30 Nisan 2011 Cumartesi

Serüvensiz Geziler ve Ötesi / Ünsal Oskay


           Gezme, yaşanılan mekânın de­ğiştirilmesi insanın en eski uğraşlarından.
Varlığını sürdürmek için Doğa ile etkileşimde bulunmak zorunda olan insan, Doğa'nın kendini yeniden üretmesinin sırrını on binlerce yıl çözememiştir. Gübreleme, sulama, bi­limsel ekme-dikme yöntemleri, hayvan türlerinin ıslâhı gibi yöntemler daha dün denecek kadar yakın geçmi­şin bilgi ve beceri kazanımlarıdır. Bunların öncesinde insanın varlığını sürdürmek için bulabildiği çözüm, yaşadığı ve yaşarken tükettiği Doğal me­kanı terk ederek başka yerlere gitmek olmuştur. Belki de bu nedenle, bulu­nulan ve yoksullaşan yerin dışındaki bakir/uzak yerler, Kızılderililerden Tundra insanlarına, Greklere kadar birçok toplumun mitolojik öykülerin­de işlenmiştir.
Tekniklerin gelişmesi, insanların bu tür mekân değişikliği ihtiyaç ve ar­zularını ortadan kaldırmasa bile, azalt­mıştır. Buna karşılık, 'köle'nin özel mülkiyetin, patriyarkın yabancılaşma olgusunun ortaya çıkışı ile birlikte in­san kendisinin dışındaki insanı, kendi­sinin dışındaki Doğa'yı ve kendi için­deki Doğa'yı (potansiyel insan yanla­rını) tahakkümü altına almaya başla­dıkça, mekânı terk etmek, başka di­yarlara kaçmak, "Kaf Dağı'nın ardın­daki" ülkelerde yeni bir hayat aramak arzusu ortaya çıkmıştır. Belki de, eşit­sizliğe dayanan bu dünyadaki hayat­tan sonra tasarlanan Öte Dünya kav­ramı da, bu, insanı kahreden adaletsiz ve onursuzlaştırıcı dünyadan çıkış yo­lu sunar.
Öte Dünya'ya yola çıkış beklenti­sinin trajik yanı, kolaylaştırmaya ça­lıştığı buradaki verili dünyanın içinde kalmak zorunda olduğumuzu; dahası, belki de, her şeyin buradakilerden ibaret olduğunu bilmemizdir. Vebanın, açlığın, din savaşlarının, siyasal amaçlı savaşların yakıp yıktığı bir dünyada Ölüm'ün yeni bir ufuk zorlaması gibi tasarlanması ile, Efendi/Köle ilişkisi­nin can yakıcılığının akıl almaz ölçü­lere vardığı dönemlerde yoksulların "Viva la Muerto!" diye haykırmaları arasında bağlantı olduğu düşünülebi­lir. Ölüm'ün eşitleyici işlevini kutsa­mak da, bu dünyanın farklısına doğru kanat açmak arzusunu dile getirmek­teydi.
Bu kanat açma arzusunun bir baş­ka biçimi ise, mekânsal anlamda değil de, yaşanan toplum ya da dönemin zi­hinsel ufkunun darlığından kurtulma anlamındaydı. Ikarus'un çocuklarının yaptığına ilişkin mitolojideki öykü bunu anlatıyor. "Babaların" çizdiği sı­nırın aşılması, zorlanması arzusudur buradaki. Balmumunun erimesi, oğul­ların denize düşmesi ise, verili top­lumsal sistemin zihniyetinin, ahlak anlayışının güçlülük ve haklılık iddi­asının bir türevi olmuştur, olmakta­dır.
Ortaçağ'ın ortalarında "değirmen­ler" çoğalırken ve köylü birlikleri ma­nastırların değirmen kurmak ve buğ­dayın altıda birini köylülerin elinden almak imkânını "efendilerin" elinden istirdat ederken ortaya çıkan Faust öyküsü de Ikarus ve Oğulları öyküsü­ne benzemektedir. Manastırların köy­lülerden aldığı buğday öğütme payı olan unun 1/6'sı, her altı birim tarla­dan bir biriminin daha Kilise'nin elin­de toplanması anlamına gelmektedir o günlerde. Köylüler, köylü birlikleri mantar gibi, pıtırak gibi çoğalan sayı­da değirmen kurar bu sömürüye son vermek için. Fakat bir süre sonra kral­larla, prenslerle ittifak kuran kilise (baronlar ve ruhban) bu değirmenleri yıktırır. Değirmen taşlarını da, köylü­lerin yortularda filan ziyaret ettikleri büyük manastırların avlularına döşer, ibret olsun diye. Böylece, köylülerin yeni ufuklar arama girişimi tedip edil­miş olur yüzyıllarca.
