28 Aralık 2011 Çarşamba

Rüya / Cemil Yüksel

                                               rüya başka kadın; kadın öncelikle kadın
teni iz taşımaz bakılmak alanıdır gözleri
hesap kitap işlerinin pek tutturulamaz sonucu
durup dinlenmenin tadına mâni zoraki bir gezinti
elleriyle konuşmayı seven tanıdıkça
rastlanmamış bir sözcükte diyebilirsiniz
önce anlamına yöneldiğiniz sadece yöneldiğiniz
hani o çok konuşurken dilinizin çağrıştırmadığı
bir anlık garip hissettiğiniz süre giden konuşmalar gibi
bir ergenin büyüyen memelerine bakarken ki şaşkınlığı
günaydın demesini bilen gitmek düşüncesine
zerre zerre toplanmış bir yağsam mı kararsızı
ne görmelere sezadır bir görseniz

koparılmış bir kiraz gibi kulaklara yakın söylenir
'varır göğsüyle eşeleriz durduğumuz yaşamayı'

rüya kadınlık içinde bir su özentisi
bir kadın öncelikle kadın; başka
baktığınızda ve bakmadığınızda başka türlü olan şey
meydanda sessizce dolaşan kocaman bir heyy!
bekler mi çağrılmayı öpüşmek düşüncesi!

o kadınların sarıldıkları eller yok mu
sonra uzanıp yattığı, hoşlandığı, hep istediği
kıvrılan şeylerin içinde dolanıp durduğu
o eller yok mu bir mendil katlama sakinliğinde
bir ütüyle düzeltme mesleğinde bütün denizleri





Görsel: Mike Stilkey

Parmak İzi / Cemil Yüksel


Öğretmenlerde öğrenemediklerini düşündüklerinde öğretecek hiç bir şeyin olmadığını kabul edecekler. İçinde sevginin yeşerme şansı bulunmayan her bilgi kaskatıdır. Zorla yedirilen yemeklere benzer.
  
İnsanın içinde durmaksızın işleyen bir giyotin vardır. Bu giyotin en çok insanın kendini haklı çıkarmak için sarf ettiği enerjide hızlı işler hale gelir.



Yaşamlarımız "yapacak bir şey yokla" "olur öyle" salınışında ki sınırlarla durmadan kendi koordinatlarını belirler.

Soluk almak çoğu zaman hissiz bir tekrardır. Boğazımızdan geçerken bizi zorlayan bir elma parçası bunu hatırlatır. Nefes eşsizliğini onu bastıran bir şey karşısında edinir.

İçindeki bir düşünceye destek vermek, onu beslemek, kendine hatırlatmak, sınamak, en sonunda yetersizliğiyle bırakmak. Hepsinde ne çok öğrenme saklı.

Sözler elbiselerdir. Dile gelmeyerek kuşandığı sessizliğin yerine özenirler. Büyük sözler bir zamanlar gelişemeden kalmış bir zayıflığın güçlüyüm deme ispatıdır.

Kal dersen kalır her şey seninle birlikte. Anılar bu yüzden vardır.


Görsel: Jacques-Henri Lartigue

24 Aralık 2011 Cumartesi

Herşey Tekrardır Biraz / Arkadaş Z. Özger


öperse sakalımı biralanmış bir berber
aşkımın civcivleri kanatlanmış
merhaba
şiirlere kılıç çeken gökyüzü
yerin bu şiirde de bir çocuk ağlamasıdır
(yerin bu şiirde küçük bir çocuk ağlamasıdır)
yani ki sen

EY

li bir heple başlıyan
hüzünlerin ve yalnızlığın bekçisi
bütün şiirlerin babası
üvey
babam
merhaba
EY
(artık küçül)
-ey-
acıların güç çeşmesi
suyun artık beslemiyor çocukları
ey babam
                        merhaba
olmasa babamın karısı
büyütün artık beni

(ağlamak acıların yontulmuş biçimidir
hüzünse bir çocuğun gökyüzünü sevmesidir)

yorgunum bir gülü devşirmekten
görseniz/artık
yüzüm
bozulan bir çiçektir
evde kalmış kızların göğsünde sık bulunan
beni solduran akşamüstleridir pencerelerde
çünki hüznü hüzün besler yalnızca
merhaba

diyorum bir acıyı ikiye bölmek
bir elmayı ikiye bölmek kadar güçtür
görseniz/artık
yüzüm
bozulan bir dengedir
bir serçeyi gökyüzünde barındırmaktan kıyan
(bence bütün serçeler yaşlandıkça serçedir)

güneş (ki göğün orospusudur)
yatar da çirkinliğin baykuş kuşuyla
unutur bir serçeyi kendisiyle sevişmeyi
şimdi yaşlanan bir gökyüzüdür hayatı
aşkı ve sevişmeyi kendisinde arıyan
merhaba

diye bir ses nerden
gelirse küçük bir çocuğun
(serçeleri çok seven bir çocuğun)
eskiyen yüzüdür güneşe karşı

(babam benim
annemi sana emanet ediyorum)

(Dost, Nisan 1970)

Görsel: Andrew Wyeth

Yalnızlık Dolambacı / Octavio Paz


MEKSİKALININ MASKELERİ

Ey tutkun gönül,
derdini kendine sakla...
Meksika halk şarkısı
Genç-yaşlı, criollo (safkan İspanyol) ya da mestizo (melez) general, emek­çi ya da avukat olsun, Meksika insanı dış dünyaya kapalıdır. Gülen yüzü aslında bir maskedir, hem çe­kici hem de itici olabilen o acımasız yalnızlığında, sus­kunluğu ve sözcükleri, eğitimi ve nefreti, mizah ya da eleştiri gücü ve teslim olmaya yatkınlığı onun sa­vunma burçlarıdır. Kendi özel yaşantıları kadar baş­kalarının özel yaşamını da kıskanır. Komşusuna bak­maktan bile korkar; çünkü, tek bir bakış, çıngar çık­masına, dolu tüfeklerin birden boşalmasına yetebi­lir. Yaşamı boyunca, koruyucu derisi yüzülmüş bir canlı varlık gibidir. Her şey onu kolayca incitebilir. Dolayısıyla yalın sözcükleri bile kuşkuyla karşılar. Sözü sohbeti, suskunluklar, benzetmeler, dolaylı an­latımlar ve bitirilmemiş tümcelerle doludur. Bunlara karşılık suskunluğunda renkli tepkiler, ezilip büzülmeler, fırtına yüklü bulutlar, birden beliren renkli gökkuşakları, anlamı tam çözümlenemeyen gözdağları vardır. Ağız dalaşında bile, örtülü deyimleri, mertçe aşağılamaya ve küfüre yeğ tutar: «Anlayana bir söz yeter!» der. Kendisiyle gerçek arasına aşılmaz bir sınır perdesi çeker. Görünmez olduğu için aşılması zor bir perde! Meksikalı dünyadan, insanlardan hat­tâ kendi kendisinden uzak yaşayan insandır.
Halkın dilinde kendisini dış dünyadan ne denli korumaya çalıştığının öyküsü yankılanır; erkekliğin övgüsü ise hiç mi hiç eksik olmaz dillerden. Başka­larına açılanlar «korkaklar»dır. Öteki insanlardan ay­rılarak dışa açılmayı, güçsüzlük ya da «erkekliğin öl­mesi» sayarız biz. Meksikalı yıpranabilir, eğilebilir, hattâ gereğinde secdeye varıp yakarabilir ama geri­lemez. Yani dış dünyanın özel yaşamına girmesine, karışmasına izin veremez. Bu yüzden gerileyen ya da sözünden dönen kimseye güvenilmez. O ya hain ya da alçak bir kişidir. Sır tutamaz; korkulan bir duru­mu, zorbayı göğüsleyecek yüreği yoktur. Kadınlar er­keklerden daha aşağı görülür. Çünkü onlar cinsel ilişkiye baştan «peki» demekle kendilerini dışa aç­mış olurlar. Ne var ki onların güçsüz olmaları beden yapılarından, dişiliklerinden ileri gelir. Cinsel ilişki­ye bir kez «evet» demiş olması hiçbir zaman kapan­mayan bir yara izi olarak kalır kadın için.
Dünyaya karşı beslediğimiz kuşkuyu ve güvensiz­liği, köşemize ve içimize çekilmekle gösteririz. Bu, iç­güdüsel düzeyde, dünyayı korkulacak bir yer olarak gördüğümüz gerçeğini belgeler. Tarihimizi ve yarat­tığımız toplumun özelliklerini gözden geçirince, bu tep­kimizi ancak bir ölçüde anlayabiliriz. Çevremizin düş­manlarla dolu ve bize sakıncalı görünen havasında­ki o anlaşılmaz sinmişlik bizi dünyaya kapalı tutar: Çölde yaşamak için su biriktiren kaktüsler gibi. Baş­langıçta belki gerekli ve doğru sayılabilecek bu ko­ruyucu tutum, şimdi kendiliğinden işleyen bir aygıt olmuştur. Yakınlığa ve içtenliğe karşı da duyarlı ol­mak isteriz. Çünkü bu duyguların gerçek mi, yoksa yapmacık mı olduğunu önceden kestiremeyiz. Ayrıca, erkeklik onurumuz, düşmanlık kadar, sevgi ve seve­cenliğin de baskısı altındadır. Genel savunma düze­nimizdeki herhangi bir duygusal gevşeklik, erkekliği­mize gölge düşürebilir.
Erkekçe iş-güç ilişkilerimizde de bizi en çok et­kileyen duygu kuşkudur. Meksikalı ne zaman bir dos­tuna ya da tanıdığına açılıp derdini paylaşsa, erkeklik tahtından inmiş sayılır. Derdini açtığı kim­selerin kendisini küçük görmelerinden korkar. Bu ne­denle karşılıklı güvene dayanarak kurulan kişisel ilişkiler, onurun yitirilmesine yol açar; böyle bir iliş­ki, güvenen kişi kadar güvenilen kişi için de sakın­calı görülür. Kendine âşık olan Narcissus (Nergis) gibi, kendi yansımamızı gördüğümüz havuzda boğul­mamak için görüntüyü bozarız. Kuşku ve gerilim, gü­vendiğimiz kişi tarafından kötüye kullanılmak kor­kusundan doğmaz yalnızca. Bu korku herkes için söz konusudur. Aslında kaygımız, yalnızlığımızı çoktan bir yana itmiş, ondan artık kurtulmuş olduğumuzu sanmaktan ileri gelir. Başkasına sır vermek kendini yok etmek anlamına gelir. Meksikalı, güvenilir ol­mayan birine sır vermek zorunda kalınca «kendimi falancaya sattım» der. Ele sırvermek, «çatlamak» ya da benlik burcuna bir yabancının girmesine izin ver­mek gibi dramatik bir olaydır. Birbirine sır veren iki erkek arasındaki karşılıklı saygı ve güveni sağla­yan, sürdüren uzaklık ya da perde ortadan kalkmış olur. Bir başkasına açılmakla, kendimizi onun eline acımasına (acımasızlığına) bırakmış; daha kötüsü, başkalarının gözünde «erkeklik» tahtından inmiş sa­yılırız.

