25 Mayıs 2011 Çarşamba

Ecce Homo / Kişi Nasıl Kendisi Olur F.Nietzsche

Neden Böyle İyi Kitaplar Yazıyorum
I
Birisi ben, öbürü de yazılarım. -Burada onların kendilerin­den söz açmadan önce, anlaşılıp anlaşılmamaları sorusuna deği­neyim. Bu işi, konunun elverdiği ölçüde, üstünkörü yapıyorum. Çünkü zamanı gelmedi daha bu sorunun. Benim zamanım da gelmedi daha; kimi insan öldükten sonra doğar. -Günün birin­de, insanların benim anladığım gibi yaşayacakları, öğretecekleri öğretim kurumları gerekecek: Belki de Zerdüşt'ün yorumlanma­sı için ayrıca kürsüler bile kurulacak. Ama daha şimdiden, getir­diğim doğruları duyacak kulaklar, alacak eller beklemem, kendi kendimle hepten çelişmek olurdu: Bugün beni duymamalarını, verdiklerimi almak istememelerini anlaşılır bulduğum gibi, ay­rıca işin doğrusu da budur sanıyorum. Beni başkasıyla karıştır­malarını istemem; önce kendi kendimi karıştırmamalıyım bu­nun için de. Bir kez daha söyleyeyim, "kötü niyetle" pek karşı­laşmadım yaşamımda; yazın alanında da hemen hemen bir tek "kötü niyet" örneği gösteremem. Buna karşılık sürüyle arık de­lilik... Bana öyle geliyor ki, bir kimsenin kitaplarımdan birini eline alması, kendine verebileceği en yüksek payedir; bunu ya­parken umarım ayakkabılarını -çizmeleriniyse haydi haydi- çı­karıyordun.. Doktor Heinrich von Stein bir kez Zerdüşt'ümün tek sözcüğünü bile anlayamadığından açık sözlülükle yakındı­ğında, ona bunun böyle olması gerektiğini söylemiştim: Onun altı cümleciğini anlamak, yani yaşamış olmak, "çağdaş" insanların çıkabileceğinden çok daha yükseklere götürür ölümlüleri. Bende ayrılığımın bu duygusu varken, tanıdığım "çağdaşların" beni yalnızca okumuş olmalarını bile isteyebilir miyim hiç? Be­nim utkum Schopenhauer'inkinin tam tersinedir, -ben "non legor, non legar" (Okunmuyorum, okunmayacağım) diyorum. Sakın yazılarıma "hayır" deyişlerin-deki bönlüğün bana tattırdığı eğlenceyi küçümsüyorum sanılma­sın. Daha bu yaz, ağır, pek ağır basan yazılarımla belki de baş­tanbaşa yazı alanının dengesini sarstığım sıralar, Berlin Üniver­sitesi profesörlerinden biri bütün iyi niyetiyle bana sezdirmeye çalışmıştı: Başka bir biçimde yazmalıymışım artık; kimse okumuyormuş böylesini. -Bunun en aşırı iki örneği sonunda Al­manya'da  değil  de  İsviçre'de  çıktı.  Dr.  V.  Widmann'ın46 "Bund" dergisinde, İyi ve Kötünün Ötesinde üzerine "Nietzsche'nin  Tehlikeli   Kitabı"   başlığıyla  çıkan  yazısı  ve  gene "Bund"da Bay Kari Spitteler'in genel olarak yazılarım üstüne toptan bir incelemesi: Bunlar benim yaşamımda bir doruktur, neyin doruğu olduklarını söylemeyeyim... Örneğin bu sonuncu­su, Zerdüşt'ümü "yüksek deyiş alıştırması" olarak inceliyor, bun­dan böyle öze de gereken