1 Mayıs 2011 Pazar

Düşman / Tahsin Yücel

Okura verdiği ayrıcalıklı yerle yazın olgusuna bakışımızı derinden derine yenilemiş olan Constance okulunun ünlü ustası Hans Robert Jauss, geçen yılın sonla­rında, Le Monde gazetesinde kendisiyle yapılan bir konuşmada, Nazi dönemin­de ülkesinin insanları arasında çok yi­nelenen bir sözü anımsatıyordu: "insan hem akıllı, hem de partideyse, içten de­ğildir; hem içten, hem de akıllıysa, par­tide değildir; hem içten, hem de partideyse, akıllı değildir".
Bu uslamlama ilk bakışta akıl, içten­lik ve "dürüstlük" arasındaki bağıntıyı açıklıkla ortaya koyarmış gibi görünü­yor insana; üstelik, her dönemde, her duruma uygulanabilirmiş, dolayısıyla kişilerin davranışlarını değerlendirme­mizde güvenilir bir ölçüt işlevi yüklenebilirmiş gibi bir izlenim uyandırıyor. Ama somut durumlara uygulamaya kalktınız mı hiç mi hiç işe yaramadığı­nı görüyorsunuz. Neden derseniz, üç kavram arasındaki ilişkinin belli bir mantığa bağlanabilmesi için birçok ko­şulun bir araya gelmesi, öncelikle de söz konusu kavramların kişi ve durum­la bağıntılı olarak, bağdaşık tanımlara kavuşturulması gerekiyor. Ancak, önce üçünün en belirleyicisi gibi görünen kavram, yani "içtenlik" yan çiziyor bu­na: içinde bulunduğumuz koşulu doğru yargılamamıza bir katkısı olabilmesi için, sürekli ve saltık bir nitelik taşıma­sı gerekirken, alabildiğine değişken ve görsel bir veri olarak çıkıyor karşımıza. Biliriz, Gide'in ünlü kahramanı Edouard da önemle vurgular bunu, "Şu içtenlik sorunu ne sinirlendirici. İçtenlikmiş!" deyip kavramı aşağıladıktan sonra, "Kendime   yöneldiğim zaman, sözcüğün anlamını bile kavrayamaz oluyorum. Hiçbir zaman olduğumu sandığım şey değilim — olduğumu san­dığım şey de durmamacasına değişir, öyle ki, çoğu zaman, ben birleştirecek olmasam sabahki varlığım akşamki var­lığımı tanımayacak.", diye ekler. Böyle­ce, aynı günün sabahıyla akşamı gibi çok yakın zaman farklarıyla, birbiriyle yüzde yüz çelişen iki değer aynı içten­likle benimseyip aynı içtenlikle yadsıyabileceğimizi varsayar. Bunun sonucu olarak, en azından kişinin kendi kendi­siyle içtenliği sorununun içi boş bir so­run olduğunu esinler. Gerçekten de, kişinin kendi kendini aldatmasının ol­dukça sık rastlanan bu durum olduğu­nu kesinleyebilsek bile, bunu içtenlikle mi, yoksa içtensizlikle mi yaptığını sor­mak saçmadır. Bu durumda, olsa olsa kişinin başkalarıyla ilişkileri düzlemin­de, belirli bir süre içinde ve belirli bir değer nesnesi karşısında bir içtenlik so­runundan söz edilebilir.
Hans Robert Jauss'un kendi yaşam serüveni de bunu doğrular gibi görünü­yor. Genç yaşta, gönüllü olarak SS su­bayı olmayı seçmiştir, olmuştur da ama, belli koşullar göz önüne alınıp da bakılınca, ne içtensizdır, ne budala: "Benim Waffen-SS'e girmeye karar ver­meme neden olan şey gerçekte bir Nazi düşüngüsüne katılma değildi.", der; böylece, daha başlangıçta, içtenliğin (en azından delikanlı Jauss için) "düşünsel", dolayısıyla "akılsal" bir güçbeğenirlik çakışması gerekmediğini sezdirir bize. "Küçük kenter sınıfından bir insan ola­rak, zamanın havasına uymak isteyen bir delikanlı"dır. Ama pek öyle gözü kapalı bir delikanlı olduğu da söylene­mez: Nazilerce yasaklanmış olan bir yazarın; Spengler'in, Batının Çöküşü adlı yapıtını okumuş, "Hitler imparatorluğu"na kuşkulu bir gözle bakmaya başlamıştır. Ancak, daha niceleri gibi, o da "güncelin dışında" kalmak istemez. "Savaşa katılarak ortada, tarihin yapıl­dığı yerde bulunmak gerekiyordu" diye açıklar. "Bize göre, bunun tersi kaç­mak, sınıf arkadaşlarımız canlarını teh­likeye atarken, bir bakıma, estetik bir tutum içine kapanmak olurdu."