Görsel: Angel Baltasar


17 Aralık 2011 Cumartesi

Yavaşlık / Milan Kundera


I - Akşamdan gidip geceyi bir şatoda geçirme tut­kusuna kapıldık. Fransa’da çoğunu otele dönüştür­düler şatoların: yeşilliğin kökünün kazındığı çirkin bir alanda yitmiş el kadar yeşillik parçası; uçsuz bu­caksız bir yol ağının ortasında bir sığınak, hıyabanlar, ağaçlar ve kuşlar sığınağı. Arabayı ben kullanı­yorum, arkamdan gelen arabayı dikiz aynasında iz­liyorum. Soldaki küçük ışık göz kırpıp duruyor ve arabada sabırsızlık belirtileri. Beni geçmek için bir fırsat kolluyor sürücü; alıcı kuşun serçeyi pusuda beklemesi gibi o ânı bekliyor.
Karım Vera konuşuyor: “Fransa’da her elli daki­kada bir insan ölüyor yollarda. Şunlara bak, hepsi de­li bunların, nasıl sürüyorlar. Sokak ortasında yaşlı bir kadını soyarlarken gıkları çıkmayan, tedbiri elden bırakmayan insanlar bunlar. Direksiyona geçince kor­ku morku vız geliyor, unutuyorlar, nasıl oluyor bu?”
Yanıtı ne bu sorunun? Belki de şu: Motosikleti­nin üzerine yumulmuş giden insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; zamanın sürekliliğinden kopmuştur; başka bir de­yişle, esrime durumundadır; bu durumda yaşı, karı­sı, çocukları, kaygıları umurunda bile değildir, unut­muştur onları, bu nedenle korkmaz, çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve gelecekten kurtulmuş bir insan için korkacak bir şey yoktur.
Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız. Motosiklet sürücüsünün tersi­ne, koşucu, kendi bedeninin varlığını her zaman du­yumsar, ilaç ampullerini, soluk durumunu hiç aklın­dan çıkarmamak zorundadır; gövdesinin ağırlığını ve yaşını hisseder koşarken, kendi kendinin ve ya­şamının zamanının her zamankinden daha fazla bi­lincindedir. İnsan hız yeteneğini bir makineye dev­redince her şey değişir: Artık kendi gövdesi oyunun dışındadır ve bir hıza teslim eder kendini, cisimsiz, maddesiz bir hıza, katıksız hıza, hızın hızlılığına, es­rime hıza.
Tuhaf bağlaşım: tekniğin kişiliksiz soğukluğu ve esrimenin yalımları. Bundan otuz yıl önce, cinsel özgürlük konusunda bana bir ders (dondurucu bir ku­ramsal ders) veren, erotizmin parti komiserine benze­yen, ciddi ve coşkun görünüşlü şu Amerikalı kadını anımsıyorum; çektiği söylevde ikide bir cinsel doyum sözcüğünü kullanıyordu, orgazm deyip duruyordu; saydım: tam kırk üç kez. Cinsel doyum tapıncı: cinsel yaşamda hayal edilen, cinsel yaşama yansıtılan katı ilkeci yararcılık; yararsızlığa karşı verimlilik; aşkın ve evrenin biricik gerçek amacı olan coşkun bir patla­maya erişmek için, olabildiğince çabuk aşılması gere­ken bir engele indirgenmiş çiftleşme.
Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Ah ne­rede şimdi geçmişin aylakları? Halk türkülerinin tembel kahramanları neredeler, bir değirmenden ötekine sürüklenip duran, açık havada yıldız palas­ta uyku çeken şu serseri tayfası nerede şimdi? Kır yollarıyla, çayırlarıyla, harman yerleriyle, doğa gü­zellikleriyle nereye gittiler? Bir Çek atasözü onların tatlı aylaklıklarını bir eğretilemeyle tanımlar: Tanrı’nın pencerelerini seyrediyorlar. Tanrı’nın pence­relerini seyreden kimsenin canı hiç sıkılmaz; mutlu­dur. Günümüz dünyasında işsizlik’e dönüştü aylak­lık; aynı şey değil kuşkusuz: îşe yaramaz hisseder kendini işsiz insan, canı sıkılır, yoksun kaldığı devi­nimi arar durmadan.
Dikiz aynasına bakıyorum: Karşı yönden gelen arabalar yüzünden bir türlü beni sollayıp geçeme­yen aynı araba. Sürücünün yanında bir kadın var; adam kadına neden gülünç bir şeyler anlatmıyor acaba? Elini niçin onun dizine koymuyor? Bunu ya­pacağına, önündeki arabayı yeterince hızlı sürme­yen sürücüyü lanetleyip duruyor; kadına gelince; o da sürücüye eliyle dokunmayı aklına bile getirmi­yor, kafasının içinde onunla birlikte araba kullanı­yor ve o da beni lanetleyip duruyor.
Bana gelince; ben Paris’ten bir kır şatosuna ya­pılan bir başka yolculuğu, Madame de T. ile ona re­fakat eden genç Şövalye’nin bundan iki yüz yılı aş­kın bir süre önce yaptıkları yolculuğu düşünüyo­rum. Birbirlerinin ilk kez bu kadar yakınında duru­yorlar, hızın yavaşlığının yarattığı o dile gelmez kösnül hava onları içine alıyor: Arabanın devinimlerine uygun olarak sallanan iki vücut birbirine dokunu­yor, önce rastlantıyla, sonra bile bile ve oluyor ola­cak olan, öykü başlıyor.

