29 Ekim 2010 Cuma

İlhan Berk'le Söyleşi / 27 kasım 2004



"RESİM YAPMAK BENİ MUTLU EDİYOR,
YAZMAK İSE MUTSUZLUKTUR, HEPSİ BU!..”


SORU: 1


Sevgili İlhan Berk, “ resim gibiydi hoş çakal, hoş tilki “ diye bir dizeniz var. Siz bunun resmini ne zaman yapacaksınız diye sormayacağım. Hatta kendi adıma “ delta ve çocuk “ “ avluya düşen gölge “ ve “güzel ırmak” adlı kitaplarınızın isimleri de sanki birer tablo adı gibi...Bu isimleri çoğaltmak mümkün. Bir şair olarak kendi adıma hem şiirlerinizin hem de resimlerinizin hayranıyım. Yaptığınız, yarattığınız her nü sanki bir ateş parçası...Turgut Uyar’ın bir dizesi vardır. “ bir deneyli geçmişi aldın geldin yeniyi güzel boyadın “ diye...Nedendir bilmiyorum bu dize beni sizin resimlerinize de götürebiliyor. Sanki size iki esin meleği uğruyor. Birincisi şiirse, ötekisi resim meleği...Eskiden beri resim sanatına ilgi duyduğunuzu ve resim yaptığınızı, hatta sevdiğiniz ressamlar üzerine yazılar yazdığınızı biliyorum. Bir yerde şöyle söylemişsiniz: “Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazamaz. Bu yeryüzünü olduğu gibi görmeme engel olan ve bana bu yeryüzünü cehennem eden bu yazmak eyleminden kurtulduğum, mutlu olduğum bir tek şey var: resim yapmak.” Ben sizin resimlerinize baktığım zaman sanki kadınların yasak bölgelerine giriyor, ‘anlamın’ kendisini evine gönderiyor, hatta ‘gerçeklik’ denilen zalim işlevi altüst ediyorsunuz...Sevgili İlhan Berk siz “resmi bilmem” dediğiniz için mi bu kadar özgün resimler üretiyorsunuz?.. Yaptığınız desenlerde, resimlerde ben kendi adıma bir gelenek de bulamıyorum. Resimleriniz de şiirlerinize benziyor sanki?.. Çünkü resimleriniz de anlatmıyor, duyuruyor, sezdiriyor... Yoksa yanılıyor muyum?..


CEVAP: 1


Sevgili Engin “ hoş çakal, hoş tilki “ dizesini Ece Ayhan için yazdımdı. Turgut Uyar’ın dizesi gerçekten çok güzel bir dize, “ deneyli geçmiş “ olmayı hakkettim mi bilmiyorum. Benim resmi bildiğimi söylemem neredeyse olanaksız, böyle bir merakım da yok, bilmemezlikten yararlanıyorum belki de ben. Hem bilmenin sonu yok, yineleyeyim: Benim tavrım bir ressam tavrı değil, bir şair tavrı. Şiirle bir ilgi kurmaya kalkarsak, şiir gibi bir ‘anlık’tan söz etmeliyim: Bir yaprak düşer gibi düşer bir dize bende; resim de öyle. Resim yapayım, şiir yazayım diye oturmam, oturmam ama binlerce antenimi açık tutmak için hazıra geçerim her gün. Bilmeden beklerim anlayacağın. İşim bu çünkü benim. Yüz yıldır yaptığım bu. Şiir gibi, bir çizgi düşer önümdeki kağıda. Bellidir sıkılmışımdır şiiri beklemekten. O zaman resmin elinden tutarım ama bu büyük bir sevinç, bir keyiftir. Cennetteyimdir sanki, çizerim, boyarım: dünyalar benim olur. Resmi bugüne değin hep kendim için yaptım, resmimin bilinmesini de istemedim bile. Gizledim, yazmak cehennemi bana yetiyordu. Kısaca, resmi iş edinmedim, su içmek keyif gibi kalsın istedim. ( aslında bu dünyada benim içtiğim su yüz bardağı zor doldurur ). Ama gizleyemedim sonunda resim yaptığımı. Bugün resimlerim çok para ediyor ( bana göre çok ). Niçin böyle diyorum: Nev Galerisi’ndeki bir desenim iki milyar küsur edince şaştım. ( Şimdi katlandı.) Ben çok kolay resim yapardım. Kolay da çizer, kolay boyarım. Ama şimdi durdu. Üç yıldır resim yapamıyorum. Geçenlerde on kartonu masama koydum, onları bir saat içinde çizerim diyordum, işe girdim. Sonunda onu da yırttım attım. Resimden para kazanmam mutsuzluğum oldu benim. Her şey açıktı : On resmi satmak için yapıyordum, galeriler istiyorlardı çünkü. Bu resmin bana vurduğu büyük bir tokat oldu...