Hele bu ortam "Hitler imparatorluğu"nun ortamı olunca, bize sunulan or­tama katılmayı yadsımanın "estetik bir tutum" olarak nitelenmesi ilk bakışta insanı ürpertir kuşkusuz. Bu "estetik tutum"un, dönemin nice Alman aydın için, SS subayı ya da sıradan asker ola­rak savaşa katılmaktan çok daha tehli­keli olduğu da bilinen bir şey. Ama genç Jauss'un seçiminin sözünü ettiği; üç seçenekli uslamlamayı büyük ölçüde geçersiz kıldığı kesin: Jauss hem parti­dedir, hem akıllıdır, hem de içtendir. Akıllılığını savaştaki başarısıyla da, sa­vaş sonrasında bağlandığı partinin nasıl bir parti olduğunu görüp ondan kopmasıyla da, dünyanın her yanında ilgiy­le karşılanan yapıtlarıyla da kanıtlanmıştır. İçtenliğine gelince, Spengler'in kitabı içinde Hitler düzenine karşı bir kuş­ku uyandırmış olsa bile, nerdeyse tüm bildirileri egemen gücün düşüngüsü doğrultusunda düzenleyen iletişim araçları, öğretim uygulamaları, egemen güce gözle görülür biçimde ayak uy­durmuş görünen toplum yanında bu kuşku hiç de ağır çekmez. Jauss'un ken­disi de, hiç kuşkusuz içtenlikle, savaş sı­rasında günlük kaygısının yüzü aşkın askeriyle ayakta kalmak olduğunu, "gerçekten olup bitenler"i, savaştan sonra, "dehşet içinde" Nuremberg Mahkemesi'nde öğrendiğini söyler. Bil­dirişim kaynaklarının çok daha çeşitli olduğu toplumlarda, diyelim ki bizim toplumumuzda, hem de Hitler ve Mussolini deneyimlerinden sonra, nice gençler benzer yolları seçerken, üstelik gerçekleşmesine katıldığı yüz kızartıcı eylemlerden, diyelim ki adam yakmak­tan, onur duyabilirken, onun daha son­ra gerçeği benimseyebilmesi de aklının, içtenliğinin, dürüstlüğünün yeni bir ka­nıtı olarak değerlendirilebilir.
Buna gülebilirsiniz kuşkusuz, "Çok kıvrak bir akıl doğrusu, çok kolay bir içtenlik, çok kolay bir dürüstlük: hep güçlünün yanında." diyebilirsiniz. Ama genç Jauss'ta ne bir Thomas Mann'ın birikimi yaşamıştır, ne de bir Stefan Zweig'ın birikimi. Buna karşılık, ku­rulması gereken bir yaşam vardır önün­de, o da bu yaşamı ortamın koşullarına göre kurmaya, bunun sonucu olarak da çoğunluğa katılmaya, onun değerlerini paylaşmaya yönelir. Buna "güncele ka­tılmak" gibi parlak bir ad vermenin bi­raz fazla olduğu düşünülebilir. Ama ünlü kuramcının bunu gerçekten içten­likle söylediğini sezinleriz. "Cepheden gönderilmiş gençlik mektuplarımı uzun zaman yeniden okuyamadım. En sonunda okuduğum zaman, o çok tu­haf genç adam beni şaşırttı, onda kendi­mi tanıyamıyordum," derken de hem kendi kendine, hem başkalarına karşı içten olduğunu sezdirir. Ne var ki, o da Kalpazanlar'ın kahramanı gibidir: ba­rıştaki varlığı, savaştaki varlığını tanı­maz. Hiç kuşkusuz paylaşılan değerle­rin, içinde yer alınan topluluğun büyük bir etkisi vardır bunda. Tüm toplumun ezici çoğunluğunun tek öndere, tek hal­ka, tek ülküye bağlanır göründüğü, gö­rüşüne katılmayanı, hatta kendisiyle birlikte haykırmayanı düşman saydığı bir ortamda yalnızlığı göğüslemek hiç de kolay değildir. Hele on sekiz yaşında!
