24 Nisan 2012 Salı

Cinsellik ve Korku / Pascal Quignard

Seneca da, 'ölümü aşağılama'nın (contemne morteni) insana yaşamı boyunca iyi gelen bir ilaç (remedium) olduğunu söy­lüyordu.
Bahçeye bakan pencerenin angusta (dar) olması gere­kir. Bunalım, insanın boğazını sıkan şeydir. Güzellik mer­kezcildir. Her güzellik, ada biçiminde, ada kendiliği çerçe­vesinde, atomsal olarak bütünleşir ve kendisini izleyen ba­kış karşısında dağılır gider. Çerçeveleyiciler, sınır koyan­lardır. Çerçevelemek, kutsal bir yer yaratmaktır. Pencere, bir çerçeve olarak, dünyanın bir parçasını bir tapmağa dö­nüştürür. Pencere bahçeyi, çerçevenin yalnız kıldığı, tekleştirdiği manzarayı yoğunlaştırdığı biçimde oluşturur. Çerçe­venin içinde yalnızlık, uzaklaşma yaratmaya çalışan biçim­ler, bu biçimlere yavaş yavaş, adım adım yaklaşan kişinin onlar karşısında sonu gelmez bir gerileme yaşamasına ne­den olur.
Yaşamın, yaşamla birleşmeyen, yaşamdan ayrık bir yaşam olarak canlandırılması, canlının öldürülmesi anlamına gelir.
Bu devinim, daha özünde bir 'yalnızlığa çekilme'dir. Resim, insanı dünyadan çekip alır.
Utanma, bir başka yalnızlığa çekilmedir. Sevişmek için karanlık bir odaya çekilmeye yol açan cinsel utanma, bede­ni ince bir ayla ile (Plinius'un deyişiyle Parrhasios'un icat ettiği extremitas ile) örter. Söz konusu ayla, insanın bedeni­ni kurgusal bir yaralanmazlıkla, ele gelmeyecek kadar ince bir zırhla kaplar: Bu, gözle görülmez bir templum'dur. Bu­rada, gözle görülmeyen 'giysi', Adem'in 'giysi'si, libidoya değgin büyülü doku, ayla teması söz konusudur. Bu, yakı­nımızda yer alan şiddetten kaçma olduğu kadar, tiksinmeyi kendine yasaklamaktır da.
Bu, (tanrıların bedeni olan) yıldızları sardığı biçimiyle saygı aylasıdır. Posidonius, bir yapıtın güzelliğini oluştu­ran öğelerin, kozmosun öğeleri olduğunu söylüyordu. Biçi­mi, rengi, görkemi ve yıldızların ışıldamasını ayla biçimin­de ayırt ediyordu.


Görsel: Francis Bacon

18 Nisan 2012 Çarşamba

Resim / Cemil Yüksel



üzgün bir şekil gibi yerimi alıyorum
bir koroda yitirilen sesleri duyaraktan 
bir uçtan bir uca çıkan o çıt sesi
kesik kesik ağızda bir dilin aldığı tüm kıvrımlar
alıp çerçeveleniyor sıradanlıkla
cümle cümle kelimelerle bir uzaklıktan

halbuki dünyanın tek dönüşünden yaratılmış bir şeydim
aldım ve kurdum bütün yıpranmışlıkları
ağaçların elleri işliyor erkekle kadını
bir kaplumbağa geçiyor hatırlanmak için
sürekli zorlanan bir anıdan
bir tavşan sıçraması öpüşmeler bitmeden daha
şimdi de saç mı oldu yoğun kara bir buluttan
tam da yağmuru yağdıracak sözü çıkaracakken  
ne oluyor neler oluyor 

hepsi birden

üzgün bir şekil gibi yerimi alıyorum
durmadan akan bir şeyi yerine koyar gibi eliyle
birkaç damla daha bekler gibi göğünden
çağrılmışlığımı kullanıyor her şey 
dünyanın dönüşünden yapılmış 
hadi, 

güzel, 
evet, 
böyle, 
sözcüklerinden.

14 Nisan 2012 Cumartesi

Tuvaldeki Başyapıt:3 Mayıs 1808 / Francisco Goya


    3 Mayıs 1808, Goya’nın tanık olduğu olayların bir sunumu niteliğini taşımaktadır. 1814 yılında yapılmış olan resimde, Madrit’in dışındaki Pirincipe Pio tepesinde kurşuna dizilen İspanyol ayaklanmacılar anlatılmaktadır. Resim, İspanyol direnişçilerin cesaret ve acılarını ölümsüzleştirmeyi amaçladığı kadar, insanlığın kanlı tarihinin de bir belgesi olma özelliğine sahiptir. Savaşa dair tanıklıkların yansıması olan bir diğer çalışması ise Savaşın Felaketleri adlı 82 levhalık bir gravür dizisidir. Bu dizi üç grup altında incelenebilir: Savaşın korkunç olayları ve kurbanları; açlık ve ölüm; kabuslar, canavarlar ve grotesk unsurlar.. 