15 Aralık 2011 Perşembe

Pieter Bruegel Census at Bethlehem / Tuvaldeki Başyapıt

Öğreti / Cemil Yüksel


bizi kırdılar baltalar keskiler zulümlerle
sofrada elin tersiyle itilmiş bardaklar gibi
bir beyaz bulutun seyrini izlerken
engin gökyüzünde kaç yaz ortasında
bükülmüş bileklerimizde yok ettiler uyanıp gerinmeyi
kömürlükte kullanımı hor görülen eşyalar
gibi bir eskimeyi büyüdü uğuldayarak
şehrin bacalarındaki kurumlar
taç yapraklarıyla, nişan taşlarıyla kırdılar bizi
şimdi güzellik eşyası halinde boynunda zincirler
oynuyorsun çıplaklığını örten bileklerinde
bileklerinde gemi halatı mavi boncuklu

olgun bir kadındın saçlarınla başlardın
denizi görünce öpüşmek aklına düşerdi
dümdüz akardı saçların bir adam elleriyle yapardı bunu
ellerimiz ısınmaya bir yer bulduğunda
onları da kırdılar sürekli bir çekiniklikte
topladılar en güzel şarkılarımızı sesimizden
durmadan çarpan kalp atımlarını aldılar sofralarına
büyüyen çatal bıçak sesleri kalın ağır tabaklar
doğulu bir tat gibi yayıldık ağzına tarihin

parmak uçlarında biçimsiz etlerin şiştiği
göğüs kafesinin kanatları çizdiği boşlukta
bir şeyler dediği binlerce kez dediğinin unutulduğu
bahçede baltasını kaldırıp omzuyla gücünü denediği
su içmeye çömelmiş ağzımızı eğerken avuçlarımıza
ince dalları sebepsiz sıkıntılarla eğip büken
sonra kavrayıp kırmaları gibi ne vakit buldularsa
sabahlarda öğlelerde akşamlarda bizi kırdılar

bir yazı gibi geri silindi her şey
kırılırız , kırılırız daha, kırılırız da un ufak
eski bir alışkanlıkla kullanırız boynumuzu
incirler gibi bastırılınca göğsümüze.
çeliğin hissiz tutumu ile konuşan kusurlar gibi
soyunurum seni elma ağaçlarında söylenerek
seni soyunurum kulaklarım kızarıncaya kadar
birçok elin kavrayarak tutmasıyla kurtarırım seni

bir mermer sesi kalkıyor sözcüklerden
boşluğa bırakılmış parlak tok ve şaşırtıcı
düşüyor eteklerine İtalyan bir yontucunun
gene iyi mi sonuna kadar açılıyor beyaz.




11 Aralık 2011 Pazar

Makas - Cemil Yüksel

elimin asılı kaldığı bir vakit -tutuldum- 
havanın soluğunu ölçmek için kaldırılmış 
ıslak bir işaret parmağının gösterdiği o kara buluta 
öğrencilerin kullanmak isteyip kullanmadığı 
ve sürekli çekindiğini –tuttum- gör dedim kara tahtada 
o parmağın işaret ettiği gözlere ilişik sonrayı 
inmeden çekime direndiğini –tutup- 
kesik kesik sürekli soluklanmanın 
top top yapılarak duvara çalındığını 
maytap gürültüsü halinde en iyi karnelerden 
tut bir acıdan çıkarılmış eksik kelimeyi 

öperken çıkan seslerin sustuğu
hırsla sıyrılan kıvrımların eğimi
hepsini dinledim 
en dibinde karanlığın çay ve incinmenin 
buharında ağırlaşan tatların maviliğin 
görüntüsüyle saçlarımı durmadan düzelttim 
uzamamaya, aykırısızlığa iyi görünüme 
durmadan ama durmadan avuçlarımın içiyle 
yok sayarak sırtladım o başkaldırıyı 
artık kısa saç kesimlerinden habersiz 
bir berber makasını şaklatır
durmaksızın keser boşluğu

4 Aralık 2011 Pazar

Ağzı Bozuk / Cemil Yüksel


her şeye hazır bir küfür gibiyim
nereye sallansam orda gürültülü
kendi kanıyla iz bırakmış sivrilikten
her şeye hazırlanmış bir küfür gibi
ağzım ne zaman açılsa unuttum koyulduğum yeri

kendime yırtıklar soğuk üşümeler peçeteler biriktirdim
düşüne düşüne oldum işte
düzensiz bazukasız allahtan bir boşluk gibi 
durdu elimde sımsıkı kan yürümüş o güçlü ses
yapmam lazımdı onu da yoksa çok fena

nelerle girdim nerelerden çıktım
beni dizdiler ip ince seğirttim
uzuyor bak sen dokundukça bir yerlerim
onu da aldım hırçın bir ok gibi
işte derinde bir suyun içinde saplı hayali
durmaz gider gelir portakal dilimleri 

her şeye hazır bir küfür gibiyim işte
ağzında bak, arala, nefesi öpülmemişken daha
bir bilsen nasıl çıkardı ordan.

Ten ve İz / David Le Breton

Bu kitabın ana teması insanın bedenini bilinçli olarak yarala­ması ama bu yaralamanın bireyin kendisini sakatlamasına kadar gitmemesidir. Burada incelenen sınırlar insanı zorunlu olarak naif bir mutluluk eğilimi, oyun ya da kendini esirgeme gibi duyguların dışında ele almaya götürür; buna karşılık yaşamak için acı ya da ölümü arzulama durumuyla karşı karşıya bırakır. İnsan mantıklı ya da rasyonel bir varlık değildir, son derece bilinçli bir halde en kötü olasılığa doğru gidebilir ya da yaşamının tehlikede olduğunu göremeyebilir, kendinde onulmaz maddi ya da manevi yaralar açabilir. Sıradan bir yaşamda bile karışıklıklar, belirsizlikler, kör­leşme, yolunu sapıtma durumları vardır, kimi zaman başkaları yol­larını şaşırdıklarında tutulacak tek yol da olabilir bu sapıtılan yol. İnsan kimi zaman tercih yapabilecek durumda olmaz ve yaşamının pamuk ipliğine bağlı olduğu karmakarışık bir ortamda yaşayabilir. O zaman bilinçsiz varlığına yem olabilir, davranış ve tavırlarını de- netleyemeyebilir ama öte yandan her şeye rağmen toplumsal ve kişisel bir tutarlılık içinde de olabilir. Kimi zaman yaşamak için, hayatta kalmak için kendi ölüm ihtimaliyle oynaması, kişisel bir deneyim yaşaması, başka bir yerde, başka koşullarda daha az acı çekmek için kendi canını kendisinin yakması, kendi kendine acı vermesi gerekebilir. Buradaki gaye Georges Bataille'ın gençliğinde sözünü ettiği paradoksal felsefe (Surya, 1992, 610) tarzında para­doksal bir antropolojidir. Burada kesinlikle (antropolojik) insanlık mantıkları ortaya atılmıştır. Bunları doğru anlamak, çok büyük acı­ların çekildiği durumlarda niçin bedenin bir tür son çare olduğunu kavramak gerekir. Doğal olarak, insani olan hiçbir şey, özellikle bir insan bilimi olan antropolojiye yabancı değildir.
Burada bizi ilgilendiren sınırlarla çatışma durumu hiçbir bi­çimde gizli bir ölüm isteği değildir, tersine yaşama isteği, canını kurtarmak için cana yapışan ölümden kurtulma isteğidir. Hiç kuş­kusuz bir çelişki söz konusudur burada. İnsanın kendisinin pe­şinde koşması engebeli yollara götürür onu. İnsanın kendini doğurmak adına, tercih ettiği için değil, bir iç gereklilik dolayısıyla, kimi zaman kaybolma tehlikesini göze alması gerekir, çünkü acı ya da yaşamdaki bir boşluk insanı kemirir ve yaşamdan ayırır. Bu­rada incelenen tavır ve davranışlar bağlamında kişiye özgü bir anlam üretmek, yaşamla barışık olabilmek için ölümle ya da acıyla oynamak söz konusudur. Ama bu yaşam içinde yanmaktan da korkmamak gerekir. İnsan kimi zaman en kötüsüne ulaşarak ken­disinin sonunda rahatlamış bir versiyonunu elde edebilir
Yaşama kök salma yeterli bir yaşama zevkiyle desteklenmezse insanın yapması gereken şey, kendisini tehlikeye atarak ya da zor durumda bırakarak anlamı tuzağa düşürmek ve böylece eksik olan sınırları bulmak ve özellikle kişisel meşruiyetini test etmektir. Yaşam kendini anlam ve değerin himayesinde teslim etmez oldu­ğunda, birey ölüm tehlikesini göze alıp tenha alanlarda dolaşarak son bir çareye başvurur. Yaşama karşı çıkarak, bedenini keserek ya da yakarak kendinden emin olmaya çalışır; varoluşunu, kişisel değerini sınar. Anlamın yolu önünde çizilmiş değilse, icat edilen mahrem ve gizli ritler aracılığıyla yaşamla yüz yüze gelme du­rumu zorla kabul ettirir kendini. Birey kendinden bir parçayı acıya, kana feda ederek asıl olanı kurtarmaya çalışır. Kendine denetimli bir acı vererek çok daha ağır bir ıstırapla mücadele eder. Bütün ormanı kurtarmak için bir bölümünü feda etmek gerekir. Ateşin rolü budur.