Keloğlan masallarının söylendiği, dinlendiği her ocakbaşında, her köyde de bir mekân değiştirme, ufuk değiş­tirme özlemi dile getirilmiştir, getiril­mektedir. Ama, dikkatli bakılırsa, bu­rada da "iğdiş edilmiş" bir mekân de­ğiştirme arzusu ile karşı karşıya oldu­ğumuzu görürüz. Yoksulun biri Kaf Dağı'nın ardındaki ülkenin padişahı­nın gözüne girmiş, damadı olmuştur. Yoksul, saraya girdiği için, burada, iç güveyi olma durumu, toplumsal iç gü­veyi olmaktır aynı zamanda. Öyküde­ki, Keloğlan kaderini değiştirmiştir. Ama, dinleyenlerin Keloğlanlığı sür­mektedir ve sürecektir de...
Yoksulların da seyahate çıkarak ufuk değiştirme çabaları olmuştur ta­rihte. Ama, bunların en kitlesellerin­den biri olan Haçlı Seferleri'ne katılan yoksulların başına gelenleri görmek için Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nin Arkeoloji bö­lümünün İznik'te yaptığı kazı çalış­malarının yapıldığı yerleri görmek ye­ter. Sekiz dokuz yıl önce, ağızları beş altı metreyi bulan kuyu gibi kazı yer­lerinde, tıpkı bir sunta keskindeki presle birbirine yapıştırılmış, sıkıştırıl­mış yongalar gibi, üst üste atılıp za­manla, toprağın ağırlığı ile bir kemik­ler mozayiğine dönüşmüş yoksullar yığını görmüştüm. Senyörlerin ikinci ve üçüncü erkek çocukları bile, baba­larının taşınmaz malları Kilise Huku­ku gereği, yalnızca birinci doğan er­kek çocuğa kaldığı için, bu yığınların içinde eriyip kaybolmuşlardır. Gezi, sefer, böylesine acıklı bitmiştir... Kuş­kusuz, Urfa'ya, Şam'a, Kudüs'e, Yafa'ya, Mısır'a kadar gidebilenler; ora­larda kontluk, prenslik kuranlar da ol­muştur. Şam'da öğrendiği demiri çelik yapma zanaatını, ya da billur gibi cam dökme sanatını Avrupa'ya, Murano'ya, Lizbon'a getirenler de olmuş­tur.
Tarihin seyahate meraklı kralları, hükümdarları da unutulmamalı. Kserhes, Persopolis'ten kalkıp Kapadokya'dan, Likya'dan Attika'ya kadar gel­miştir. Ama, ülkesinin uzaklarında iken sarayında kargaşa çıkacağı haber­leri gelir. Grek tragedyalarının en güzellerinden olan Persler'de koro şöyle noktalar bu uzun seyahatin sonunu: "Siz, kendi ülkenizin ve halkınızın sa­adetini gerçekleştiremeden başka ülke­leri ezmeye, zulmetmeye çıktınız... Bundandır sarayınızdaki güvensiz­lik!.."
Bu olaylardan iki yüz yıl sonra Makedonya'dan çıkan İskender 130 bin kişilik ordusu ve bu orduya ökse otu gibi yanaşmış, yapışmış nalbant­lar, köfteciler, "lahmacuncular", fahi­şeler, hokkabazlar, müteahhitlerden oluşan 1, hatta zaman zaman 1,5 mil­yona varan insan yığınları ile Anado­lu'dan, İran'dan, Harizmiler ülkesin­den geçip Hindistan'ın yukarılarına kadar gelir. Dönüşte, bilicilerin, kâ­hinlerin lafını dinlemeyip Asur Kral mezarlarının bulunduğu bataklıkları kurutup Dicle ve Fırat sularının bir araya geldiği yerlerden aşağılara kadar teknelerin gidip gelebileceği bir su yo­lu oluşturmayı düşünürken, düşlerken oralarda ölür. Ama, İskender, Make­donya'dan çıkıp Babilonya'ya kadar süren bu gezintisinde gördüğü yerler­de yerli kültürleri öğrenmeye çalış­mıştır. Yanındaki sanatçılar, yazarlar, askerler buralardan bir şeyler öğrenip kendi Helenistik kültür dünyalarını modifiye etmişlerdir. Buna karşılık, bir "Buda heykeli kadar sakin" duran Buda da değişmiştir: Grek burnu ile, geniş alnı ile, Asyalılığının yarısını bir yana koymuştur. Bunda, İskender'in hocası Aristoteles'in görgülcü/deneyselci bilgi ve yöntem anlayı­şının etkisi olduğu açıktır. Ama, bu­nun da öncesinde, Aristoteles'in atala­rından beri Greklerin karadaki ülkele­rine de, denizlerde dolaştıkları sırada içinde bulundukları koylara, körfezle­re, ufuklara da "Thalasa" demelerinin rolü olmuştur. Ticaretin, görgülcülüğün, dogmacılıktan kurtulabilmenin temelinde de Grek insanının varlık sürdürme tekniklerinin, biçiminin ye­ri olmuştur.