1819’da geçirdiği ciddi bir rahatsızlıktan sonra, Madrit dışında halk arasında La Quinta del Sordo olarak bilinen malikanesine çekilmiş olan Goya, burada evinin iki salonunun duvarlarına 14 sahneden oluşan Kara Resimler’i yapmıştır. Sahneler genellikle koyu renk bir zemin üzerine işlenmişlerdir. Bunlar arasına en tanınmış sahne Çocuklarını Yiyen Satürn adlı resimdir:

“...karanlıklar içindeki yaşlı tanrı kendi öz oğlunu yemektedir çünkü çocuklarından birinin onu devirip yerine geçeceğinden korkmaktadır. O insanı kendi kendisinin en büyük düşmanı yapan her şeyin, sadece kötülüklerin ve zulmün değil ama aynı zamanda cehalet, şüphe, korku, hırs ve zayıflık gibi niteliklerin de özümsenmesidir.”


11 Nisan 2012 Çarşamba

Carl Gustav Jung / Anılar, Düşler, Düşünceler



On iki yaşında olduğum yıl kaderim değişti. Yazın ilk günlerinde, bir gün, ka­tedralin olduğu meydanda durmuş, evine benimle aynı yoldan gidip giden bir okul arkadaşımı bekliyordum. Saat öğlen on ikiydi. Sabah dersleri bitmişti. Ansızın ço­cuklardan biri bana omuz atınca kendimi yerde buldum. Başım kaldırımın kenarına öylesine hızlı çarptı ki nerdeyse bilincimi yitirdim ve yarım saat kadar kendimi toparlayamadım. Başımı çarptığım anda zihnimden şimşek hızıyla, "Artık okula git­men gerekmeyecek," düşüncesi geçmişti. Bana çarpan çocuktan intikam almak için, yarı baygın olmama karşın orada gerektiğinden birkaç dakika daha fazla kıpırdama­dan yattığımı anımsıyorum. Sonra insanlar beni kaldırıp yakında oturan bekâr ve yaşlı iki teyzenin evine taşıdılar.
O günden sonra, okula geri dönmem gerektiği söylendiğinde ya da annemle ba­bam ödev yapmam için zorladıklarında düşüp bayılmaya başladım. Altı aydan uzun bir süre okuldan uzak kaldım. Bu benim için bayramdı. Özgürdüm. Saatlerce hayal­lere dalabiliyor, istediğim yere, ormana ya da su kenarına gidebiliyor, resim yapabi­liyordum. Savaş resimleri, şiddetle çarpışanlar, hücuma uğramış ya da yakılıp yıkıl­mış eski kaleler ve sayfalarca karikatür çizmeyi sürdürüyordum. Bugün bile, uyku­ya dalmadan önce, onlara benzer karikatürler gözümün önüne gelir. Sürekli değişen ve sırıtan yüzlerdir bunlar. Aralarında, tanıdığım ve bir süre önce ölen insanların yüzleri de olur.
Her şeyden önemlisi gizemin dünyasına da dalabilmiş olmamdı. Bu dünya, ağaçları, suları, bataklıkları, taşları ve babamın kütüphanesini kapsıyordu. Giderek dünyadan kopuyordum ve vicdanım ara sıra beni biraz rahatsız ediyordu. Zamanı­mı orada burada dolaşarak, onu bunu toplayarak, okuyarak ve oynayarak öldürü­yordum. Bunlar beni mutlu etmiyordu, içimden bir ses belirgin olmasa da bir şeyler­den kaçtığımı söylüyordu.
Bu durumun nasıl oluştuğunu hiç düşünmüyordum. Yalnızca, sürekli doktorla­ra danışan annemin ve babamın kaygı duymalarına üzülüyordum. Doktorlar kafala­rını kaşıyor ve beni, tatilimi geçirmek üzere apar topar Winterthur'daki akrabaları­mın yanına yolluyorlardı. Bu kentin bana sonsuz zevk veren bir istasyonu vardı. Eve döndüğümde eski durumumda bir değişiklik olmuyordu. Doktorlardan biri sara hastalığım olduğu kanısındaydı. Sara nöbetlerinin nasıl olduğunu bildiğim için bu saçmalığa içimden gülüyordum. Annemle babamın kaygıları daha da artmıştı. Bir gün babamın arkadaşlarından biri onu görmeye geldi. Hiç bitmeyen merakım yü­zünden, sık bir çalılığın arkasına saklanmıştım. Konuğun, "Oğlun nasıl?" diye sor­duğunu duydum. Babam, "Sorma, bu çok tatsız bir durum. Doktorlar ne olduğunu anlayamıyorlar. Sara diyorlar. İyileşmeyecek bir hastalığı varsa bu bir felaket olur. Elimde ne varsa tükendi. Zaten fazla bir şeyim yoktu. Çalışamayacak durumda olur­sa ne yapar bu çocuk?" diye dert yandı.
Yıldırım çarpmışa döndüm. Gerçek başıma bir balyoz gibi indi. Ansızın, "De­mek ki çalışmam gerekli," diye düşündüm. O anda aklı başında bir çocuğa dönüş­tüm. Sessizce oradan uzaklaşıp babamın kütüphanesine gittim. Latince gramer kita­bımı çıkarıp istekle çalışmaya koyuldum. On dakika geçmeden çok şiddetli bir nöbe­te yakalandım. Neredeyse sandalyeden düşüyordum ama birkaç dakika sonra ken­dimi daha iyi hissetmeye başlayınca çalışmamı sürdürdüm. Kendi kendime, "Allah kahretsin, bayılmayacağım işte," diyor, çalışmamı sürdürüyordum. İkinci bir nöbet bu kez on beş dakika sonra geldi. O da birincisi gibi kısa sürede geçti. "Şimdi diren­melisin," dedim kendi kendime. Yarım saat sonra bir nöbet daha geldi, inatla çalış­mayı sürdürüyordum. Bir saat kadar çalıştıktan sonra nöbetlerin üstesinden geldiği­mi sezinledim ve birdenbire kendimi, son birkaç aydır hissetmediğim kadar iyi his­settim. Nöbetler de gerçekten bir daha gelmedi. O günden sonra her gün gramer ve öbür dersleri çalışmaya başladım ve birkaç hafta sonra okula geri döndüm. Orada bi­le bir daha nöbet gelmedi. Numara yapmanın sonu gelmişti. Nevrozun ne olduğunu işte böyle öğrendim.
Nöbetlerin nasıl oluştuklarını yavaş yavaş anımsamaya başladığımda, bu utanç verici numaraları benim planladığım ortaya çıktı. Bu nedenle, beni iten okul arkada­şıma hiçbir zaman gerçekten kızmamıştım. O beni itmeye mecbur kalmış denebilir; ondan sonrasıysa benim şeytanca uydurduğum bir senaryodan öte bir şey değildi. Bir daha böyle bir şeye kalkışmayacağımı biliyordum. Kendime kızıyor ve utanıyor­dum. Kendimi aldattığımın ve kendi gözümde küçük düştüğümün bilincindeydim Başka kimsenin bu işte bir suçu yoktu; kaçan bendim. O günden sonra annemle ba­bamın benim için kaygılanmalarına ya da bana acır gibi konuşmalarına dayanamaz oldum.
Nevrozum da bir gize dönüşmüştü ama bu kez utanç verici bir giz, bir yenilgiy­di; ama bana her işi zamanında yapma ve çalışkanlık aşılamıştı. O günler sorumlu­luk yüklenmeyi öğrenmeye başladığım günlerdir. Bir işe yarayacaksam bunu ilk ön­ce kendi iyiliğim için yapmam gerekiyordu, göstermelik değil. Ders çalışmak için dü­zenli olarak sabah beşte kalkmaya başladım. Bazen de, gece üçten sabah yedide oku­la gidene dek çalışıyordum.
Tutkuya dönüşen yalnız kalma isteğim ve yalnızlıktan çok zevk almam yolumu şaşırmama neden olmuştu. Doğa bana mucizelerle dolu geliyordu; onun içine dal­mak istiyordum. Her bir taş, her bir bitki ve doğanın her bir parçası canlı ve anlatıl­mayacak denli olağanüstüydü gözümde. O zamanlar doğaya gömülmüştüm, daha doğrusu insanların dünyasından tümüyle uzaklaşıp doğanın özüne emekleyerek gir­meye çalışmıştım.