önemi vermemi diliyordu; Dr. Widmann'a gelice, tüm edepli duyguların kökünü kazımakta gös­terdiğim yürekliliği alkışlıyordu o da. Rastlantının ufak bir cil­vesi sonucu, burada her cümle, hayran olduğum bir tutarlılıkla, baş aşağı çevrilmiş bir doğruyu söylüyordu: Demek istedikleri­min hem de ilginç bir yoldan, tam üstüne basmak için bir tek şey gerekliydi, "tüm değerleri tersine çevirmek". Kendimi açıklamam bir kat daha önem kazanıyor bu yüzden. -Şu da var ki, hiç kimse bir şeyden -kitaplar da giriyor bunun içine- zaten bildiğinden çoğunu çıkarıp alamaz. Bir şey bize yaşantı yoluyla açık değilse onu duyacak kulak da yoktur bizde. Aşırı bir örnek verelim: Bir kitap düşünün ki, baştanbaşa yeni yaşantılardan söz açıyor, sık sık olsun, seyrek olsun, fırsatı çıkmayacak yaşan­tılardan, -bir dizi yepyeni yaşantı için yepyeni bir dildir; bu du­rumda kimse bir şey duyamaz; şu işitme yanılgısı da birlikte gelir: Bir şey duyulmayan yerde, bir şey yoktur da... Benim karşılaş­tıklarımın ortalaması, isterseniz özgünlüğü diyelim, budur işte. Benden bir şey anladıklarını sananlar, kendi boylarına göre ke­sip biçtiler beni; tam karşıtımı, örneğin bir "ülkücü" yaptıkları da oldu benden. Hiçbir şey anlamayanlarsa, iler tutar yerimi bı­rakmadılar. -"Çağdaş" insanların, "iyi" insanların, Hıristiyanla­rın ve öbür "nihilist" lerin karşıtını, en yüksek yetkinlik örneği­ni gösteren "üstinsan" sözcüğü, töreler yıkıcısı Zerdüşt'ün ağzın­da düşündürücü bir sözcük, hemen her yerde tam bir bönlükle Zerdüşt'ün kişiliğinde canlandırılan değerlerin tersine anlaşıldı, daha yüksek bir insan türünün "ülküsel" örneği olarak, yarı "er­miş", yarı "deha" olarak anlaşıldı... Bilgiç geçinen kimi büyük baş hayvan, beni onun yüzünden Darwincilikle suçladı; o kendi de bilmeden, istemeden olmuş büyük kalpazanın, Carlyle'ın öylesine hoyratça çürüttüğüm "yiğitlere tapınma"sını bile seçip tanıyanlar çıktı Zerdüşt'te. Kimin kulağına, Parsifal yerine bir Cesare Borgia aramasını fısıldadımsa, hiç inanamadı kulakları­na.- Kitaplarım üstüne, özellikle gazetelerde çıkan yazıları hiç merak etmeyişim hoş görülmeli. Dostlarım, yayımlayıcılarım bunu bildiklerinden, o konuda açmazlar ağızlarını. Yalnız bir se­fer, tek bir kitaba karşı -ki "İyi ve Kötünün Ötesinde" idi- işle­nen günahların tümünü birden görebildim; neler neler söyle­mezdim bu konuda. Bilmem inanır mısınız, "Nationalzeitung" -yabancı okuyucularım bilmezler, bir Prusya gazetesidir; ben kendi payıma, izin verirseniz, yalnız Journal des Debats okurum -evet o gazete, bütün ciddiğiyle, kitabımı "çağın bir belirtisi", taşra soylularının gerçek felsefesi olarak yorumluyordu; göze alabilse, "Kreuzzeitung"un da yazacağı bu olurdu ancak...

