14 Nisan 2011 Perşembe

Yaratma Cesareti / Rollo May


YARATICILIK VE BİLİNÇDIŞI

Herkes zaman zaman, "kafamda bir şimşek çaktı", "birden İçime doğdu", "o an uyandım", "bende şafak söktü", "kafama dank elti" gibi ifadeleri kullanır durur. Bunlar yaygın bir yaşantıyı anlatmanın değişik yolları: Farkındalık düzeyimizin altındaki bir derinlikten fikirlerin fır­layıp gelmeleri. Bu diyarı, bilinçaltının, bilinç öncesinin ve farkındalığın alımdaki diğer düzeyleri barındıran bir çanta gibi görüp "bilinçdışı" diye adlandıracağım.
Bilinçdışı tabirini kullandığımda, hiç şüphesiz bir steno gibi anlamlıyorum. Belli bir bilinçdışı yoktur; bilinçdışı daha çok yaşamının bilinçdışı kalan boyutlarıdır (ya da kaynakları, çehreleri). Bilinçdışını, bireyin gerçekleyemeyeceği veya gerçeklemeyeceği eylem ve farkında­lık gizilgüçleri olarak tanımlıyorum. Bu gizilgüçlcr "özgür yaratıcı­lık" diye adlandırabileceğimiz şeyin kaynağıdır. Bilinçdışı fenomenle­rin keşfedilip açımlanmasının yaratıcılıkla çarpıcı bir ilişkisi var. Kay­nağı kişiliğin bu bilinçdışı derinliklerinde olan yaratıcılığın doğası ve öznitelikleri nelerdir?

1.
Bu konudaki keşif-yolculuğumuza kendi başımdan geçmiş bir olayla başlamak istiyorum. Kaygının Anlamı üzerine araştırma yapan bir li­sansüstü öğrencisiyken kaygıyı bir bekâr anne topluluğunda --New York City'nin bir bakımevindeki 18-20 yaşlarındaki gebe genç kadınlar üzerinde-- incelemiştim. Kaygı üzerine profesörlerimin de kendimin de hoşuma giden iyi, güçlü bir varsayımım vardı--bireylerdeki kaygı eğilimi anneleri tarafından ne ölçüde dışlanmış olduklarıyla orantılıydı. Bu, psikanaliz ve psikolojide genel olarak kabul gören bir varsayım olagelmişti. Bu genç kadınlar gibi kişilerin kaygısının, kaygı-yaratan duruma, evlenmeden gebeliğe eklemlenebileceğini ve sonra kaygıla­rının özgün kaynağının —yani annenin dışlamasının— daha açık bir biçimde incelenebileceğini varsayıyorum.
Genç kadınların yarısının varsayımıma mükemmelen uyduğunu gördüm. Diğer yandan Öteki yarı hiç de uygun değildi. Bu ikinci grup­taki kadınlar Harlem ve Alt Doğu Yakası'ndandı ve anneleri tarafından temelli dışlanmışlardı, içlerinden Helen adını vereceğim biri, on iki çocuklu bir aileden geliyordu ve annesi, Hudson nehrinde çalışan bir mavnanın bekçisi olan babasıyla yazın ilk günü yalnız kalabilmek için çocukları dışarı kovalıyordu. Helen babasından gebe kalmıştı. O bakımevindeyken, babası ablasının ırzına geçmekten Sing Sing'e ka­patılmıştı. Bu topluluğun diğer genç kadınları gibi Helen de bana "güçlükler var ama endişelendirmiyor bizi" diyebilmişti.
Bu bana çok garip geldi ve verilere inanmakta güçlük çektim. Oysa olgular apaçık görünüyordu. Rorschach, TAT testleriyle birlikte kul­landığım diğer testlerle söyleyebildiğim, bu temelli dışlanmış genç kadınların olağandışı ölçüde bir kaygı taşımadıklarıydı. Anneleri tarafından kapı dışarı edilince, arkadaşlarını basit bir biçimde sokaktaki diğer akranları arasından seçmişlerdi. Böylece psikolojiden bildikleri­me göre beklediğimi? kaygı eğilimini bulgulayamıyordum.