10 Nisan 2012 Salı

Aşk İlişkileri / Otto F. Kernberg


 “Kadınlar ne ister?” ve “Erkekler ne ister?” gibi yıllanmış soru­lara belki şu yanıtlar verilebilir: Erkekler-anne, kız, bebek, ikiz kız kardeş ve hepsinden önce, yetişkin cinsel kadın olarak- birçok ro­lü birden üstlenen bir kadın ister. Kadınlar ise, asal nesneden uğur­suz bir biçimde uzaklaşmaları yüzünden, hem babaya hem de anne­ye özgü roller üstlenmiş -baba, oğlan bebek, ikiz erkek kardeş ve yetişkin cinsel erkek olarak- bir erkek ister. Ve başka bir düzlem­de, hem erkekler hem de kadınlar homoseksüel bir ilişkiyi hayata geçirmeyi ve mahrem ilişkideki narsisistik doyumu kaçınılmaz ola­rak sınırlayan cinsler arası sınırları aşma yönündeki nihai arayış içinde ters cinsel roller üstlenmeyi isteyebilir: İkisi de sevilen nes­neyle hiçbir zaman gerçekleştirilemeyen ödipal ve preödipal öğeler barındıran tam bir kaynaşma özlemi duyar.
***

Ayrıca yetişkin kişinin sevdiğini ve hayatını birlikte yaşamayı istediği kişiyi seçimi, sevgi ve yakınlık ihtiyaçlarının tatminine ek olarak hayata daha geniş bir anlam kazandıran yetişkin idealler, de­ğer yargıları ve amaçlar gerektirir, idealleştirmenin burada hâlâ ge­çerli olup olmadığı tartışılabilir, ama uğrunda mücadele verilen bir ideale uygun bir kişi seçildiği müddetçe, seçimde bir aşkınlık öğe­si, bir kişiye doğal gelen bir bağlanma söz konusudur; çünkü bu bağlanma o kişiyle ilişkinin alabileceği ya da alacağı biçimle belirlenecek belli bir hayal tarzına bağlılık demektir.