SORU : 2


Yıllar önce sizi ilk tanıdığımda sizden ilk etkilendiğim şey; doymak bilmez ‘merak’ duygunuz olmuştu ve nerdeyse her şeye ilk defa bakan bir çocuğun gözleri gibiydi bakışlarınız. Yazının, şiirin ve resmin serüvenci insanı olmak nasıl bir duygudur?..Hayatta her şey sizi çok ilgilendiriyor ve adeta her şeyin bir dili olduğunu düşünüyorsunuz gibime geliyor. Sanırım siz bu hayat okulunun iflah olmaz bir doğa çocuğusunuz. Bu kendine sürgünlük ve dille boğuşmanın cehennemi ne mene bir şeydir?..Siz resim boyarken de aklınızı bir kenara koyanlardan mısınız?..Siz tek başınıza çok kalabalık bir çelebi olmalısınız...Bir dil ustası olduğunuz bilinir. Peki resimdeki dil tanrısı nasıl kışkırtıyor sizi?..Bir nesneye bakarken bir düşe çakılır gibi mi oluyorsunuz?..Çizgilerinize dikkatle bakalım. Eninde sonunda bir lekeye kadar götürüyorsunuz işi. Sanki resmin işine pek fazla karışmıyor, figürü özgür bırakıyor, önümüze yeni bir hayatın o saf coğrafyasını koyuveriyorsunuz. Acaba burada gizli bir gizlemek sanatı mı var yoksa? Yoksa lekenin müziği mi bu? Yoksa çizgideki, lekedeki imgeyi kışkırtmak mı? Sevgili İlhan Berk şiirin gözüyle bakıyorum da resimlerinize aklıma hemen Arthur Rimbaud’un şu dizesi geliyor ve ruhuma yapışıyor: “ Sonunda usumun düzensizliğini kutsal buldum “ ... Siz imge ülkesinin tükenmeyen nefesi olmalısınız.

“ Ben İlhan Berk’in Defteriyim “ diyorsunuz, ben de sürekli canı sıkılan bir evin ruhuyum ama sizin “dokunduğunuz her şey şiire” ve resme dönüşüyor. Ve devam ediyorsunuz : Ben nesnelerin elinden tutmak, onları büyük uykularından uyandırmak, varoluşlarını kanıtlamak, bu dünyanın birer kişileri olduğunu göstermek istiyorum”... Biliyor musunuz siz buna kızsanız da söyleyeceğim işte: Sizi döne döne okumaktan bıkmamak ne güzel şey. Siz benim ustam, en bilge ve en genç okulumsunuz. Ben bu okuldan mezun olmak istemiyorum. “ Suyum ben, bırak gideyim “ demeyin bana sakın... Resim konuşalım... Arkadaşım Aziz Uzun’un değişiyle sorsam: Nasıl bu kadar “ nükemmel “ nü ”ler yapıyorsunuz? Neden nü?..