Homeros'un İlyada'sındaki, Odyssid'sındaki olaylarla, yaşantılarla dolu gezi, geziler, serüvenler ise, tek tek in­sanların değil; Greklerin bütün boyla­rının, kabilelerinin soy topluluğundan (genos) çıkıp, sürülerle, özel mülkle. kölelerle tanıştıkça eriştikleri yabancı­laşmaya dayanan toplum hayatına ge­çişinin; bir kavmin bir yaşantı tarzın­dan bir yenisine geçişinin öyküsü, se­rüvenidir. Bu böyle olduğu içindir ki, serüvenin tamamını bir araya getirebi­len gözleri görmeyen Homeros ol­muştur...

Modern dönemin öncesindeki in­sanın gezisini, serüvenini en iyi anla­tan ise, bence, Brugel'in Körlere Yol Gösteren Kör'ün resmedildiği tablosu olmuştur. Ülkesi İspanyol zulmü al­tındayken ve açlığın, salgınların, yan­gınların ortasında yapılmış; Yunus'un yalın çağrısı gibi, "Moğol zulmünden sonra" hayatta kalabilme çığlığı gibi bir resimdir bu.
Munch'un çığlığı ise, iskelenin ucuna kadar yürüyen burjuvaların ka­rarmış "ufkundan" korkuya kapılmış küçük insanın, ressamın, aylağın, "düşünür-gezerin" çığlığıdır. Yürekte, in­sanın umutlarını canlı tutmaya çalıştı­ğı yürekte çıkılmış bir ufuk arama se­rüvenidir Munch'un resmi. Garb Cep­hesinde Yeni Bir Şey Yok yazılmak üze­redir...
Munch'un çığlığının öncesinde ise, denebilir  ki,   bütün  ufukları,   kendi programlanmış hayat anlayışı ve ertelenmiş mutluluklar disiplini ile gemlemek isteyen sanayi toplumundaki mü­hendis burjuvanın serüveninin anlatıl­dığı Jules Verne'in 80 Günde Devri Alemi vardır. Londra'dan Dover'e, Marsilya'ya, İskenderiye'ye, Hindistan'ın batısından Kalküta'sına, Avus­tralya, Japonya, baştan başa Amerika, Atlas Okyanusu ve Londra'ya prog­ramlanmış bir turdur bu yükselen burjuvazinin Odyssia'sı. Hindistan'da kompartımana alınan racanın güzel eşiyle mühendis burjuvanın aşk ilişki­sinin insani sonucu ise, düzenin nikâhı ile Londra'ya dönüşte gerçekleşebi­lir. Gerçekten de, bu yeni bir Odysia'dır. İthaka'ya, malikânesine, sürülerinin başına dönmek için içindeki insansal duygularını baskı altına alan, sulaklarını çaputla doldurup sirenle­rin seslerini duymamaya çalışan Odys-seus gibi, yükselen burjuvaziyi temsil aden mühendis de, kafasındaki "prog­ramlanmış hayatı" kesintiye uğratma­mak ve işinden ibaret bir adam ol­maktan sapmamak için, aşkı, Lond­ra'ya dönüşe ertelemiştir.
Yakından bakacak olursak, Lond­ra'da şehir kulübündeki hayat tarzı, yaşama felsefesi hiç terk edilmemiştir bu devri âlem boyunca. Çünkü, in­sanoğlu sanayi kapitalizminin işlikteki ve işlik-dışı hayatındaki toplumsal denetim mekanizmalarının güdümü altında, nereye giderse gitsin, Kavafis'in söylediği gibi, hep aynı kenti ile birliktedir her gittiği yerde.  Çünkü, homojenleştirici yabancılaşma olgusu tek ve aynı bir dünya içine kapamıştır yükselme dönemindeki burjuvayı.
Banliyöler, banliyölerdeki mono­gaminin kurtarıcısı metresler de henüz tam olarak yaygınlaşmamıştır.
