Gerçeğe Benzerlik / Tahsin Yücel

Yazının öyle çok tanımları ya­pılmış, ne olduğu ya da ne olmadığı konusunda öyle çok görüşler ileri sürülmüştür ki art arda saymaya kalksanız, sayfalar yet­mez. Ama bu tanım ve gözlem bollu­ğu bile bir göstergedir, gene ona ışık tutar: kolay kolay ele gelmeyen bir nesne karşısında bulunduğumuzu, en iyi tanımların bile onu tüm yönleriyle kuşatmaya yetmeyeceğini gösterir. Bu yüzden olacak, yazın söz konusu olunca, tanımları fazla önemsemeyiz hiçbir zaman, usumuzda tutmaya ça­lışmayız. Hiç kuşkusuz, en sıradanının bile doğru bir yanı vardır, ama göndergesiyle yüzde yüz örtüşmez hiçbir zaman. Bereket, yazım tanımak, hatta değişik belirimlerini birbirinden ayır­mak için tanımlara gereksinimimiz yoktur. Roman, öykü, oyun, şiir, de­neme, on iki yaşında bir çocuğun önü­ne yüz kitap koyun, kısa bir sürede yanlışsız olarak ayırıp sınıflandırır bunları size.
Neden? Tür kavramı yazın kavra­mından daha açık, daha yalın, daha ele gelir olduğu için mi? Pek değil: örnek­lerini birbirlerinden kolaylıkla ayıra­bilmemize karşın, tür olgusu yazın ol­gusundan da karışıktır. Burada, olsa olsa, yazının tanımları arasındaki fark­lılıkların bu tanımlara girişenlerin ön­celikle belli bir türden, belli bir türün özellik ve isterlerinden yola çıkmış ol­malarından kaynaklanması olasılığın­dan söz edilebilir. Buna karşılık, deği­şik türlerde yapıt vermiş ya da değişik türler üzerinde ayrıntılı incelemeler yapmış kişiler için bile bir yazın tanı­mında tüm yazın türlerinin özellikle­rini göz önünde bulundurmak kolay değildir. İster tanım söz konusu olsun, ister başka şey, çoğu yazın adamları­nın yazından söz ederken öncelikle kendilerini ilgilendiren türden yola çıktıkları her zaman sık tanık olduğu­muz bir şey.
Örneğin Michel Tournier, "Yazar her dokunduğunu yüceltir. Sıradan bir yazarsa, nesnelere ve kişilere özlerine yabancı, üzerlerine yararsız süsler gibi yapışan, yakıştırma nitelikler vererek güzelleştirir. Oysa iyi yazar hiçbir şey eklemez gerçekte. Genel olarak tözün saydamsızlığında boğulmuş ince ve hoş yapıları aydınlığa çıkararak içeri­den aydınlatır. Burada tanıma izleğime geliyorum gene. İyi yazarın okuru okuduğunda yeni şeyler bulgulamamalı, varlıklarını öteden beri en azın­dan sezinlediği için inandığı gerçekle­ri, gerçeklikleri tanımalı, yeniden bul­malıdır. Yazarın ustalıkla sürdürdüğü bir yanılsama mı söz konusudur? Bel­ki de. Belki de en üstün sanat bunlara güven uyandıran ve okurun geçmişin­de uzak bir çağrışım yaratan bir eski­den görmüşlük havası vererek yeni şeyler yaratmaktır", derken, ne ro­mandan söz eder, ne romancıdan, ama "yazar" diye nitelediği kişinin öncelik­le "romancı", "sanat" diye nitelediği şeyin de öncelikle "roman" olduğunu hemen anlayıveririz. Aynı biçimde, "Yazmak anımsamaktır", derken, Marcel Proust genelin alanında kalır gibi görünür; hiç kuşkusuz onu oku­duktan sonra, "Yazmak anımsamak­tır. Ama okumak da anımsamaktır", diye ekleyen Françoıs Mauriac da öy­le. Ama her ikisi de gerçekte yalnızca romanı, belki romanın da belirli bir türünü düşünür.