CEVAP: 2


Dille boğuşmak, bütün şairlerin işi diye bakarım ben buna. Evim, evimiz bizim dil. Benim dille uğraşım konusunda söylesem söylesem bunu derim. Resmimin, şiir gibi sezgiye, duyuma bağlı olduğunu söylüyorsun, bunu bilmiyorum. Şiirimin Resullerin sözleri gibi çok anlamlılık taşısın isterim ben; ama, resimlerimin ise çarpıcı olması ilgilendirir beni daha çok. Ben deformasyonun olmadığı hiçbir resme resim diye bakmam neredeyse. “ Nasıl yapıyorsunuz bu ‘nü’ leri “ soruna gelince, söyleyeyim, ama önce şuraya gelmek istiyorum: Resim üstüne değil ama resmim üstüne konuşmak istemediğimi hep söyledim. Ama niçin? Önce bunu biraz açmak lazım. Ressam sözü beni ürkütmüştür hep. Hugo, Black, D.H. Lawrence, Henry Miller, e.e. Cummings, Henri Michaux da bundan ürkmüştür, sıkılmıştır hiç kuşkusuz. Ben şunu söylegelmişimdir: Resimlerim iyi ise ( ki ben onların resim olduğunu biliyorum, başka türlüsünü de düşünemem ), ressam olmadığım için iyidir. Böyle düşünmemin nedenleri var elbet. Ressam kendini resme vermiş, onun için yaşayan, onun dışında bir dünyanın varlığını tanımayandır. Benim böyle bir kaygım yok. Resim benim dünyam değil. Dünyayı görmeme de engel değil. Resim yapmak beni mutlu ediyor. Hepsi bu. Yazmak ise mutsuzluktur. Kendini mutlu sayan gerçek yazar yazmaz. Benim mutlu olduğum bir tek şey var: Resim yapmak. Miller resim yapmaya ‘ yeniden aşık olmak ‘ diyor. Andre Malraux da yazarların mutsuz, ressamların mutlu olduğunu söyler. Ben hiçbir zaman resim yapayım diye oturmadım. Önümde her zaman kağıtlar olmuştur. Daha doğrusu yürümeyen şiirler. Ayrımına varmadan onlar üzerinde elim gider gelir, çiziktiririm. Beni ilgilendirirse de boyarım. Ya da gerçekten yazacak bir şey olmadığında, okumak da beni ilgilendirmiyorsa, gene ayrımına varmadan koca bir karton alır, çizer boyarım. Resim yaparken korkunç sevinç duyarım. Yeniden dünyaya gelmiş gibi bulurum kendimi. O süre içinde de bitiririm. Gözüm tutarsa kalır, tutmazsa yırtarım. Resmin karşısına bütün kanılarımı atıp çıkarırım. Ne yaptığımı bilmediğim gibi, nasıl bir yolculuk izleyeceğimi de bilmem. Çizgi beni alır götürür. Ona, bir ona bırakırım kendimi. Elimin alıp götürdüğü yeri denetlemem, düzeltmem, bırakırım. Bütün o çıplaklar ( figürler ) böyle kendiliklerinden düşerler kağıtlara. Boya da öyle. Hiçbir boyanın, ışığın yerini merak etmedim. Önümde ne varsa onu kullanırım. Rastlantısal. Tutmazsa ( ki bunu hep yaşadım ), yırtarım. Duygular, tutkular, çoğunda ölümcül tutkular tutar elimden (ölümcül sözcüğünden o kadar korkmayalım, yaşamak da o kadar büyük, yeni bir şey değildir). Kıvranırım, sevmek gibi bir şey ( sevmek de ölümcüldür. ) Çıplakların dışa vurumculuğunu ben bilmem. Ama resimsel bir şey söylemem istenirse, beni yalnız ve yalnız deformasyon ilgilendirmiştir. ( Deformasyon, gerçekten daha gerçek de ondan belki).