II

Almanlar için söylenmiştir bunlar: Yoksa başka her yerde okuyucularım var, -hepsi de seçkin kafalar, yüksek orunlarda ve görevlerde yetişmiş, kendilerini göstermiş kişiler; gerçek deha­lar bile var okuyucularım arasında. Viyana'da, Petersburg'da, Stockholm'da, Kopenhag'da, Paris'te, New-York'ta, her yerde beni buldular; bir o Avrupa'nın basık ülkesi Almanya dışında. Açıkça söyliyeyim, beni okumayanlardan, ne adımı, ne de felse­fe sözcüğünü duymuş olanlardan memnunum asıl; ama örneğin burada, Torino'da nereye gitsem herkesin yüzü gülüyor beni görünce. Şimdiye dek en çok gururumu okşayan da, meyva sa­tan yaşlı kadınların bana en tatlı üzümlerini seçip vermek için çırpınmaları. İnsan feylosof oldu mu, böyle olmalı işte... Polonya­lılar için boşuna İslav ırkının Fransızları dememişler. Alımlı bir Rus kadını benim nereli olduğumu anlamakta bir an bile duraklamazdı. Bir türlü beceremem kurumlanmayı; uğraştım mı da şaşkına dönerim olsa olsa... Alman gibi düşünmek, Alman gibi duymak, -elimden her şey gelir de, bir bu gücümü aşar... Eski öğretmenim Ritschl söyler dururdu, filoloji üstüne araştırma ya­zılarımı bile Parisli bir romancı gibi tasarlarmışım, -yani saçma­lık derecesinde heyecan verici... "Toutes mes audaces etfinesses" (Tüm atılganlıklarım, inceliklerim.) Paris'te bile herkesi şaşırtmış, -bu deyim Monsieur Taine'in-dir—. Korkarım, bende dithyrambos'un en yüksek biçimlerine varıncaya dek her şeye bir parça o hiç tatsızlaşmayan, "Almanlaşmayan" tuzdan, esprimden katışmıştır... Başka türlü yapa­mam. Tanrı yardımcım olsun! Amin. -Hepimiz biliriz bir uzun kulaklının ne olduğunu, kimisi üstelik denemesini yapmıştır. Peki öyleyse, hiç çekinmeden ileri sürerim ki, en kısa kulaklar benimkilerdir. Kadınlar kayıtsız kalmazlar buna; sanırım onları daha bir iyi anladığımı da sezerler... Ben en iyi anti-eşeğim; böy­lelikle dünya tarihine geçecek bir canavarım; Yunanca anlamıy­la -yalnız Yunanca da değil- deccal’ım (antichristos) ben...
III
Yazar olarak ayrıcalığım nedir, az çok biliyorum; benim ya­zılarıma alışmanın beğeniyi nasıl "bozduğunu" da gözlerimle gördüğüm durumlar oldu. İnsan başka kitaplara, hele felsefe üs­tüne iseler, düpedüz dayanamaz olur. Bu soylu ve ince dünyaya girebilmek benzersiz bir seçkinliktir, -Almanlıkla hiç ilgisi ol­mamalı insanın bunun için; kısacası, öyle bir seçkinlik ki bu, onu kendi hak etmiş olmalı insan. Ama kim amaçlarının yüksekli­ğiyle bana benziyorsa, gerçekten coşkular yaşayacaktır burada öğrenirken: Çünkü ben daha hiçbir kuşun uçmadığı yüksekler­den, daha hiçbir ayağın yolunu şaşırıp inmediği uçurumlardan geliyorum. Söylediklerine göre, benim kitaplarımı elinden bırakamazmış insan, -uykularını bile kaçırırmışım geceleri... Kitap denen şeyin daha gururlusu, daha incelmişi yazılmamıştır, -on­lar yeryüzünde erişilecek en yüksek doruğa, sinizm'e erişirler yer yer; hem en ince parmaklarla, hem en zorlu yumruklarla el­de edebilmeli onları. Her türlü ruhsal kusur, sindirim bozuk­lukları bile, onları anlama yolunu kapatır insana hepten: Sinir diye bir şey olmamalı insanda, karnı bile bir keyifli olmalı öyle. Bir kimsede yalnızca içinin yoksulluğu, köşe bucağının ağır ha­vası değil, asıl o işkembesinde yer etmiş korkaklık, pislik, sinsi­ce öç gütmedir ona yolumu kapayan: Benim bir sözümle tüm kötü içgüdüler yüzüne vurur insanın. Tanıdıklarım içinde bir sürü denek hayvanım vardır; yazılarıma karşı gösterilen