1 Nisan 2012 Pazar

Aşk ve İrade / Rollo May


Çağdaşlarımızın pek çoğu tarafından bildirilen bu duru­ma ne ad vereceğiz; uzaklaşma, istifini bozmama, yaban­cılaşma, duygulardan geri çekilme, aldırmazlık, kuralsız­lık, kendine yabancılaşma? Bu terimlerden her biri, söz et­tiğim durumun -erkeklerin ve kadınların kendi aralarında, veya kendileriyle bir zamanlar aşklarını ve iradelerini ha­rekete geçiren nesneler arasında bir uzaklık hissetmeleri durumunun bir bölümünü açıklar. Bunun kaynaklarının ne olduğu konusunu şimdilik açık bırakmak istiyorum. Kı­sıtlı çağrışımlarına rağmen “kayıtsızlık” terimini kullanı­yorsam, kelime anlamı tanımlamak istediğime en yakın ol­duğundandır; “hissetme isteği; tutku, duygu ya da heyecan eksikliği, umursamazlık”. Kayıtsızlık ve şizoid dünya birbirilerinin nedeni ve sonucu olarak el ele giderler.
Kayıtsızlık, aşk ve iradeyle yakından ilişkili olduğu için özellikle önemlidir. Nefret aşkın zıttı değildir; kayıtsızlık aşkın zıttıdır. İradenin zıttı, William James’in dediği gibi, karar vermek için harcanan çabanın mücadelesini simge­leyen kararsızlık değil, önemli olaylara ilgisiz kalmış, on­lardan ayrı durmuş, onlarla ilişki kurmamış olmaktır. Bu durumda irade sorunu hiç baş göstermeyecektir. Aşk ve irade arasındaki karşılıklı ilişki, her ikisi de, bir yerlere ulaşma, dünyaya yönelme, bu cansız dünyada diğerlerini etkileme ve kendini onlardan etkilenmeye açma arayışın­da olma; dünyayı kendi isteklerine uygun hale getirme, bi­çimlendirme, dünyayla ilişki kurma ya da dünyanın ken­disiyle ilişki kurmasını talep etme sürecinde olan kişiyi ta­nımladıkları için zorunludur. Bu nedenle aşk ve irade, tüm bildik demirleme noktalarının yok olup gittiği bir geçiş döneminde, bu kadar zordur. Diğerlerini etkileme ve on­lardan etkilenme yollarının tıkanışı, hem aşkın hem de ira­denin başlıca bozukluğudur. Kayıtsızlık, ya da a-patos*, hissetmekten geri çekilmedir; ilgisizlik ve etkilenmeme­nin tasarlanmış bir uygulaması olan istifini bozmamakla başlayabilir. “Olaya bulaşmak istemedim”, Kew Gardens olayındaki otuz sekiz kişinin, niçin yardım etmedikleri soruşturulduğunda, devamlı verdikleri cevaptı. Freud’un “ölüm güdü”sü gibi çalışan kayıtsızlık, ilgililiği yavaş ya­vaş bırakmaktır, ta ki kişi, yaşamın geçip gittiğini anlayın­caya kadar.
Toplumu yeni yeni incelemeye başlayan öğrenciler, fazla basitleştirilmiş bir biçimde suçu diğer kurumların üzerine atma eğilimli olmalarına rağmen, çoğu zaman kendilerinden yaşlı yetişkinlere göre bu konuda daha net öngörülere sahiptirler. Columbia merkezli Spectator' ın başyazarı “buralardaki aydın yaşama dair ateşli heyecan duygusu bize hiç aşılanmadı” demiştir.The Michigan Daily'de köşe yazarı bir öğrenci, “bu kurum, en azından lisans öğrencilerinin çoğuna, düşünsel iştaha yaklaşan hiçbir şey aşılamayı başaramadı” diye yazıyordu. “Sıradanlıktan daha kötüye doğru” sürüklenişten söz ederken, “Bu da mutlak aldırmazlıktır. Yaşamın, belki de, kendisine olan aldırmazlık” diyordu. Berkeley Üniversitesi’nden bir öğrenci “Bir IBM kartı üzerindeki zımba deliklerine bölünmüştük” diyerek belirtiyordu görüşünü: “ 1964'teki ayaklanmalarda geri zımbalamaya karar verdik, fakat bu­ralardaki gerçek devrim, bilgisayar kartlarıyla birlikte silah altına alma belgelerini de yakmaya karar verdiğimizde gelecek.”