Bunun nedeni neydi? Dışlanan genç kadınlar yaşadıkları kaygıdan ötürü katılaşmış, duygusuzlaşmış, bu yüzden de dışlanmayı hissetme­mişler miydi? Bunun yanıtı açık biçimde olumsuzdu. Kaygıyı yaşama­yacak olan psikopatik ya da sosyopatik tipler miydi bu genç kadınlar? Yine, hayır. Kendimi çözümsüz bir problemin içine hapsolmuş hisset­tim.
Sonraları bir gün, bakımevinde büro olarak kullandığım odada kitap­larımı ve kâğıtlarımı bir yana koyduktan sonra, yol boyunca metroya doğru yürüdüm. Yorgundum. Bu zahmetli işin tümünü kafamdan sıyı­rıp atmaya uğraştım. Sekizinci Sokak istasyonunun girişinden yirmi metre ötede "kafamda aniden şimşek çaktı", varsayımıma uymayan genç kadınların tümü de proleter sınıftandı. Bu fikir çakar çakmaz, bir dolu diğeri de sökün etti. Sanıyorum tümden yeni bir varsayım zihnimde ipini koparana kadar bir adım daha atmadım. Anladım ki ku­ramımın tümü değişmek durumundaydı. O an kaygının kaynağı olan Özgün darbenin annenin dışlaması olmadığını gördüm; kaygının kay­nağı dışlanmanın kabullenilmemesindeydi.
Proleter anneler çocuklarını dışlamışlardı, ama bunu yaparken kuş­kuya yer bırakmamışlardı. Çocuklar dışlandıklarını biliyorlardı; sokağa döküldüler ve kendilerine yeni yoldaşlar buldular. Durumlarında hiçbir kaçamak yoktu. Dünyalarını —iyi de olsa kötü de olsa— tanıyorlardı ve kendilerini dünyalarına yerleştirebildiler. Oysa orta-sınıfın genç kadınları ailelerinde hep aldatılmışlardı. Onlar hâlâ sever gibi görünen anneler tarafından dışlanmışlardı. Kaygılarının gerçek kaynağı sadece dışlanma değil, buydu. Daha derin kaynaklardan gelen kavrayışları karakterize eden bu anlık aydınlanma ile, kaygının, içinde olunan dünya­yı tanıyamamaktan, kişioğlunun kendini, kendi varoluşuna yerleştirememesinden geldiğini gördüm. Kanaatim orada, sokakta oluşmuştu — sonraki düşünceler ve yaşantılar daha emin olmamı sağladı—, bu ku­ram ilkinden daha iyi, kesin ve şıktı.
2.
Bu sıçrama cereyan ettiğinde, o anda olup biten neydi? Benim de­neyimimi bir başlangıç olarak alırsak, İlk göze çarpan, kavrayışın bi­linçli zihnime, ussal bir biçimde düşünme çabama karşı zorlayarak gir­diği. İyi ve güçlü bir savım vardı ve çok sıkı bir şekilde onu kanıtla­maya çalışıyordum. Tabir caizse, bilinçdışı, sımsıkı sarıldığım bilinçli inancımı yarıp geçti.
                Carl Jung sık sık, bilinçdışı yaşantı ile bilinç arasında bir çeşit zıtlaşma, kutuplaşma olduğu meselesini ortaya getirmiştir. Bu ilişki­nin telafi edici olduğuna inanıyordu: Bilinç, bilinçdışının yabanıl, mantıksız sapkınlıklarını kontrol ederken, bilinçdışı da bilincin baya­ğı, boş, yavan ussallıkta kuruyup gitmesine engel oluyordu. Bu telafi özel sorunlarda da geçerlidir: Eğer bir konu üzerinde bilinçli olarak bir yönde fazla ileri gitmişsem, bilinçdışı diğer yöne meyledecektir. Bu şüphesiz, bir fikir için girdiğimiz mücadelede bilinçli savlarımızda daha da dogmatikleştikçe, bilinçdışından şüphenin darbeleriyle daha çok sarsılmamışın da nedeni. Şam yolundaki Aziz Paul ve Bowery'nin alkoliği gibi değişik insanlar da böylesi kökten dönüşümlere bu yüzden uğruyorlar — diyalektiğin bastırılmış bilinçdışı yanı infilak ediyor ve kişiliği eline geçiriyor. Eğer böyle ifade edebilirsem; bilinçdışı tam da bilinçli düşüncemizle en katı nereye yapışmışsak orada delip geçmek­ten —bozup dağılmaktan— haz alıyor.