Yükselen . burjuvazinin yolunu açanlardan Napolyon Bonaparte ise, tıpkı, Tanrıça Kirke'nin tavsiyesi ile soluğu "Ölüler Ülkesi"nde alan Odysisus gibi, Fransız Devrimi ile kabarıp coşan halk kitlelerini yeniden düzenin içine sokabilmek için, Osmanlının zengin eyaletleri olan Mısır'a ve Suri­ye'ye doğru yola çıkmıştır. Sömürgeleştirilecek Doğu ülkelerinden tırtıklanacak artık-değer'in sanayi kapitaliz­mine geçen Fransa'ya getirilmesi ile gelişkin kapitalist ülkelerdeki sınıflar arası çelişkinin antagonistik çelişki­den, non-antagonistik çelişkiye dönüş­türülmesi için en zararsız yolu bul­muştur Napolyon ve döneminin ege­men kesimi.
Acayiptir ki, Napolyon'dan elli yıl sonraki İstanbul'da Fatih Çarşambası'nda oturan bizim gibi insanların Beyoğlu'na geçmesi 19. yüzyılda olmuş­tur. Günahı, öyküyü nakleden Murat Belge'nin boynuna, Fatih'teki bir dini bayramda Üsküdar'a yaşlı teyzelerini ziyaret için kayık tutup deniz yolcu­luğuna çıkan iki İstanbullu, zeytinyağ­lı dolmalarla, köftelerle dolu nevale sepetleri ile denizden gidip döndükleri Üsküdar seferinden sonra, Jules Ver­ne'in öyküsüne taş çıkartacak bir Se­yahatname kaleme almışlarmış!..
1900'lerde bile, Şehremini'den kal­kıp Üsküdar'a geçenler için oralar Anadolu'dur, uzak ve farklı yerlerdir. Marmara'nın kıyılarındaki Kalamış, Bostancı, Adalar'a gidişler bile buharlı küçük gemilerle, Şirket-i Hayriye'nin düzenli seferleri ile, 19. yüzyılın ikinci yarısında olmuştur.
1960'ların ikinci yarısında ise, bir­den coşup harekete geçen kavmimizin bir bölümü, tarihteki bu gecikmeyi te­lafi etmek istercesine, Yozgat'ın deniz yüzü görmemiş Boğazlıyan'ından çı­kıp Libya'ya, Brüksel'e, Münih'e, da­hası İsrail ticaret filosundaki gemiler­de tayfa olarak dünyanın yedi iklim beş denizinde sefere çıkmaya başlamış­tır.
Bu şaka bir tarafa, bizim daha uslu akıllı seferlerimiz de 1950'lerde, 1960'larda başlamıştır. Ankaralıların Erdek kıyılarını keşfi, hatırladığım ka­darı ile, 1957'deki Atilla Alpöge'lerin, Ergun Köknar’ların, Genco Erkal’ların düzenlediği, başlattığı Erdek Tiyatro Festivali'nden sonraki günler­de olmuştur. Sonra 1960'larda Marma­ra Adası, Avşa Adası, Şile'nin keşfine gelinmiştir. Sonraları Alanya'lar, An­talya'lar,   Bodrum'lar   keşfedilmiştir.

Bodrum'un keşfi, işin başında, Cevat Şakir'in öyküleri, romanları ve Mavi Sürgün'ü okuyanlarca olmuştur. Bun­ların kibarları denizden gelmişlerdir. Alt orta sınıftan aydınlar ve Hippy'ler karadan gelmişlerdir. Bodrum'un dağ­ları taşları beyaza dönerken gelenler ise, "felaketler" gibi, yerin altından ve üstünden, denizlerden ve karalardan gelmişlerdir. Disco'ları ile, Cola'ları ile, barları ile gelmişlerdir. Birlikte gelmekte ve birlikte dönmektedirler. Tıpkı dünyanın diğer ülkelerindeki kitle turizmindeki insanlar gibi. Terk etmek istedikleri kentlere, geldikleri yerleri sonuna kadar benzeterek ve kirleterek... Kekik kokan dağlar bit­miştir... Sepetle balık tutulan koylar bitmiştir... Kıyısında köz üstünde müren balığı pişirilen kumsallar bitmiş­tir. Kargı koyundaki kargılar da bit­miştir... Çardaklarda, "galiptos" gölge­sinde uyuduğumuz kerevetler bitmiş­tir. Issız duran koylarda mandalin bahçelerindeki taş evlerde resim ya­pan ve yüzlerce içki şişesinin ortasın­da ayık kafayla dünyaya bakan res­samlar ve Belçikalı karıları bitmiştir... "Hey Yavrum Hey!" diye denize çı­kan ve kaşıkla, sıyırtma ile balık tut­makta mahir üç lisan bilen Mülkiyeli "Hey Yavrum" bitmiştir!..