çeşit çe­şit ve her biri son derece öğretici tepkileri onlarda incelerim. Yazıların özüyle hiçbir alışverişi olmak istemeyenler, örneğin o sözde dostlarım hemen "kişiliksiz" oluverirler: Bir kez daha bu­nu başardığım için kutlarlar beni, -hem de bir gelişme varmış, daha bir keyifliymiş deyişim... O hep kötüye işleyen kafalar, işi gücü yalan olan "ince duygulu"lar ise, ne yapacaklarını bile­mezler bu kitaplarla, -dolayısıyla onları kendilerinden aşağı gö­rürler: İşte ince mantığı "ince duygulu"ların. Tanıdıklar arasın­daki büyük baş hayvanlar da -yalnız Almanlar bunlar, hoş gö­rün- demeye getirirler ki, benimle hep aynı kanıda değillermiş ama, gene de arada bir... Bunu hem de Zerdüşt üstüne söyle­diklerini duydum... Bunun gibi, insanda her türlü "feminisme", isterse erkekte olsun, benim kapılarımı kapatır ona; hiçbir za­man o pervasız bilgilerin labirentine giremez. Bu baştanbaşa sert doğrular arasında güle oynaya yaşamak için, insan gözünü budaktan esirgememeli, onun için alışkanlık olmalı sertlik. Tam istediğim gibi bir okuyucu tasarladığımda, hep ortaya yürekli, her şeyi bilmek isteyen bir canavar, ayrıca kıvrak, düzenci, sağgörülü birisi, doğuştan bir serüvenci ve bulucu çıkıyor. Kısa­cası, benim sözüm aslında kimleredir, bunu Zerdüşt'ten daha açık söyleyemem: Bilmecesini yalnız kimlere anlatmak istiyor o?
Sizlere, gözüpek arayıcılar, sınayıcılar, —ve her kim kurnaz­ca yelkenleriyle o korkunç denizlere açılmışsa bir kez, - sizlere, bulmacalar içinde esrimişler, alacakaranlığı sevenler, ruhları flüt sesleriyle her tuzağa düşürülebilenler:
- Çünkü siz titreyen ellerinizle bir ipi yoklayarak inmek is­temezsiniz; ardında ne olduğunu kestirdiğiniz yerde tiksinirsiniz kapıyı açmaktan...
IV
Deyiş sanatım üstüne genel olarak birkaç söz söyleyeyim bu­rada. Bir durumu, bir duygusal gerilimi imlerle, bu imlerin tempo'suyla başkalarına bildirmek, -budur deyişin anlamı. İç du­rumlarımın o olağanüstü çeşitliliği karşısında, bende bir sürü deyiş olanağı, şimdiye dek bir kişinin eli altında bulunmuş en çeşitli deyiş sanatı vardır. Bir iç durumu gerçekten bildiren, im­ler üstüne, imlerin tempo'su üstüne yanılmayan, yapmacık tavırlar takınmayan -bir tavır takınma sanatıdır zincirleme cümle kurallarının hepsi- her deyiş iyidir. Bu konuda hiç şaşmaz be­nim içgüdüm. Kendiliğinde iyi deyiş, hepten budalalık bu, ülkü­cülük yalnız, ''kendiliğinde güzel", "kendiliğinde iyi", "kendiliğinde şey" gibi... Şüphesiz bu iş için dinleyen kulaklar, aynı tutkuyu duyabilecek güçte ve değerde kimseler, insanın içini açabilece­ği kimseler bulunduğunu varsayıyorum. Zerdüşt'üm şimdilik bekliyor böyle dinleyicileri; daha uzun süre de bekleyecek! -Onu inceleyecek değerde olmalı insan... O güne dek, burada nasıl bir sanat harcandığı anlaşılmayacak: Hiç kimse böylesine yeni, işitilmemiş, bir amaç için gerçekten ilk olarak yaratılmış söyleme yollarını böylesine avuç dolusu saçmamıştır. Bu türlü şeylerin Alman dilinde olabileceği şüpheliydi: Önceleri olsa, en başta ben kesinlikle yadsırdım bunu. Alman diliyle neler yapı­labilir, genel olarak dille neler yapılabilir, benden önce bilinmi­yordu bunlar. Yüce, insanüstü bir tutkunun korkunç dalgalanışını anlatmak için o büyük ritimler sanatını, zincirleme cümleler­le büyük deyişi ben buldum ilk; Zerdüşt'ün üçüncü bölümü sonundaki o "Yedi Mühür" başlıklı dithyrambos'la, şimdiye dek şiir denen şeyi binlerce fersah aştım.