Ama burada yine temel bir dinamik çıkıyor karşımıza; bu dina­miğe göre, cinsel ilişki, nesne ilişkisi ve çiftin ego ideali alanların­daki saldırganlığın bütünleştirilmesi, ilişkinin derinliği ve yoğunlu­ğunu temin eder, ama aynı zamanda ilişkiyi tehdit de edebilir. Aşk ve saldırganlık arasındaki dengenin dinamik bir denge oluşu, bü­tünleşme ve derinliği potansiyel olarak istikrarsız kılar. Bir çift en iyi koşullarda bile geleceklerini garantide göremez; hele çiftlerden birinde ya da her ikisindeki önemli bir çözülmemiş çatışmanın aşk ve saldırganlık arasındaki dengeyi tehdit ettiği durumlarda garanti­li gelecek çok daha azdır. Bazen, rahat ve güvenli görünen koşul­larda bile, yeni gelişmeler bu dengeyi değiştirir.
İki insan arasındaki derin ve kalıcı bir ilişki ötekinin benliği ka­dar kendi benliğiyle ilişkide de bir derinlik -insanlar arası dile ge­tirilmeyen çok boyutlu ilişkinin derinlerine inen yolu açan empati ve anlayış- gerektirmesi tuhaf bir karşıtlık yaratır. Kişi derinliğine sevebilme yetisi kazandıkça ve başka birini yıllar içinde kendi kişi­sel ve toplumsal hayatının bir parçası olarak gerçekçi biçimde da­ha iyi değerlendirebilir hale geldikçe, gerçekten eşit oranda ve hat­ta daha iyi tatmin edici bir partner olabilecek Ötekileri bulabilir. Duygusal yetişkinlik bu yüzden çiftin çatışmadan uzak istikrarlı ilişkisinin garantisi olamaz. Bir kişiye duyulan derin bağlılık ve birlikte yaşanan hayata ilişkin değerler ve deneyimler ilişkiyi zen­ginleştirecek ve istikrarını sağlayacaktır; ama şayet ben-bilgisi ve ben-bilinci derinse, partnerlerin her biri zaman zaman (potansiyel olarak gerçekçi görünen) başka ilişkilere özlem duyabilir ve tekrar tekrar bundan vazgeçebilir. Ama feragat ve özlem bireyin ve çiftin hayatına bir derinlik de katabilir; çiftin ilişkisindeki özlem ve fan­tezilerin ve cinsel gerilimlerin yeni bir yöne kayması aşk hayatları­na yeni, bilinmedik ve karmaşık bir boyut da katabilir. Son tahlil­de, bütün insan ilişkileri bitmeye yazgılıdır; kaybetme, terk edilme ve nihayet ölüm tehdidi aşk ne kadar derinse o kadar büyüktür; bu­nun ayrımında olmak da aşkı derinleştirir.


***

May (1969) yetişkin bir biçimde âşık olmak için bir önkoşul olarak "şefkat"in önemini vurgular: Şefkat "başkasını kendisi gibi bir insan olarak tanımaktan, ötekinin acı ve sevinciyle kendini öz­deşleştirmekten, suçluluk ve acıma duymaktan ve hepimizin ortak bir insanlık zemininde var olduğumuzun farkında olmaktan geçen bir durumdur" (s. 289). May "ilgi" ve "sevgi"nin öteki koşuluyla mümkün olduğunu düşünür. Aslında May'in şefkat tanımı Winnicott'ın (1963) ilgi tanımına çok yakındır.


***
Farklı bir bağlamda Altman (1977), erkeklerdeki ilk nesnenin kalıcılığına karşın, kadınlardaki nesne değişiminin genelde erkek­lerin istikrarlı bir aşk ilişkisine kendilerini vermekte karşılaştıkları büyük zorluğun önemli bir kaynağı olabileceğine işaret etmiştir. Erkekler ilelebet ideal anne arayışını sürdürmeye ve kadınlarla iliş­kilerinde pregenital ve genital korku ve çatışmalarını canlandırma­ya yatkındır; bu da onları derin bir bağlanmadan kaçışa sevk eder. İlk nesnelerini zaten terk etmiş olan kadınlar, onlarla tam bir geni­tal ve “babaya özgü” ilişki kurmaya gönüllü bir erkeğe kendilerini daha kolay adayabilirler. Kadınların bağlanma kapasiteleri açısın­dan bir başka hayati unsur belki de kadının yeni bireyin bakımı ve korunmasındaki istikrara duyduğu ilgidir; bu da biyolojik ve psiko- sosyal belirlenimlerle, çoğu kez anneye özgü işlevlerle özdeşleşme ve bununla ilgili yüceltici süperego değerleriyle ilgilidir (Blum 1976).


