27 Eylül 2011 Salı

Sakın Kımıldama / Margaret Mazzantini


Sevgilimin küçük bedeni yatağın kenarında kıvrıl­mış duruyordu, zayıf sırtının kalçalarda genişlediği noktaya bakıyordum. Onu yalamıştım, dilim saçının ayrığın­dan ayaklarına kadar gezinmişti, her aralığa, parmak aralarına girmişti. O hem zevk duymuş, hem üşümüştü, teni ben geçerken ürpermişti. Onu böyle sevmek istediğimi hissediyordum, bölüm bölüm, hareketsizlikte, ses­sizlikte. Önceleri gibi değildi, şiddetli, kör cinsel birleş­me değildi, bizimkisi. Onu yalnızca öpmek için orada, yatakta hareketsiz tutma alışkanlığı edinmiştim. Gösterdi­ğim özen aracılığıyla kendini anlasın istiyordum. Sızla­yan dilimle onu sürüyordum, sonunda tükürüksüz kalı­yordum. Utanmıyordu, sevişmede arsızdı neredeyse, ama ayak tabanlarını sertleştiren nasırlardan utanıyor­du, aşktan utanıyordu. Ancak sonunda, artık yoruldu­ğumda onu alıyor, bir köpek gibi içine giriyordum. Gün­lerce çalı çırpılar, böğürtlenler, taşlar arasında koşup ku­lübesini bulan bitkin bir köpek gibi.
“Bırak beni,” diye fısıldıyor. Sesi metal bir ip gibi ince ve soğuk.
“Ne diyorsun...” Yaklaşıyorum, o yalnız sırtını okşuyorum.
“Yapamam, ben artık yapamam...” Ve başını sallıyor. “Şimdi olması daha iyi, biliyor musun, şimdi.”
Ve yüzünü ellerinin arasına aldı: “Beni birazcık sevi­yorsan, bırak beni.”
Sıkıca sarılıyorum ona, dirsekleri derime yaslanıyor.
“Ben seni asla bırakmayacağım.”
Söylediğimden o kadar eminim ki, bedenim sertleşi­yor, her lifim ona sarılırken sertleşiyor, sanki bir güç zırhı beni sarmış gibi. Ve öylece kalıyoruz, çenelerimiz birbiri mizin omzuna dayalı, kendi boşluğumuza bakıyoruz.
Sevmek ne demektir, kızım? Sen biliyor musun? Benim için sevmek Italia’nın soluğunu kollarımda tutmak ve diğer her gürültünün susmuş olduğunu fark etmek ol­du. Bir hekimim, kalbimin atışlarını bilirim, her zaman, istemediğimde de. Yemin ederim sana, Angela, içimde atan yürek Italia’nınkiydi.
Hep bir düş görüyordu. Trenin onsuz gittiğini görü­yordu düşünde. İstasyona zamanından önce geliyordu, üzerinde güzel bir giysi vardı, bir dergi satın alıyordu, sonra sundurmanın altında, rahat yürüyordu. Tren ora­daydı, bekliyordu, çok güzel, kırmızı-gri bir trendi, diyor­du. Binmek üzereyken, zaman kaybediyordu, çantasını karıştırıyor, biletini arıyordu. Gideceği yerin adını oku­mak istiyordu, onun için de zaman kaybediyordu... Tren perondan ayrılıyor ve o orada kalıyordu, ne çantası ne de ayakkabıları vardı artık. Arkasındaki istasyon boştu ve o çıplaktı, ‘bir tablodaki’ gibi diyordu. Bu düşün ona daha çok gençken uzun süre işkence ettiğini anlattı, sonra kaybolmuştu, benimle birlikte yeniden ortaya çıkmıştı.
Ben düşlerle kendimizi cezalandırdığımıza, çok en­der olarak da kendimizi ödüllendirdiğimize inanıyorum, Angela.
“Elini versene bana,” dedi, “sol elini.”
Elimi açtı, sanki temizlemek, bizi ilgilendirmeyen başka şeylerin tozunu atmak istermiş gibi avucunu avu­cumda gezdirdi.
“Uzun bir hayatın var, ortada bir kesikle.”
Ben bu saçmalıklara inanmam, omuz silktim.
“Ne demek?”
“Yaşamaya devam edeceksin.”
Şimdi o kesiğin sen olup olmadığını soruyorum kendi kendime. Italia’nın seni elimde görüp görmediğini.
“Şimdi iyice sık, çocukları görelim.”
Yumruğumun kıvrımlarını, küçük parmağımın yanı­nı inceledi.
      “Bir tane var, yok, iki tane hatta. Aferin.” Güldü.
“Peki sen?” dedim. “Göster bakayım elini, hayatın nasıl?”
Gülmeyi sürdürerek ayağa kalktı.
“Çok uzun, merak etme, kötü ot asla ölmez, annem bana Ayrıkotu derdi.”
Vedalaştıktan sonra arkamdan koştu, sarıldı bana.
“Sana bırak beni dediğimde sakın beni ciddiye alma, 'tut beni, yalvarırım, tut beni. Ne zaman aklına eserse gel, ayda bir kere, yılda bir kere, ama tut beni...”
“Elbette tutacağım seni. Ben seni seviyorum, Ayrıkotu...”
Hüngür hüngür ağlamaya başladı, gözyaşı püskürttü, üzerimde yanan bir gözyaşı lavıydı.
“Neden ağlıyorsun?”
Kollarımdan ayrılmıştı. Yüzü kızarmıştı, gözleri kı­zarmış sabit bana bakıyordu, bir kolumu yumrukluyordu: “On iki yaşımdan beri sevişiyorum ve kimse bana se­ni seviyorum demedi bugüne kadar. Eğer benimle alay edersen, öldürürüm seni!”
“Bu yumruklarla mı?”
“Evet.”