V
Eşsiz bir psikolog konuşuyor benim yazılarımda; işte iyi bir okuyucunun, eski iyi filologlar Horatius'larının nasıl okurdularsa beni öyle okuyan, tam bana göre bir okuyucunun ilk edine­ceği kanı budur. Üzerinde herkesin anlaştığı cümleler -herkes derken, bunun içinde orta malı feylosofların, törebilimcilerin ve öbür mankafalarla mantar kafaların da bulunduğunu ayrıca söy­lemek gerekmez-, benim yazılarımda bönce yanılgılar olarak ortaya çıkar: Örneğin, "çıkar gözetmez" ve "bencil" kavramları­nın birbirinin karşıtı olduğu inancı; oysa "ben"in kendisi bir "yüksek aldatmaca"dan, bir "ülkü"den başka bir şey değildir... Ne bencil, ne de çıkar gözetmez eylemler vardır; her iki kavram da psikolojik birer mantıksızlıktır. Ya da "insan mutlu olmak için çabalar" cümlesi... Ya da "mutluluk erdemin ödülüdür" cümlesi... Ya da "hoşlanma ve acı duyguları birbirinin karşıtıdır" cümlesi... İnsanlığın "Kirke"si, yani töre, bütün Psikolojiyi baştan aşağı yalana boğdu, törelleştirdi; ta o tüyler ürpertici saç­malığa, sevginin "çıkar gözetmez" bir şey olması gerektiğine va­rıncaya dek... İnsan kendi kendine sağlam bir dayanak olmalı, iki ayağı üstünde korkmadan durabilmeli; başka türlü sevemez yoksa. Kadınlar da pek iyi bilirler bunu: O çıkar gözetmeyen, o nesnel erkekler vız gelir onlara... Sırası gelmişken, şu kadın ulu­sunu tanıyorum diyebilirim. Dionysos'ca payımdan gelmedir bu. Kim bilir, belki de "bengi dişiliğin" ilk psikologuyum ben. Eski bir öyküdür: O mutsuz kadıncıklar, "özgürleşmiş" olanlar, çocuk doğurmaya gücü yetmeyenler dışında hepsi beni severler. -Bereket versin, kendimi parçalatmaya niyetim yok: Sevdi mi parçalar gerçek kadın dediğin... Bu sevimli Bakkha'ları iyi tanırım... Ah o ne tehlikeli, o ne sinsi, yeraltında yaşayan bir yırtıcı hayvancıktır! Nasıl da şirindir üstelik!... Öç ardından koşan bir kadıncık yazgıyı bile dinlemez, yıkar geçer. Kadın er­kekten ölçülmez derecede daha kötüdür; daha akıllıdır da. Bir çeşit yozlaşmadır kadında iyilik... O "ince duygular" var ya, tü­münün mayasında bir fizyolojik bozukluk vardır, -hepsini söylemeyeyim, hekimce konuşacağım yoksa. Eşit haklar için açılan savaş, bir hastalık belirtisidir üstelik; her hekim bilir bunu. Ger­çek kadın dediğin var gücüyle direnir hak denen şeye karşı; cinsler arasındaki o bitmez savaşta ilk yer hiç tartışmasız onun­dur zaten doğal olarak. -Benim sevgi tanımımı duyup anladınız mı? Gerçek bir feylosofa yaraşan biricik tanım budur. Sevginin tuttuğu yol savaş, özü ise cinslerin öldüresiye kinidir birbirleri­ne. "Bir kadın nasıl iyileştirilir, kurtarılır" sorusuna verdiğim ya­nıtı biliyor musunuz? İnsan ondan bir çocuk edinmelidir. Kadın çocuksuz edemez, erkek bir aracıdır yalnız: Zerdüşt böyle dedi. "Kadının özgürleşmesi", özürlü, doğuramaz kadınların gerçek kadına karşı