Ecce Homo / Kişi Nasıl Kendisi Olur F.Nietzsche

Bu kusursuz gün -herşey olgunlaşmakta, yalnız üzüm değil altın rengini alan-, bir güneş ışını vurdu yaşamı­mın üstüne: Geriye baktım, ileriye baktım, hiç bu denli çok, bu denli iyi şeyler görmemiştim bir seferde. Boşuna gömmemişim bugün kırk dördüncü yaşımı; gömebildim, çünkü onun içinde yaşayan şey kurtuldu, ölümsüz oldu. "Tüm değerleri yenileyiş"in ilk kitabı; Zerdüşt'ün Türküleri; Putların Batışı, çekiçle felsefe yapma dene­mem, -hepsi de bu yılın, hem de son çeyreğinin armağanları! Nasıl minnet duymazdım yaşamımın bütünü­ne? İşte böyle kendime yaşamımı anlatıyorum.

Neden Böyle Akıllıyım
III
Beslenme konusunda seçmek, yer ve iklim seçmek, -her ne olursa olsun yanılmamak gereken üçüncüsü de dinlenme yolunu seçmektir. Burada da, bir kafa kendine özgü olduğu ölçüde, yapabileceklerinin, yani kendine yararlı olanın sınırı o denli dardır. Her türlü okuma benim için dinlenmeden sayılır; dolayısıyla be­ni kendi kendimden çekip alan, başka bilimlerde, başka ruhlar­da gezmeye çıkaran, artık önemsemediğim şeylerden sayılır. Önemsediğim şeylerin yorgunluğunu alır zaten okumak. Sıkı ça­lışma dönemlerinde tek kitap göremezsiniz çevremde: Bir kim­seyi yakınımda konuşturmaktan, giderek düşündürmekten bile sakınırım. Bu da okumak olurdu... Bilmem dikkat ettiniz mi, ge­beliğin düşünceyi ve bütün örgenliği içine attığı o derin gerilim durumunda, rastlantılar, dıştan gelen her uyarım pek yaman etki yapar, pek derinden koyar. Rastlantılardan, dış uyarımlardan el­den geldiğince kaçınmalıdır insan; düşünce gebeliğinde içgüdü­nün yapacağı ilk akıllıca iş, çevresine bir çeşit duvar örmektir. Yabancı bir düşüncenin gizlice duvardan atlamasına göz yumar mıyım hiç? Bu da okumak olurdu... Çalışma ve doğurganlık çağı ardından dinlenme çağı mı geldi: Gelsin şimdi hoşa giden, ince buluşlarla dolu, öğretici kitaplar! Almanca kitaplar mı olacak dersiniz?... Kendimi elimde bir kitapla yakalayabilmem için, altı ay geriye dönmeliyim. Neydi acaba? Victor Brochard'ın, benim Laertiana'mdan da iyi yararlandığı pek güzel bir incelemesi, Les Sceptiques Grecs.(Yunan Şüphecileri) Şüpheciler, her dediği üç beş anlama gelen feylosoflar ulusu içinde tek saygıdeğer örnek! Başka zamanlarsa, hemen hemen aynı kitaplara geri dönerim hep, az sayıda, benim için sınanmış kitaplara. Belki de bana göre değildir çok ve çeşitli okumak: Bir okuma odasına girmek beni hasta eder. Çok ve çe­şitli şeyleri sevmek de bana göre değildir. Yeni kitaplara karşı güvensizlik, giderek düşmanlık benim içgüdüme "hoşgörü" den, "largeurdu coeuf den (geniş yüreklilik), "yardımseverlikten"ten daha bir uygun düşer... Aslında dönüp dönüp okuduklarım bir avuç eski Fransızdır: Ben Fransız ekinine inanırım tek. Avrupa'da "ekin" adına başka ne varsa, hepsini bir yanlış anlaşılma sayarım; Alman eki­nine gelince, sözü edilmeğe değmez... Almanya'da karşılaştığım birkaç yüksek ekinli kişi, beğeni konusunda hiç kimsenin boy ölçüşemeyeceği Bayan Cosima Wagner başta olmak üzere, hepsi de Fransız soyundan gelmeydiler. Pascal'ı okumayışım, ama Hıristiyanlığın en öğretici kurbanı olarak -canavarlığın o en tüyler ürpertici türündeki mantık gereğince önce bedeni, sonra tini ağır ağır öldürülmüş kurbanı olarak -sevişim; düşüncemde, kimbilir belki bedenimde de Montaigne'in kabına sığmazlığından bir şeyler bulunuşu; sanatçı beğenimin de Moliere, Corneille, Racine adlarını, öfkelenerek de olsa, Shakespeare gibi bir ya­ban dehaya karşı savunuşu... Gene de en yeni Fransızları tadına doyum olmaz bir topluluk saymama engel değil bütün bunlar. Hangi geçmiş yüzyılda şimdi Paris'de olduğu gibi, böyle hem meraklı, hem ince psikologlar bir araya toplanmıştır, doğrusu bil­miyorum. Saymayı şöyle bir deneyelim, -çünkü sayıları hiç de az değil: Paul Bourget, Pierre