***
Bütün aşk ilişkilerini “genital önceliğe” rağmen başarısızlığa mahkûm edecek şekilde baba işleviyle özdeşleşmekte yaşanan tra­jik acizlik ve bu başarısızlığı egemen bir erkek egemen kültür mi­tine göre aklileştirme Henry de Montherlant’ın Les Jeunes Filles (1936) kitabında çarpıcı bir biçimde gösterilmiştir. Genç kahrama­nı (ya da anti-kahramanı) Pierre Costals’ın ağzından konuşan Montherlant, kadınları ve erkekleri ebedi bir yanlış anlamayla bir araya getiren arzunun verdiği basınçlardan acı acı yakınır. Kadınlar açısından, aşk cinsel tatminle başlar oysa erkekler açısından aşk cinselliği bitirir (s. 1010-1012); kadınlar bir erkek için yaratılmıştır, ama erkek hayat ve bütün kadınlar için yaratılmıştır. Şenlik erkek­te hâkim tutkuyken, bir erkeğe duyulan aşkın şiddeti kadınların mutluluğunun ana kaynağıdır. Kadınların mutluluğu erkeklerden, erkeklerinki ise kendilerinden gelir. Cinsel eylem tehlikeler, yasak­lar, engellenmeler ve iğrenç fizyoloji tarafından kuşatılmıştır.
Montherlant'm çizdiği estetik yönletilmiş, acılı, kibirli, modası geçmiş, hain ve kendini mahveden Costals tipini ataerkil ideolojinin ürünü olarak göz ardı etmek kolaydır; ama bu, böyle bir aklileştirmenin temelinde yatan kadınlarla ilgili yoğun özlem, korku ve nefretin derinlerdeki kaynağını gözden kaçırmak anlamına gelir.


***
Çiftin bilinçdışı çatışmalarındaki bu sosyo-kültürel boyutlar Eric Rohmer’in aşk ve evlilik üzerine yaptığı birçok filmde, özel­likle My Night at Maude’s filminde incelikle; ama çarpıcı bir biçim­de gösterilmiştir (Rohmer 1969; Mellen 1973). Geleneksel, zeki, duyarlı; ama utangaç, bağnaz genç Katolik Jean-Louis, hayat dolu, mesleğinde aktif, duygusal bakımdan derin ve karmaşık, boşanmış Maude ile ilişkiye girmeye cüret edemez. Onun yerine Jean-Louis evlenmeye karar verdiği “sadık”, oldukça yalın, içe kapanık ve ita­atkâr Katolik kızı tercih eder. Görünüşe bakılırsa erkek bağlılık ve tutarlılık timsalidir; ama alttan alta kendi eşiti bir kadınla gireceği eksiksiz olmakla birlikte bir o kadar da belirsiz ilişkiden korkmak­ladır. Ve Maude, bütün cazibesi ve yeteneği ve kişisel tatmin kapa­sitesine rağmen, Jean-Louis’in ona hiçbir şey veremeyeceğini, çün­kü bundan korktuğunu ve bunu yapmaktan aciz olduğunu kabul edemez; ona âşık olan Jean-Louis’in arkadaşı Vidal’ı reddettikten sonra Maude başka bir adamla başka bir tatminsiz evlilik yapar. Bu bir kaçan fırsatlar trajedisidir; halbuki partnerlerden her birinde karşılaşacağı bilinçdışı olarak belirlenmiş tehlikeleri aşabilen istik­rarlı bir aşk ilişkisinin ya da evliliğin getireceği potansiyel mutlu­luk ve başarma duygusu vardır.


***
Âşık olma kapasitesi bir çiftin ilişkisinin temel direğidir. Bu erotik arzuyla idealleştirmeyi bir araya getirme kapasitesi ve derinliğine bir nesne ilişkisi kurma potansiyeli anlamına gelir. Birbirleri için çekicilikleri ve özlemlerini keşfeden, duygusal yakınlık eşliğinde eksiksiz bir cinsel ilişki kurabilen ve sevilen ötekiyle yakınlık için­de ideallerini gerçekleştirme duygusu yaşayabilen bir erkek ve bir kadın yalnızca bilinçdışı olarak erotizmi ve şefkati, cinselliği ve ego idealini bağlantılandırma kapasitesini değil; saldırganlığı aşkın hizmetine sokma kapasitesini de ortaya koyar. Bir aşk ilişkisi yaşa­yan bir çift dışlanan ötekinin ve içinde yaşadıkları geleneksel kül­türün kuşkulu düzenleme birimlerinin haset ve öfkesine direnir. Birbirlerini düşman bir kalabalık içinde bulan romantik âşıklar mi­ti anne ve babanın bilinçdışı gerçekliğini anlatır. Bazı kültürler ro­mantizme (aşkın duygusal, kahramanca, idealleştirilen özellikleri­ne) değer verebilir, bazıları da bunu kesin olarak reddedebilir; ama duygusal gerçeklik tarih boyunca sanat ve edebiyatın konusu ol­muştur (Bergmann 1987).

