Carl Gustav Jung / Anılar, Düşler, Düşünceler



On iki yaşında olduğum yıl kaderim değişti. Yazın ilk günlerinde, bir gün, ka­tedralin olduğu meydanda durmuş, evine benimle aynı yoldan gidip giden bir okul arkadaşımı bekliyordum. Saat öğlen on ikiydi. Sabah dersleri bitmişti. Ansızın ço­cuklardan biri bana omuz atınca kendimi yerde buldum. Başım kaldırımın kenarına öylesine hızlı çarptı ki nerdeyse bilincimi yitirdim ve yarım saat kadar kendimi toparlayamadım. Başımı çarptığım anda zihnimden şimşek hızıyla, "Artık okula git­men gerekmeyecek," düşüncesi geçmişti. Bana çarpan çocuktan intikam almak için, yarı baygın olmama karşın orada gerektiğinden birkaç dakika daha fazla kıpırdama­dan yattığımı anımsıyorum. Sonra insanlar beni kaldırıp yakında oturan bekâr ve yaşlı iki teyzenin evine taşıdılar.
O günden sonra, okula geri dönmem gerektiği söylendiğinde ya da annemle ba­bam ödev yapmam için zorladıklarında düşüp bayılmaya başladım. Altı aydan uzun bir süre okuldan uzak kaldım. Bu benim için bayramdı. Özgürdüm. Saatlerce hayal­lere dalabiliyor, istediğim yere, ormana ya da su kenarına gidebiliyor, resim yapabi­liyordum. Savaş resimleri, şiddetle çarpışanlar, hücuma uğramış ya da yakılıp yıkıl­mış eski kaleler ve sayfalarca karikatür çizmeyi sürdürüyordum. Bugün bile, uyku­ya dalmadan önce, onlara benzer karikatürler gözümün önüne gelir. Sürekli değişen ve sırıtan yüzlerdir bunlar. Aralarında, tanıdığım ve bir süre önce ölen insanların yüzleri de olur.
Her şeyden önemlisi gizemin dünyasına da dalabilmiş olmamdı. Bu dünya, ağaçları, suları, bataklıkları, taşları ve babamın kütüphanesini kapsıyordu. Giderek dünyadan kopuyordum ve vicdanım ara sıra beni biraz rahatsız ediyordu. Zamanı­mı orada burada dolaşarak, onu bunu toplayarak, okuyarak ve oynayarak öldürü­yordum. Bunlar beni mutlu etmiyordu, içimden bir ses belirgin olmasa da bir şeyler­den kaçtığımı söylüyordu.
Bu durumun nasıl oluştuğunu hiç düşünmüyordum. Yalnızca, sürekli doktorla­ra danışan annemin ve babamın kaygı duymalarına üzülüyordum. Doktorlar kafala­rını kaşıyor ve beni, tatilimi geçirmek üzere apar topar Winterthur'daki akrabaları­mın yanına yolluyorlardı. Bu kentin bana sonsuz zevk veren bir istasyonu vardı. Eve döndüğümde eski durumumda bir değişiklik olmuyordu. Doktorlardan biri sara hastalığım olduğu kanısındaydı. Sara nöbetlerinin nasıl olduğunu bildiğim için bu saçmalığa içimden gülüyordum. Annemle babamın kaygıları daha da artmıştı. Bir gün babamın arkadaşlarından biri onu görmeye geldi. Hiç bitmeyen merakım yü­zünden, sık bir çalılığın arkasına saklanmıştım. Konuğun, "Oğlun nasıl?" diye sor­duğunu duydum. Babam, "Sorma, bu çok tatsız bir durum. Doktorlar ne olduğunu anlayamıyorlar. Sara diyorlar. İyileşmeyecek bir hastalığı varsa bu bir felaket olur. Elimde ne varsa tükendi. Zaten fazla bir şeyim yoktu. Çalışamayacak durumda olur­sa ne yapar bu çocuk?" diye dert yandı.
Yıldırım çarpmışa döndüm. Gerçek başıma bir balyoz gibi indi. Ansızın, "De­mek ki çalışmam gerekli," diye düşündüm. O anda aklı başında bir çocuğa dönüş­tüm. Sessizce oradan uzaklaşıp babamın kütüphanesine gittim. Latince gramer kita­bımı çıkarıp istekle çalışmaya koyuldum. On dakika geçmeden çok şiddetli bir nöbe­te yakalandım. Neredeyse sandalyeden düşüyordum ama birkaç dakika sonra ken­dimi daha iyi hissetmeye başlayınca çalışmamı sürdürdüm. Kendi kendime, "Allah kahretsin, bayılmayacağım işte," diyor, çalışmamı sürdürüyordum. İkinci bir nöbet bu kez on beş dakika sonra geldi. O da birincisi gibi kısa sürede geçti. "Şimdi diren­melisin," dedim kendi kendime. Yarım saat sonra bir nöbet daha geldi, inatla çalış­mayı sürdürüyordum. Bir saat kadar çalıştıktan sonra nöbetlerin üstesinden geldiği­mi sezinledim ve birdenbire kendimi, son birkaç aydır hissetmediğim kadar iyi his­settim. Nöbetler de gerçekten bir daha gelmedi. O günden sonra her gün gramer ve öbür dersleri çalışmaya başladım ve birkaç hafta sonra okula geri döndüm. Orada bi­le bir daha nöbet gelmedi. Numara yapmanın sonu gelmişti. Nevrozun ne olduğunu işte böyle öğrendim.
Nöbetlerin nasıl oluştuklarını yavaş yavaş anımsamaya başladığımda, bu utanç verici numaraları benim planladığım ortaya çıktı. Bu nedenle, beni iten okul arkada­şıma hiçbir zaman gerçekten kızmamıştım. O beni itmeye mecbur kalmış denebilir; ondan sonrasıysa benim şeytanca uydurduğum bir senaryodan öte bir şey değildi. Bir daha böyle bir şeye kalkışmayacağımı biliyordum. Kendime kızıyor ve utanıyor­dum. Kendimi aldattığımın ve kendi gözümde küçük düştüğümün bilincindeydim Başka kimsenin bu işte bir suçu yoktu; kaçan bendim. O günden sonra annemle ba­bamın benim için kaygılanmalarına ya da bana acır gibi konuşmalarına dayanamaz oldum.
Nevrozum da bir gize dönüşmüştü ama bu kez utanç verici bir giz, bir yenilgiy­di; ama bana her işi zamanında yapma ve çalışkanlık aşılamıştı. O günler sorumlu­luk yüklenmeyi öğrenmeye başladığım günlerdir. Bir işe yarayacaksam bunu ilk ön­ce kendi iyiliğim için yapmam gerekiyordu, göstermelik değil. Ders çalışmak için dü­zenli olarak sabah beşte kalkmaya başladım. Bazen de, gece üçten sabah yedide oku­la gidene dek çalışıyordum.
Tutkuya dönüşen yalnız kalma isteğim ve yalnızlıktan çok zevk almam yolumu şaşırmama neden olmuştu. Doğa bana mucizelerle dolu geliyordu; onun içine dal­mak istiyordum. Her bir taş, her bir bitki ve doğanın her bir parçası canlı ve anlatıl­mayacak denli olağanüstüydü gözümde. O zamanlar doğaya gömülmüştüm, daha doğrusu insanların dünyasından tümüyle uzaklaşıp doğanın özüne emekleyerek gir­meye çalışmıştım.