18 Kasım 2011 Cuma

Kadının Ruhsal Yapısı / Karen Horney


Sözünü etmek istediğim yeni bakış açısı, Georg Simmel’in yazdığı bazı denemelerden, felsefe aracılığıyla aklıma geldi. Simmel’in burada parmak bastığı ve çok uzun zamandan beri birçok açıdan ayrıntılı bir biçimde özellikle de kadınların yanını tutarak işlenmiş olan nokta şudur: Bütün kültürümüz, bir erkek kültürüdür. Devlet, yasalar, ahlâk, din ve bilim hep erkeklerin yaratısı olmuştur. Simmel bütün bu olgulardan başka yazarların yaptığı gibi, kadınların aşağılık olduğu sonucunu çıkartmaz tersine her şeyden önce erkek kültürü kavramına önemli bir genişlik ve derinlik kazandırır. “Genelde sanatın gerekleri, yurtseverlik. ahlâk; özelde toplumsal düşünceler; kılgısal yargılarda doğruluk kuramsal bilgilerde nesnellik; yaşam enerjisi ve derinliği — biçim ve hak olarak sanki tüm insanlığa aitmiş gibi görünen bütün bu sınıflandırmalar, aslında tarihsel görünüş açısından tepeden tırnağa erildir. Mutlak düşünceler olarak bakılan bu şeyleri tek bir sözcükle, “nesnene tanımladığımızı düşünürsek, o zaman soyumuzun tarihinde nesnel eril denkleminin geçerli olduğunu görebiliriz.”
Burada Simmel, “Cinsiyet farklılıklarından doğan, yansız olmayan,tersine temelde kendiliğinden eril olan" kadın ve erkek doğası değerleri hakkında, insanların kestirimlerde bulunmasına yol açan belirli ölçütlerin, tarihsel olguların tanınmasındaki güçlüğün nedeni olduğunu düşünür... İçine cinsiyet sorununun girmediği bütünüyle “insana özgü” bir kültürün varlığına inanmıyoruz, çünkü bir dilde aynı sözcüğün her iki kavram içinde kullanılmasına yol açan “insan” kavramıyla “erkek” kavramının (deyim yerindeyse) çocukça bir anlayışla, özdeş tutulması böyle bir kültürün gerçekten var olmasını engeller. Kültürümüzün temelindeki eril niteliğin kökeninin cinslerin asal yapısından mı yoksa kültür sorunuyla hiçbir bağlantısı olmayan erkeklerin belirli güç üstünlüğünden mi kaynaklandığını şimdilik üstü kapalı geçiyorum. Ne de birçok değişik alanda üstün başarı kazanan kadınlar için “erkek gibi deyimi övgü niteliğinde kullanılırken, yetersiz kalınan işlerde küçümseyerek “kadın gibi” sözcüğünün kullanılış nedeni budur".
Bütün bilimler ve değerlendirmeler gibi, kadınların ruhsal yapısı da şimdiye kadar hep erkeklerin bakış açısından ele alınmıştır. Erkeğin, nesnel geçerliliği doğuran üstün konumunun, onun kadınlarla öznel ve duygusal ilişkilerine bağlanması kaçınılmazdır; Delius’a göre de, kadının ruhsal yapısı şimdiye kadar hep aslında erkeklerin arzularıyla düş kırıklıklarının birikimi olmuştur.
Bu durumda çok önemli bir başka etmen de, kadınların kendilerini erkeklerin isteklerine uydurması ve bu uyumu da sanki kendi asıl doğalarıymış gibi kabul etmeleridir. Yani, kendilerine erkeklerin onları görmek istediği biçimde bakarlar ya da bakmışlardır; kadınlar erkek düşüncesinin aşıladıklarına bilinçsiz olarak boyun eğerler.Yaratılışımızın, düşüncelerimizin ve yaptığımız işlerin erkek ölçütlerine ne ölçüde boyun eğdiğini açıklığa kavuşturursak, o zaman bu düşünce biçimini kökten sarsmanın, hem kadınlar hem de erkekler için ne denli zor olduğunu da görüp kavrayabiliriz.
Öyleyse sorun, çözümsel ruhbilimin, araştırmalarına konu olarak kadını aldığı zaman söz konusu düşünüş biçiminden ne denli etkilendiğidir; çünkü salt erkek gelişiminin, doğalı buymuş gibi, açıkça irdelendiği evreyi henüz geride bırakamamıştır. Başka bir deyişle, bu sorun, çözümlemenin bize tanımladığı gibi, kadınların evriminin nereye kadar erkek ölçütleriyle değerlendirileceği ve dolayısıyla ortaya çıkan görüntünün gerçek kadın doğasını ne ölçüde doğrulukla yansıtmayı başaracağıdır.Eğer soruma bu açıdan bakarsak, ilk izlenimimiz son derece şaşırtıcıdır. Kadın gelişiminin şimdiki çözümsel tanımlamaları (doğru olsun olmasın) erkek çocuğun kızlar hakkındaki örneksel düşüncelerinden kıl payı ayrılmaz.
Erkek çocuğun kızlarla ilgili düşüncelerini çok iyi biliyoruz. Bu nedenle bunları birkaç kısa cümlecikle tanımlayacak ve bir karşılaştırma yapılabilsin diye kadın gelişimiyle ilgili düşüncelerimi bunların karşısına yerleştireceğim.
Resim:Adolfo Estrada

