Ecce Homo / Kişi Nasıl Kendisi Olur / Friedrich Nietzsche

ÖNSÖZ
I
Bu yakında insanlığın karşısına, şimdiye dek ona yöneltil­miş en çetin istekle çıkacağımı göz önüne alarak, önce kim oldu­ğumu söylemeyi gerekli buluyorum. Aslında bilinmeliydi bu: "Kimliğimi saklamış" değilim çünkü. Ama ödevimin büyüklüğü ile çağdaşlarımın küçüklüğü arasındaki oransızlık şuradan belli ki, beni işitmediler, görmediler bile. Ben kendime açtığım krediyle yaşıyorum; belki yaşadığım da bir önyargı yalnızca? Yaşamadı­ğıma kendimi inandırmam için, yazları Ober-Engadin'e* gelen "aydınlar"dan bir tekiyle konuşmam yeter. Bu koşullar altında, alışkanlıklarımı, içgüdülerimin gururunu aslında ayaklandıran bir ödev düşüyor bana, şunu söylemek düşüyor: Dinleyin! Ben falancayım. Başkasıyla karıştırmayın beni her şeyden önce!
*İsviçre’de İnn Irmağı vadisi Nietzsche 1880 yılından sonra çoğunlukla yazları bu böl­gede, Sils Maria köyünde geçirmişti.
II
Örneğin, hiç de umacı değilim ben, bir töre canavarı deği­lim. Üstelik şimdiye dek erdemli diye saygı gören insan türüne tam karşıt bir yaradılıştayım. Söz aramızda, bana öyle geliyor ki, gururumu asıl okşayan da bu. Feylosof Dionysos'un çömeziyim ben; ermiş olmaktansa, satir olmayı yeğ tutarım. Neyse, bu ya­zıyı okuyun yeter. Belki de o karşıtlığı güleç, insancıl bir biçim de ortaya koymaktan başka amacı yoktur bu yazının, belki bu­nu dile getirebilmişimdir. İnsanlığı "düzeltmek", herhalde be­nim vadedeceğim en sonuncu iş olurdu. Yeni putlar dikmiyo­rum ben; önce eskiler öğrensin, balçıktan ayakları olmak ne de­mekmiş. Putları (ki benim için "ülküler" demektir) devirmek -zanaatım asıl bu benim. İnsanlar ülküsel bir dünya uydurdukları ölçüde gerçeğin değerini, anlamını, doğruluğunu harcadılar. "Gerçek dünya" ile "görünüşte dünya", -açıkçası: Uydurma dünya ile gerçek... Ülkü denen yalan şimdiye dek gerçeğe bir ilenmeydi; bu yolla insanlık en derin içgüdülerine dek aldatıldı, yalana boğuldu; yükselişinin, geleceğinin, gelecek üstüne yüce hakkının güvenceleri saydığı ters değerlere taptı giderek.
III
Yazılarımın havasını soluyabilen, bunun bir yüksek yer ha­vası, sert bir hava olduğunu bilir. O hava için yaratılmış olmalı insan, yoksa oldukça büyüktür üşütme tehlikesi. Buz yakındır, yalnızlık yaman, -ama her şey nasıl durgun, ışık içinde! Nasıl özgür solur insan! Ne çok şeyi aşağılarda bırakmıştır! Felsefe, bugüne dek anladığım, yaşadığım gibisi, yüksek dağda, buz içinde gönüllü yaşamaktır, -varlıkta yabancı, sorunsal olanı, şimdiye dek töre'nin yargıladığı her şeyi arayıştır. Yasaklar için­de böylesine uzun bir gezginlikten edindiğim görgümle, bugü­ne dek yapılan töreleştirmenin, ülküleştirmenin nedenlerini, is­tendiğinden başka türlü görmeyi öğrendim. Feylosofların gizli öyküsü, taktıkları büyük adların psikolojisi aydınlığa çıktı benim için. Bir kafa ne denli doğruya dayanabilir, ne denli doğruyu gö­ze alabilir? Benim için gitgide asıl değer ölçüsü bu oldu. Yanılgı (ülküye inanç) körlük değildir, yanılgı korkaklıktır... Bilgide her kazanç, ileriye atılan her adım yüreklilikten gelir, kendi kendi­ne karşı sertlikten, dürüstlükten gelir... Ülküleri çürütmüyorum ben, onların önünde eldiven giyiyorum yalnız... Nitimur in vetitum?** Felsefem bu parolayla üstün gelecek bir gün; çünkü şimdi­ye dek, kural olarak, yalnız doğruları yasakladılar.