Geçirdiği nice evrimlerden sonra şimdi bulunduğu konumu kendisinin de doğru dürüst belirleyebileceğini san­madığım ünlü bir köşe yazarımız yıllar yılı sol düşünceyi, sosyalist düzeni sa­vunup durmuş, hem de "Genç kızların solcuları sevmesi, genç erkeklerin solcu kızlara tapması insanlığın doruğundaki en mutlu randevudur" yada "Solculuk çağımızın altın kesimidir. O kesime ulaşamadınız mı insan dahi sayılmazsı­nız!" türünden şeyler yazabilecek kadar çocuksu bir coşkuyla yapmıştı bunu. Bu nedenle, 12 Eylül anayasasının oy­lanmak üzere olduğu günlerde, "Benim oyum evet olacak", dediğini işitince, şa­ka yaptığını sanarak gülmüştüm. "Ha­yır, şaka etmiyorum: artık çoğunluğun yanında yer almak istiyorum," demişti. Sanırım,  yaptı  da  dediğini,  hatta bu anayasayla gelen iktidarın başındaki ki­şiye övgüler düzerek arkasını» da getir­di. Gene de, öyle sanıyorum ki, yukarı­da andığımız iki tümcesi akıllı bir yazar olduğu konusunda bizi biraz kuşkuya düşürse bile, akıllı, içten ve dürüsttü. Bunun tersini düşünmek çok kolay bir çözüm olur. Birtakım kerliferli adamla­rın bayan Çiller'in ya da Erbakan hoca­nın haftalardır yineledikleri beylik ve düzeysiz konuşmalarını ağzı açık dinle­melerini,  birtakım okumuş, yazmış, gün görmüş, ak saçlı insanların bayan Çiller'in ya da Erbakan hocanın çevre­sinde çocuklar gibi gülümsemelerini, onların azıcık daha yakınında görünebilmek için itişmelerini kaba, gülünç ya acıklı bulabilirsiniz, ama davranışlarını içtensizlik ya da akılsızlıkla açıklamaya kalkmak fazlasıyla kolay, fazlasıyla yü­zeysel bir çözüme yönelmek olur. Hiç kuşkusuz, ille de özdeksel olmayan bir çıkar içgüdüsünden ya da bir tutkudan söz edilebilir. Ama herhalde her şeyden önce genç Jauss'un "güncele katılmak" diye adlandırdığı yönelim yer alır bu tutumun altında, bir başka deyişle, ço­ğunluğa, en azından belirli bir toplulu­ğa katılma istemi yer alır. Buna içtenli­ği tartışma konusu olmaktan çıkaracak bir mantıksal temel bulmaya gelince, aramadığınız kadar mantıksal temel bu­labilirsiniz.
İşte  Jean  Genet, Pompes Funebres'inde, en kötüler için bile, ilginç bir mantıksal temel bulur size: "İyilikten uzaklaşmak için bu denli tutku gösteriyorsam iyiliğe tutkuyla bağlı olduğum içindir. Ve  kötülük bende böylesine tutku uyandırıyorsa, insan yalnızca iyi, yani canlı olanı sevebildiğine göre, kö­tülük de bir iyilik olduğu içindir". Her­kese kendi mantığı. Bilindiği gibi, Ge­net tutukevlerinden büyük bir coşkuy­la söz eder her zaman, ünlü yapıtı Gü­lün Mucizesi'nin bıçkın anlatıcısının en güzel düşlerini de azgın suçluların ka­patıldığı korkunç tutukevleri süsler. Bir tür aşk düzeyine ulaşan bu zorlu tutku­nun dolaylı açıklamasını da Pompes Funebres'de buluruz: "Hırsız ve katil arka­daşlığı ancak hapisanelerin dibinde bu­lur, değerleri en sonunda burada tanı­nır,  benimsenir, ödüllendirilir, onur­landırılır". Birer hırsız, birer katil ola­rak, hırsız ve/ya da katil edimleriyle kazandıkları değerleri. Bir başka deyiş­le, tutukevi kötünün kendi kendinde ve kendi kendisi için yüceltildiği, bu yüceltme ediminde "ben"in "ben­zerine ulaşıp onunla kaynaşarak bir bakıma aşkın bir paylaşımı gerçekleştir­diği, dolayısıyla yalnızlığı aştığı yerdir. Kimilerimizin kısaca "kötülük" diye adlandıracağı hırsız ve katil değerleri­nin yüceltilişinde, paylaşım ve kaynaşımın karşıtla özdeşleşmeye dek götürül­düğü bile olur. Bu da, Jean Genet'ye göre, "milis" dedikleri topluluk içinde, bir başka deyişle, "hırsızla polisin karşı­laşıp kaynaştığı ülküsel nokta"da sağla­nır. Doğrudur, milis, bir açıdan, hem hırsız, hem de polisle savaşır; bu neden­le, "ülküsel nokta"da buluşmuş kişile­rin kendi kendileriyle çelişkiye düştük­leri söylenebilir; ama, görünüşe bakılır­sa, bu nokta aynı zamanda hırsız, katil ve polisin kendilerini açarak yeni bir kimlik kazandıkları noktadır. Genet, İkinci Dünya Savaşı sonlarında, Gestapo güdümündeki Fransız milis örgütü­nü şöyle anlatır: "(Milis) polis işlevini ancak aşırılıkla gerçekleştirebilirdi, tam da şu kendisini güzelleştirip yüceltmiş olan aşırılıkla. En sonunda polis olma­nın sarhoşluğu içinde, aşırılıkla yaptı yaptıklarını. Bir yasallık ve dürüstlük görüntüsü altında, önce yağmalarını ve kıyalarını maskelemeye çalıştı; ama teh­likesizce çalma sevinci onu alaycı yaptı.