Her şey kendiliğinden oluyor: Çıplaklar oradan oraya koşuyor, uçuyor, yürüyor, uzanıyorlar. Bir araya gelmeleri, dağılmaları, kolları, bacakları, havada daireler çizmeleri, hep hep bilmeden, düşünmeden birer birer gelip yerlerini alıyor. Bir de bakıyorum ki bir halka, bir dünya kurmuşlar, o dünya içinde koşuyorlar, takla atıyorlar. Bütün bunlar bilgimin dışında oluyor. Ben resmi bilmem derken de bunu demek istiyorum. Bildiğim, biriktirdiğim bir şeyler varsa, onları da dışladığımdan, resimle yalnız kalırım. Tam bir çıplaklık içinde sürdürürüm işimi. Hep düşsel imgeler gelir, öylece de giderler. Kısaca onları ben, hayaletler, düşler diye tanımlarım. Varla yok arası varlıklar. İsterseniz idealar da diyebilirsiniz. İdealar şairlerin sevgili kullarıdır. Vazgeçemedikleridir. Bağışlansın bu bizlere!.. Resmin dışında ( içinde de )
serüvenlerini sürdürüp sürdürmediklerini ben de çoğu zaman sizin gibi merak ettim; etmedim diyemem. Ama onların yaşamlarına karışamam artık. Onları yeterince tanıdığımı zaten söyleyemem. Geldiler, gittiler. Gelmeleri gibi gitmeleri de beni sevindirmiştir. Hem uzaylılar onlar, kendi yasaları var uzayın. Bunu bilmek yeter. Şimdi bütün bunlardan sonra gelelim soruna: Niçin ‘çıplaklar ’ yaptığımı hep sorarlar. Ben de: ‘ Elim nereye ben oraya ‘ derim. Bunu hiç bilmiyorum. Benim elim kurulu gibi hep kadınları çizmiştir. Yaptığım resimler zaten hiç akılla ilgili değildir. Beni şimdi ressam olarak görüyorlar ama ben öyle görmüyorum kendimi. Çünkü ben bir ressam gibi çalışmıyorum. Daha çok bir şair gibi çalışıyorum. Bu bakımdan resim üzerine konuşmak da istemem. ‘ Bir şair olarak şiir-resim ilişkisini değerlendirir misiniz ’? Söz mü resim mi yani? Her ikisi de akılla yarım yamalak ilgili şeyler. Ama resimde daha da bırakıyorum aklımı. Bu önemli. Bunu şurdan anlıyorum: bir resmi bitirdiğimde bakıyorum ki koca bir vücutta fındık kadar bir kafa kullanmışım. Bana elim egemen oluyor. Elim beni nereye götürürse oraya gidiyorum. Hatta şiiri de böyle yazmak isterdim. Bu iki alanda kullanılan akıl, başka bir akıldır diyebilirim. Yani yarım yamalak bir akıl. Resmi de yarım yamalak bir akılla çizdiğimi söyleyebilirim. Elimden resim bitmiş çıkar, ama kalıp kalmayacağına gene onlar karar verir. Tam dediğim bir resim bir süre sonra baktığımda olmamıştır, düzeltmeye kalkmam, yırtarım. Ben onunla yaşamışımdır, aynı yaşamaya yeniden girmem. İstanbul üzerine dört resim yaptım, kaosu çizmedim. Kaosu çizmeyi denedim. Manzara beni ilgilendirmiyor.Ya da manzaraya kaos olarak bakıyorum. Öyle görüyorum. Ölüdoğaya, nesnelere büyük bir tutkum var, ama onlara nedense uzanamıyorum. Hem resim benim açılmayacak, açılmaması gereken gizli bir alanım: Çok bana özgü, çok benim. Her şeyimi ortaya dökmüşüm gibi, üzgün olduğumu gizleyemeyeceğim.

SORU: 3


Sevgili şair dostum Orhan Alkaya’nın bir sözü vardır ve pek hoşuma gider, doğru da bulurum o sözü. Şöyle söylüyor : “ Dokunduğumuz yerde hayat vardır, mesele yaşantıyı kurabilmekte”...Yani şunu öğrenmeye çalışıyorum sevgili İlhan Berk. Resim ve şiir sadece öğrenilebilir bir şey olsaydı ne kadar çok şair ve ressam olurdu diye düşünüyorum. Bu ülkede şiir yazmanın çok kolay olduğunu sanan bir yığın insan var. Siz bu konularda ne düşünüyorsunuz? Merak ve heves birbirine karışmış, sanat oyunla bir tutuluyor sanki...Kim söylemişti unuttum : “ Şiir biraz da söylememektir “ diye...Sanki sizin resimlerinizde de var bu duygu. Şiirlerinizle resimleriniz arasında bir ahenk akrabalığı olduğunu söyleyebilir miyiz? Balthus geliyor aklıma. Onun 90’lı yaşlarda resim yaparken bir fotoğrafını görmüş ve saklamışım. Neden Balthus’la sizi yan yana düşündüm?.. Yarı rüyada, dalgın kızların da resimlerini yaptığı için mi bilemiyorum fakat sizin “nü”lerinizde erotik bir ziyafet de hissediliyor alttan alta. Balthus’la yapılan bir söyleşide neden “hafifmeşrep kızlar, kadınlar çiziyorsunuz “sorusuna “ Ben meleklerden başkasının resmini yapmadım! “ cevabını vermiş. Ya siz nasıl cevap verirdiniz?.. Dünyayı yazı, şiir olarak ya da resim olarak mı kavrıyorsunuz?..Bildiğiniz şeylerdeki o ‘giz’ duygusu çok hoşuma gidiyor. Ve siz kazıbilimci gibi, bir simyacı gibi çok çalışıyorsunuz o az bulunan has şiiri gün ışığına çıkartabilmek için. Aslında size soru sormaktan da hep korkarım nedense?..Belki de istediğim anlamda “sıkı okur“ olamadığımdandır?..En iyisi sizin bir sözünüzü buraya alıp rahatlamak...” Arada bir özne kendini bırakmalı, başıboş dolaşmalı, sarhoş olmalı, kendinden geçmeli diyorum. Kısa sürelerle de olsa nesne öznenin yerini almalı”...Valla sizin yazı ve şiirlerinizi okuduğumda dil madeni bulmuş gibi seviniyor, resimlerinizle kendimden geçiyorum. Benim işim çok zor sevgili İlhan Berk!..Sahi ne demişti Kleist : “ Kubbe çökmez; çünkü bütün taşları ayna anda yere düşmek ister “...