Kayıtsızlık ile şiddet arasında diyalektik bir ilişki var­dır. Kayıtsızlık içinde yaşamak, şiddete yol açar; yukarıda örnek verdiğimiz olaylar ve benzerlerinde de, şiddet kayıt­sızlığı kamçılar. Şiddet, ilişkisizliğin yarattığı boşluğu dol­durmak için hızla koşan en yıkıcı çaredir. Şiddetin, mo­dern sanatın birçok biçiminin arzulanan tepkiye, yaşam biçimlerimize şiddet uygulayarak ulaşan pornografi ve müstehcenlik unsuruyla yarattığı nispeten normal şok etki­sinden, suikast ve kırsal kesim cinayetlerinin aşırı patolo­jisine kadar giden dereceleri vardır. İç yaşam kuruduğun­da, hissetme azalıp kayıtsızlık çoğaldığında, kişi başkasını etkileyemediği ya da ona hiç değilse gerçekten dokuna­madığında şiddet, temas için şeytani bir gereksinim, en dolaysız yoldan dokunmayı zorunlu kılan çılgın bir dürtü olarak alevlenir. Bu, cinsel duygular ile şiddet suçlarının arasındaki iyi bilinen ilişkinin bir yönüdür. Acı çektirmek ve işkence etmek, en azından kişinin birini etkileyebilece­ğini kanıtlar. Kitle iletişiminin yabancılaşmış durumunda ortalama bir vatandaş, her akşam evinin oturma odasına gülümseyerek gelen düzinelerce televizyon karakteri ta­nır; fakat o hiç tanınmaz. Kimsenin dayanamayacağı kadar acı veren bu yabancılaşma ve adsızlık durumunda, ortala­ma bir kişi gerçek patolojinin kenarında dolaşıp duran ba­zı fantezilere kapılabilir. Adsız kişinin ruhsal durumu; “Hiç kimseyi etkileyemiyor veya hiç kimseye dokunamı­yorsam, en azından seni bazı duygulara sürükleyebilirim, yaralama ve acı verme yoluyla bazı ihtiraslara zorlayabili­rim; en azından ikimizin de bir şeyler hissettiğinden emin olacağım ve senin beni görmeni, benim de burada olduğu­mu bilmeni sağlayacağım!” şeklindedir. Çocuk veya ergen pek çok kişi, kendisini farkına varması için yıkıcı hareket­lerle grubu zorlamıştır; kınanmış olsa bile en azından top­luluk onu fark etmiştir. Etkin bir şekilde nefret edilmek, etkin bir şekilde hoşlanılmak kadar iyidir; baştan aşağı da­yanılmaz bir durum olan adsızlık ve yalnızlığı sonlandırır.
Ancak, kayıtsızlığın ciddi etkilerini gördükten sonra, şimdi de, onun gerekliliği gerçeğine ve “normal şizoid” biçiminde nasıl yapıcı bir işleve dönüştürülebileceğine dönmeliyiz. Üzücü paradoksumuz, çağdaş tarihte, kendi­mizi bir çeşit kayıtsızlıkla korumak zorunda olduğumuzdur. “Kayıtsızlık tuhaf bir durumdur”, der Harry Stack Sullivan; “Fazla uzun sürdüğünde, kişinin geçen zamandan zarar görmesine rağmen, yaşamını maddi zarar görmeden sürdürmek için kullandığı bir yoldur. Kayıtsızlık bana, bü­tünüyle bozguna uğrayan kişiliğin başka bir şey yapabile­ne kadar, sayesinde dinlendiği bir korunma mucizesi gibi gelir” der. Söz konusu durumda yapılması gerekenler ne kadar çok gecikirse kayıtsızlık o kadar sürer ve er ya da geç bir kişilik durumuna dönüşür. Bu duygulanımsızlık, kişi yanıt verirse bunalmaktan korktuğundan, bitmek bil­meyen talepler rüzgârında bir büzülüş, aşırı uyarılmanın karşısında bir donuş, her şeyi akışına bırakıştır, iş çıkış sa­atlerinde metroda seyahat eden, birbirine karışan kulak tır­malayıcı sesler ve adsız insan yığınıyla karşılaşan hiç kim­se bu söylediğime şaşırmayacaktır.
Şizoid bir çağda yaşayan insanların kendilerini büyük çaptaki aşırı uyarılmadan -radyo ve televizyon aracılığıyla yayılan sözler ve gürültü bombardımanından, kolektifleş­tirilmiş sanayi ve büyük fabrika biçimli multiversitelerin montaj hattını andıran taleplerinden- koruması gerektiği­nin önemini anlamak zor değildir. Sayıların, önüne gele­cek tüm canlıları boğmak veya fosilleştirmekle tehdit eden bir lav seli gibi, acımasızca kimlik araçlarımızı teslim aldı­ğı bir dünyada; “normalliğin”, soğukkanlılığı korumak ola­rak tanımlandığı bir dünyada; cinselliğin, iç merkezi koru­manın tek yolunun, kendini vermeden cinsel ilişkide bu­lunmak olmasına yol açacak kadar kolay elde edilebilir ol­duğu bir dünyada; yani atalarının duygularını körelten sa­vunma mekanizmalarını geliştirecek kadar zamanları ol­mamış gençlerin daha dolaysız yaşantıladığı, böylesine şi­zoid bir dünyada, aşk ve iradenin gitgide sorunlu, hatta bazılarına göre ulaşılması imkânsız hale gelmesi şaşırtıcı değildir.
