23 Mayıs 2011 Pazartesi

Toplumsal Suçluluk Bireysel Sorumluluk /Richard Porton / Haneke İle Söyleşi

İki yıl önce, Piyanist filminin ABD gösterimi ile bağlantılı olarak, Christopher Sharrett'in Michael Haneke ile yaptığı ve politik ve estetik konuların konuşulduğu bir söyleşi Cineaste dergisinde (Vol. XXVIII, No. 3) yayımlanmıştı. Bu söyleşide Haneke, 9/11 sonrası politik ortam ile ilgili korkularından bahsetmişti. Son filmi Cache (Saklı), Fransa'da Cezayir savaşının mirası üzerine eğilse de, günümüzün korkularına dair bir alegori olarak da yorumlanabilir. New York Film Festivali'nde Cache filminin galası sırasında Haneke, Cineaste ile bir söyleşiye katıldı. Söyleşi, 2005 yılında Cannes Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü aldığı filmi üzerine gerçekleştirildi.

Cache filmindeki unsurlar, senaryo yazım sürecinde nasıl bir araya geldi? Cezayir sorunu, özellikle de Ekim 1961 olayları, senaryonun başlangıç noktası mıydı? Ya da başka başlangıç noktaları mı vardı ?


Başlangıç noktası, birlikte çalışmamızı öneren Daniel Auteuil için bir proje bulmaktı. Aynı zamanda, çocukluğunda işlediği bir suçla yüz yüze gelen birisi üzerine bir senaryo yazmak istiyordum. Bu travmaya karşı karakterin reaksiyonlarını araştırmak istiyordum. Tesadüf eseri, ARTE (Fransız sanat kanalı. R.P.) kanalında, Ekim 1961 gösterileri üzerine bir belgesel izledim. Belgeseli izledikten sonra, tüm unsurlar bir araya geldi.

Şu günlerde, Fransa'da, Cezayir savaşının mirası ile ilgili birçok filmin çekilmiş olması ilginç bir durum. Cache dışında, Alain Tasma'nın Ekim 17,1961 ve Philippe Faucon'un Le Trahison filmleri var.

Tüm bu filmlerin, 40 yıllık sessizlikten sonra yayımlanan ARTE'deki belgeselden ilham almaları mümkün. Ben tamamen tesadüf eseri, bir akşam Avusturya'da televizyon izlerken belgeseli gördüm ve bu olay hakkında daha önce hiçbir şey duymamış olmam beni şoke etti. Fransa gibi, basın özgürlüğü ile gurur duyan bir ülkede, böyle bir olayın kırk yıl boyunca bastırılmış olması oldukça şaşırtıcı. Şimdi tarihin bu döneminin açıklığa çıkmasının büyük bir olay olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda, filmimin özellikle bu Fransız problemiyle ilgili olarak görülmesini de istemiyorum. Bana öyle geliyor ki, her ülkede, toplumsal suçlulukla ilgili sorunların önemli olduğu, böyle karanlık köşeler var. Eminim ki, Amerika Birleşik Devletleri'nde de toplumsal bilinçsizlik üzerinde bu tarz kara lekeler bulunuyor.

Bu olayın neden Fransa'ya özgü bir problem olmadığını gösteren bir neden var. İlk filmim Yedinci Kıta'nın Cannes'da gösterime girmesinden sonra, basın toplantısı sırasında gazetecilerden birisi, "Avusturya'da durum bu kadar kötü mü? Durum bu mu?" sorusunu sordu. İnsanların belirli problemlerin farkına varması konusundaki isteğime karşı bu soru klasik bir savunma durumunu anlatıyor. İstenmeyen elemanların kilimin altına süpürülmesi gibi. Filmin milliyetiyle ilgisi yok bunun. Bu film Fransa'da çekildi, fakat ufak tefek değişikliklerle bu filmi Avusturya - eminim ki Amerika da olabilir - ortamına uydurabilirdim. Geçenlerde Lyon'da filmin gösterimi vardı ve film üzerine yapılan tartışma sırasında izleyicilerden genç bir adam ayağa kalktı ve benim mutsuz bir çocukluk geçirip geçirmediğimi sordu. Ben bu durumu, filmin ele aldığı gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmak olarak yorumluyorum.


Film, belli ölçülerde, bastırılmış tarihsel hafıza ve bunun bastırılmış kişisel anılar ile ilişkisi üzerine. Bu metafor, Cezayir savaşının hafızalardan silinmesi, diğer ülkelere genişletebilirken, aslında Fransa ortamına çok fazla uyuyor.

Evet, fakat, Avusturya'da hala "Hiçbirimiz Nazi değildik" diyen insanları duyuyorsunuz. Hiç kimse Nazi olduğunu kabul etmiyor, Nazizmin bir kurbanı olarak görüyorlar kendilerini.