Loti, Gyp, Meilhac, Jules Le-maftre ve -özellikle sevdiğim gerçek bir Latin'i, güçlü soydan birini anmış olmak için- Guy de Maupassant. Söz aramızda, bu kuşağı, hepsi de Alman felsefesiyle baştan çıkmış olan büyük öğretmenlerinden bile üstün tutuyorum (örneğin Bay Taine bü­yük insanları, büyük çağları yanlış anlayışını Hegel'e borçludur). Almanya nereye girse, ekini berbad eder. Ancak savaş "kurtardı" Fransız düşüncesini... Stendhal yaşamımın en güzel rastlantıla­rından biridir, -yaşamımda çağ açan ne varsa, hepsi de rastlantıy­la önüme çıktı, başkasının salık vermesiyle değil.- Paha biçil­mez erdemleri vardır onun: Saklı olanı gören o psikolog gözü, en büyük gerçekçinin yakında olduğunu anımsatan -ex ungue Napoleonem- (Pençesinden belli olur Napoleon) olguları kavrama yetisi ve sonunda -ki az erdem değil bu da- dürüst bir tanrısız oluşu: Fransa'da kırk yılda bir rastlanan, nerdeyse hiç bulunmayan bir tür,- Prosper Merimee'yi say­gıyla analım... Belki de Stendhal'i kıskanıyorumdur? Tam benim yapacağım en güzel tanrısız nüktesini aldı elimden: "Tanrının tek özürü var olmayışıdır"... Ben de bir yerde şöyle demiştim: "Bugüne dek varlığa karşı en büyük itiraz neydi? Tanrı..."
IV
Lirik ozan üstüne en yüksek kavramı Heinrich Heine verdi bana. Öylesine tatlı, öylesine tutkulu bir musikiyi binyıllar ara­sında boşuna arıyorum. O tanrısal hayınlık vardı onda; yetkinli­ği bunsuz düşünemem ben, insanlara, ırklara değer biçmek için, tanrıyla satir'i zorunlu olarak bir arada düşünüyorlar mı, ona ba­karım. - Ya Heine'nin Almanca'yı kullanışı! Bir gün Heine'yle benim Alman dilinin rakipsiz ilk sanatçıları olduğumuzu, öbür Almancıkların yaptıklarını fersah fersah aştığımızı söyleyecek­ler. -Byron'un Manfred'iyle derin bir yakınlığım olmalı: O uçu­rumların hepsini buldum içimde; onüç yaşımda olgundum bu yapıt için. Manfred'in yanında Faust adını anmaya cesaret edenlere söylenecek sözüm yok, şöyle bir bakarım, o kadar. Hepten yoksundur Almanlar büyüklük kavramından: Kanıt Schumann. O iç bulandırıcı Saksonyalıya öfkemden bir Manfred açılışı (ouverture) da ben yazdım; Hans von Bülow nota kâğıdı üstünde hiç böyle bir şey görmediğini söylemişti: Euter-pe'nin ırzına geçmekmiş bu. Shakespeare'ı anlatacak en yük­sek düşüncemi aradığımda, hep Caesar tipini tasarlamış olması gelir aklıma. İnsan böyle bir şeyi düşünmekle çıkaramaz; ya öy­ledir, ya da değildir. Büyük ozan, yalnız öz gerçeğinden besle­nir, öyle ki sonunda yapıtına dayanamaz olur üstelik... Zer­düşt'üme şöyle bir göz atayım yeter, dayanılmaz bir hıçkırık nö­beti içinde kendimi tutamaksızın, odamda yarım saat bir aşağı bir yukarı gezinirim. - Hiç kimseyi okurken Shakespeare'de olduğu gibi paralanmaz yüreğim: Soytarılığı böyle gerekli bul­mak için nasıl acı çekmiş olmalıdır bir insan! -Hamlet'i anlıyor musunuz? Şüphe değil, kesinliktir insanı deli eden... Ama bunu duymak için derin olmalı, uçurum, feylosof olmalı... Doğrudan korkarız hepimiz... Hem açıkça söyleyeyim, sezgimle yüzde yüz inanıyorum ki, bu en tüyler ürpertici yazın türünün yaratıcısı, burada kendi kendine eziyet eden Lord Bacon'dır; ne düşün­düklerini bilmeyen, kuş beyinli Amerikalıların acınacak geve­zeliklerinden bana ne? Görüm'leri (vision) en yaman gerçeklik­le verme yetisi, en yaman eylem gücüyle, en canavarca eylem ve cürüm gücüyle yanyana bulunmakla kalmaz yalnız, üstelik onları gerektirir de... Sözcüğün en yüksek anlamında ilk gerçekçi olan Lord Bacon'ın neler yaptığını, ne istediğini, kendi kendisiy­le ne yaşadığını bilebilmek için, onu yeterince tanımaktan çok uzağız daha... Hepinizin canı cehenneme, bay eleştirmenler! Tutun ki Zerdüşt'ümü bir başka adla, örneğin Richard Wagner adıyla vaftiz ettim; İnsanca, Pek İnsanca yazarının Zerdüşt'ün bi­licisi olduğunu çıkarmaya ikibin yıllık uzgörü yetmezdi...