Nasıl bir alaycılıktır bu? Milis ken­dinden olmayanlarla alay mı eder? Yoksa kimi örneklerini bugün ülke­mizde de gördüğümüz gibi, karşımıza çalıp öldürdükleri ölçüde yurtseverlik ve kahramanlık savlarıyla çıkmaların­dan doğan alay mı söz konusudur? Genet bu konuda bir açıklama getirmez. Ama, ne olursa olsun, gölgede de, ışıkta da hep bir topluluk, varlığımızı kendisiyle özdeşleştirerek rahatladığımız bir topluluk, bizi de içinde barındıran, bizi kurallarını uygulamak için bireysel ya­şamımızı indirgediğimiz ölçüde yücel­ten bir topluluk. Bu topluluk Nazı ör­gütleri gibi alabildiğine genişleyebilir de, beş on kişiden oluşan bir gizli örgüt de olabilir. Ancak, öyle görünüyor ki, her zaman iki temel dayanağı vardır: herhangi bir düşüngü; herhangi bir düşman.
Jauss, "güncele katılmak"tan söz ederken, onun bu yönü üzerinde pek durmaz. Ama, çevremizde gördükleri­mizden biliriz: "ülkesini çok sevme"yi seçeneksiz bir düşüngü gibi sunmayı yalnız kendilerini savunmanın değil, başkalarına saldırmanın da en elverişli yolu durumuna getirmiş olanlar, kendi­lerinden olmayanlara en azından bu ül­kenin kapısını gösterirler. Tutumun de­rin nedenini gene Jean Genet sezdirir bize: "Yalnız ortak bir kin böyle bir güç verebilir dostluğa. İşte düşmanın iş­levi. Bizi aşkla birbirimize bağlar". Bir başka deyişle "milis", polisle haydudu birleştirdiği gibi kinle aşkı da birleşti­rir. Ancak, en azından burada, bu ko­şullar içinde, aşkın gözü kördür: "güncel"in içinde kalmak için gönüllü ola­rak Waffen-SS'e giren Jauss katıldığı sa­vaşın hangi savaş olduğunu çoğu kez her şey olup bittikten sonra, Alman­ya'da olup bitenleriyse, ta savaşın so­nunda, tutukevinde ve uluslararası yar­gı önünde öğrenir.
Hans Robert Jauss'tan Esat Kıratlıoğlu'ya, nicelerinin başına geldiğine gö­re insanların değişmez yazgısı mıdır bu? Öyle anlaşılıyor ki, hayır: iki karşıt insan türü olmasa bile, iki karşıt insan tutumu söz konusu burada. Hırsızlar içinde de, katiller içinde de, büyükler arasında da. Genet hırsızlık ve katillik­ten milisliğe yükselmiş (ya da inmiş) ki­şilerin "arı kalmış, iliğine dek anarşist serserilerden uzak durduklarını", yalnız başına çalışan hırsızı "düşman" olarak gördüklerini anlatır bize. Düşmansa, hemen her zaman ve uğraşı ne olursa olsun, öteki tutumu, Jauss'un bir za­manlar "estetik" diye nitelediğini be­nimsemiş olandır. Spengler'dir, Thomas Mann'dır, Stefan Zweig'tır.
Bereket, görünüşte yalnız olmasına karşın, sonunda ayakta kalan hep odur.
Hans Robert Jauss'un insanların dünyasına döndükten sonra oluşturdu­ğu görkemli yapıtın da tanıklık ettiği gibi.

1997 Varlık Dergisi, 1075 sayısında yayınlanmıştır.