15 Kasım 2011 Salı

Korku Kültürü / Frank Furedi


Güvenlik 1990’lı yılların temel değeri haline geldi. Bir zamanların dünyayı değiştirme (ya da olduğu gibi koruma) tutkularının yerini güvenliği sağlama kaygısı aldı. “Güvenli” etiketi insanın bir dizi faaliyetine yeni bir anlam kazandırıyor günümüzde; ve bu faaliyet­lere katılan anlamları bizim otomatik olarak onaylamamız bekleni­yor. “Güvenli seks” sadece “sağlıklı” biçimde yaşanan seksi değil, hayata dair bütünsel bir yaklaşımı ifade ediyor. Dahası güvenli seks, günümüzdeki güvenlik meseleleri içinde yalnızca en fazla gündeme geleni.
Kişisel güvenlik büyüyen bir sektör haline geldi. ABD’de orta­ya çıkan ama hızla Atlantik’i geçerek İngiltere’ye de yayılan yeni bir trendle beraber, her hafta bireye dönük yeni bir risk ve buna uygun bir güvenlik önlemi keşfediliyor. Kişisel güvenliğin her yönüy­le ilgili tavsiyeler sunmayı amaçlayan geniş bir örgüt ağı gelişmiş durumda ve önemli siyasi partilerin çoğunun programında bu konu­daki kaygılar dile getiriliyor. En açık ifadesini “yardım hattı” feno­meninin kurumsallaşmasında bulan bu gelişmenin toplumsal ve kültürel hayat üzerindeki ciddi etkisi ortada.
Günümüzde bütün kamusal ve özel mekanlar güvenlik perspek­tifinden inceleniyor. Profesyonel sağlıkçılar açısından, hastane gü­venliği temel bir sorun haline geldi. Yeni doğmuş bebekleri kaçırıl­ma tehlikesinden uzak tutma kaygısı ve bunun için alınan önlemler güvenlik takıntısının yaşı olmadığını gösteriyor. ABD’de şiddet uy­gulayan bebek bakıcılarına dair korkular, “bebek bakımı güvenliği” mesleğinde müthiş bir patlamaya yol açtı. ABD’li bir gizli gözlem ekipmanı üreticisi olan Quark International 1996 yılı yazında, “bakıcı-kamerası” satışlarında patlama yaşandığını bildiriyordu. Bun­lar genelde oyuncak bebeklere yerleştirilen ve ana-babalar tarafın­dan çocuk bakıcısını denetlemede kullanılan çok küçük video ka­meralardı. Amerikan basınında bakıcıların istismarları konusunda çıkan haberlerden sonra, bu cihazların satışında artış yaşanmıştı.
İngiltere’deki okullarda güvenlik önemli bir konu. Günümüzde rutin hale gelen kameralar, manyetik kartlar ve diğer önlemlerden oluşan geniş bir yelpaze sayesinde okullar birer düşük güvenlikli hapishaneye dönüştü. Arabasında saldırıya uğramaktan korkan ka­dınların güvenliği için araba telefonları pazarlanıyor ve elektronik endüstrisi kapalı devre televizyonun evlere girmesinin an meselesi olduğunu iddia ediyor.
Günümüzde, ekonomik hayat da açıkça riskin önlenmesine yö­nelmiş durumda. Batı dünyasında sağlık harcamalarındaki inanıl­maz artış genelde yeni tıbbi buluşların yüksek maliyetinin bir sonu­cu olarak açıklandı; oysa sağlık endüstrisini ABD’deki en kârlı sek­törlerden biri haline getiren yeni tıbbi teknolojiler değil riskleri mi­nimuma indirme kaygısıdır. Alternatif ilaç ve tedavi pazarındaki büyüme, talebin sadece ileri teknoloji ürünlerine dönük olmadığını gösteriyor. Risk önlemeye yönelik bütün ürün ve hizmetler iyi iş yapıyor. İngiltere’de içecek pazarında en hızlı büyüyen sektör şişelemmiş sudur. Musluktan su içmenin riskli olduğu gerekçesiyle şişe suyu satışları 1990’dan 1995’e iki kat arttı. Büyüyen bir diğer sektörde kişisel güvenlik endüstrisi. 1990’lı yıllarda hırsız alarmı, yangın alarmı, araba alarmı ve kişisel alarmlara talep ciddi ölçüde arttı. 1990’lı yıllarda, ekonomide durgunluk yaşanmasına rağmen güvenlik önlemlerine duyulan talep sayesinde bu endüstri yılda yüzde 10 büyüme gerçekleştirdi. Gazete başlıklarına kişisel güven­liğe yönelik yeni bir tehdit çıkar çıkmaz yeni risk önleme ve korun­ma yöntemlerine gösterilen talep daha da artıyor.
Risk kaygısının yaygınlaşmasından en çok yararlanan sektör kuşkusuz sigortacılık oldu. Finansal hizmetler sunan Allied Dunbar’ın reklam sloganı “Hayatın henüz bilmediğiniz yönlerine kar­şı", günümüzün ruh halini çok iyi yansıtıyor. İngiltere’de hane ba­şına düşen yıllık sigorta harcaması son on yılda iki katına çıktı. 1980’lerden beri özellikle ciddi hastalıklara karşı yapılan sigorta­larda büyük bir artış yaşandı. Laing & Buisson sağlık danışmanlığı firmasına göre, 1983 yılından beri özel sağlık sigortası yaptıran in­sanların sayısı yüzde 50 arttı. Amerikalı ve Britanyalı tüketiciler arasında yapılan araştırmaların birçoğuna göre özel sağlık sigortası yaptıranların harcama kalemleri arasında güvenlik kaygısı ciddi bir tutar teşkil ediyor.
Risk önleme, politik tartışmalar ve toplumsal eylemler açısın­dan da önemli bir konu haline geldi. Çeşitli çıkar grupları kampan­yalarında riski minimuma indirme amacını savunuyor. Bu yöneliş sendikalarda da hakim. İş veya ücret konusunda artık nadiren ey­lem örgütleyen sendikaların asıl hedefi iş güvenliğini artırmak ve üyelerini taciz ve saldırılardan korumak üzere yönetimle görüşmek haline geldi. Eskiden siyasi konularla yoğun bir biçimde ilgili olan öğrenci aktivizmi de yerini güvenlik konulu kampanyalara terk et­li. Öğrenci birliklerinin tecavüze karşı alarm sistemleri kurması ve güvenli içki içme konusunda tavsiyeler vermesiyle birlikte öğren­ciler kampüste düzenli olarak güvenlik konusunda bilgilendirilme­ye başladı. Kitabın yazıldığı sırada National Union of Students (Ulusal Öğrenci Birliği) ülke çapındaki olayları takip etmek için internette bir suç ihbar sayfası kurma fikrini değerlendiriyordu. Uyuşturucu kullanımı bile güvenlik konusuyla ilişkilendiriliyor. Birçok insan Ecstacy’i tercih etmesine gerekçe olarak bunun ken­disini daha güvende hissetmesini sağladığını ifade ediyor.
Güvenlik gündemi kesinlikle kişisel güvenlikle ilgili risklerle sınırlı değil. Gerçekten büyük olan tehlikelerin yanında kişisel gü­venlikle ilgili riskler hiç kalıyor. Çevresel tehlikelerin yarattığı riskler medya kanalıyla sürekli olarak bize hatırlatılmakta. İnsan türünün varlığının da tehlikede olduğunun söylenmesiyle, hayatın kendisi büyük bir güvenlik meselesi haline geldi. Karşımızdaki risk yelpazesi neredeyse gün be gün genişliyor. Bir gün, trombosise yol açan gebelik önleyici hapların, ertesi gün et yiyen süper virüslerin tehdidi altında oluyoruz. Bu arada, aldığımız gıdaya dahi güvene­miyoruz. En son olarak biftek ve yer fıstığının güvenli olmadığı ilan edildi. Musluklarımızdan akan suyu da içemez olduk. Potansi­yel tehlikeler kümesinin dur durak bilmez biçimde genişlemesinin sonucu olarak güvenlik giderek kalıcı bir kaygıya dönüşüyor.
Güvenlik takıntısının rutin ve banal hale gelmesinden sonra, in­san davranışlarının hiçbir alanı bunun etkisinden muaf kalamaz. Bugüne kadar sağlıklı ve eğlenceli olarak görülen faaliyetlerin (gü­neşlenmek gibi) sağlık açısından önemli riskler barındırdığım öğ­rendik. Ayrıca, özellikle riskli olduğu için yapılan faaliyetler dahi tekrar güvenlik perspektifinden değerlendiriliyor. Bu bakış açısıyla gençler ve risk konusunu inceleyen bir yazı dağcılık alanında yeni güvenlik önlemlerinin uygulanmasını olumlu buluyor:
Hiç kimse gençleri risk almaktan alıkoyamaz. Ancak bu tür risklerin boyutlarının azaltılması da mümkündür. Son yıllarda kaya tırmanışı yapanlar daha iyi ipler, sağlam botlar, kasklar ve çeşitli ekipmanlar sayesinde riski önemli ölçüde azaltmıştır
Bizi kendimizden korumaya çalışan ve yüksek bir güvenlik bilinci­ne sahip olan bu uzman, dağcılıkla uğraşan gençlerin riskin ürperticiliğinden vazgeçmek istemeyeceği gerçeğini hiç hesaba katmı­yor.
Her şeyin güvenlik perspektifinden değerlendirilmesi günümüz toplumunun belirleyici niteliklerinden biridir. Güvenliği mutlaklaş­malı ve riski toptan kötü gören toplum, yaşama dair bir değer yar­gısında bulunuyor demektir. Dağcılık bir kere riskten kaçınma ile ilişkilendirildikten sonra bu sporun tamamen yasaklanması an me­selesidir. Dağcılık yaparken kaza geçirenlerin “buna kendilerinin sebep olduğu” söylenecektir; çünkü onlar güvenlik öğütlerine uy­mayarak yeni ahlâk anlayışını hiçe saymıştır.
RİSK BİLİNCİ
Yukarıda değinildiği gibi risk büyük bir sektör haline geldi günü­müzde. Binlerce danışman “risk analizi”, “risk yönetimi” ve “risk iletişimi” konularında tavsiyeler veriyor. Medyanın da konuya ilgi­si giderek artmış bulunuyor; gazete sütunlarında “risk toplumu” ve “risk algılaması” gibi terimler sürekli geçer oldu. Aslında, bizi ye­ni tehlikelere karşı uyarmaya çalışan ve görünüşte uzman olan ki­şilerin sayısı o kadar çok ki bunların tavsiyeleri birbirleriyle çeliş­mekte ve neyin güvenli neyin riskli olduğu konusunda tam bir ka­fa karışıklığı hüküm sürmekte. Ara sıra alman bir kadeh şarap sağ­lık açısından yararlı mı yoksa zararlı mıdır? Erkeklerin kalp krizini önlemek için günde bir aspirin almaları doğru mudur, yoksa kanlı ülser ve diğer yan etkiler yüzünden bundan uzak durmak mı gere­kir? Kadınlara bir yandan sağlıklı olmak için diyet ve egzersiz yap­maları söylenirken diğer yandan da bunun ilerki yaşlarda osteoporoz riskini artırabileceği belirtiliyor. Bir yüksek gerilim hattının ya­nında yaşamanın kanser riskini artırdığının kamuoyuna açıklanma­sından sadece birkaç hafta sonra yayımlanan önemli bir çalışma bu uyarıyı yalanlayabiliyor.
Güvenliğimize yönelik çeşitli tehditlerin yoğunluğu ve niteliği ile ilgili farklı yorumlar olsa da hepimizin şöyle ya da böyle bir risk altında olduğumuz konusunda kesinlikle herkes hemfikir. Risk al­tında bulunmak adeta, herhangi bir spesifik sorundan bağımsız, ka­lıcı bir durum olarak görülüyor. İnsanoğlunun etrafı risklerle sarıl­mış durumda. Bu riskler adeta bağımsız bir biçimde var olmakta­dır. Okulda veya işyerinde risk altında bulunduğumuzdan kesin ifa­delerle bahsedebilmemizin sebebi budur. Riski özerk ve her yerde hazır ve nazır bir güç haline getirerek, her tür insan deneyimini bir güvenlik meselesine dönüştürüyoruz.
İngiltere’nin önde gelen güvenlik uzmanlarından Diana Lamplaugh tarafından yazılan tipik bir broşür, okuyucuya her durumda mevcut riskleri değerlendirmesi konusunda tavsiye veriyor. Örne­ğin, broşür toplu taşımacılıktan yararlananları tetikte olmaya çağı­rıyor:
Akıllı yolcu, toplu taşımacılığın da kamuya açık bir ortam olduğunu asla aklından çıkarmaz, istasyonlarda giriş çıkış serbesttir. Kimse dış­lanmadan herkes yolcu olarak kabul edilir. Dahası, yolculuk halindey­ken genelde rahatça hareket edemeyiz ve tehlikelerden kaçınamayız.

