10 Nisan 2012 Salı

Aşk İlişkileri / Otto F. Kernberg


 “Kadınlar ne ister?” ve “Erkekler ne ister?” gibi yıllanmış soru­lara belki şu yanıtlar verilebilir: Erkekler-anne, kız, bebek, ikiz kız kardeş ve hepsinden önce, yetişkin cinsel kadın olarak- birçok ro­lü birden üstlenen bir kadın ister. Kadınlar ise, asal nesneden uğur­suz bir biçimde uzaklaşmaları yüzünden, hem babaya hem de anne­ye özgü roller üstlenmiş -baba, oğlan bebek, ikiz erkek kardeş ve yetişkin cinsel erkek olarak- bir erkek ister. Ve başka bir düzlem­de, hem erkekler hem de kadınlar homoseksüel bir ilişkiyi hayata geçirmeyi ve mahrem ilişkideki narsisistik doyumu kaçınılmaz ola­rak sınırlayan cinsler arası sınırları aşma yönündeki nihai arayış içinde ters cinsel roller üstlenmeyi isteyebilir: İkisi de sevilen nes­neyle hiçbir zaman gerçekleştirilemeyen ödipal ve preödipal öğeler barındıran tam bir kaynaşma özlemi duyar.
***

Ayrıca yetişkin kişinin sevdiğini ve hayatını birlikte yaşamayı istediği kişiyi seçimi, sevgi ve yakınlık ihtiyaçlarının tatminine ek olarak hayata daha geniş bir anlam kazandıran yetişkin idealler, de­ğer yargıları ve amaçlar gerektirir, idealleştirmenin burada hâlâ ge­çerli olup olmadığı tartışılabilir, ama uğrunda mücadele verilen bir ideale uygun bir kişi seçildiği müddetçe, seçimde bir aşkınlık öğe­si, bir kişiye doğal gelen bir bağlanma söz konusudur; çünkü bu bağlanma o kişiyle ilişkinin alabileceği ya da alacağı biçimle belirlenecek belli bir hayal tarzına bağlılık demektir.

Ama burada yine temel bir dinamik çıkıyor karşımıza; bu dina­miğe göre, cinsel ilişki, nesne ilişkisi ve çiftin ego ideali alanların­daki saldırganlığın bütünleştirilmesi, ilişkinin derinliği ve yoğunlu­ğunu temin eder, ama aynı zamanda ilişkiyi tehdit de edebilir. Aşk ve saldırganlık arasındaki dengenin dinamik bir denge oluşu, bü­tünleşme ve derinliği potansiyel olarak istikrarsız kılar. Bir çift en iyi koşullarda bile geleceklerini garantide göremez; hele çiftlerden birinde ya da her ikisindeki önemli bir çözülmemiş çatışmanın aşk ve saldırganlık arasındaki dengeyi tehdit ettiği durumlarda garanti­li gelecek çok daha azdır. Bazen, rahat ve güvenli görünen koşul­larda bile, yeni gelişmeler bu dengeyi değiştirir.
İki insan arasındaki derin ve kalıcı bir ilişki ötekinin benliği ka­dar kendi benliğiyle ilişkide de bir derinlik -insanlar arası dile ge­tirilmeyen çok boyutlu ilişkinin derinlerine inen yolu açan empati ve anlayış- gerektirmesi tuhaf bir karşıtlık yaratır. Kişi derinliğine sevebilme yetisi kazandıkça ve başka birini yıllar içinde kendi kişi­sel ve toplumsal hayatının bir parçası olarak gerçekçi biçimde da­ha iyi değerlendirebilir hale geldikçe, gerçekten eşit oranda ve hat­ta daha iyi tatmin edici bir partner olabilecek Ötekileri bulabilir. Duygusal yetişkinlik bu yüzden çiftin çatışmadan uzak istikrarlı ilişkisinin garantisi olamaz. Bir kişiye duyulan derin bağlılık ve birlikte yaşanan hayata ilişkin değerler ve deneyimler ilişkiyi zen­ginleştirecek ve istikrarını sağlayacaktır; ama şayet ben-bilgisi ve ben-bilinci derinse, partnerlerin her biri zaman zaman (potansiyel olarak gerçekçi görünen) başka ilişkilere özlem duyabilir ve tekrar tekrar bundan vazgeçebilir. Ama feragat ve özlem bireyin ve çiftin hayatına bir derinlik de katabilir; çiftin ilişkisindeki özlem ve fan­tezilerin ve cinsel gerilimlerin yeni bir yöne kayması aşk hayatları­na yeni, bilinmedik ve karmaşık bir boyut da katabilir. Son tahlil­de, bütün insan ilişkileri bitmeye yazgılıdır; kaybetme, terk edilme ve nihayet ölüm tehdidi aşk ne kadar derinse o kadar büyüktür; bu­nun ayrımında olmak da aşkı derinleştirir.