Georges'u bir medya figürü, bir kitap programının sunucusu, yapmanın anlamı ne? Karısı, Anne de, elbette, edebiyatla ilgili gözüküyor, fakat daha çok yüzeysel bir ilgi bu. Ayrıca filmde bir sahne var. Bu sahnede Georges, Rimbaud üzerine olan bir programı kurgularken, programın "fazla teorik" olduğuna inanıyor. Bu yorumlar, ülkemizde söylendiği gibi medyanın "aptallaştırması" üzerine mi?


Georges'i, bir televizyon sunucusu yapmanın birkaç nedeni var. İlk olarak, karakterimin tanınmış birisi olmasını ve böylelikle Macid'in onu kolaylıkla tanımasını sağlamak istedim. Televizyon sunucuları, günümüz dünyasında en ünlü olan insanlar. Edebiyatla ilgili olduğunu göstermekteki amacım, onun akıllı olduğunu, fakat aklın, korkak olmayı ya da zayıf bir karakter durumuna gelmeyi engelleyemediğini göstermekti.

Rimbaud programının değiştirilmesi aslında bir şakaydı, seyirciye göz kırpmaydı. Kişisel tecrübelerime göre, televizyonda çalışırken, üzerinizde baskının boyutlarını çok iyi biliyorum. Artık televizyonda çalışmıyorum, fakat televizyona senaryo yazan arkadaşlarımdan sürekli olarak kendilerine söylenenleri duyuyorum: "Senaryo fazlasıyla karmaşık. Senaryoyu basit tutmalısınız, çünkü izleyiciler aptal. Bu şekilde reklamlardan daha çok para kazanırsınız."

Georges, bu tarz manipülasyonlara oldukça itaatkar davranıyor. Bu açıdan da Macid karakteri ile tam bir kontrast oluşturuyor. Çünkü Macid karakteri güçsüzlere karşı güçlülerin kendini beğenmişliğini kanıtlıyor.
Durumun bu kadar siyah ve beyaz olduğundan emin değilim. Georges'in doğruyu söyleyip söylemediğini bilmiyoruz ve aynı şekilde Macid'in de doğruyu söyleyip söylemediğini bilmiyoruz. Tam olarak hangi karakterin yalan söylediğini bilmiyoruz, aynen gerçek hayatta bilemediğimiz gibi. Yoksulların sadece yoksul ve iyi, zenginlerin sadece zengin ve şeytan olduğunu söylemezsiniz. Yaşam, bundan daha karmaşıktır ve bir yönetmen ve sanatçı olarak, yaşamın karmaşıklıklarını ve çelişkilerini araştırmaya çalışıyorum. Umarım ki, bu sebepten dolayı, temelde nasıl davranmamız gerektiğini bilemememizden, film tedirgin ve rahatsız edici.

Macid'in intihar sahnesi izleyiciler için fazlasıyla tedirgin edici. Fıınny Games (Ölümcül Oyunlar) filminiz ile bağlantılı olarak, filmlerinizdeki şiddet sahneleri, şiddetin kurbanları nasıl etkilediğini ve "diğerlerinin şiddeti" ile sonuçlandığını gösteriyor.
Macid'in intihan birkaç noktayı vurguluyor. Her şeyden önce, kendini yok etmeye yönelik umutsuz bir eylem. Fakat aynı zamanda, Georges'e karşı yönelen bir saldırganlık anlamına geliyor. Tanıdığım birisi, filmi izledikten sonra, duyduğu bir öyküyü anlattı bana. Karısını terk eden bir adam, karısı tarafından metro istasyonunda buluşmaya çağrılıyor. Buluşuyorlar ve karısı kocasının gözleri önünde kendisini trenin altına atıyor. Bunun filmim üzerine ilginç bir yorum olduğunu düşünüyorum.

Cache filminde, kameranın gerçeği açığa çıkarmak yerine, aldatma sürecine suç ortaklığı yaptığı birçok sekans var. Godard'ın film, "saniyede 24 kare gerçektir" aforizmasının tam tersi bir durum aslında.

Benim bakış açım, Godard'ın yaklaşımını biraz uyarlarsak, "Film, gerçeğin hizmetinde, saniyede 24 kare yalandır". Ya da gerçeğin hizmetinde olma olasılığı olan bir yalandır. Film, yapay bir yapıdır. Gerçekliği yeniden inşa ediyormuş gibi yapar. Fakat böyle olmaz, manipülatif bir yapı sunar. Gerçeği açığa çıkarabilen bir yalandır. Fakat, film bir sanat eseri değilse, sadece manipülasyon sürecinin suç ortağı olarak kalır.

Önceki filmlerinizden bazılarında, müzik oldukça yaratıcı bir rol üstleniyordu, özellikle de klasik müzik. Bu durum, özellikle Piyanist filminde belirgindi. Cache'de neredeyse müziğin hiç kullanılmaması neden kaynaklanıyor'?