Burada “kamuya açık” ifadesi riskli olma ile özdeşleştirilmiş; ta­nımadığımız insanların varlığı bir sorun olarak görülmüş. İşe gidip gelme gibi rutin bir deneyim bile güvenlikle ilgili korkularla ilişkilendirildiğinde, risk altında olmak, insanın durumunu belirleyen te­mel etken haline gelir.
Artık bütün iyi kitabevleri risk ve risk algılaması analizlerini konu alan ciltlerle dolu. Risk literatürünü etkileyen varsayımlardan biri, bugün geçmişe göre daha fazla riskle yüz yüze olduğumuz inancı. Bilim ve teknolojinin gelişiminin, potansiyel felaketler ba­rındıran yeni riskler yaratacak biçimde çevreye zarar verdiği varsa­yılıyor. Bu tezin daha kaba versiyonlarına göre karşımızdaki sorun­lar çok büyüktür ve insanoğlunun soyunun tükenmesi fazla uzak değildir. Dünyanın Sonu: İnsanlığın Yokoluşu Sorununun Bilim­sel ve Etik Boyutları gibi iç açıcı başlıkları olan kitaplar kitapevlerinde ve çok satanlar listelerinde belirmeye başladı bile.
Ciddi yorumcuların çoğu, insanların gerçekte eskisine göre da­ha uzun yaşadığını ve eski dönemlere göre daha sağlıklı ve rahat ol­duğunu kabul ediyor. Ancak birçok kişi bu iyileşmeyi mümkün kı­lan toplumsal, ekonomik ve bilimsel ilerlemelerin sadece daha bü­yük ve yeni sorunlar yarattığını iddia ediyor. Konusunda söz sahi­hi olan yazar ve düşünürler teknolojik tehditlerin riske sınırsız bir nitelik kazandırdığını ileri sürüyor. İddialarına göre bilimsel geliş­melerden kaynaklanan tehlikeleri hesaplamak mümkün değil. Gü­nümüzdeki olayların hızlı ritmi ve bugün etkili olan küresel güçler yüzünden insan eylemlerinin sonuçları her zamankinden daha yay­gın ve ölçülemez durumda. Dolayısıyla sorun bilememek değil. So­nucun bilinmesi zaten imkansızdır.
Bu perspektiften bakıldığında, yeni teknolojik süreçlerin çevre­ye görülmez zararlar verdiğinden ne zaman şüphe duyulsa, uzman ve akademisyenlerin çağdaş yaşamın tehlikelerine karşı yüksek bir risk bilinci geliştirmenin rasyonel bir tepki olduğunda ısrar etmesi anlaşılır. Riski ele alan birçok sosyolojik incelemede de günümüz­deki geniş güvenlik kaygısının temelinde teknolojinin ve bilimin yıkıcı etkilerinin farkında olmanın yattığı belirtilmektedir. Çernobil nükleer kazası gibi felaketlerin veya son yıllardaki petrol tankeri sı­zıntılarının etrafımızdaki tehlikeler konusunda toplumu uyardığı söyleniyor. Birçok risk teorisyeni toplumdaki risk kaygısının art­masını kirlilik ve çevre sorunlarıyla ilgili yeni ve kişisel bir duyar­lılığa sahip olan sorumlu bir yurttaş kesiminin bir göstergesi olarak değerlendirmektedir. Birçok tartışma yaratan Risk Society (Risk Toplumu) kitabının yazarı Ulrich Beck’e göre “artık doğanın zarar görmesi ve yok edilmesi süreci kişisel deneyimin uzağındaki kim­yasal, fiziksel veya biyolojik tepkime zincirlerinde gerçekleşmemekte; aksine, bu süreç göz, kulak ve burunlarımıza doğrudan etki yapmaktadır”. Teknoloji ve bilimin günümüzde yarattığı tehlikeler konusunda son derece dar bir bakış açısına sahip bir yorumdur bu. Gerçekte, günümüz toplumunun risk konusundaki algılayış ve kay­gılarını belirli bir olay ya da teknolojiye verilen bir tepki olarak açıklamak mümkün değildir. Bu kaygıların, tehlikenin gerçek bo­yutu ve yoğunluğu ile de pek ilgisi yoktur. Örneğin, yetersiz bes­lenmeden ölen insan sayısı, şu sıralar sık sık kamuoyu gündemine gelen gıdalardaki toksik maddelerden ölen insan sayısından çok çok daha fazladır. Bizi öldüren risklerin, bizi paniğe sokan ve kor­kutan risklerle aynı şeyler olduğu söylenemez. Tarih boyunca bir­çok afet ve felaket yaşanmıştır, ancak bu olaylara verilen tepki o dönemde toplumun içinde bulunduğu ruh haline göre değişmiştir. Felaketin tanımı zamanla değişir. Amerikan medyasındaki risk ha­berleri üzerine yapılan bir çalışma, nükleer enerjiyle ilgili 1960 yı­lındaki haberlerin çoğunun “bu enerjinin nelere mal olacağını değil yararlarını vurguladığını; 1984’e gelindiğinde ise bu oranların ter­sine döndüğünü” ortaya koyuyor. Çalışma ayrıca kürtaj haberleri­nin çerçevesindeki dramatik değişime de işaret ediyor; 1960’da ya­sadışı kürtajların kadınlar için yarattığı riskler vurgulanırken, 1984’te yasal kürtajların cenin için yarattığı tehlikelere yoğunlaşı­lıyordu. Görüldüğü gibi medyanın ve diğer kurumların neyin risk olduğunu seçici bir biçimde belirlemesi, risk bilincinin gerisinde bir toplumsal dinamik bulunduğunu gösteriyor.
Risk bilincinin dar teknik yorumu tehlike algısının değişimini irdeleyemez. Böylesi bir yorum, insanın daha sağlıklı hale geldik­çe sağlığı konusunda daha saplantılı hale gelmesi paradoksunu açıklayamaz. 1967 ve 1991 yılları arasında İngiltere, İskandinavya ve ABD’de çıkan tıbbi dergilerle ilgili önemli bir çalışma “risk” te­riminin kullanımında devasa bir artış olduğunu ortaya koymuştur. Sözkonusu dönemin ilk beş yılında “risk” konulu yayımlanmış ma­kalelerin sayısı 1000 iken, son beş yıl için bu sayı 80.000’in üzerin­dedir. Sağlık risklerine ilgideki bu önemli artış, tepkinin kendisinin tepkinin nesnesinden daha önemli olduğunu gösteriyor olabilir.
1967 ocağındaki ilk Apollo uzay mekiğinin ve 19 yıl sonra da Challenger mekiğinin parçalanmasına kamuoyunda verilen farklı tepkiler bu bakımdan öğreticidir. Apollo alev alıp üç astronot öldüğünde Amerikan kamuoyu şok geçirerek dehşete kapılmıştı. Ancak olayla ilgili yaygın üzüntü ve kaygılara rağmen, prestijli ay proje­sinin geleceği ciddi bir tartışmanın konusu olmamıştı. Bunun aksi­ne Challenger r’in parçalanmasına verilen tepki sağduyunun yok ol­duğu topyekûn bir paniğe dönüştü. Çoğu insan bu trajediyi tekno­lojinin kontrolden çıktığının kanıtı olarak gördü. ABD uzay kuru­mu NASA’nın kendisi de ciddi bir travma geçirdi ve üç yıl boyunca uzaya yeni bir mekik gönderilemedi.
Bu iki benzer trajedi, iki çok farklı tepki yarattı; çünkü herhan­gi bir olaya toplumun verdiği tepki zaman ve mekana özgü koşul­lara bağlıdır. Bu tür tepkilerin felaketin kendisinden çok, toplumda o an var olan daha derin bir bilinç tarafından şekillendirilmesi ihti­mal dahilindedir.
Tükettiğimiz gıdalarla ilgili olarak da benzer bir durum söz konusudur. Toplumun risk faktörleriyle ilgili kaygıları, tıpkı felaketler gibi, yemek yeme konusuna da önemli bir etki yaptı. Yemek yeme yaklaşımının değişimi, risk takıntısının yaygın hale geldiğini gös­teriyor. İngilizlerin bir Gallup araştırmasına 1947 yılında verdikle­ri yanıtlarla bugünkü yanıtlarını karşılaştıralım:
Bazı insanlar her istediğini yiyebilmektedir. Bazılarıysa yediklerine dikkat etmelidir. Siz her istediğinizi yiyebiliyor musunuz, yoksa dikkat etmek durumunda mısınız?