içgüdüsel kinidir bu; "erkek"le kavgaya gelince, bu bir yoldur, bir sözde nedendir, bir taktiktir yalnızca. Kendile­rini "gerçek kadın", "yüksek kadın", "ülkücü kadın" diye yük­seltmekle, aşama sırasında kadının yerini alçaltmaya çalışırlar; bunun için de en şaşmaz yol, lise öğrenimi yapmak, pantolon giymek ve sürü olarak oy verebilmektir. Aslına bakılırsa, özgürleşen kadınlar "bengi dişilik" ülkesinin anarşistleridir; kuyruk acısı vardır onlarda, öç isteği vardır derinlerinde yatan... En kö­tüsünden bir tür "ülkücülük" vardır ki erkeklerde de rastlanır ayrıca, o evde kalmış kız örneğinde, Henrik İbsen'de olduğu gi­bi, -bunun amacı da cinsel sevgideki gönül rahatlığını, doğallığı ağulamaktır... Bu konuda dürüstlüğü ölçüsünde sıkı olan anlayı­şım üstüne hiç şüpheniz kalmasın diye, bozulmuşluğa karşı töre yasalarımdan bir madde okuyayım; bozulmuşluk derken, her çeşit doğaya aykırılığın, ya da güzel sözleri seviyorsanız, ülkü­cülüğün karşısına çıkıyorum, Madde şu: "Akmanlık üstüne va­az vermek, açıktan herkesi doğaya aykırı olmaya kışkırtmaktır. Nasıl olursa olsun, cinsel yaşamı küçümseme, onu ayıp kavra­mıyla lekeleme, yaşamın kendine karşı işlenmiş bir suçtur, -ya­şamın Kutsal Tinine karşı günahın ta kendisidir."
VI
Nasıl bir psikolog olduğumu anlayasınız diye, İyi ve Kötü­nün Ötesinde'den üzerinde düşünülmeye değer bir betimleme aktarıyorum, -şunu da söyleyeyim ki, burada anlatılmak iste­nen kimdir, sakın bulup çıkarmaya çalışmayın: "Yüreğin dehası onda vardır, o büyük Bilinmeyen'de, bulunçların o sınayıcı tan­rısı, doğuştan fare avcısı; sesi her ruhun yeraltı ülkesine dek inen; her sözünde, her bakışında bir baştan çıkarma amacı saklı olan; ustalığı gereğince, olduğu gibi değil, başka türlü görünen, öyle ki ardından gelenler ona daha bir sokulsun, onu daha gö­nülden, daha tam izlesinler... Yüreğin dehası her türlü ağız kala­balığını, kendini beğenmişliği susturan, kulak kabartmasını öğ­reten; kaba saba ruhları törpüleyen, onlara yeni bir istek tattı­ran, -derin gökyüzünü yansıtabilmek için dupduru bir ayna gibi olmak isteğini... Yüreğin dehası, o sakar ve ivecen ellere durak­lamayı, daha bir incelikle kavramayı öğreten; bulanık, kalın bu­zun altındaki o saklı, unutulmuş gömünün, o bir damla iyiliğin, tatlı özün yerini kestiren; uzun çağlar çamur ve kum içinde gö­mülü yatan her altın kırıntısını bulmak için büyülü bir değnek olan... Onun dokunduğu kimse daha bir zenginleşmiş olarak uzaklaşır oradan, başkasının malı altında iki büklüm değil, ken­disi daha zengin, yenilenmiş, sanki üzerinden ılık bir yel esmiş de buzları çözülmüş, içi açılmış, belki daha güvensiz, daha ince, daha kolay kırılır, belki daha bir kırılmış, ama daha adı bile ol­mayan umutlarla dolu, yeni istemlerle, akıntılarla dolu, yeni di­renişlerle, ters akıntılarla dolu..."