CEVAP- 3


Sevgili Engin, ‘ Şiir biraz da söylememektir ‘ gibi benim de şöyle bir sözüm vardır: “ Şiir sözcüklerle söylenmez, olanı söylemektir “ diye. ‘Biraz’a gelince ben onu da atıp ‘daha çok’u koymak isterim. Sorunun bir kısmını önceki soruda verdim. Şu ‘ giz ‘ sorusuna gelince: Giz duygusu, gizin kendisi bizim her şeyimizdir. Anlatmak istemenin bin türlüsü vardır. Ama asıl anlamlı olanı da bu giz dediğin duygudur. Giz anlatmamakta yatar. Onu yakalamak da biz şairlerin işidir.Anlam belasını şiirin baş öğesi gibi görmek beni hep deli etmiştir, anlam yok olmadıkça hiçbir yere varılmaz. Ne diyor Mallarme: “Anlam şiirin dörtte üçünü götürür “. Bu anlaşılmadıkça şiirden söz etmek nerdeyse olanaksızdır. Benim savaşım anlam üstüne olduysa bu yüzden olmuştur.


SORU: 4


Sevgili İlhan Berk, “ Güzel bir kadının fısıltısı, göreve çağrılmanın gök gürültüsüdür “ der Picasso!..Siz ne dersiniz?..Bana göre, bence şiir ve resim yani sanat her zaman içinde ruh gençliği barındıran bir uğraş. Sizce aşk yaşıyor mu hala?..Bu tuhaf ve şizofren çağımızda ‘aşk meleği’ işsiz mi kaldı acaba?..Ruhunuzdaki sahil denizle sevişiyor adeta...Sizin yazı ve çizgi büyücüsü kalbiniz sabahtan akşama kadar bir kuş gibi ötüyordur...Siz yazıya çoktan geçmişsiniz ve dil eviniz olmuş...Yeni bir şiirinizi okuduğum zaman, bahçemdeki sis dağılıyor ve ruhları çöle dönmüş kadınların boynundan nehir akıyor...Size sorular düşünürken aklıma sevgili Mustafa Irgat geliyor...” Kanatlı At “ kitabınızı yayına o hazırlamış sanırım ama benim için en önemli özelliklerinden birisi resim yapmasıydı Mustafa Irgat’ın ve sergi açmıştı...Yaşasaydı resimleriniz üzerine neler söylerdi kim bilir?..Sahi bugünlerde “ elinizi sürdüğünüz her şey resme mi dönüşüyor” yoksa?..” Şair olunmaz, doğulur “ sözüne inanılmaz katılıyorum. Bu arada Oktay Rifat’ı da sevdiğinizi biliyorum. Ben Oktay Rifat’ın yaptığı resimleri görünce çok sevinmiştim. Sizin resimleriniz de ise başka bir ruh hali var sanki. Sizin değinişinizle “ Ben aykırıyım, kendimle bir uzlaşmam yoktur “ tadını da alıyorum resimlerinizden...Sevgili İlhan Berk bilginin mekanikliği zaman zaman sıkıntı veriyor bana. Açıkçası erdemin trajedide yattığına inanmak geliyor içimden. Ben “ galile denizi’nin içine girip, resmin derinliklerinde kulaç atmak istiyordum. Ve bir İstanbul’lu olarak yüzme bilmediğimi anladım...Evet, ne demişti Diego Rivera : “ Düşlerim benim asıl gerçeklerimdir, gerçekler ise benim için sadece birer fantezi “...Yıllar önce yazmıştım. Kırmızı geveze, mavi uyumsuz, Nietzsche siyah, İlhan Berk gri; sanki şiirlerini “kül”e banarak yazıyor, şiirin, dizenin “ altın çağı “ kalıyor elimizde... İmge göçmen bir kuştur, parlayıp döner dilimizde, haziran sarısı bir aşkın ellerinden tutulur da rüyası aydınlanır gecesi açık unutulmuş kadınların...Sahi siz kaleminizi, fırçanızı neye banarak yapıyorsunuz resimlerinizi?..