Nisan 1996
Nisan 1947
İstediğimi yerim
58
80
Dikkat ederim
41
20








Yediklerine dikkat eden insan sayısının iki katına çıkması insanla­rın günlük yaşamındaki ciddi bir değişimi yansıtıyor. Yaşamın di­ğer yönleriyle ilgili incelemeler de daha ihtiyatlı, daha tedbirli yak­laşımlara doğru benzer bir kayma olduğunu gösteriyor “Güvenlik ve ihtiyat dini”nin müritleri, risk kaygısının bilim ve teknoloji bilgimizin bir yan ürünü olduğunu iddia eder sık sık. Oy­sa olayları tarihsel bağlama oturtan bir perspektif, güvenlik ve risk kaygısında günümüzde yaşanan artışla teknoloji ve bilimdeki iler­leme arasında bir bağlantı bulunmadığını ortaya koyar. Kaldı ki, kaygı ve korku yaratan tek etken teknolojik ve bilimsel gelişme so­nuçları değildir. Çevre ve teknoloji konulu korkular risk bilincinin büründüğü biçimlerden yalnızca biridir.
Günümüzde insan faaliyetinin tüm alanlarına, yoğun bir riskten kaçınma duygusu hakim. Geçmişte olsa talihsizlik diye geçiştirile­cek olan kötü olaylar artık büyük bir felaketin habercisi olarak yo­rumlanıyor. Tayland’da 1996 ocağında genç bir İngiliz kadının öl­dürülmesi “güvenli yolculuk” konusunda bir öğüt patlaması yarat­tı. Nadir görülen bir kişisel trajedi böylece bütün İngiliz turistleri il­gilendiren bir riske dönüştürüldü. Daily Telegraph'daki bir tavsiye yazısının başlığı “Sakın ‘milyonda bir ihtimal’in size düşmesine izin vermeyin”di. Milyonda bir ihtimal için niye kaygılanalım, şeklindeki bariz soru elbette sorulmamıştı. Bunun yerine tatil yap­mak bir güvenlik meselesine dönüştürülmüştü.
“Güvenli yolculuk” konusunun gösterdiği gibi, günümüzdeki güvenlik kaygısının yeni veya teknoloji kaynaklı risklerle pek ilgi­si yoktur. Risk duyarlılığındaki artış ve güvenliğe olan talebin çev­re ve daha genel konulara olan ilgisi, kişisel ve bireysel deneyim­lerle olan ilgisi kadar nettir. Pratikte toplum bunu kabul etmektedir. Örneğin “risk altındaki çocuklar” ya da “risk altındaki kadınlar”a dikkat çekilirken değinilen tehlike teknoloji ya da bilim değildir. Risk bilinci, teknolojinin uygarlığı yok edeceği korkusundan çok, gündelik hayatla ilgili gibi gözükmektedir.

