26 Nisan 2011 Salı

Fikir Kırıntıları / Cemil Sena



I
Doksan yaşında olduğu halde henüz genç olduğunu iddia eden bir adama rasgeldim. Bu adam hayatını perhizle geçirmiş, ( yapma ) dedikleri şeylerden kaçmış ve ( yap ) dediklerine koşmuş... Ve bana “işte sen de böyle yaşarsan doksanında da genç kalırsın !” dedi. Yasak edi­len şeylerin lezzetini tatmayan bu adamın yaşlı bir meşe ağacından ne farkı vardır? Hepimiz «Şunu yap, iyidir, ötekini yapma, fenadır! » diye bin bir emirle karşılaşırız. Bir şeyin fenalığını tecrübe etmeden nasıl anlayabi­liriz? Ve her tecrübe edene na­sıl inanabiliriz? Esasen « peki!» dediğimiz zamanlarda bile “bu  fena!” dedikleri şeyleri bir defa da biz işlemek istemedik mi? Hayatı bize bin bir gizliliklerle dolu bir masal, bir bilmece hali­ne getirmektense onun kapısını açmak ve onu olduğu gibi kabul etmek ve ettirmek lâzımdır. Ken­dimiz yarattığımız halde, Allahtan ve büyüklerden geldiğini zannettiğimiz ayıpları ve günah­ları biraz da biz işleyelim! Zaval­lı adam, kavuşmak için hasret çektiği şeyleri başkalarının tattığını göre göre gözü açık giden adamdır. Daha zavallı adam ise zarar ve faydanın neresinden dönmek ve neresinde ilerlemek lâzım geldiğini anlamadan yolu­na devam eden adamdır!

II
Ey genç! Seni kanmış ve doymuş görmek istemiyorum. Bu yüz ancak bir ölü çehresine yakışır; sen üzüleceksin ve üzeceksin! Istırabın tadını alacak ve onu kaldırmak için yeni zah­metlere, yeni acılara katlanacak­sın ! Yaşamak için bin bir ölüm­den birini değil hepsini göze alacaksın! Ne istediğini bilmeyenler gibi değil, bilenler gibi uğraşacak, ve istediğine kavuş­tuğun dakikada bir yenisini ya ya­ratacaksın! Ve bu bitmez tüken­mez yolculukta saadetini dam­la damla içmek ve her damla­nın verdiği sarhoşlukla zehirlen­miş gibi daha tatlı, ve daha te­miz ve daha büyük bir şifa arayacaksın!  Yenilik ve  değişiklik içinde geçecek olan hayatın aşk­ta olduğu kadar da bilgi ve fazi­let işlerinde dalgasızlıktan, fırtınasızlıktan, soğukluktan kaçmalı; ve ruhundaki ateş kül olmadan yeni yangınlar yapan bir afet kesilmelidir. İşte ancak o vakit sen, insanın ve zekânın bu âlem­de; yapmaya memur olduğu işle­ri başarmış ve bir faniye mukad­der olan saadetleri toptan ve ka­narak içmiş olursun!

III
Ey, genç! Ben sana ferdin ve cemiyetin kanununa uygun değil, bu âlemde yaşayan hayatın kanununa uygun bir ahlâka itaat et diyorum! Fertler  aciz ve cemiyetler köledir! Fakat hayat, bütün bunları aşan ve bun­lara şekil veren bir  kuvvet, bir gayedir, öyle ise çalışacaksın! Ve çalışmanın sana getireceği faydadan ziyade çalışmanın biz­zat kendisinden hoşlanacaksın! Zira pek çok emekler vardır ki onun bize verdiği menfaat sarf ettiğimiz   kuvvetlere göre asıl saadet, emeğin  veriminde değil, bu verimin hayalile geçen uğ­raşmalarda ve didinmelerdedir!

IV
Her peygamber, « insanlara son hakikati verdiğini ve artık saadetin bütün  kapılarını kendi dininin anahtariyle açabileceği­mizi »temin eder, her kanun ve her ahlâk kaidesi de ayni iddia­dadır. Ey genç ! Bütün insanlığı mesut etmiye imkân var mı sanır­sın? Ne ihtiyâçları, ne kabiliyet­leri birbirine uymayan insan, tabiatın garip olduğu kadarda aç bir iradesidir, bu kuvvet tabia­tı ve kendi kendini aşmadıkça saadete kavuşamayacaktır. İlim, dine, kanuna ve ahlâka rağmen bizi yavaş yavaş bu tepeye tır­mandırmaya çalışıyor!  Halbuki o da, bize saadet ümitlerini büs­bütün kapatmaktadır. Aç gözlü insan, her gün bir meçhulü hal­lediyor. Buna mukabil yüzlerce meçhulle karşılaşıyor. Hallettik­lerimiz, bulduklarımızın karşısın­da ne kadar zavallıdır. Şüphesiz ki bu noktada, hayvan, insandan; iptidai, medeniden daha bahtiyardır. Zira, bilmeye başlamak bu âlemde oynanan  büyük dramı uzaktan ve bir kenardan seyret­meye başlamak demektir. Bunun içindir ki, ey genç, sana ya hiç bir şey bilme veya az bir şeyi çok iyi bil diyorum! Bütün bir insan­lığın saadeti hülyasından vazgeçerek kendini mesut etmeye çalış, diyorum! Zira her ( ben ) mesut oldukça (biz ) de mesut olacaktır!

V
İnkılâplar, ihtilâllar, dini ve medeni yenilikleri, hayatın eski bir Efendiye isyanını ifade eder­ler. İnsan, bütün bu çarpınmala­ra, didinme ve uğraşmalara rağ­men yeni kuvvetlerin kölesi ol­maya devam edecek ve bazan da Efendiye sadakati nisbetinde me­sut olduğuna inanacaktır. İnsan bu köleliğe nasıl devem etmesin ki, ayni toprağa ekilen ve bir cinsten olan tohumlar, ayni ihti­mamı görmüş olsalar bile boyla­rı ve gürbüzlükleri birbirine uymayan bir takım ağaçlar hali­ne gelirler. Ya ayni toprağın beslediği başka başka cinsten fidanların meyvelerindeki biçim ve lezzet farkını görmüyor muyuz? İşte insan da böyledir. İnsan ancak Allah nazarında müsavidir. Yoksa hepimizi besleyen ve ye­tiştiren tabiat, cinsimiz ayni ol­duğu halde her birimize başka başka kabiliyetler vermiştir! Ben elbette, istemesini ve yap­masını bilen bir insan olduğum müddetçe, ne yaptığını ve ne istediğini bilmiyenleri fikrimin ve kuvvetimin kölesi yapacağım! Ve onlar, âcizler, kendiliğinden arkamıza düşecek ve önümüzde yerlere kapanacaktır. Köleliğe ve Efendiliğe lâyık insanlar var oldukça cemiyetteki farkları kal­dırmaya imkân olamaz! Başları­na çelenk konan insanlarla, ma­betlerde, mekteplerde, milyonlar­ca insana, milyonlarca defa isim­lerini saygıyle andıran adamlar bu müsavat kabul etmeyen tabi­atın ezeli efendileridir. İşte bu­nun içindir ki, cemiyet demek mihaniki olarak Efendi değiştir­meye memur bir esirler kömesi demektir. Hüner, bu kömede bat­mamak ve lâyık olduğu yere varabilmektedir.

Varlık Dergisi 1933 ve 1934 Yılında Yayınlanmış Yazılarından Aktarılmıştır.


Görsel:Emil Alzamora