17 Eylül 2010 Cuma

Hayatın Anlamı Hakkında Konuşmak / Irvin Yalom

Biz insanlar yaratılıştan anlamı olmayan bir dünyaya fırlatılma talihsizliğini yaşamış olan anlam arayan yaratıklar gibi görü­nüyoruz. En büyük görevlerimizden biri yaşamı destekleye­cek kadar sağlam bir anlam icat etmek ve bu anlamı ortaya koymada­ki kişisel katkımızı inkâr etme şeklindeki hileli manevrayı gerçekleş­tirmektir. Böylelikle anlamın "dışarıda bir yerlerde" bizi beklediği sonucuna varabiliriz.  Sağlam anlam sistemlerine yönelik süre giden araştırmamız sıklıkla anlam krizlerine sokar bizi.

Terapistlerin farkına vardığından daha fazla birey yaşamın anla­mıyla ilgili endişeleri yüzünden terapiye başvurur. Jung hastalarının dörtte üçünün kendisine bu nedenle başvurduğunu bildirmiştir. Ya­kınmalar pek çok farklı biçime bürünür: "Yaşamımda bir ahenk yok." "Hiçbir şey için isteğim yok." "Neden yaşıyorum? Hangi amaçla?" "Yaşamın daha derin bir anlamı olmalı." "Kendimi bomboş hissediyo­rum  her gece TV seyretmek kendimi amaçsız, işe yaramaz hisset­meme neden oluyor." "Elli yaşımda olmama rağmen hâlâ büyüdüğüm zaman ne yapmak istediğimi bilmiyorum," gibi.

 Bir keresinde bir rüya görmüştüm (bu rüyayı Annem ve Hayatın Anlamı' nda anlattım). Hastane odasında ölümün eşiğinde dolaşırken birdenbire kendimi bir eğlence parkındaki Korku Tüneli'nde buluyor­dum. İçinde olduğum araba ölümün kara ağzına girmek üzereyken birden ölmüş olan annemin kalabalıkta beni seyrettiğini görüp sesle niyorum, "Anne, anne, nasıldım?"

Rüya ve özellikle anneme seslenişim uzun bir süre etkiledi beni. Bunun nedeni yalnızca rüyadaki ölüm benzetmesi değil, hayatın anla­mıyla ilgili karanlık imalarıydı. Bütün hayatımı annemin onayım al­ma şeklindeki birincil hedefe göre biçimlendirmiş olmamın olası olup olmadığını düşünüyordum. Annemle kötü bir ilişkim olduğu ve hayattayken onun onayına değer vermediğim için rüya çok daha do­kunaklıydı.

Rüyada tanımlanan anlam krizi hayatımı farklı bir tarzda keşfet­meye zorladı beni. Rüyadan hemen sonra yazdığım bir hikâyede ara­mızdaki uçurumu kapatmak ve hayatlarımızın anlamlarının hem bir­biriyle nasıl iç içe geçtiğini hem de birbiriyle nasıl çatıştığını anla­mak için annemin hayaletiyle bir sohbete girdim.

Bazı deneysel çalışmalar hayatın anlamı hakkında uzun konuşmala­rı teşvik etmek için bazı araçlar kullanıyorlar. Bunların en yaygın olanı katılımcılara mezar taşlarına ne yazılmasını istediklerini sor­mak olabilir.  Hayatın anlamıyla ilgili  bu sorular özgecilik,  hedo­nizm, bir davaya kendini adama, üretkenlik, yaratıcılık, kendini ger­çekleştirme gibi amaçların tartışılmasına götürür. Çoğu insan eğer anlam projeleri kendini aşmaya yönelikse, yani kendilerinin dışında bir şeye ya da birine yönelikse bir davaya, bir kişiye ya da ilahi bir varlığa duyulan sevgi gibi daha derin, daha güçlü bir anlam taşıya­caklarını düşünür.

Yüksek teknoloji milyonerlerinin zamanından önce ortaya çıkan yakın dönem başarıları, kendini aşmaya yönelik olmayan hayatın an­lamı sistemleri hakkında eğitici olabilir. Bu bireylerin çoğu kariyer­lerine açık bir hayalle başlarlar başarma, bir yığın para kazanma, iyi bir yaşam sürme, meslektaşların saygısını kazanma, erken emekli olma. Eşi görülmemiş sayıda otuzlu yaslardaki genç insan aynen bu­nu yaptı. Ama sonra şu soru ortaya çıktı: "Peki şimdi ne olacak? Ha­yatımın geri kalanında ne yapacağım sonraki kırk yılda?"

Gördüğüm genç yüksek teknoloji milyonerlerinin çoğu aynı şeyi yapmaya devam ediyor: yeni şirketler kuruyorlar, başarılarını yinele­meye çalışıyorlar. Neden? Kendi kendilerine bunun bir rastlantı ol­madığını, bir ortak ya da akıl hocaları olmadan aynı şeyi tek başları­na yapabileceklerini  kanıtlamaları  gerektiğini   söylüyorlar.   Çıtayı yükseltiyorlar. Kendilerinin ve ailelerinin güvende olduğunu, banka­da daha fazla milyona gereksinimleri olmadığını hissetmek için kendilerini güvende hissetmek için beş, on, hatta elli milyona gerek­sinimleri vardır.

Harcayabileceklerinden daha fazlasına sahiplerken daha fazla para kazanmanın anlamsızlığını ve mantıksızlığım  fark ederler. Ailelerinden zaman çaldıklarını, ilgilendikleri konulara za­man ayıramadıklarını bilirler, ama oyunu oynamaktan vazgeçemezler. "Para dışarıda öylece yatıyor," derler bana. "Bütün yapmam gereken toplamak." Anlaşmalar yapmak zorundadırlar. Bir emlak girişimcisi eğer işini bırakırsa yok olacağını söylemişti. Çoğu can sıkıntısından korkar belli belirsiz bir can sıkıntısı dalgası bile hemen aceleyle oyuna geri dönmelerine neden olur. Schopenhauer istemenin asla bit­meyeceğini söylemiştir bir istek doyurulur doyurulmaz bir başkası ortaya çıkar. Kısa bir ara, geçici bir doyma anı olsa da bu hemen can sıkıntısına dönüşür. "Her insan yaşamı acı ve can sıkıntısı arasında ileri geri gider gelir," der.

Diğer varoluşsal nihai kaygılara (ölüm, yalıtım, özgürlük) yakla­şımımın tersine hayatın anlamı konusuna en iyi dolaylı olarak yakla­şılacağını gördüm. Yapmamız gereken şey çok sayıda anlam olasılı­ğından birine, özellikle kendini aşma temeli olana dalmaktır. Önemli olan ilişki kurmaktır ye biz terapistler ilişkinin önündeki engelleri tanımlayarak ve ortadan kaldırarak en iyisini yapmış oluruz. Hayatın anlamı sorusu Buddha'nm düşündüğü gibi aydınlatıcı değildir. İnsa­nın kendini yaşam nehrine bırakması ve sorunun akıp gitmesine izin vermesi gerekir.