1 Nisan 2012 Pazar

Aşk ve İrade / Rollo May


Çağdaşlarımızın pek çoğu tarafından bildirilen bu duru­ma ne ad vereceğiz; uzaklaşma, istifini bozmama, yaban­cılaşma, duygulardan geri çekilme, aldırmazlık, kuralsız­lık, kendine yabancılaşma? Bu terimlerden her biri, söz et­tiğim durumun -erkeklerin ve kadınların kendi aralarında, veya kendileriyle bir zamanlar aşklarını ve iradelerini ha­rekete geçiren nesneler arasında bir uzaklık hissetmeleri durumunun bir bölümünü açıklar. Bunun kaynaklarının ne olduğu konusunu şimdilik açık bırakmak istiyorum. Kı­sıtlı çağrışımlarına rağmen “kayıtsızlık” terimini kullanı­yorsam, kelime anlamı tanımlamak istediğime en yakın ol­duğundandır; “hissetme isteği; tutku, duygu ya da heyecan eksikliği, umursamazlık”. Kayıtsızlık ve şizoid dünya birbirilerinin nedeni ve sonucu olarak el ele giderler.
Kayıtsızlık, aşk ve iradeyle yakından ilişkili olduğu için özellikle önemlidir. Nefret aşkın zıttı değildir; kayıtsızlık aşkın zıttıdır. İradenin zıttı, William James’in dediği gibi, karar vermek için harcanan çabanın mücadelesini simge­leyen kararsızlık değil, önemli olaylara ilgisiz kalmış, on­lardan ayrı durmuş, onlarla ilişki kurmamış olmaktır. Bu durumda irade sorunu hiç baş göstermeyecektir. Aşk ve irade arasındaki karşılıklı ilişki, her ikisi de, bir yerlere ulaşma, dünyaya yönelme, bu cansız dünyada diğerlerini etkileme ve kendini onlardan etkilenmeye açma arayışın­da olma; dünyayı kendi isteklerine uygun hale getirme, bi­çimlendirme, dünyayla ilişki kurma ya da dünyanın ken­disiyle ilişki kurmasını talep etme sürecinde olan kişiyi ta­nımladıkları için zorunludur. Bu nedenle aşk ve irade, tüm bildik demirleme noktalarının yok olup gittiği bir geçiş döneminde, bu kadar zordur. Diğerlerini etkileme ve on­lardan etkilenme yollarının tıkanışı, hem aşkın hem de ira­denin başlıca bozukluğudur. Kayıtsızlık, ya da a-patos*, hissetmekten geri çekilmedir; ilgisizlik ve etkilenmeme­nin tasarlanmış bir uygulaması olan istifini bozmamakla başlayabilir. “Olaya bulaşmak istemedim”, Kew Gardens olayındaki otuz sekiz kişinin, niçin yardım etmedikleri soruşturulduğunda, devamlı verdikleri cevaptı. Freud’un “ölüm güdü”sü gibi çalışan kayıtsızlık, ilgililiği yavaş ya­vaş bırakmaktır, ta ki kişi, yaşamın geçip gittiğini anlayın­caya kadar.
Toplumu yeni yeni incelemeye başlayan öğrenciler, fazla basitleştirilmiş bir biçimde suçu diğer kurumların üzerine atma eğilimli olmalarına rağmen, çoğu zaman kendilerinden yaşlı yetişkinlere göre bu konuda daha net öngörülere sahiptirler. Columbia merkezli Spectator' ın başyazarı “buralardaki aydın yaşama dair ateşli heyecan duygusu bize hiç aşılanmadı” demiştir.The Michigan Daily'de köşe yazarı bir öğrenci, “bu kurum, en azından lisans öğrencilerinin çoğuna, düşünsel iştaha yaklaşan hiçbir şey aşılamayı başaramadı” diye yazıyordu. “Sıradanlıktan daha kötüye doğru” sürüklenişten söz ederken, “Bu da mutlak aldırmazlıktır. Yaşamın, belki de, kendisine olan aldırmazlık” diyordu. Berkeley Üniversitesi’nden bir öğrenci “Bir IBM kartı üzerindeki zımba deliklerine bölünmüştük” diyerek belirtiyordu görüşünü: “ 1964'teki ayaklanmalarda geri zımbalamaya karar verdik, fakat bu­ralardaki gerçek devrim, bilgisayar kartlarıyla birlikte silah altına alma belgelerini de yakmaya karar verdiğimizde gelecek.”