Peki ya bu şizoid durumun yapıcı kullanımı? Cezanne’ın şizoid kişiliğini, modern yaşamın en önemli biçim­lerini ifade yoluna nasıl dönüştürebildiğini ve sanatı aracı­lığıyla toplumumuzdaki yozlaşan yönelimlere nasıl karşı durabileceğini gördük. Şizoid duruşun gerekliliğini gör­dük; şimdi de sağlıklı boyutlarıyla, onun aynı zamanda iyi­ye nasıl dönüştürülebileceğini sorgulayacağız. Yapıcı şizo­id kişi, başkalarının hakkına tecavüz eden teknolojinin ruhsal boşluğuna karşı durur ve kendisinin de teknoloji ta­rafından boşaltılmasına izin vermez. Bir makineye dönüş­meden, makineyle yaşar ve çalışır. Deneyiminden anlam çıkarmak için yeteri miktarda ayrı durmanın gerekli oldu­ğunu, fakat bunu yaparken iç yaşantısını da yoksullaştır­madan koruması gerektiğini görür.
Dr. Bruno Bettelheim da, İkinci Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarındaki, şizoid olarak adlandırabileceğim, deneyimlerinde herkesten uzak duran kişinin aynı üstün­lüğünü bulur.
O zamanlar geçerli olan psikanaliz kanaatlerine göre, (...) diğer insanlardan uzak durma ve dünyayla duygusal bir mesafe tutma, kişilik zayıflığı olarak kabul ediliyor­du. “Kutsanmış kişiler” olarak adlandırdığım bir grubun içindekilerin toplama kampındaki takdire şayan davra­nışları hakkındaki yorumlarım, benim bu her şeyden uzak duran insanlardan ne kadar etkilendiğimi ortaya koyar. Bilinçdışlarıyla hiçbir ilişkileri kalmamıştı, ama yine de, aşırı zorluklar karşısında kendi değerlerine sarılmış, kamp deneyimlerinden neredeyse hiç etkilenmemiş bi­çimde, eski kişilik yapılarını sürdürdüler. (...) Yürürlükte­ki psikanaliz kuramına göre kolaylıkla bölünüp parçala­nabilecek, zayıf kişiliklere sahip olması gereken bu in­sanlar, en başta kişiliklerinin güçlülülüğü sayesinde kah­raman liderler oluverdiler.
Gerçekten de, araştırmalar uzay gemilerinde en etkili şekilde hayatta kalmayı başaran ve böyle bir yaşam için gerekli duyumsal yoksunluğa uyum gösterebilen kişilerin -yirmi birinci yüzyıldaki yoldaşlarımızın- her şeyden uzaklaşıp kendi içlerine çekilebilenler olduğunu göster­mektedir. Arthur J. Brodbeck, delilleri özetledikten sonra, “uzun uzay yolculukları için gerekli koşullara en iyi daya­nabilenin şizoid kişilik olabileceğine inanmak için neden­ler vardır” diye yazar. Bu insanlar, çağımızın aşırı uyaran­larının yok edeceği iç dünyayı korurlar. Bu içedönük kişi­ler, yaşama karşı “yapıcı” şizoid bir tavır geliştirmeyi öğ­rendiklerinden bu ezici uyaranlara veya onların yokluğuna rağmen var olmaya devam edebilirler. Onu bulduğumuz şekliyle dünyada yaşamak zorunda olduğumuzdan, yapıcı şizoid tavrın ayırt edilmesi, sorunumuzun önemli bir parçasıdır.
Kayıtsızlık, aşk ve iradenin geri çekilmesi, onların “önemli olmadığı” demeci, sorumluluğun ertelenmesidir. Kayıtsızlık, stres ve kargaşa zamanlarında gereklidir ve günümüzdeki uyaran miktarının çokluğu bir stres biçimi­dir. Fakat kayıtsızlık, “normal” şizoid tavrın tersine, boşlu­ğa götürür ve kişinin kendini savunabilme, hayatta kala­bilme yetisini azaltır. Kayıtsızlık terimiyle açıkladığımız durum ne kadar anlaşılır olursa olsun, kayıtsızlığın baş ka­zazedeleri olan aşk ve iradeye yeni bir temel bulmak da şarttır.