Ertegün'ün evinin oralarda iyi res­toranlar, Köprübaşı'nda ise dönerciler, "06 Ankara Restoran"lar zuhur et­miş; her yer ve her şey İzmirli, Anka­ralı, İstanbullu kaçkınların ve kaçıkla­rın eline, güdümüne geçmiştir...
Kitle turizminin özü budur. Bun­ları eleştirmek ise, kimilerine göre, "seçkinci ve entelektüelce" bir "davra­nış bozukluğu" sayılmaktadır.
Ben, günümüzün "normallerin­den" değil; normal olmayanlarından yanayım. Yerlilerden dostlarım ölü­yor ve azalıyorlar.
Bana mandalina dallarından sapsa­rı kaşıklar yapıp hediye eden dostla­rım yok. Mantar toplayabilen Cemal Dayım şimdi göremiyor, yaşlandı. Ama, onun gözlerinin önünde, hâlâ, İstanköy'ün kızları, karpuzları, Gökova'nın koyları,  snaritleri var.  Bizim kavgasını ettiğimiz taş yığını adalarda, karılarının yapıp yanlarına koydukla­rı, toplanıp, hep birlikte yedikleri azıkları, adam gibi yaşanmış günleri var... Bizim, medyanın pompaladığı kinlerimizden, öfkelerimizden, yalan­cı kahramanlıklarımızdan çok daha güzel... Çınarların dibinde, devlerin yanında çömelip peynir ekmek yerlermiş. Birbirlerinin düğünlerine giderlermiş. Birinin kilisesi ile, birinin al­nında kufi yazısı ile süslenmiş taş çeş­mesi yan yana dururmuş. Şimdi hepsi bakımsız ve gözlerden ırak edilmiş... "Clup Armonia" ya da "98 Evler" ya­zan tabelaları ile denizi, limon ağaçla­rını, zakkumları kapatan peyzajın ge­tirdiği kredili satışlar, devre mülkler, promosyonlu okunma-dışı gazeteleri ile farklı bir dünya var...
Bu yeni peyzaj, bana, Roma'ya ge­len 1950'lerin ortalarındaki Amerikalı turistleri anlatan Roland Barthes'ın yazısındaki gözlemi anımsatıyor: Aşk Çeşmesi'nin önüne geçip fotoğraf çek­tiren Amerikalı orta sınıf insanı, para­nın düzenlediği kitlesel turizm ve tatil endüstrisi döneminde bir fatihtir. Ama, resminin çekilmesi ile tamamla­dığı fetih seferinden hiçbir şey kazana­mayan bir fatih... Roma, bu görüntüden ibarettir. Müzeleri, sokakları, in­sanları, Fellini'yi korkutan akşamüst­leri sokağa çıkan güzel kadınları onun aklına gelmeyen şeylerdir. Onun dü­şündüğü şey, Kış'tan, Güz'den başla­yan taksitlerle ödediği bir turistik gezi programına, tura katılarak geldiği Ro­ma' daki, herkesin hiç tereddütsüz bi­lebileceği bir mekân olan Aşk Çeşmesi'nin önünde fotoğraf çektirip, Amerika'daki orta sınıf hayatını sürdürür­ken eriştiği toplumsal konumuna bir kanıt oluşturmaktır. "Achieving man"(*) olduğunu kendisine ve çevre­sindekilere kanıtlamak için bir kanıt oluşturmaktır...
Bu bir fetih değil, bir ufuk geniş­letmek değil; bir "kirletmedir".
Başka ne olabilir ki!
Baudelaire'in   "Paçavracılar"   şiiri üzerine Benjamin ile Adorno arasındaki acı verici tartışmayı hatırlamıyor musunuz?
Kitlesel turizmin iyi yanlarından söz edenler de var. Her şeyin metalaştığı ve dolaşıma giremeyen şeylerin yaşama olanağından yoksunlaşacağını biliyoruz. Ama bunların sona ermesi için, saçma sapan "Ölü Doğa" görü­nümleri oluşturmaktan öteye gidemeyen korumacılık önlemlerini aşabile­cek kapsamlı dönüşümlerle hayatı ye­niden kurmak gerekiyor...
Yani, Kutsal Kitapların, IMF’in, Dünya Bankası'nın, akıllı uslu politi­kacıların, Ikarus'ların çizdiği sınırların ve oluşturdukları "ciddiyetin", zorlan­ması ve kofluklarının, yetersizlikleri­nin ortaya konulması gerekiyor...
(*)   Başarılı adam.
Varlık Dergisi Ağustos 1999 Sayı 1103'de yayınlanmıştır.