Kayıtsızlık ile şiddet arasında diyalektik bir ilişki var­dır. Kayıtsızlık içinde yaşamak, şiddete yol açar; yukarıda örnek verdiğimiz olaylar ve benzerlerinde de, şiddet kayıt­sızlığı kamçılar. Şiddet, ilişkisizliğin yarattığı boşluğu dol­durmak için hızla koşan en yıkıcı çaredir. Şiddetin, mo­dern sanatın birçok biçiminin arzulanan tepkiye, yaşam biçimlerimize şiddet uygulayarak ulaşan pornografi ve müstehcenlik unsuruyla yarattığı nispeten normal şok etki­sinden, suikast ve kırsal kesim cinayetlerinin aşırı patolo­jisine kadar giden dereceleri vardır. İç yaşam kuruduğun­da, hissetme azalıp kayıtsızlık çoğaldığında, kişi başkasını etkileyemediği ya da ona hiç değilse gerçekten dokuna­madığında şiddet, temas için şeytani bir gereksinim, en dolaysız yoldan dokunmayı zorunlu kılan çılgın bir dürtü olarak alevlenir. Bu, cinsel duygular ile şiddet suçlarının arasındaki iyi bilinen ilişkinin bir yönüdür. Acı çektirmek ve işkence etmek, en azından kişinin birini etkileyebilece­ğini kanıtlar. Kitle iletişiminin yabancılaşmış durumunda ortalama bir vatandaş, her akşam evinin oturma odasına gülümseyerek gelen düzinelerce televizyon karakteri ta­nır; fakat o hiç tanınmaz. Kimsenin dayanamayacağı kadar acı veren bu yabancılaşma ve adsızlık durumunda, ortala­ma bir kişi gerçek patolojinin kenarında dolaşıp duran ba­zı fantezilere kapılabilir. Adsız kişinin ruhsal durumu; “Hiç kimseyi etkileyemiyor veya hiç kimseye dokunamı­yorsam, en azından seni bazı duygulara sürükleyebilirim, yaralama ve acı verme yoluyla bazı ihtiraslara zorlayabili­rim; en azından ikimizin de bir şeyler hissettiğinden emin olacağım ve senin beni görmeni, benim de burada olduğu­mu bilmeni sağlayacağım!” şeklindedir. Çocuk veya ergen pek çok kişi, kendisini farkına varması için yıkıcı hareket­lerle grubu zorlamıştır; kınanmış olsa bile en azından top­luluk onu fark etmiştir. Etkin bir şekilde nefret edilmek, etkin bir şekilde hoşlanılmak kadar iyidir; baştan aşağı da­yanılmaz bir durum olan adsızlık ve yalnızlığı sonlandırır.
Ancak, kayıtsızlığın ciddi etkilerini gördükten sonra, şimdi de, onun gerekliliği gerçeğine ve “normal şizoid” biçiminde nasıl yapıcı bir işleve dönüştürülebileceğine dönmeliyiz. Üzücü paradoksumuz, çağdaş tarihte, kendi­mizi bir çeşit kayıtsızlıkla korumak zorunda olduğumuzdur. “Kayıtsızlık tuhaf bir durumdur”, der Harry Stack Sullivan; “Fazla uzun sürdüğünde, kişinin geçen zamandan zarar görmesine rağmen, yaşamını maddi zarar görmeden sürdürmek için kullandığı bir yoldur. Kayıtsızlık bana, bü­tünüyle bozguna uğrayan kişiliğin başka bir şey yapabile­ne kadar, sayesinde dinlendiği bir korunma mucizesi gibi gelir” der. Söz konusu durumda yapılması gerekenler ne kadar çok gecikirse kayıtsızlık o kadar sürer ve er ya da geç bir kişilik durumuna dönüşür. Bu duygulanımsızlık, kişi yanıt verirse bunalmaktan korktuğundan, bitmek bil­meyen talepler rüzgârında bir büzülüş, aşırı uyarılmanın karşısında bir donuş, her şeyi akışına bırakıştır, iş çıkış sa­atlerinde metroda seyahat eden, birbirine karışan kulak tır­malayıcı sesler ve adsız insan yığınıyla karşılaşan hiç kim­se bu söylediğime şaşırmayacaktır.
Şizoid bir çağda yaşayan insanların kendilerini büyük çaptaki aşırı uyarılmadan -radyo ve televizyon aracılığıyla yayılan sözler ve gürültü bombardımanından, kolektifleş­tirilmiş sanayi ve büyük fabrika biçimli multiversitelerin montaj hattını andıran taleplerinden- koruması gerektiği­nin önemini anlamak zor değildir. Sayıların, önüne gele­cek tüm canlıları boğmak veya fosilleştirmekle tehdit eden bir lav seli gibi, acımasızca kimlik araçlarımızı teslim aldı­ğı bir dünyada; “normalliğin”, soğukkanlılığı korumak ola­rak tanımlandığı bir dünyada; cinselliğin, iç merkezi koru­manın tek yolunun, kendini vermeden cinsel ilişkide bu­lunmak olmasına yol açacak kadar kolay elde edilebilir ol­duğu bir dünyada; yani atalarının duygularını körelten sa­vunma mekanizmalarını geliştirecek kadar zamanları ol­mamış gençlerin daha dolaysız yaşantıladığı, böylesine şi­zoid bir dünyada, aşk ve iradenin gitgide sorunlu, hatta bazılarına göre ulaşılması imkânsız hale gelmesi şaşırtıcı değildir.