GÜVENLİĞİN YÜCELTİLMESİ
Güvenliğin yüceltilmesini nasıl açıklayabiliriz? Güvenli olmayan bir dönemden geçtiğimiz ve sonuç olarak insanların daha kaygılı olduğu ve risk almaktan korkma eğilimlerinin arttığı genel olarak kabul ediliyor. Mary Douglas ve Aaron Wildavsky ilginç bir yazı­larında, modern toplumların risklerin daha farkında oluşunu, karar­ların giderek daha belirsiz bir ortamda alınmasına bağlıyor. Bu yak­laşım, riski, gerçek tehlikelerdeki artışın bir yansıması olarak değil toplumda hakim olan bilince bağlı bir toplumsal yapı olarak açık­lama avantajını taşıyor. Peki, güvensizlik ve risk bilinci arasındaki bağlantı nedir?
Güvensizlik, analitik değil tanımlayıcı bir kategori olarak ele alındığında zararlı değildir. Bu anlamda güvensizlik mutlak biçim­de riskten kaçınmaya ya da bilim ve teknoloji korkusuna yol açmaz. Bazı durumlarda güvensizlik hisseden toplumların güvenliği artırmak için bilim ve teknolojiye başvurması gayet mümkündür. Bunun aksine günümüzde, güvensizlik güçlü ve muhafazakar bir ihtiyat duygusuyla bağlantılıdır. Önlem alma ilkesinin etkisindeki artış bu açıdan önemlidir. Çevre yönetimi bağlamında gelişmiş olan önlem alma ilkesi giderek toplumsal deneyimin diğer alanlarına da yayılmıştır. İçtiğimiz suyu incelemekten tutun, bir gıda konservesi­nin üzerindeki etiketi dikkatle kontrol etmeye kadar, ihtiyat ilkesi­ne uymuş oluruz.
Önlem alma ilkesi bizim sadece riskler yüzünden kaygı içinde olmakla kalmayıp, kendi durumumuza bir çözüm bulma konusun­da şüpheli olduğumuzu gösterir. Önlem alma ilkesine göre, sonucu önceden bilinmediği sürece yeni bir riske girmemek en doğrusudur. Çevre yönetimi alanında sağlam bir uygulama olarak kabul gören bu ilke uyarınca, ispat sorumluluğu değişimi öneren tarafa aittir. Değişimin sonuçlarının önceden tam olarak bilinmesi asla mümkün olmadığından, bu ilkenin tam olarak uygulanması her tür bilimsel ya da toplumsal deneyimin önünü kesecektir. Önlem alma ilkesi, ihtiyatı kurumsallaştırarak bir sınırlama doktrini dayatır. Güvenlik sağlar ama bunun karşılığı beklentilerin azaltılması, büyümenin sı­nırlanması ve deney ve değişimin engellenmesidir.
Önlem alma ilkesi genelde çevre yönetimi bağlamında tartışılsa da günümüzde sağlık, cinsellik, kişisel güvenlik ve üreme teknolo­jisi gibi başka alanlarda da hayata yön göstermektedir. İçinde bu­lunduğumuz dönemin özellikle çarpıcı olan yönü güvensiz oluşu değil, bu durumun oldukça muhafazakar bir biçimde yaşanmasıdır. Ancak risk konusunda yorum yapanların çoğu güvenlik takıntısı ve muhafazakarlık dürtüsü arasında bir bağlantı kuramamaktadır. As­lında önlem alma ilkesini destekleyenlerin ya da farklı güvenlik kampanyalarını savunanların çoğu kendilerini muhafazakar değil sistemi eleştiren kişiler olarak görmektedir. Bunun sonucu olarak politik yelpazenin tamamında, ihtiyatlı olma hali ve güvenlik doğal olarak ya da kendiliğinden olumlu değerler olarak ele alınmaktadır.
Güvenliğin yüceltilmesi aynı zamanda insanın potansiyeliyle il­gili son derece karamsar bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Önlem alma ilkesinde ısrar edenler bunu insanlığın kendi yeniliklerinin sonuç­larını önceden göremediği iddiasıyla temellendirmektedir. Risk toplumu teorisyenlerinden çoğu insanlığın bilgisinin çözüm sağla­maktan çok sorun yarattığını savunmaktadır. Beck’e göre “tehlike­nin kaynağı artık cehalet değil bilgidir”. Bilginin tehlikeyle eşitlen­mesi insanoğlunun kendi davranışının sonuçlarını kontrol etme ye­teneğinin olmadığı anlamına gelmekte, Frankenstein modeli bilgi ve bilim iddialarının ardında yatan dehşeti ortaya koymaktadır. Bu bakış açısından bakıldığında, insan sorun çözücü olarak değil biz­zat sorunun kendisi haline gelir.
Risk saplantısının nihai sonucu insanın çaresiz bir varlık olarak görülmesi ve insanın ilerleme potansiyelinin küçümsenmesidir. So­nuçta ortaya çıkan insan oldukça garip bir varlıktır. İnsanın yaşadı­ğı başarısızlıklar, hatalı bir kararın sonucu ya da ders alınacak birer deneyim olarak görülmez, gündelik yaşamla baş edemeyen bir ya­ratığın doğal durumu olarak kabul edilir. İnsanın yaşamla baş edemeyeceği şeklindeki bu varsayım risk yelpazesini daha da genişle­tir. Önlem ilkesinin barındırdığı, kötümser insan anlayışı bireyi ça­resiz ya da hasta olarak resmeder.
Günümüzde, insanın başarısızlıklarını anlamlandırmak için, in­sanları etkilediği iddia edilen çeşitli tıbbi veya psikolojik bozukluk­lara ya da sendromlara başvuruluyor. Yeni risklerin icat edilmesiy­le, yeni bozuklukların “keşfi” arasında çok yakın bir ilişki var. “Risk altında” olduğu ilan edilen insanların yeni bir tıbbi ya da psi­kolojik rahatsızlığın pençesinde olduğu varsayılıyor.
Sözkonusu bozukluklar meselesi özellikle çocukları etkiledi. Özel yardıma ihtiyaç duyduğu ya da belirli bir bozukluktan muzdarip olduğu söylenen çocukların sayısı hızla artıyor. New York’taki devlet okullarında, yaklaşık olarak her sekiz öğrenciden biri “en­gelli” olarak nitelenmiştir. Hiperaktivite, dikkat eksikliğinden kay­naklanan hiperaktivite, travma sonrası stres bozukluğu veya okuma bozukluğu tanısı konan çocukların sayısı giderek artıyor. Zayıf not­ların kötü bir eğitim sisteminden değil de bir “akademik başarı bozukluğu”ndan kaynaklandığının açıklanması da an meselesi!
Yetişkinler de bu sürecin dışında kalamıyor. Bazı tahminlere gö­re, Amerikalıların yüzde 20’si tanı koyulabilen bir hastalıktan mağ­dur. Seçilen kritere bağlı olarak, obezite sorunu ya da “yemek ye­me bozukluğu” yaşayan Amerikalıların oranı yüzde 50’ye varıyor. İlişkilerinde sorun yaşayan kişilerin uyum bozukluğu çektiği belir­tiliyor. “Mükemmeliyetçilik ve inatçılık” davranışı gösterenlere ise “obsesif-kompulsif bozukluk” tanısı koyuluyor. Utangaç kişiler ise sosyal fobi mağduru.
Bunların dışında yeni bağımlılıklar da var. American Associati- on on Sexual Addiction Problems (Amerika Cinsel Bağımlılık So­runları Merkezi) tahminlerine göre, Amerikalıların yüzde 10 ila 15’i seks bağımlısı. Bazı yazarlara göre, “gıda bağımlılığı en az al­kol bağımlılığı kadar ciddi bir mesele” Yeni bağımlılıkların keşfe­dilmesi olgusu sadece ABD’yle sınırlı değil. İngiliz akademisyen­ler de kervana katılıp bugüne kadar bilinmeyen çeşitli bağımlılıkla­rın tehlikelerine dikkat çekmeye başladı. Bir akademisyen, Economic and Social Research Council (Ekonomik ve Sosyal Araştırma­lar Konseyi) tarafından sağlanan destekle alışveriş bağımlılığı ol­gusunu inceliyor; Plymouth Üniversitesi’nde görevli iki akademis­yen ise bilgisayar oyunu takıntısı olan çocukların “alkol ve sigara tiryakilerinin aldığı hazzı duyduğu”nu ve dolayısıyla bağımlılık be­lirtileri gösterdiğini belirtiyor.
Yeni bozuklukların, belirtilerin ve bağımlılıkların icadıyla birlikte, giderek artan sayıda toplumsal sorun tıbbileşiyor, yani insa­nın hiçbir etki edemeyeceği tıbbi sorunlara dönüştürülüyor. Bu eği­lim, insanoğlunun sayısız eksikleri olduğunu ve insan potansiyeli­nin zayıflığını vurguluyor. İnsanın yaşamla baş edemediğine inanı­lıyor. Çeşitli travma ve bozukluklar yaşayan insanların sayısının bu kadar yüksek çıkması, zavallı insanoğlunun gündelik yaşamın risk­lerine karşı sürekli gözetim altında tutulup korunması gerektiği inancını daha da pekiştiriyor.
Belirsizlikler içindeki toplumumuz, giderek en zayıf üyelerinin standartlarını benimsemeye başladı. Bu sürecin sonucunda da kur­ban ya da mağdur kültürü oluştu. Herkes risk altında olduğuna gö­re, herkes kurbandır. Günümüzde insanlar bu mağduriyetle baş ede­bilmek için profesyonel rehberlik hizmeti alıyor. Bu tedavinin tek sonucu ise kişinin yaşamındaki tehlikelerin “farkına varması” ve risk bilincinin iyice pekişmesi oluyor. Kendi hayatınızı kontrol et­me çabası olumsuzlanıyor. ABD’de kendi “bozukluk”unu aşmaya ve yaşamına devam etmeye kalkışan insanlara “mükemmeliyet kompleksi” tanısı koyuluyor." Güvenli bir yaşam sürmek için har­canan çabalar ise son derece meşru görülüyor.
ÇARESİZ İNSANOĞLU
Sürekli risk uyarıları eşliğinde güvenliğin yüceltilmesi, insan düş­manı bir entelektüel ve ideolojik atmosfer yaratır. Toplum ve birey­ler, azimlerine ket vurmaya ve davranışlarına sınır getirmeye çağ­rılır. Bu sınırlama talebi, bilim, eğitim, yaşam standartları vb. fark­lı konulardaki tartışmalarda dile getiriliyor. Beklentilerin bu şekil­de azaltılmasını meşrulaştırmak için de, bilimin yıkıcı boyutu abar­tılıyor ya da insanlar hayatla baş edemeyen zavallı varlıklar olarak resmediliyor.
Güvenliğin kutsanması ve risk almanın lanetlenmesinin gele­cekte önemli sonuçları olabilir. Eğer yenilik ve deneyler engellenirse, toplum karşısına çıkan sorunlarla uğraşmaktan aciz olduğunu kabul etmiş olur. Bizi ve çocuklarımızı riskten koruma adına deney yapmanın sınırlandırılması aslında insanın potansiyelinin hor görüldüğü anlamına gelir.
Buradaki paradoks, güvenlik arayışının er ya da geç geri tepecek olması. Gerçekten de güvenlik arayışı diğer insan faaliyetlerin­den daha az riskli değil. Örneğin, Peru’nun başkenti Lima’daki su uzmanlarının klorun risk taşıdığı düşüncesiyle şehirdeki su kuyularını klorlamaktan vazgeçmesi üzerine Güney ve Orta Amerika’da baş gösteren kolera salgınında 6000 kişi öldü ve 700.000 kişi has- lalandı. Tarih boyunca her zaman güvenliğin asıl kaynağı çeşitli yenilikler ve deneyler olmuştur. İnsan deney yaparak toplumsal ve doğal süreçlere dair kavrayışını artırdıkça yaşam daha güvenli bir hale gelmiştir. Güvenliği artırmak için onu daha fazla istemek yet­mez. Riskten kaçınmaya ve güvenliğini artırmaya çalışan kişi, so­nuçta yalnızca saplantılarının arttığına tanık olur. Oysa, toplumlara geçmiştekinden daha fazla güvenlik getiren şey, sosyal ve bilimsel yenilikler sayesinde insanın yaşamı üzerindeki kontrolünün artma­sıdır.
Günümüzde, risk alma korkusu kahramanı değil kurbanı alkış­layan bir toplum yarattı. Herkesten, adeta bir televizyon programın­daki bir yarışmacı gibi, en garip ve sıradışı insan olduğunu ve uz­man yardımını en fazla hak eden kişi olduğunu ispatlaması isteni­yor. Aktif olmanın değil pasif olmanın, cesaretin değil güvenliğin en önemli erdemler olduğu düşünülüyor. Sonuçta ortaya çıkan ça­resiz bireyi avutmak için kendisine, krizler ve felaketlerle dolu bu dünyada hayatta kalmakla bile büyük bir iş başardığı söyleniyor.