Filmde, müzik genelde bazı zayıflıkları örtmek için kullanılıyor. Gerçekçi filmde müziğin hiç yeri yok. Günlük yaşamda, davranışlarınıza eşlik eden bir müzik olmaz. Gerçekçi olmaya çalışmayan ya da bunu iddia etmeyen bir tür filminde bu durum tamamen farklıdır. Fakat gerçekçi bir filmde, eğer müzik belirli bir sahnede çalınmıyorsa, müziği eklememelisiniz ve müziğe bir yer yoktur.

Önceki filmlerinizin bazıları, örneğin, Funny Games, Benny'nin Videosu, video teknolojisi, gözetim altında olma ve izleyicinin "manipülasyonu" arasındaki ilişkileri ele alıyor. Bu filmler ile Cache arasında, kullanılan motifler açısından bir devamlılık olduğunu düşünüyor musunuz?

Sizin sorunuz, filmlerime yönelik dışsal bir perspektif ile içsel bir perspektif arasındaki farklılıkların altını çiziyor. Ben hiçbir zaman bu tarz şeyler hakkında düşünmüyorum ve eski filmlerimi seyretmiyorum. Eleştirmenlerin konusu olan bu tarz soruları yanıtlamak benim için çok zor. Fakat, tüm bu filmlerde ortaya çıkan konular tek bir kafadan çıkıyor.

Filmleriniz konusundaki yorumları empoze etmek istemeyen bir yönetmen olarak biliniyorsunuz. Bunun nedeni, izleyicilerin kendilerine söylenenleri düşünmeye eğilimli olmaları mı?

Tüm filmlerim, ortalama (mainstream) sinemaya karşı bir tepki aslında. Tüm ciddi sanat biçimleri, alıcıyı algılama sürecinde bir ortak olarak görürler. Gerçekte, bu durum, insancıl düşüncenin ön koşullarından. Sinemada, bu gerçek, ortamına ticari koşulları tarafından değiştiriliyor.

Cache filminde, izleyicilerinin bir bölümünün bir sonuç beklediği ve filmin açık-uçlu doğasından pek hoşlanmadıkları görülüyor. Belki de sizin filmlerinizle, izleyiciler çalışmayla anlaşmak ve ortalama sinemanın ötesinde beklentiler oluşturmak zorundalar.
Sanırım benim önerdiğim oldukça eski bir anlaşma şekli: Bir sanat yapıtında hem yapımcı hem de alıcılar birbirlerini ciddiye almak durumundalar. Diğer yandan, günümüzün basmakalıp sineması ya da kitle sineması, alıcıları bir ortak olarak ciddiye almıyor. Bu sinema, izleyicileri, işlevi sadece para vermek olan bir banka makinesi olarak görüyor. İzleyicilerin gereksinimlerini karşılıyor gözüküyor, ancak bunu yapmayı reddediyor. Benim önerdiğim ise binlerce yıllık sanat tarihi içinde kanıtlanmış durumda. Örneğin tiyatronun ilk yıllarını ele alın. Yaratıcı ve izleyici arasında bir yüzleşme, ama aynı zamanda bir saygı, bulunuyordu.

Resnais ve Tarkovsky gibi yönetmenlerde olduğu gibi, filmin anlamının oluşturulmasında izleyicilerin katkıları olması gerektiğine inanıyorsunuz.


Eğer film bir sanat yapıtıysa, örneğin sizin bahsettiğiniz yönetmenlerin filmlerinde olduğu gibi, durum aynen dediğiniz gibi olur. Aynı şey herhangi bir sanatsal yaratım için de geçerlidir. Ben sadece bir film yönetmeni olarak çalışmıyorum, aynı zamanda sanatsal geleneğe katkı yapmaya çalışıyorum.

Birçok filminizde, Cache da bunlar arasında, medyaya, özellikle de televizyona yönelik eleştiriler içeriyor. Kariyerinize Avusturya televizyonunda başladınız. Bu medyaya yönelik eleştirileriniz kendi deneyimlerinizden mi kaynaklanıyor?

Kesinlikle. Medyaya yönelik eleştirilerimin kaynağında, onu çok iyi tanımam yatıyor. Fakat önemli bir nokta daha var, o da ben Avusturya televizyonuna son birkaç yıla kadar film yapıyordum. O dönemler, televizyon için hala ciddi şeylerin yapılabildiği bir dönemdi. Şu anda bu neredeyse olanaksız, en azından kaldığım oteldeki televizyondan izlediğim filmler bunu kanıtlıyor. Televizyonda gördükleriniz sizi depresif yapmaya yetiyor.

1997 yılında Kafka'nın Şato'sunu televiyon için uyarladınız.

Kafka uyarlaması gibi bir filmi televizyona yapmak, ancak sinema alanında yakaladığım uluslararası başarının ertesinde mümkün olabilirdi. Ben onlar için bir çeşit mazeret işlevi görüyorum. Şato filmi, onlara sırtlarını yaslayıp, "bakın yapımlarımız ne kadar güzel" dedirtiyor (gülüyor).

* Cineaste, Vol. XXXI No. 1, Kış 2005
Çeviren A. Ufuk