanlaşmaya elverişli bir gülmeyle, “Zaloğlu’na ne dersin?” dedi.
“Murtaza’nın onursuzu,” dedim. “Zavallıyı öyle bir rezil etmişsin ki o kadar olur.”
“Ben değil, şartlar onu rezil ediyor. Gücünün üstünde şeylerin peşinde serseri... Sahip olmadığına, olamayacağına sahipmiş gibi caka satıyor. Ezilmeye, alay edilmeye mahkûmdur bu et beyinliler,” dedi gülüşünü dağıtmadan.
“Erkekliğinin, yiğitliğinin timsali bıyıklarını kazıttı­rıyorsun Muzaffer Bey’e.”
“Ne yapayım, o da çizmeden yukarı çıkmasaydı, Allah Allah!”
“Beğendiğim sahnelerden biri de Zaloğlu’nun Muzaffer Bey tarafından tekme tokat kovulması; şaşkın, kararsız dolaşması. Romandaki mizahın can damarı Zaloğlu. Kabak Hafız’la Yasin Ağa da o can damarı besleyen kaynaklar, yani Zaloğlu’nun uyduları.”
Sevindi. “Mizahın dozu iyi mi?”
“îyi. Sulandırmıyorsun.”
“Yaşa lan Buyruk, bu tesbitin hoşuma gitti. Benim hikâyelerimdeki, romanlarımdaki mizah hagaragort mizah değildir, beşeri mizahtır, Çehov’un mizahı gibi seviyelidir. Arap Talat, bunlardan çakar mı?”
“Araba ilişme, o şimdi ormanda kırmızı yaprak topluyor,” dedim.
“Hatıra defterinin arasına koyacak, sonra da bize, ‘Efendi fi tarihinde ben yayladayken...’ diyecek. Neyse, arabı sokmayalım aramıza,” dedi.
“Sen istediğin kadar sokma, o bizden uzaklaşmış değil ki. Bütün saniyelerimizde, saliselerimizde bıyık buruyor.”
“Doğru. Şurda, birlikte içseydik lafımız daha bir şirelenecekti,” dedi Orhan Kemal, dalgınlaştı. Derken toparlandı. Hanımın Çiftliği'ni nerdeyse elle tutulacak somutluktaki bir heyecanla anlatmaya koyuldu. Şiveleriyle, esprileriyle, kurnazlıklarıyla, ilkel davranışlarıyla, bilgisizlik­leriyle oluşan bir ilişki karmaşasında çırpınmalarını sergiledi kişilerin. Sanki romandakiler ahbapları, arkadaşları, akraba­ları, tanıdıklarıymış gibi ilgileniyor, eleştiriyor, sövüyor, övüyor, sevgiyle yüceltiyordu. Aslında korkağın korkağı olan ama çevresindekilere kendisini bir “kahraman” gibi yuttur­maya çalışan Zaloğlu’nu yerin dibine batırdı. Anımsadığı ilginç noktaları savurduğu dipdiri, hayat fışkıran kahkaha­larla sararttı. ‘Bereketli Toprak Üzerinde’ki Pehlivan Ali’yi yatırdı bıçağın altına; saflığında, lekelenmemişliğinde binbir delik açtı, kesti, biçti, çizdi, kanattı ama daha fazla harcamaya gönlü elvermedi, büyük bir heykelini yonttu, anıtlaştırdı. Vukuat Var'ın Cemşir Ağa’sını Adem Baba gibi çamurdan yarattı, güldü, beş altı tane, hem Cemşir Ağa’ya bağlı, hem de Cemşir Ağa’ya yabancı portreyi sıraladı. Alasonya göçmeni Murtaza’ya sıçradı. (Orhan Kemal, Murtaza’ya “macir” der.) Murtaza’nın kendine özgü konuşmalarına, kraldan çok kralcılığına, despotça disiplin anlayışına; olaylarına, başından geçen serüvenlerine tekrar tekrar değindi. Murtaza, kaleminden doğan biri değil de kadeh tokuşturduğu, koluna girdiği bir dostuydu. En az karısını, çocuklarını, Talat