V
Yaşamımın dinlenmelerinden söz açmışken, hepsinin öte­sinde beni en derinden, en içten dinlendiren şeye karşı minnet borcumu birkaç sözle söylemem gerekiyor. Bu da hiç şüphesiz Richard Wagner'le yakından düşüp kalkmam olmuştur. İnsan­larla kurduğum öbür ilişkilere metelik vermiyorum; ama Tribschen'de geçirdiğim günleri, o karşılıklı güven, sevinç, yüce rastlantılar ve derin anlarla dolu günleri her ne pahasına olursa olsun yaşamımdan silmek istemem... Başkaları Wagner'le neler yaşamıştır; bilmem; bizim göğümüzden bir tek bu­lut bile geçmedi. -Burada bir kez daha Fransa konusuna dönü­yorum. Wagner'i kendilerine benzer bulmakla onu saydıklarını sanan Wagner'ciler ulusuna karşı ağzımı bile açmam, dudak bü­kerim yalnız... Ben ki Alman olan her şeye en derin içgüdüle­rimle yabancıyım, öyle ki bir Alman'ın yakınımda olması bile sindirim gecikmesi yapar, ben Wagner'le ilk karşılaştığım za­man yaşamımda ilk kez derin bir nefes aldım: Wagner'i dış ülke olarak, "Alman" erdemlerine bir karşıt, bir canlı karşı koyma olarak duyup saydım. -Bizler, çocuklukları 1850 yıllarında ge­çenler "Alman" kavramına karşı çaresiz kötümseriz; bizler an­cak devrimci olabiliriz, -düzmece softaların başta olduğu bir dü­zene göz yumamayız. Ama şimdi renkleri değişmişmiş, artık kı­zıllara bürünüyorlar, binici üniforması kuşanıyorlarmış, benim için hepsi bir... Uzun sözün kısası, Wagner devrimciydi, Alman­lardan kaçmıştı... Sanatçı olarak insanın Avrupa'da Paris'den başka yeri yurdu olamaz: Wagner sanatını anlamanın koşulu, o beş sanat duyusunun delicatesse'i (incelik), o ayrımları sezen parmaklar, psikolojik sayrıllık, hepsi Paris'te bulunur. Biçim sorunlarında bu tutku, mise en scene'ı (sahneye koyuş) böylesine önemseme Paris'ten başka hiçbir yerde yoktur, -tam Parisli önemseyişidir işte bu. Parisli bir sanatçının ne düşler beslediğini, gözü nasıl yükseklerde ol­duğunu Almanya'dakiler düşünemezler bile. Alman kuzu gibi­dir, -Wagner'se hiç öyle değildi... Neyse, Wagner'in asıl yerini, yakın akrabalarının kimler olduğunu daha önce uzun uzadıya anlattım ("İyi ve Kötünün Ötesinde", 256. Bölüm): Geç Fransız romantikleri, Delacroix'ların, Berlioz'ların o yücelerde uçan ve coşturan soyu, kökten hastalar, doğuştan onmazlar, hepsi de an­latım bağnazları, tepeden tırnağa virtüozlar... Kimdi zaten Wagner'in ilk zeki savunucusu? Charles Baudelaire, Delacroix'yı da ilk kez anlayan, koskoca bir sanatçı kuşağının babası, o örnek decadent, -belki en son savunucusu da oydu... Nedir Wagner'de hiç bağışlamadığım? Almanlara dek inmiş olması, Alman yurttaşı olması... Almanya nereye girse, ekini berbadeder.