CEVAP: 4


Aşka, “ aşk yaşıyor mu hala ” soruna gelince: Ben ‘aşkı şairlerin yarattığını’ söyledimdi bir yerlerde. Hala da öyle diyorum. Yaşamıyor diyemeyiz her şeyden önce. Bu bizim suçumuz olur önce sonra da onu koruyamadığımız, bakamadığımızdır. Bunu anlarım işte: Evet, aşkı koruyamadığımız, bakamadığımız doğru. Aşk boyuna yenilenmek, özellikle de derinleşmek ister doğası gereği. Artık ateşleyemiyoruz aşkı, fırtınalar çıkaramıyoruz onun için.Bu bir gerçek ve suç bizim... Mustafa Irgat’la , Oktay Rifat’ın resimleri konusuna da dokunayım. Irgat’ın resimleri beni hep ilgilendirdi beni. Şiiri gibi resmi de baştan ayağı Irgat. Mustafa Irgat’ın şiirlerini gün ışığına çıkarmalıyız, Ece ile ilgisi yok onun. Aynı toprağı işliyorlar, o kadar. Oktay’ın resmine bakamıyorum daha, anlamıyorum, yanılmayı isterdim.


SORU: 5


Daldan dala konduğumun farkındayım fakat şiir de, resim de, aşk da dalında güzel öyle değil mi sevgili İlhan Berk?.. “ Bir kaya ressamı Berk, bir mağara sanatçısı “ diyor ya Enis Batur...Ki ben sizin o serginize gitmiştim. Enis Batur’un o nefis Türkçe’siyle okuduğum metnin ve sizin desenlerinizin estetik tadını unutamıyorum. Enis Batur size adeta şiir yazmış. Ve sizin “ kağıdı bile ten sandığınızdan “ söz etmişti de ben çarpılmıştım bu sözüne...Siz resmi yaparken, oluştururken ‘aklınızı bir kenara koyduğunuzu’ söylersiniz hep. “ Hep yalnızlığı seçerek yürüdüm, hep çıkmaz sokaklarda, hep yıka yıka kendimi ”... diyorsunuz...Siz nasıl böyle her şeyi koklayarak, didik didik ederek, dokunarak, başka boyutların kalbini okşayabiliyor sunuz?.. Sizdeki erotizm ateşi sanırım Tanrıların sevişmesi gibi...Siz batık definelerin nerede yaşadığını da mı biliyorsunuz?..Siz resimlerinizle uzun bir gövdenin gürültüsünü mü dindiriyorsunuz yoksa? Sevgili İlhan Berk bu aralık ayında uluslararası resim fuarında kişisel bir serginiz olacak...Büyük resimler çalıştığınızı biliyorum. Biraz da bu konuda konuşalım ne dersiniz?.. Goethe’nin bir sözü vardır, sizin resimlerinizi düşünürken geldi aklıma : Öznede ne varsa nesnede de vardır, hatta fazlasıyla “ der... Ya Sartre’ın bu sözüne ne buyurursunuz?.. Sanki adeta sizin için söylemiş : Nesnelerin, o

adlandırılamayanların arasındayım, yapayalnız, kelimesiz, güçsüz olan beni kuşatıyorlar, altımı, üstümü, ardımı dolduruyorlar. Bir şey istedikleri yok, kendilerini kabul de ettirmiyorlar; şuradalar sadece”... Resimlerinizdeki imgelerin hayatından, ruhundan öpüyor ve bu sıcacık söyleşi için size gönül dolusu teşekkür ediyorum...

CEVAP: 5


Enis Batur’un “ kağıdı bile ten sandığından “ sözünde büyük bir gerçek buluyorum. Ben resmi bütün vücudumla yaparım. Fırça kullanmadım ben. Kullandığımı söyleyemem. Baş parmağımla boyarım ben resmi büyük ustam Chardin gibi...Araya (gövdemin kendisinin dışında ) hiçbir şey sokmam, boya hariç. Şiirle, resimle sevişirim ben. Andre Breton ne diyor: Şiir yatakta yapılır. Benim için de aynen böyle...