Kılıç’la beni sevdiği gibi seviyordu onu da. Günün her saatinde birlikteydi. “Murtaza bu durumda şöyle yapar,” derdi. Murtaza, hem koşullarca yönetilen, hem de koşulları yönlendiren biriydi. Murtaza’nın benzeri ama yaşlısı Ali Çavuş’un hikâyesini eşeledi. (Yıllardır beyninin hücrelerinde karnını doyurduğu Ali Çavuş’u, bazı eksiklikleri­ni gideremediğinden ötürü kâğıda dökemedi.) Ali Çavuş, Birinci Dünya Savaşı’nda Milli Mücalede’de çarpışmış, yaralanmış, madalya almış ama huzur, refah sağlayan bir iş kuramamıştı. Gelgeç işlerle, yaltakçılıklarla, ikiyüzlülüklerle nafakasını doğrultuyordu. Efe, şakşakçı, tek ayak üstünde kırk yalan kıvıran hayali geniş bir ruh hastasıydı. Adana’nın düşman işgalinden kurtulduğu gün düzenlenen görkemli törene, Cumhuriyet’in kuruluşuyla ilgili bütün bayramlara öteki gazilerle birlikte katılırdı. Kalpağını başına geçirir, nefti asker giysilerine bürünür, çengelli iğneyle göğsüne iliştirdiği madalyasını sık sık parlatır, fişeklikleri çaprazlaşmasına takardı. Kamaları, bombaları palaskasının arasına sıkıştırır, çakaralmaz tüfeğini omuzuna asar ve kendisi gibi yaşlı, kadidi çıkmış, kaburga kemikleri sayılan lagar beygire binerdi. Çalımla bakardı sağa sola. Halkın zihninde yaşattığı bir gösterinin başlatıcısı, hikâyelerini kuşaktan kuşağa aktara­cakları bir dönemin simgesiydi. Ali Çavuş belirdi mi seyircilerde bir dalgalanma olurdu, uğultu gürültüye dönüşürdü. Delikanlılar, kızlar, kadınlar, avuçlarını patlatırcasına alkışlarlar, bir yandan da “Atıyın guyruğu düşüyo çavışaa!” diye bağırırlardı. Sinirlenirdi güya Ali Çavuş. Kaşları inip kalkardı, kalpağını eğerdi ve Vali’ye öteki zevata işittirmek amacıyla, “...mmıza gorun ha arvatlar...” karşılığını verirdi. “Yuuu”lar, göz yaşartıcı kahkahalar birden yoğunlaşırdı. Ve Ali Çavuş, tören sona erince kendisine ‘Yu’, çeken, alkışlayanlara (onlar orda yokmuş gibi) seyircilerin gösterdiği ilgiyi ballandıra ballandıra anlatır, acıyıp da iki buçuk liraları yelek cebine atanların ellerini öperdi.
İçtik. “Yaz o delleğe bir an evvel gelecekse gelsin, gelmezse orda vefat etsin,'- dedi Orhan Kemal.
“ölürse hemen bir ceviz ağacının altına gömerler,” dedim. “Bir yıla kalmadan da evliya olur çıkar.”
“Valla çıkar,”dedi.“Çaput maput bağlarlar, mum diker­ler, helva falan getirirler.”
“Helvanın getirildiğini anladı mı mezardan kalkar, yer gene yatar,” dedim.
“Yer Allahıma!” dedi Orhan Kemal, duygulandı, bardağını kaldırdı. “Hadi çürük mor ve de lacivert Arap için.” “Arap yiğit adamdır,” dedim.
“Heyeyiğittir... özledim,” dedi.
“Ben de...” dedim.
“Hani onun dilinden düşürmediği bir şarkısı vardı,
neydi o? dedi Orhan Kemal, anımsamasına yardım edecekmişçesine gözlerime baktı.
Şey mi? Yine hazan mevsimi geldi’mi?”
Tamam, tamam... Mırıldansana şunu.”
Boğazımdaki gıcığı temizledim, sesimi ayarladım ve başladım.