Gerçekten de, andığımız gözlemle­rin yalnızca anlatıya bağlanması duru­munda bile, yüzde yüz doğru oldukla­rını, tüm anlatı örneklerini kapsadık­larını kim ileri sürebilir? Örneğin To­urnier gözleminde ne ölçüde haklıdır? "Sıradan.bir yazarsa, nesnelere ve kişi­lere özlerine yabancı, üzerlerine ya­rarsız süsler gibi yapışan, yakıştırma nitelikler vererek güzelleştirir!" sözü­nün gerçekle yüzde yüz örtüştüğü söylenebilir mi? Yazar ya da romancı­nın konumu, gerçekten var olan bir kişiyi giydiren terzinin, gerçekten var olan bir odayı döşeyen bir iç mimarın konumu mudur? Hayır. Nesneleri ve varlıkları da, onları güzelleştirmekte kullandığı süsleri de yazarın kendisi tasarlayıp söze döktüğüne göre, süs mü kişi ve nesnelere yabancıdır, kişi ve nesneler mi süse, nasıl bilebiliriz? Temel işlem gözlemlenmiş ya da tasar­lanmış şeylerin söze aktarılması oldu­ğuna göre, sorun öze yabancı kalıp kalmama sorunu değil, birbirleriyle bağdaştırılması gereken öğelerin bağ­daştırılıp bağdaştırılamamasıdır.   Bu durumda da başka türlü ele alınması yanlış olur.
Kuşkusuz, Michel Tournier, "Oy­sa iyi yazar hiçbir şey eklemez gerçek­te", derken, belirli bir roman, daha ge­nel olarak da belirli bir yazın anlayışı­nı ortaya koyar. Bu anlayışa göre, da­ha romana ya da şiire dökülmeden ön­ce de var olan bir gerçek vardır, gerçek bir dünya, gerçek nesneler ve gerçek kişiler vardır; iyi yazar, hepsinin de­rinliklerine inip gizine varmış bir öz­ne olarak, içlerinden, derin ve geçerli özleriyle aydınlatıp gösterir onları bi­ze. Hiç kuşkusuz, bir fotoğrafçı gibi yapmaz bu işi, sanatının gerekleri uya­rınca, belli bir oranda dönüştürür; ama, ne olursa olsun, yaptığı şey önce­den var olanı görünür ya da anlaşılır kılmaktır. Başlıca işlevi budur, "iyi yazar gerçekten hiçbir şey eklemez!" sözünü başka türlü yorumlamak nerdeyse olanaksızdır.
Bu tanıma uyan iyi yazarlar çok­tur; Michel Tournier' nin kendisi de bu tür yazarlar arasında sayılabilir. Ama iyi yazarı yalnızca bu özellikle tanımlamak ne ölçüde sağlıklıdır? Özel olarak romancının, genel olarak yazarın (bu arada, ozanın), daha da ge­nel olarak sanatçının (bu arada, res­sam ve bestecinin) hep önceden var olan bir gerçekten yola çıktığını kim ileri sürebilir? Yazarın hep gerçekten, gerçek kişilerden ve gerçek nesneler­den yola çıktığını varsayalım, onların gerçekliklerini bozmak ya da gerçek­liklerine bağlı kalırken, onları, belirli bir amaç doğrultusunda, özlerine uy­mayan, yakıştırma niteliklerle donat­mak da iyi bir yazarın gerçekleştir­mek isteyeceği bir amaç olamaz mı? Dahası, nesnelerin ve kişilerin ince ya­pılarını bu yoldan daha iyi ortaya ko­yabileceğini düşünemez mi? Örneğin Rabelais' nin Gargantua' sı ya da Hugo'nun Notre-Dame de Paris' si böyle bir düşüncenin ürünleri olarak göste­rilemez mi? Herhalde gösterilebilir.
"Yazmak anımsamaktır" kesinlemesi de bir gerçeği dile getirmekte. Mauriac' ın kesinlemesine gelince, be­lirli bir gerçeği dile getirmesi bir yana, hem Tournier' nin gözlemini, hem de, kurgusu, içeriği ve bildirisiyle, Proust'un yapıtını doğrulamakta. Ama "anımsamak" sözcüğüne genellikle verdiğimizden çok daha kapsamlı bir anlam vermek, örneğin, çelişkin gibi görünecek bile olsa, anımsamanın düş­lemeyi de kapsadığını benimsemek koşuluyla. Öyle ya, Yitik Zamanın Ardında' nın yalnızca bir anımsama et­kinliğinin ürünü olduğunu kim ileri sürebilir? Öte yandan, çok iyi bir bilim-kurgu romanının oluşumunda anımsamanın da büyük bir işlevi bulu­nabilir, ama böyle bir yapıtın yazarı­nın, hiç kuşkusuz kendi öznel gerçeği doğrultusunda, bambaşka bir evreni, yüzyıllar sonrasının gerçeklikleri fazlasıyla kuşkulu insanlarım ve nesnele­rini düşleyerek yazdığı kuşku götür­mez. Bu bile yazarlarımızın söyledik­lerine gölge düşürür.