Bu hamlede cereyan eden basit bir biçimde genişleme değil; çok daha dinamik bir şeydir. Salt farkındalığın yayılması değil; daha çok bir nevi cenk. Kişinin içinde, bîr yanda bilinçli olarak düşündükleri ile diğer yandan doğmaya çabalayan bir perspektif, bir kavrayış arasında dinamik bir mücadele kopar gider. Ardından kaygı, suç, coşku ve yeni bir fikrin ya da görüşün gerçekleştirilmesini her zaman izleyen mem­nuniyet eşliğinde kavrayış doğar.
Kavrayışın bir şeyleri yıkıp devireceği gerçeği bu hamlede duyulan suçun nedenidir. Kavrayışım diğer varsayımımı yıktı, bu kavrayışın birçok profesörümün inandığını da yıkabilecek olduğu gerçeği beni endişelendirdi. Ne zaman bilimde önemli bir fikrin, ya da sanatta önemli bir biçimin öne çıkması söz konusu olsa, bu yeni fikir bir yığın insanın entelektüel, tinsel dünyalarının sürmesini sağlayan özü yıkar dağıtır. Has yaratıcı üründeki suçun kaynağı budur. Picasso'nun allını çizdiği gibi, "Her yaratma edimi, ilk Önce bir yıkma edimidir."
Bu hamle kendisinde bir kaygı unsurunu da taşır. Çünkü, daha önce­ki varsayımımı yıkmakla kalmadı, kendi dünyamla ilişkimi de sarstı. Böyle bir zamanda kendimi, varolduğunu henüz bilmediğim bir daya­nağı arar durumda bulurum. İleri çıkarak her yanı kaplayan kaygı duy­gusunun kaynağı budur; bu sarsıntının belli bir dereceye kadar olma­dığı bir durumda, gerçekten yeni bir fikrin oluşmasına olanak yoktur.
Ama, yukarıda söylediğim gibi, suç ve kaygının ötesinde bu ham­leyle gelen esas duygu memnuniyettir. Yeni bir şey görmüşüzdür. Fizikçi ve diğer doğa bilimcilerin "zarafet"in deneyimi dedikleri yaşantıya katılmanın coşkusudur içimizdeki.

3.
Bu kavrayışın öne fırlamasıyla ortaya çıkan bir ikinci şey, çevrem­deki her şeyin aniden canlılık kazanmasıdır. Aşağı doğru yürüdüğüm o sokaktaki evlerin, normalde anında unutmayı tercih edeceğim yeşilin çirkin bir tonuna boyanmış olduğunu anımsayabiliyorum. Bu deneyi­min canlılığı sayesinde tüm çevremin renkleri keskinleşti ve bunlar yaşantımın içine girdi; bu çirkin yeşil hâlâ belleğimde duruyor. Kav­rayışın çıkageldîği an dünyayı sarmalayan özel bir yan saydamlık vardı. Ve görüşüm özel bir nitelikle donanmıştı. Bunun bilinçdışı ya­şantının bilince yaptığı hamleye eşlik ettiğine inanıyorum. Deneyimin bizi bunca ürkütüşünün nedenlerinden biri de bu: Dünya, hem içsel, hem de dışsal olarak ansal büyüleyiciliği olan bir yoğunlukla yüklenir. Vecd dediğimizin bir yüzü bu — bilinçdışı yaşantının bilinçle bütün­leşmesi: Kurgudaki bir bütünlük değil, dinamik, dolayımsız bir kay­naşma.