**Yasaklanmış olana erişmektir amacımız.
IV
Yazılarım içinde Zerdüşt'ün ayrı bir yeri vardır. Onunla, in­sanlığa şimdiye dek verilen en büyük armağanı sundum. Binyılları aşan sesiyle Zerdüşt yazılmış en yüce kitap, gerçekten yük­sekler kitabı olduğu gibi -insan denen olguyu uçurumlar boyu aşağısında bırakmıştır- hem de kitapların en derini, doğrunun en derin hazinesinden doğmuş olanıdır; bir tükenmez kuyudur, içine daldırılan kova ancak altın dolu, iyilik dolu olarak çıkar. Burada konuşan ne bir yalvaçtır, ne de din kurucusu denen o güç istemi ve hastalık kırmasıdır. Onun bilgeliğini anlarken acı­nacak bir yanılmaya düşmemek için, her şeyden önce bu sesi, ağzından çıkan bu durgun, mutlu sesi duymak gerekir! "Fısılda­nan sözlerdir fırtınayı getiren; güvercin ayaklarıyla gelen düşün­celer yönetir dünyayı-"
İncirler dökülüyor ağaçlarından, olgun, tatlı incirler... Dü­şerken soyuluyor kızıl kabukları. Olgun incirler için bir kuzey yeliyim ben.
Bu öğretiler de incirler örneği düşüyor önünüze, dostlarım: Haydi ballarını emin, yiyin tatlı etlerini! İşte güz çevremizde, duru gök ve öğle sonu-
Bağnazın biri değil burada konuşan; vaaz verilmiyor, inanç istenmiyor burada. Sonsuz bir ışık bolluğundan, mutluluk de­rinliğinden düşüyor sözcükler damla damla, -bir nazlı yavaşlık­tır bu konuşmaların tempo'su. Bu gibi şeyler ancak en seçkinle­rin kulağına ulaşır; burada dinleyici olabilmek eşsiz bir ayrıca­lıktır; her babayiğidin harcı değildir Zerdüşt'ü duyabilmek... Zerdüşt bu yönleriyle bir baştan çıkarıcı olmuyor mu? Öyleyse dinleyin, kendisi ilk kez yalnızlığına geri dönerken ne diyor... Onun yerinde başka bir "bilge"nin, bir "ermiş"in, bir "mesih"in, başka bir decadent’ın söyleyeceklerine hiç benzemeyen sözler... Yalnız konuşması değil başka türlü olan, kendisi de baş­ka türlü...
Tek başıma gidiyorum şimdi, ey çömezlerim! Sizler de gi­din artık, tek başınıza gidin! Böyle istiyorum.
Benden uzaklaşın, Zerdüşt'ten koruyun kendinizi! Daha da iyisi: Utanın ondan! Belki sizi aldatmıştır.
Kendini bilgiye adayan için yalnızca düşmanını sevmek yetmez; dostuna da kin duyabilmelidir.
Hep öğrenci kalan insan, öğretmenine borcunu kötü ödü­yor demektir. Neden benim çelengimi yolmak istemiyorsunuz?
Sayıyorsunuz beni: Ama saygınız devriliverirse günün birin­de? Bir yontunun altında kalmaktan sakının!
Zerdüşt'e inandığınızı mı söylüyorsunuz? Ama ne önemi var Zerdüşt'ün! Bana inananlarsınız, ne önemi var ama tüm ina­nanların!
Daha kendi kendinizi aramamışken beni buldunuz. Böyle­dir tüm inananlar; inancın değeri azdır bu yüzden.
Şimdi size beni yitirmenizi, kendinizi bulmanızı buyuruyorum; hepiniz beni yadsıdığınız gün, ancak o gün geri döneceğim sizlere...
Friedrich Nietzsche