Peki ya bu şizoid durumun yapıcı kullanımı? Cezanne’ın şizoid kişiliğini, modern yaşamın en önemli biçim­lerini ifade yoluna nasıl dönüştürebildiğini ve sanatı aracı­lığıyla toplumumuzdaki yozlaşan yönelimlere nasıl karşı durabileceğini gördük. Şizoid duruşun gerekliliğini gör­dük; şimdi de sağlıklı boyutlarıyla, onun aynı zamanda iyi­ye nasıl dönüştürülebileceğini sorgulayacağız. Yapıcı şizo­id kişi, başkalarının hakkına tecavüz eden teknolojinin ruhsal boşluğuna karşı durur ve kendisinin de teknoloji ta­rafından boşaltılmasına izin vermez. Bir makineye dönüş­meden, makineyle yaşar ve çalışır. Deneyiminden anlam çıkarmak için yeteri miktarda ayrı durmanın gerekli oldu­ğunu, fakat bunu yaparken iç yaşantısını da yoksullaştır­madan koruması gerektiğini görür.
Dr. Bruno Bettelheim da, İkinci Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarındaki, şizoid olarak adlandırabileceğim, deneyimlerinde herkesten uzak duran kişinin aynı üstün­lüğünü bulur.
O zamanlar geçerli olan psikanaliz kanaatlerine göre, (...) diğer insanlardan uzak durma ve dünyayla duygusal bir mesafe tutma, kişilik zayıflığı olarak kabul ediliyor­du. “Kutsanmış kişiler” olarak adlandırdığım bir grubun içindekilerin toplama kampındaki takdire şayan davra­nışları hakkındaki yorumlarım, benim bu her şeyden uzak duran insanlardan ne kadar etkilendiğimi ortaya koyar. Bilinçdışlarıyla hiçbir ilişkileri kalmamıştı, ama yine de, aşırı zorluklar karşısında kendi değerlerine sarılmış, kamp deneyimlerinden neredeyse hiç etkilenmemiş bi­çimde, eski kişilik yapılarını sürdürdüler. (...) Yürürlükte­ki psikanaliz kuramına göre kolaylıkla bölünüp parçala­nabilecek, zayıf kişiliklere sahip olması gereken bu in­sanlar, en başta kişiliklerinin güçlülülüğü sayesinde kah­raman liderler oluverdiler.
Gerçekten de, araştırmalar uzay gemilerinde en etkili şekilde hayatta kalmayı başaran ve böyle bir yaşam için gerekli duyumsal yoksunluğa uyum gösterebilen kişilerin -yirmi birinci yüzyıldaki yoldaşlarımızın- her şeyden uzaklaşıp kendi içlerine çekilebilenler olduğunu göster­mektedir. Arthur J. Brodbeck, delilleri özetledikten sonra, “uzun uzay yolculukları için gerekli koşullara en iyi daya­nabilenin şizoid kişilik olabileceğine inanmak için neden­ler vardır” diye yazar. Bu insanlar, çağımızın aşırı uyaran­larının yok edeceği iç dünyayı korurlar. Bu içedönük kişi­ler, yaşama karşı “yapıcı” şizoid bir tavır geliştirmeyi öğ­rendiklerinden bu ezici uyaranlara veya onların yokluğuna rağmen var olmaya devam edebilirler. Onu bulduğumuz şekliyle dünyada yaşamak zorunda olduğumuzdan, yapıcı şizoid tavrın ayırt edilmesi, sorunumuzun önemli bir parçasıdır.
Kayıtsızlık, aşk ve iradenin geri çekilmesi, onların “önemli olmadığı” demeci, sorumluluğun ertelenmesidir. Kayıtsızlık, stres ve kargaşa zamanlarında gereklidir ve günümüzdeki uyaran miktarının çokluğu bir stres biçimi­dir. Fakat kayıtsızlık, “normal” şizoid tavrın tersine, boşlu­ğa götürür ve kişinin kendini savunabilme, hayatta kala­bilme yetisini azaltır. Kayıtsızlık terimiyle açıkladığımız durum ne kadar anlaşılır olursa olsun, kayıtsızlığın baş ka­zazedeleri olan aşk ve iradeye yeni bir temel bulmak da şarttır.