Ya okumanın da bir anımsama bi­çiminde tanımlanması ve, Tourni­er' nin yazdığı gibi, iyi bir yazardan okuduğumuz şeylerin bizim için birer "tanıma" olması, okurun bunlarda "yeni şeyler" bulgulamaktan çok, "varlıklarını öteden beri en azından sezinlediği için inandığı gerçekleri, gerçeklikleri" yeniden bulması? Tour­nier, "Yazarın ustalıkla sürdürdüğü bir yanılsama mı söz konusu? Belki de. Belki de en üstün sanat ona güven uyandıran ve okurun geçmişinde uzak bir çağrışım yaratan bir eskiden gör­müşlük havası vererek yeni şeyler ya­ratmaktır", derken, bir kuşkuyu dile getirir, ama, dile getirdiği olasılığın be­nimsenmesi durumunda, sanatı bir tür göz boyayıcılık olarak algılamak gere­keceğine göre, bunu sanatçının anla­tım gücünü vurgulayan bir benzetme biçiminde algılamak daha doğru olur. Üstelik, ister göz boyayıcılık, ister başka bir ustalık söz konusu olsun, yaratımın bizde her zaman bir eski­den görmüşlük izlenimi yarattığı çok kuşkulu. Örneğin ben, yaşamımın de­ğişik dönemlerinde, Balzac'ın, Flaubert'in, Dostoyevski'nin, Proust'un ya da Gide'in yapıtlarını yeniden okurken, arada bir kendi deneyimle­rimle okuduklarım arasında bir koşutluk ya da yakınlık kurduğum olsa bi­le, bir "eskiden görmüşlük" ya da es­kiden yaşamışlık duygusundan çok güçlü bir katılım duygusuna kapıldım: bir başka deyişle, okuduğumu daha önce kendim de yaşamışım, kendim de duymuşum, düşünmüşüm ya da düşlemişim gibi bir duyguya kapıl­maktan çok, yeni bir serüven olarak yaşadım; daha başka ve daha alçakgö­nüllü bir deyişle, yaşanana, düşünüle­ne, duyulana ve/ya da düşlenene ta­nıklık etme duygusu içinde sürdür­düm okumamı. Daha ilginci, Balzac'ın Rastignac'ı, Rubempre'si ve da­ha nice kişisi, Flaubert'in Frederi; Moreau'su, Charles Bovary'si, eczacı Homais'si ve daha nice kişisi, Dosto­yevski'nin Muşkin'ı, Nastasia Fılıpovna'sı, Raskolnikov'u ve daha nice kişi­si anılarımda hep birer tanıdık olarak kaldı, serüvenleriyle deneyimlerimi, duygularımı ve bilgilerimi zenginleştirdiler. Ama, yazınla uğraşanlar çok iyi bilirler, bu olgunun yüzyıllardır kullanılagelen bir adı vardır: gerçeğe-benzerlik.
Ancak, hemen belirtelim, yüzyıl­lardır kullanılagelmesine karşın, gerçeğe-benzerlik donmuş bir kavram de­ğildir: tek bir gerçeklik biçimine bağ­lanmaz, yapıttan yapıta düzlem değiş­tirir. Böylece, kimi yapıt nesnel, kimi; yapıt tinsel, kimi yapıt konumsal, ki­mi yapıt mantıksal, kimi yapıt yapısı yönden gerçeğe-benzer olarak algıla­nır. Ayrıca, zaman içinde, özel olarak yazın, genel olarak sanat anlayışımızla birlikte gelişir. Durum bu olunca, biz: daha önce var olabileceğim usumuzdan bile geçirmediğimiz yüzlerle, nesneler­le, düşünce ve tutumlarla karşı karşıya getiren yapıtları da gerçeğe-benzer bulmamızdan daha doğal bir şey olamaz. Picasso'nun resimleri de, günde­lik gerçeğin ötesinde, bağıntılar düzle­minde, alıştığımıza benzemeyen, ama onun kadar geçerli bir gerçeğe-benzerlik sunar kuşkusuz.
Şu var ki, bu tür gerçeğe-benzerlikleri algılayabilmek için. Michel Tournier'nin roman okurunda arar göründüğünden çok daha zengin bir donanım gerekir.
Varlık Dergisi 1999 Yılı 1101 sayısında yayınlanmıştır.