***

May (1969) yetişkin bir biçimde âşık olmak için bir önkoşul olarak "şefkat"in önemini vurgular: Şefkat "başkasını kendisi gibi bir insan olarak tanımaktan, ötekinin acı ve sevinciyle kendini öz­deşleştirmekten, suçluluk ve acıma duymaktan ve hepimizin ortak bir insanlık zemininde var olduğumuzun farkında olmaktan geçen bir durumdur" (s. 289). May "ilgi" ve "sevgi"nin öteki koşuluyla mümkün olduğunu düşünür. Aslında May'in şefkat tanımı Winnicott'ın (1963) ilgi tanımına çok yakındır.


***
Farklı bir bağlamda Altman (1977), erkeklerdeki ilk nesnenin kalıcılığına karşın, kadınlardaki nesne değişiminin genelde erkek­lerin istikrarlı bir aşk ilişkisine kendilerini vermekte karşılaştıkları büyük zorluğun önemli bir kaynağı olabileceğine işaret etmiştir. Erkekler ilelebet ideal anne arayışını sürdürmeye ve kadınlarla iliş­kilerinde pregenital ve genital korku ve çatışmalarını canlandırma­ya yatkındır; bu da onları derin bir bağlanmadan kaçışa sevk eder. İlk nesnelerini zaten terk etmiş olan kadınlar, onlarla tam bir geni­tal ve “babaya özgü” ilişki kurmaya gönüllü bir erkeğe kendilerini daha kolay adayabilirler. Kadınların bağlanma kapasiteleri açısın­dan bir başka hayati unsur belki de kadının yeni bireyin bakımı ve korunmasındaki istikrara duyduğu ilgidir; bu da biyolojik ve psiko- sosyal belirlenimlerle, çoğu kez anneye özgü işlevlerle özdeşleşme ve bununla ilgili yüceltici süperego değerleriyle ilgilidir (Blum 1976).


***
Bütün aşk ilişkilerini “genital önceliğe” rağmen başarısızlığa mahkûm edecek şekilde baba işleviyle özdeşleşmekte yaşanan tra­jik acizlik ve bu başarısızlığı egemen bir erkek egemen kültür mi­tine göre aklileştirme Henry de Montherlant’ın Les Jeunes Filles (1936) kitabında çarpıcı bir biçimde gösterilmiştir. Genç kahrama­nı (ya da anti-kahramanı) Pierre Costals’ın ağzından konuşan Montherlant, kadınları ve erkekleri ebedi bir yanlış anlamayla bir araya getiren arzunun verdiği basınçlardan acı acı yakınır. Kadınlar açısından, aşk cinsel tatminle başlar oysa erkekler açısından aşk cinselliği bitirir (s. 1010-1012); kadınlar bir erkek için yaratılmıştır, ama erkek hayat ve bütün kadınlar için yaratılmıştır. Şenlik erkek­te hâkim tutkuyken, bir erkeğe duyulan aşkın şiddeti kadınların mutluluğunun ana kaynağıdır. Kadınların mutluluğu erkeklerden, erkeklerinki ise kendilerinden gelir. Cinsel eylem tehlikeler, yasak­lar, engellenmeler ve iğrenç fizyoloji tarafından kuşatılmıştır.
Montherlant'm çizdiği estetik yönletilmiş, acılı, kibirli, modası geçmiş, hain ve kendini mahveden Costals tipini ataerkil ideolojinin ürünü olarak göz ardı etmek kolaydır; ama bu, böyle bir aklileştirmenin temelinde yatan kadınlarla ilgili yoğun özlem, korku ve nefretin derinlerdeki kaynağını gözden kaçırmak anlamına gelir.