Vurgulamak İslediğim, kavrayışımı rüya görüyormuş gibi, kendim ve dünyayı da mat ve bulutsu yaşamadığım. Yaygın bir yanlış anlama, kişinin böylesi bir kavrayışı yaşarken, algının donuk kaldığıdır. Algı­nın gerçekte daha da keskin olduğuna inanıyorum. Evet bu kavrayışın bir çehresi benlik ve dünyanın kaleidoskopik bir hal aldığı bir rüyayı andırabilir; diğer çehresi ise keskinleşmiş bir algı, bir dirilik, çevre­mizdeki şeylerle ilişkimizdeki bir yarı-saydamlıktır. Dünya diri ve unu­tulmaz bir hale gelir. Bu yüzden bilinçdışı boyutlardan gelen bir hamle duyumsal yaşantının artışını da içinde barındırır.
Aslında, bahsetmekte olduğumuz tüm deneyimi bilincin bir yüksel­me durumu, olarak tanımlayabiliriz. Bilinçdışı, bilincin derindeki boyu­tudur; bu çeşit bir kutupsal çatışma içinde bilince yükselince sonuçla, bilinç yoğunlaşmaktadır. Sadece düşünme yetisini yükseltmekle kal­maz; duyumsal süreçleri de güçlendirir, ve muhakkak ki belleği de yoğunlaştırır.
Böylesi kavrayışlar oluştuğunda gözlediğimiz üçüncü bir şey var — kavrayış hiçbir zaman ıskalayan ya da denk gelen bir şey değil, kav­rayışın belirişi, asıl unsurlarından biri de kendimizi verişimiz, bağlayı­şımız olan bir model uyarınca gerçekleşir. Bu hamle sadece "oluruna bırakarak", "İşi bilinçdışının halletmesine bırakarak" çıkıp gelmez. Kavrayış daha çok, tam da bilincimizle kendimizi en yoğun bir biçim­de bağladığımız alanlardaki bilinçdışı düzeylerden doğar. Kavrayış ba­na, yerleştiğim küçük büroda kitaplarımı, notlarımı bir kenara koy­duğum anın hemen üstünde, en iyi ve en enerjik bilinçli düşüncemi adadığım problemin eşiğindeyken geldi. Aniden ortaya çıkan fikir, yeni biçim, bilinçli farkındalığım içinde mücadele ettiğim tamamlanmamış bir Gestalt'ı tamamlamak üzere geldi. Bu tamamlanmamış Gestalt'tan, bu sonuna gelmemiş modelden, bu biçimlenmemiş biçimden tam an­lamıyla, bilinçdışından yanıtını alan bir "çağrı" olarak söz edebiliriz.
Bu deneyimin dördüncü niteliği, kavrayışın çalışma ve gevşeme arasındaki bir geçiş anında gelmesi; iradi çabanın kesintiye uğradığı ara zamanlarda. Benim hamlem, zihnim meseleden uzak, kitaplarımı bir köşeye koymuş, aklım problemin uzağında metroya yürürken belirdi. Probleme gösterilen yoğun özen —üzerinde düşünmek, onunla müca­dele etmek— sanki emek sürecini başlatır ve sürmesini sağlar gibidir, ama modelin, ortaya çıkartmaya çalıştığım kısmından farklı bir parçası da doğmaya çabalamaktadır. Böylece, yaratıcı etkinlikte barınan geri­lim görünür oluyor. Çok katı, dogmatik ya da daha önceki vargılara bağlıysak, bu yeni unsurun bilincimizde ortaya çıkmasına asla izin vermeyiz; kendimize, içimizde bir başka düzeyde var olmakta olan bil­ginin farkına varma iznini hiçbir zaman vermeyiz. Oysa, kavrayış sık sık da bilinçli titizlik, bilinçli gerginlik gevşetilinceye dek doğamaz. Böylelikle iyi bilinen bir olguyla karşılaşıyoruz: Bilinçdışı hamle, yoğun bilinçli emekle, gevşemenin değişimlerini gereksiniyor ve be­nim durumumda olduğu gibi, bilinçdışı kavrayış sık sık geçiş anında oluşuyor.
