Yavaşlık / Milan Kundera


I - Akşamdan gidip geceyi bir şatoda geçirme tut­kusuna kapıldık. Fransa’da çoğunu otele dönüştür­düler şatoların: yeşilliğin kökünün kazındığı çirkin bir alanda yitmiş el kadar yeşillik parçası; uçsuz bu­caksız bir yol ağının ortasında bir sığınak, hıyabanlar, ağaçlar ve kuşlar sığınağı. Arabayı ben kullanı­yorum, arkamdan gelen arabayı dikiz aynasında iz­liyorum. Soldaki küçük ışık göz kırpıp duruyor ve arabada sabırsızlık belirtileri. Beni geçmek için bir fırsat kolluyor sürücü; alıcı kuşun serçeyi pusuda beklemesi gibi o ânı bekliyor.
Karım Vera konuşuyor: “Fransa’da her elli daki­kada bir insan ölüyor yollarda. Şunlara bak, hepsi de­li bunların, nasıl sürüyorlar. Sokak ortasında yaşlı bir kadını soyarlarken gıkları çıkmayan, tedbiri elden bırakmayan insanlar bunlar. Direksiyona geçince kor­ku morku vız geliyor, unutuyorlar, nasıl oluyor bu?”
Yanıtı ne bu sorunun? Belki de şu: Motosikleti­nin üzerine yumulmuş giden insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; zamanın sürekliliğinden kopmuştur; başka bir de­yişle, esrime durumundadır; bu durumda yaşı, karı­sı, çocukları, kaygıları umurunda bile değildir, unut­muştur onları, bu nedenle korkmaz, çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve gelecekten kurtulmuş bir insan için korkacak bir şey yoktur.
Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız. Motosiklet sürücüsünün tersi­ne, koşucu, kendi bedeninin varlığını her zaman du­yumsar, ilaç ampullerini, soluk durumunu hiç aklın­dan çıkarmamak zorundadır; gövdesinin ağırlığını ve yaşını hisseder koşarken, kendi kendinin ve ya­şamının zamanının her zamankinden daha fazla bi­lincindedir. İnsan hız yeteneğini bir makineye dev­redince her şey değişir: Artık kendi gövdesi oyunun dışındadır ve bir hıza teslim eder kendini, cisimsiz, maddesiz bir hıza, katıksız hıza, hızın hızlılığına, es­rime hıza.
Tuhaf bağlaşım: tekniğin kişiliksiz soğukluğu ve esrimenin yalımları. Bundan otuz yıl önce, cinsel özgürlük konusunda bana bir ders (dondurucu bir ku­ramsal ders) veren, erotizmin parti komiserine benze­yen, ciddi ve coşkun görünüşlü şu Amerikalı kadını anımsıyorum; çektiği söylevde ikide bir cinsel doyum sözcüğünü kullanıyordu, orgazm deyip duruyordu; saydım: tam kırk üç kez. Cinsel doyum tapıncı: cinsel yaşamda hayal edilen, cinsel yaşama yansıtılan katı ilkeci yararcılık; yararsızlığa karşı verimlilik; aşkın ve evrenin biricik gerçek amacı olan coşkun bir patla­maya erişmek için, olabildiğince çabuk aşılması gere­ken bir engele indirgenmiş çiftleşme.
Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Ah ne­rede şimdi geçmişin aylakları? Halk türkülerinin tembel kahramanları neredeler, bir değirmenden ötekine sürüklenip duran, açık havada yıldız palas­ta uyku çeken şu serseri tayfası nerede şimdi? Kır yollarıyla, çayırlarıyla, harman yerleriyle, doğa gü­zellikleriyle nereye gittiler? Bir Çek atasözü onların tatlı aylaklıklarını bir eğretilemeyle tanımlar: Tanrı’nın pencerelerini seyrediyorlar. Tanrı’nın pence­relerini seyreden kimsenin canı hiç sıkılmaz; mutlu­dur. Günümüz dünyasında işsizlik’e dönüştü aylak­lık; aynı şey değil kuşkusuz: îşe yaramaz hisseder kendini işsiz insan, canı sıkılır, yoksun kaldığı devi­nimi arar durmadan.
Dikiz aynasına bakıyorum: Karşı yönden gelen arabalar yüzünden bir türlü beni sollayıp geçeme­yen aynı araba. Sürücünün yanında bir kadın var; adam kadına neden gülünç bir şeyler anlatmıyor acaba? Elini niçin onun dizine koymuyor? Bunu ya­pacağına, önündeki arabayı yeterince hızlı sürme­yen sürücüyü lanetleyip duruyor; kadına gelince; o da sürücüye eliyle dokunmayı aklına bile getirmi­yor, kafasının içinde onunla birlikte araba kullanı­yor ve o da beni lanetleyip duruyor.
Bana gelince; ben Paris’ten bir kır şatosuna ya­pılan bir başka yolculuğu, Madame de T. ile ona re­fakat eden genç Şövalye’nin bundan iki yüz yılı aş­kın bir süre önce yaptıkları yolculuğu düşünüyo­rum. Birbirlerinin ilk kez bu kadar yakınında duru­yorlar, hızın yavaşlığının yarattığı o dile gelmez kösnül hava onları içine alıyor: Arabanın devinimlerine uygun olarak sallanan iki vücut birbirine dokunu­yor, önce rastlantıyla, sonra bile bile ve oluyor ola­cak olan, öykü başlıyor.