***
Çiftin bilinçdışı çatışmalarındaki bu sosyo-kültürel boyutlar Eric Rohmer’in aşk ve evlilik üzerine yaptığı birçok filmde, özel­likle My Night at Maude’s filminde incelikle; ama çarpıcı bir biçim­de gösterilmiştir (Rohmer 1969; Mellen 1973). Geleneksel, zeki, duyarlı; ama utangaç, bağnaz genç Katolik Jean-Louis, hayat dolu, mesleğinde aktif, duygusal bakımdan derin ve karmaşık, boşanmış Maude ile ilişkiye girmeye cüret edemez. Onun yerine Jean-Louis evlenmeye karar verdiği “sadık”, oldukça yalın, içe kapanık ve ita­atkâr Katolik kızı tercih eder. Görünüşe bakılırsa erkek bağlılık ve tutarlılık timsalidir; ama alttan alta kendi eşiti bir kadınla gireceği eksiksiz olmakla birlikte bir o kadar da belirsiz ilişkiden korkmak­ladır. Ve Maude, bütün cazibesi ve yeteneği ve kişisel tatmin kapa­sitesine rağmen, Jean-Louis’in ona hiçbir şey veremeyeceğini, çün­kü bundan korktuğunu ve bunu yapmaktan aciz olduğunu kabul edemez; ona âşık olan Jean-Louis’in arkadaşı Vidal’ı reddettikten sonra Maude başka bir adamla başka bir tatminsiz evlilik yapar. Bu bir kaçan fırsatlar trajedisidir; halbuki partnerlerden her birinde karşılaşacağı bilinçdışı olarak belirlenmiş tehlikeleri aşabilen istik­rarlı bir aşk ilişkisinin ya da evliliğin getireceği potansiyel mutlu­luk ve başarma duygusu vardır.


***
Âşık olma kapasitesi bir çiftin ilişkisinin temel direğidir. Bu erotik arzuyla idealleştirmeyi bir araya getirme kapasitesi ve derinliğine bir nesne ilişkisi kurma potansiyeli anlamına gelir. Birbirleri için çekicilikleri ve özlemlerini keşfeden, duygusal yakınlık eşliğinde eksiksiz bir cinsel ilişki kurabilen ve sevilen ötekiyle yakınlık için­de ideallerini gerçekleştirme duygusu yaşayabilen bir erkek ve bir kadın yalnızca bilinçdışı olarak erotizmi ve şefkati, cinselliği ve ego idealini bağlantılandırma kapasitesini değil; saldırganlığı aşkın hizmetine sokma kapasitesini de ortaya koyar. Bir aşk ilişkisi yaşa­yan bir çift dışlanan ötekinin ve içinde yaşadıkları geleneksel kül­türün kuşkulu düzenleme birimlerinin haset ve öfkesine direnir. Birbirlerini düşman bir kalabalık içinde bulan romantik âşıklar mi­ti anne ve babanın bilinçdışı gerçekliğini anlatır. Bazı kültürler ro­mantizme (aşkın duygusal, kahramanca, idealleştirilen özellikleri­ne) değer verebilir, bazıları da bunu kesin olarak reddedebilir; ama duygusal gerçeklik tarih boyunca sanat ve edebiyatın konusu ol­muştur (Bergmann 1987).