Albert Einstein bir keresinde Princeton'daki bir arkadaşına: "Neden en iyi fikirler aklıma sabahları tıraş olurken geliyor?" diye sormuştu. Arkadaşı, benim de burada anlatmaya çalıştığım gibi, alışılmadık fikir­lerin ortaya çıkması için sıklıkla zihnin —dalgınlıkta ya da gün düşlerinde serbest kalması gereken— iç kontrollerinin gevşemesi gerektiği yolunda yanıtlamıştı.

4.
Şimdi de on dokuzuncu yüzyılın sonuyla, yirminci yüzyıl başları­nın büyük matematikçilerinden biri olan Jules Henri Poincare'nin, be­nimkinden daha karmaşık ve daha zengin olan deneyimini ele alalım. Poincare otobiyografisinde hayranlık uyandıran bir açıklıkla, yeni kav­rayış ve kuramlarının ona nasıl geldiğini anlatır, ve bir "hamle"nin vu­kuatını çevreleyen şartları canlı bir biçimde dile getirir.

On beş gün boyunca, sonradan Fuchs fonksiyonları diye isim­lendirdiğim fonksiyonların olamayacağını kanıtlamaya çabaladım. O zamanlar çok bilgisizdim; her gün çalışma masa­mın başına oturup bir ya da iki saat kalıyor ve hiçbir sonuca varmadan bir yığın kombinasyonu deniyordum. Bir gece, ade­tim değilken, koyu kahve içtim ve uyuyamadım. Fikirler sürülerle üşüştü; tabir caizse, çiftlerin kenetlenip kararlı bir kombinasyon oluşturana dek çarpışıp durduklarını hissettim. Ertesi sabaha dek, hipergeometrik serilerden gelen Fuchs fonk­siyonlarının bir sınıfının varlığını oluşturabildim; geriye sonuçları yazmaktan başka bir şey kalmamıştı, ki bu da topu topu birkaç saat sürdü.

Henüz genç bir adamken, askeri görevini yapmaya çağrıldı ve bu arada geçen aylarda düşüncesinde bir şey olmadı. Bir gün Güney Fransa'daki bir kentte, bir başka askerle konuşarak otobüse biniyordu. Ayağını basamağa atmak üzereyken —anı bu kadar kesin biçimde be­lirtiyor— keşfetmiş olduğu bu yeni matematik fonksiyonlarının daha önceleri üzerinde çalışmış olduğu geleneksel matematikle nasıl ilişkilendiklerinin yanıtı aklına geliverdi. Poincare'nin deneyimini okuduğumda —ki kendi yaşamımdaki olayın sonrasıydı— bu özel ke­sinlik ve canlılığın gösterdiği benzerlik beni çarptı. Poincare basamağı çıktı, otobüse girdi, arkadaşıyla konuşmasına ara vermeden devam etti, ama anında bu fonksiyonların genel matematiğe ilişkilendikleri yolu tümüyle kavramıştı.
Otobiyografisinin askerlik görevinden döndükten sonraki bir bölü­müyle devam edersek:
Sonra dikkatimi, açık bir biçimde pek başarı sağlayamadığım ve daha önceki araştırmalarımla ilişkili olduğundan şüphe duy­madığım birtakım aritmetik sorularının incelenmesine yönelt­tim. Başarısızlığımdan tiksinerek, birkaç gün geçirmek üzere deniz kıyısına gittim ve bambaşka şeyler düşündüm. Bir sabah, kumsalda yürürken, üç tabanlı belirsiz kuadratik biçimlerin arit­metik dönüşümlerinin, Öklidçi-olmayan geometrinin biçimleriyle özdeş olduğu fikri, tamamen aynı anilik,kısalık ve dolaysızlık özelliğiyle aklıma geliverdi.